Seferberlik Gruplarına katılmak için TIKLAYIN !

Kur'ân'la olan beraberliğimizi, anlayışımızı, sevgimizi arttırmak ve bu konuda birbirimize destek olabilmek için bir yolculuğa çıktık. Bu yolculuğa sizleri de davet ediyoruz. Devamını Oku...


Seferberlikte Bugün     8 Aralık 2022
İsrâ Sûresi 76-86 (289. Sayfa)
İsrâ Sûresi 76. Ayet

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً  ...


Seni o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.

Putperestlerin Mekke’de Hz. Peygamber ve diğer müslümanlara uyguladıkları baskıların artmasına rağmen Peygamber’in Mekke’de kalmakta ısrar ettiğine işaret vardır. Zira o, daha sonra da sırf bu baskı yüzünden değil, öncelikle Allah istediği için hicret etmiştir. Resûlullah’ı Mekke’den çıkarmak isteyenlere karşı böyle bir şey olursa oranın kendilerine de kalmayacağı uyarısında bulunulmaktadır. Nitekim Hz. Muhammed’i Mekke’den çıkmaya mecbur bırakan müşrikler, daha sonra müslümanlarla yaptıkları savaşlar sonucu bir hayli yıpranmışlar; nihayet Mekke’nin müslümanlar tarafından fethedilmesi üzerine putperestlerin Mekke’ye hâkimiyetleri de ebediyen son bulmuş ve böylece âyetin daha önce bildirdiği sonuç ortaya çıkmıştır. Allah’ın önceki peygamberler hakkında uyguladığı yasası gerçekleşmiş, yani bir peygamberin çıkarıldığı yer onu çıkaranlara da yurt olmamıştır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 509

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا 

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir.

كَادُوا  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. Zamir olan çoğul  و ’ı  كَادُوا ’nun ismi olup mahallen merfûdur. 

لَ  harfi,  اِنْ in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır. لَيَسْتَفِزُّونَكَ  ile başlayan fiil cümlesi  كَادُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَسْتَفِزُّونَكَ  fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنَ الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْتَفِزُّونَكَ  fiiline müteallıktır.

لِ  harfi,  يُخْرِجُوكَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  يَسْتَفِزُّونَكَ  fiiline müteallıktır.

يُخْرِجُوكَ  kelimesi  ن ’un hazfi ile mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْهَا  car mecruru  يُخْرِجُوكَ  fiiline müteallıktır.

يَسْتَفِزُّونَكَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındadır. Sülâsîsi فزز dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

يُخْرِجُوكَ  fiili, sülasi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 

 وَاِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذاً  cevap harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَلْبَثُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

خِلَافَكَ  mekân zarfı,  يَلْبَثُونَ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  قَل۪يلاً  mef’ûlu mutlaktan naib olup fetha ile mansubdur.

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا

 

73. ayetteki …اِنْ كَادُوا  cümlesine atfedilen bu ayette de mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

اِنْ, tahfif edilmiş  اِنّ ’dir. Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  كَاد ’nin haberi olan  لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ  cümlesine dahil olan lam,  اِنْ’in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikadır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )

Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin, gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  لَيَسْتَفِزُّونَكَ  fiiline müteallıktır. 

كَاد  nakıs fiillerdendir, ‘neredeyse’ anlamına gelir

لَيَسْتَفِزُّونَكَ  fiili istif’al  استفعال  babındadır. Bu baba giren fiiller talep, tahavvül, itikat ve vicdan gibi anlamlar kazanır.

إخْراجِ  kelimesinden maksat geri dönmemek üzere bir mekândan ayrılmaktır. Bu itibarla baskı yapmanın sebebi olmuştur. Çünkü baskı yapmak ihraçtan daha umumidir. (Âşûr)


 وَاِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً

 

Atıfla gelen son cümle, takdiri  لو أخرجوك  (eğer seni çıkarırlarsa) olan mahzuf şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اِذاً, cevap harfidir. Cevap cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.  لَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  لَا يَلْبَثُونَ  maksûr/mevsuf, mef’ûlü mutlak olan  قَل۪يلاً, maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

قَل۪يلاً, mef’ûlü mutlaktan veya zarftan naibdir. Yani  إلّا زمانا قليلا (az bir zaman hariç) demektir.

لِيُخْرِجُوكَ - يَلْبَثُونَ  fiilleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

لَيَلْبَثُو  şeklinde de okunmuştur ki o zaman  وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ  cümlesine matuf olur, كَاد’nin haberi olmaz.
İsrâ Sûresi 77. Ayet

سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟  ...


Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın.

سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا 

 

سُنَّةَ  mahzuf bir fiilin mef’ûlun mutlakıdır. Takdiri, سنّنا ذلك سنّة (Bunu sünnet olarak belirledik.) şeklindedir. 

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَدْ اَرْسَلْنَا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

قَدْ  tahkik harfidir.  اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

قَبْلَكَ  zaman zarfı, اَرْسَلْنَا  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ رُسُلِنَا  car mecruru  اَرْسَلْنَا ’nın mahzuf mef’ûlun bih’ine müteallıktır. Takdiri,  أرسلناه من رسلنا (Onu resulümüz olarak gönderdik.) şeklindedir.  اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟

وَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَجِدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

لِسُنَّتِنَا  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe müteallıktır. Muttasıl zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَحْو۪يلاً  birinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟

 

Fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. 

سُنَّةَ  mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakı olarak nasb olmuştur. Cümlenin takdiri,  سنّنا ذلك سنّة    [Bunu sünnet olarak belirledik.] şeklindedir. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Fiilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

سُنَّةَ ’nin muzâfun ileyhi olarak gelmiş cer mahallindeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası  قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  ile tekid edilmiş cümlede mazi fiil, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mukadder cümle …سنّنا ’ya atfedilen  وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümleler arasında, fiil cümlesi ve haberî isnad olması bakımından, lafzen ve manen ittifak vardır. 

Mef’ûl olan  تَحْو۪يلاً۟ ’deki tenvin, nev ve kıllet ifade eder. Nefy siyakında nekre umuma işaret eder. 

Car mecrur  لِسُنَّتِنَا, iki mef’ûle müteaddi olan  وَجِد  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallıktır. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَرْسَلْنَا - رُسُلِنَا  ve  لِسُنَّتِنَا - سُنَّةَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِسُنَّتِنَا  izatetinde  سُنَّتِ ’in Allah Teâlâ’ya ait olan  نا  zamirine muzâf olması sünnetin şerefi içindir.
İsrâ Sûresi 78. Ayet

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً  ...


Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir.

Sûrenin buraya kadarki kısmında umumiyetle ulûhiyyet, âhiret ve peygamberlikle ilgili inanç konuları üzerinde durulmuştu. Burada ise ibadetlerin en önemlisi kabul edilen namaz ve namaz vakitleri konusuna geçilmektedir. Tefsirlerde genellikle namazın farz kılındığı İsrâ olayının ardından inen sûrenin bu âyetinde beş vakit namaza işaret edildiği belirtilmektedir.
 
 Dülûk kavramı “güneşin bir günde izlediği farazî çemberi dönerken gündüz vakti en yüksek noktayı geçerek batmaya yönelmesi” anlamına gelir. Gün ortasından başlayarak çemberin dörtte üçlük kısmını tamamlaması diye de açıklanmıştır ki bu da ikindi vaktidir. Ayrıca günbatımı için de kullanılmıştır (İbn Âşûr, XV, 182). Sonuç olarak İbn Âşûr’a göre “dülûkü’ş-şems” deyimi, öğle, ikindi ve akşam vakitlerini içermektedir. Nitekim “ilâ” edatının da bu deyimin birden fazla vakti içerdiğine işaret etmektedir.
 
 Şevkânî bu deyimin anlamıyla ilgili görüşleri şöyle sıralar: a) Zeval vakti (Fahreddin er-Râzî’ye göre bu çoğunluk görüşüdür; XXI, 25); b) Gün batımı, c) Güneşin zevalinden batımına kadar geçen süre (III, 282).
 
 Gasak kavramı “karanlık” demektir, şafağın tamamının kaybolduğu yatsı vaktini ifade eder; “kur’ânü’l-fecr” ise sabah namazına işaret eder. Ayrıca bu deyimin, namaz içinde Kur’an okunması gerektiğini de ima ettiği, bu bütün namazlar için gerekli olmakla birlikte burada sabah namazının örnek olarak anıldığı, nitekim Hz. Peygamber’in uygulaması uyarınca sabah namazında daha fazla Kur’an okunduğu belirtilmektedir.
 
 Fahreddin er-Râzî (XXI, 27) “gasak” kelimesinin iki farklı yorumundan birinin esas alınması halinde âyette başlıca üç vakit zikredilmiş olduğu sonucunun çıktığını belirtip şu bilgiyi verir: Âyette geçen “dülûkü’ş-şems” öğle ve ikindiyi, “gasaku’l-leyl” akşam ve yatsıyı, “kur’ânü’l-fecr” de sabah namazını ifade etmektedir. Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının bir arada anılması, mutlak olarak bu namazların cem edilebileceğini (öğle ile ikindi, akşam ile de yatsı birleştirilerek dört namazın iki vakitte kılınabileceğini) göstermektedir. Şu var ki, başka deliller, namazların cemi konusunda sınırlamalar getirdiği için, bunun ancak sefer vb. gerekçelerle câiz olduğuna hükmedilmiştir (namazların cemi konusunda bilgi için bk. Halit Ünal, “Cem‘”, DİA, VII, 277-278; Beşir Gözübenli, “Cem’”, İFAV Ans., I, 276-284).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 511-512
Resûl-i Ekrem şöyle buyumustur:” Cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan namazdan yirmibeş derece daha faziletlidir. Gece ve gündüz melekleri sabah namazında bir araya gelirler.” Bu hadisi rivayet eden Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Böyle olduğunu görmek için şu âyeti okuyunuz.(İsrâ-78)
( Buhâri, Tefsir 17-10; Müslim, Mesâcid 246)

Riyazus Salihin, 1052 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Birtakım melekler geceleyin, diğer birtakımı da gündüz vakti birbiri ardınca gelip sizin aranızda bulunurlar. Onlar sabah namazı ile ikindi namazında bir araya gelirler. Geceleyin aranızda kalmış olanlar Allah’ın huzuruna çıkarlar. Allah Teâlâ, kullarının halini çok iyi bildiği halde, meleklere:
–Kullarımı ne halde bıraktınız? diye sorar. Melekler:
–Onları namaz kılarken bıraktık; yanlarına da namaz kılarken varmıştık, derler.”
(Buhârî, Mevâkît 16, Tevhîd 23,33; Müslim, Mesâcid 210. Ayrıca bk. Nesâî, Salât 21)

 Deleke دُلُوك  : دلك güneşin batış için batıya yönelmesidir. Yine دَلَكَ fiilinin bir diğer anlamı da bir şeyi ovup sıkmaktır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli tellâktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقِمِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.

الصَّلٰوةَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

لِدُلُوكِ  car mecruru  اَقِمِ  fiiline müteallıktır.  الشَّمْسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِلٰى غَسَقِ car mecruru  اَقِمِ  fiiline müteallıktır.  الَّيْلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  قُرْاٰنَ  atıf harfi  و ’la  الصَّلٰوةَ ’ye matuftur. الْفَجْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

اَقِمِ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


  اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

قُرْاٰنَ  kelimesi  اِنَّ nin ismi olup fetha ile mansubdur. الْفَجْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

كَانَ مَشْهُوداً  cümlesi  اِنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مَشْهُوداً  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. 

مَشْهُوداً  kelimesi sülasisi olan  شهد   fiilin ism-i mef’ûludur.

اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ

 

Ayet, fasılla gelmiş istînâf cümlesidir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Veciz ifade kastına matuf  لِدُلُوكِ الشَّمْسِ  ve  اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ  izafetleri, harf-i cerlerle birlikte اَقِمِ  fiiline müteallıktır.  قُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ  izafeti ise  الصَّلٰوةَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. 

لِدُلُوكِ الشَّمْسِ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü Arapların kelemında  الدالك, meyleden demektir. Bu durumda sanki Yüce Allah, güneş meylettiği vakit namaz kılınmasını emretmiş oluyor. Denildiğine göre bu  دُلُوكِ الشَّمْسِ , zevale (güneş tepeden batıya) meylettiğinde ya da -denildiği göre- batmaya meylettiğinde demektir. Gerçekte güneş yerinden meyletmez, merkezinden ayrılmaz. O sadece yörüngesinin yükselip alçalmasına, seyir ve hareketine göre yükselip alçalır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar ifadesi vaktin başlangıcını ve sonunu açıklamak içindir. Bu, vaktin kızıllığın batmasına kadar sürdüğüne delil getirilmiştir.

Sabah okumasını da sabah namazını demektir, okuma denmesi, namazın rüknü olmasındandır, namaza rüku ve secde denilmesi gibi. (Beyzâvî)

Ayet-i kerimedeki قُرْاٰنَ الْفَجْرِ  (sabah Kur'an’ı/kıraatı) ifadesi parçanın (cüz’ün) mutlak olarak zikredilip bütünün (küll) kast edilmesi kabilinden mecâz-ı mürseldir. Bundan maksat sabah namazıdır. Zira kıraat, namazın bir cüzüdür. Sabah namazına “kıraat/okumak” manasında “Kur'an” adının verilişi, namazda Kur'an okumanın rükun olması sebebiyledir. Nitekim namaz aynı şekilde rükû, kunut, sücud diye de isimlendirilir. Öte yandan  قُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ  ifadesi sabah namazında kıraatı uzun yapmaya bir teşvik de olabilir. Bu sebeple sabah namazı kıraat bakımdan namazların en uzun olanıdır. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

دُلُوكِ الشَّمْسِ ’in ne manada olduğu hususunda şu iki görüşü belirtmişlerdir: 

  1. “Güneşin batması demektir.” Bu görüş, bir grup sahabeden rivayet edilmiştir.
  2. “Güneşin göğün tam ortasından batıya doğru kayması demektir.” Bu görüş de ekserî sahabî ve tabiînin tercih ettiği görüştür.

Ezherî şöyle der: “Evla olan, bu  دُلُوكِ  kelimesini, gündüzün ikinci yarısındaki güneşin zevali (batıya doğru inmesi) manasına hamletmektir. Buna göre ayetin manası, ‘Güneşin zeval vaktinden, gecenin kararmasına kadar, namazı sürdür.’ şeklindedir. Mananın böyle olması halinde bu ifadeye öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları girer. Cenab-ı Hakk daha sonra ‘Sabah namazını da (kıl).’ buyurmuştur. Binaenaleyh eğer  دُلُوكِ  kelimesini güneşin zevali manasına alırsak beş vakit namazın hepsi de ayette zikredilmiş olur. Yok eğer bunu, sadece güneşin batması manasına alırsak ayetin hükmüne ancak üç vakit yani akşam, yatsı ve sabah namazı girmiş olur. Ama Allah’ın kelamını daha fazla şey ifade eden manaya hamletmek daha evladır. Binaenaleyh, ayetteki  دُلُوكِ  ile zeval (güneşin göğün ortasından batıya doğru kayışı) manasının murad edilmiş olması gerekir.” (Fahreddin er-Râzî) 

غَسَقِ الَّيْلِ için Nadr b. Şumeyl şöyle der: “Bu ifade, gecenin ilk başlangıcı manasınadır. Nitekim Arapçada, “görülebilen şeyler, görülemez hale geldiği an falanın yanına geldim” manasında,  غَسَقَ اللَّيْلُ غُسُوقًا “gece iyice karardı” denilir.

اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ  ifadesindeki  اِلٰى  harf-i ceri, intihâ-i gaye (mesafenin, zamanın sonunu göstermek) içindir. Bir mesafeye (sona) kadar uzanan hüküm ise, o son gelmezden önce meşru (farz) olur. (Fahreddin er-Râzî)

الإقامَةُ  kelimesi sebat ve kalıcılık manasında mecazdır. Bakara Suresi 3. ayetinde bunu açıklamıştık. لِدُلُوكِ الشَّمْسِ  ifadesindeki lâm harfi  عِنْدَ manasındaki  لامُ التَّوْقِيتِ ’tir. (Âşûr)


 اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً

 

 

Ayetin son cümlesi ta’lil cümlesidir, fasılla gelmiş faide-i haber inkârî kelamdır. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde,  اِنَّ ’nin ismi veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.  اِنَّ’nin haberi  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُرْاٰنَ الْفَجْرِ  ibaresinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الشَّمْسِ - الْفَجْرِ  ve  غَسَقِ - الَّيْلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً [Şüphesiz sabah namazı şahitlidir.] Burada, sabah namazının önemine binaen, daha önce قُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ  gelmiş olmasına rağmen daha sonraki cümlede onun için zamir yerine zahir isim kullanılmıştır. (Safvetu’t Tefasir)
İsrâ Sûresi 79. Ayet

وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً  ...


Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.

“Kalkıp namaz kıl” diye çevirdiğimiz tehecced fiilinin masdarı olan teheccüd kelimesi, yerine göre hem “uyumak” hem de “uyanmak” anlamına gelmektedir. Kelime, sözlüklerde bu âyetteki kullanımından hareketle “geceleyin uykudan kalkıp namaz kılmak” şeklinde açıklanmaktadır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hcd” md.). Fıkıh kitaplarında yatsı, vitir ve teravih namazları dışında geceyi ihya etmek, ibadet etmek için kılınan nâfile namazlara teheccüd namazı denmektedir. Âyetin ilgili kısmındaki üslûptan hareketle bu namazın Hz. Peygamber’e farz olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun gerek Hz. Peygamber’e gerekse diğer müslümanlara nâfile olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır. Bu son görüşü savunanlara göre âyette, “sana mahsus bir nâfile...” denilerek Hz. Peygamber’in bu namazdan daha çok sevap kazanacağına işaret edilmişse de, aynı ibadete farklı sevap verilmesi ancak o ibadeti yapan kişinin ihlâs, huşû gibi mânevî durumuyla ilgili olabilir. Teheccüd namazının sekiz, dört veya iki rek‘at kılınabileceği yönünde görüşler vardır (bilgi için bk. Beşir Gözübenli, “Nafile Namazlar”, İFAV Ans., III, 408-409). Bize göre teheccüd namazının ya farz olması veya derecesini yükseltmesi gibi Hz. Peygamber’e mahsus yönü bulunmakla birlikte, bunun bereketinden yararlansınlar diye ümmetine de tavsiye edilmiştir. Ayrıca teheccüd namazı nâfileler grubuna girdiği için kesin bir rek‘at sayısı ileri sürerek bundan daha az veya daha fazla kılınamayacağını iddia etmek doğru değildir.
 
 Müfessirler “övülmüş bir makam” diye çevrilen makamen mahmûden ifadesini, Hz. Peygamber’in kıyametteki şefaat makamı, yine kıyamette kendisine  “hamd bayrağı” verilmesi gibi değişik şekillerde yorumlamışlardır. Bunun belirli bir makam olmayıp çeşitli mazhariyetleri içerdiği de belirtilir. Her ne kadar Şevkânî (III, 284) gibi bazı müfessirler âyette özel bir makamın kastedildiğini ileri sürmüşlerse de bize göre Zemahşerî’nin de benimsediği (II, 372) son görüş daha mâkuldür. Ancak bu “övülen makam”ın dünyevî bir makam olduğunu düşünmek de mümkündür. Gerçekten Allah, resulünü daha dünyada üstün bir makama yüceltmiş; her şeyden önce onu “hâtemü’l-enbiyâ” (peygamberlerin sonuncusu) ve âlemlere rahmet yapmış; kendisine, zorlukları aşarak hiçbir peygambere nasip olmayan başarılar elde etme, Câhiliye denilen bir devirden kısa sürede dünyaya yayılan bir uygarlık dönemine geçişin yolunu açma onurunu ve mutluluğunu yaşatmıştır.
 
 Şevkânî, “makamen mahmûden” deyimini açıklarken Hz. Peygamber’i tanıyan herkesin onu övgüyle andıklarını belirtir. Gerçekten en yaman düşmanları olan Mekke putperestleri bile onu peygamber olmadan önceki döneminde “el-emîn” (güvenilir, dürüst kişi) diye anarlardı. Peygamber olduğu dönemlerde de ona bazı asılsız isnatlarda bulunsalar da dürüstlük ve saygınlığına gölge düşürecek iddialar ileri sürmeye cesaret edememişlerdir. Tarih boyunca bütün müslümanlar onu övgü ve saygıyla andıkları gibi, hayatını ve kişiliğini yeterince inceleme imkânı bulan pek çok yabancı ilim ve fikir adamı da ondan takdir ve hayranlıkla söz etmiştir. Meselâ müsteşrik W. Montgomery Watt şöyle der: “O, faaliyetinin dinî temelleri ve cesaret, gözü peklik, tarafsızlık, sertliğe kadar varan fakat gönül yüceliğinin yumuşattığı kararlılık gibi özellikleri sayesindedir ki insanların saygı ve güvenini kazanmıştı... Muhammed’in çağdaşları onda hiçbir ahlâkî kusur görememişlerdir... Mekke’de de Medine’de de Muhammed’in çağdaşları onu erdemli ve doğru bir insan olarak tanımışlardı. Tarih de onun şahsında ahlâkî ve sosyal değerlerin bir reformcusunu görmektedir... Muhammed’in dikkate değer bir uyumluluk taşıyan üstün vasıfları olmasaydı bir Arap istilâsı söz konusu bile olamazdı... Eğer onun peygamberlik, devlet adamlığı ve yöneticilik yeteneği, bütün bu yeteneklerin üstünde de Allah’a güveni ve kendisini Allah’ın göndermiş olduğuna sarsılmaz imanı olmasaydı insanlık tarihinin önemli bir bölümü hiçbir zaman yazılmamış olacaktı” (Muhammad Prophet and Statesman, s. 231-237).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 513-512
“ Övülmüş makam, övgüye değer bir konum” demek olan “Makâm-ı mahmûd” , kıyamet günü mahşer yerinde hesapların görülmesini beklerken büyük sıkıntılar çeken insanlar, hesabın bir an önce başlaması için Hz. Adem’den itibaren peygamberlere başvuracaklar, fakat onların yardımcı olamayacaklarını söylemeleri üzerine sonunda Resûl-i Ekrem’e gelecekler, onun Cenâb-ı Hakk’a yalvarması üzerine hesap başlayacaktır. Peygamber (sav)’im bu şefaatine Makâm-ı Mahmud adı verilmektedir. 
(Buhâri, Zekât 52, Enbiyâ 3, Tefsir 2/1,17/11; Müslim,Îman 320,322,326,327; Tirmizi, Tefsir 17/7). 

Riyazus Salihin, 1041 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim ezanı işittiği zaman: Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allahım! Muhammed’e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur.”
(Buhârî, Ezân 8, Tefsîru sûre(17), 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Mevâkît 43; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4)

Hecede هُجُود : هجد uyumak demektir. Tef'il babı formu olan هَجَّدَ uykusunu kaçırmak, Kuran-ı Kerim'de geçen tefe'ul formu تَهَجَّدَ ise sülasi kökün aksine uyanmak anlamına gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli teheccüddür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 Nefele نَفَلٌ  : نفل  kelimesi bi zâtihi ganimet demektir. Fakat göz önünde bulundurulan bakış açılarındaki farklılıktan dolayı ibareler de farklılaşmıştır. Zira düşmanlarından ya da başkasından elde edilen, kazanılan bir şey olduğu göz önünde bulundurulduğunda ona ganimet غَنِيمَة denirken herhangi bir vucubiyet olmaksızın Allah'dan gelen bir lutuf, ihsan olduğu düşünüldüğünde buna da نَفَل denir. Kuran-ı Kerim'de de geçen أنْفال kelimesi vacibin üzerine ekleyip arttırmak demek olan نَفْل  sözcüğünün çoğuludur ki bunun aslı da nafile (نافِلَة)dir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli nâfiledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ 

 

وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مِنَ الَّيْلِ  car mecruru mahzuf fiile müteallıktır. Takdiri,  اسهر من الليل (gecenin uykusuz kalarak) şeklindedir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَهَجَّدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.  بِه۪  car mecruru  تَهَجَّدْ  fiiline müteallıktır.

نَافِلَةً  mahzuf mef’ûlun hali  olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  فصلّ التهجّد حال كونه نافلة (O halde nafile olarak teheccüd namazını kıl.) şeklindedir.

لَكَ  car mecruru  نَافِلَةً e müteallıktır. 

تَهَجَّدْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  هجد ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً

 

عَسٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni tam mazi fiildir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  عَسٰٓى  fiilinin faili olup mahallen merfûdur.

يَبْعَثَكَ  mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  رَبُّكَ  fail olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَقَاماً  mahzuf muzâf’ın hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  ذا مقام (Makam sahibi) şeklindedir.

مَحْمُوداً  kelimesi  مَقَاماً  sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapçada sıfatın asıl adı “na’t (النَّعَتُ)”dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut (المَنْعُوتُ)” denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

Hakiki Sıfat:

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. Müfred Olan Sıfatlar:

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. Cümle Olan Sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar.

Burada  عَرَبِياًّ  kelimesi hakiki ve müfred sıfat olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ

 

Önceki ayetteki …اَقِمِ الصَّلٰوةَ  cümlesine atfedilen ayette  مِنَ الَّيْلِ, takdiri اسهر [Uykusuz kal.] olan fiile müteallıktır. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilen  فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

تَهَجَّدْ  fiilinin müteallıkı olan car mecrur önemine binaen ve teşvik için takdim edilmiştir. Bu takdimle car mecrur şart manası kazanmıştır ve müteallak ceza menzilinde olmuştur. Bunun için de başına  فَ  harfi gelmiştir. Bu; müteallakına takdim edilen zarf ve mecrurlarında kullanılan bir üsluptur.  مِن  harfi de  بَعْضٍ manasında isim olur. (Âşûr)


 عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Terecci manasındaki  عَسٰٓى, bu ayette tam fiildir. Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır.

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Teheccüdün tahsisinin ta’lili hükmündeki cümle, لِيَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقامًا مَحْمُودًا  [Rabbinin seni övülen bir makama ulaştırması için.] manasında vaattir. (Âşûr)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً  cümlesi, masdar tevilindedir. Masdar-ı müevvel  عَسٰٓى  fiilinin faili konumundadır. Muzari fiil teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rabb isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَبُّكَ  izafetinde Rabb ismine muzâfun ileyh olan  كَ zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla Hz. Peygambere destek olduğunun işaretidir.

مَقَاماً  muzâf takdiriyle hal olarak mansubdur. Yani  ذا مقام (Makam sahibi) demektir.

مَقَاماً  için sıfat olan  مَحْمُوداً, mevsufunun bir özelliğini bildiren ıtnâb sanatıdır.

Ayetteki,  مِنَ الَّيْلِ ifadesindeki  مِنَ  harf-i cerinin mutlaka bir müteallakı olması gerekir.  فَـتَهَجَّدْ  kelimesindeki  ف ’nın da üzerine atfedilmesi gereken bir yer olması gerekir. Buna göre kelamın takdiri, “Gecenin bir kısmında kalk ve onunla gece namazı kıl.” şeklinde olur. Buradaki  بِه۪  [onunla] ifadesi ile “Kur'an ile” manası kastedilmiş olup bu da “kendisinde Kur'an okunan namaz” demek olur.

Ayetteki, “gece namazı kıl” ifadesi emirdir ve emir sıygası vücub ifade eder. Dolayısıyla teheccüd namazının Hz. Peygambere vâcip olması gerekir. Hakk Teâlâ’nın, “Güneşin (zeval vaktinde) kayması anından, gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl, sabah namazını da…” ayeti, zahiren her ne kadar Hz. Peygamber için olan bir emir ise de mana bakımından ümmeti hakkında umumi bir emirdir. Bunun delili, ayetteki, “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf Sana mahsus olarak nafile bir ibadet olmak üzere, o (Kur'an ile) gece namazı kıl.” ifadesidir. Allah Teâlâ bununla gece namazı ile ilgili emrinin, sadece Hz. Peygamber'e ait olduğunu göstermiştir. Bu ise beş vakit namazın kılınması ile ilgili emrin, sadece Hz. Peygamber'e mahsus olmadığını gösterir. Aksi halde teheccüd namazı ile ilgili emri, “sırf Sana mahsus olarak” ifadesi ile kayıtlamanın hiçbir manası olmazdı. Allah en iyi bilendir. (Fahreddin er-Râzî)

مَقَاماً  zarf olarak gizli fiille mansubdur yani  فيقيمك مَقَاماً  (Seni bir makama yerleştirsin) demektir ya da  يَبْعَثَكَ ’ye o mana verildiği içindir ya da hal olarak mansubdur. (Beyzâvî)
İsrâ Sûresi 80. Ayet

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً  ...


De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”

Kuran'daki Dualar: İsra Suresi 80. Ayet

- Nouman Ali Khan [Türkçe Altyazılı]      ( 12dakika 19 saniye )

https://youtu.be/NsZAdPKxiiY

Tefsirlerde genellikle âyetteki “giriş” ile Resûlullah’ın hicret sırasında Medine’ye girişinin, “çıkış” ile de Mekke’den çıkışının kastedildiği belirtilmektedir (Taberî, XV, 149-150; Zemahşerî, II, 372; Şevkânî, III, 285). Hz. Peygamber’in Mekke fethi için Medine’den çıkmasına ve Mekke’ye girmesine işaret edildiği de öne sürülmüştür. Ancak İbn Âşûr’un da belirttiği gibi (XV, 187) sûrenin Mekke’de inmiş olması bu ihtimali zayıflatmakta; âyetin, Hz. Peygamber’in Medineli müslümanlarla yaptığı, hicret planının başlangıcını oluşturan Birinci Akabe Biatı’ndan kısa bir süre önce inmiş olduğunu, dolayısıyla burada hicret yolculuğuna işaret edildiğini düşünmek daha isabetli görünmektedir. Râzî ise bu âyetin namazla ilgili önceki âyetlerle münasebetini kurarak “giriş”i namaza başlama, “çıkış”ı da namazı bitirme şeklinde yorumlamış ve âyetin şöyle yorumlanmasını tercih etmiştir: “Rabbim! Namaza başlarken de bitirirken de daima samimi ve ihlâslı olmam, gönlümde seni taşımam, sana şükür için gerekli olan görevlerimi yerine getirmem için bana yardım et!” (XXI, 29).

Bununla birlikte âyette daha genel olarak insanın bir yere girerken veya çıkarken, bir işe başlarken veya bitirirken daima her şeyin iyi ve düzgün gitmesi, dürüstçe yapılması, sonucunun hayır doğurması için çabalaması; niyetinin ve gönlünün bu yönde olması; ayrıca bunun için dua edip Allah’tan iyilik yönündeki çabalarında yardım dilemesi gerektiğine işaret edildiği de düşünülebilir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 513-514

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت dir.

Nida harfi mahzuftur.  رَبِّ  münada olup  mütekellim ي mahzuftur. Mütekellim  يsı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Mekulü’l-kavli, nidanın şart ve cevabı olup mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ dir. 

اَدْخِلْن۪ي  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت dir.

Sonundaki  ن  vikayedir. Muttasıl zamir  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مُدْخَلَ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  صِدْقٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ  cümlesi atıf harfi وَ la makabline matuftur. 

اَخْرِجْن۪ي  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Muttasıl zamir  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مُخْرَجَ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  صِدْقٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  اجْعَلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت dir.

ل۪ي  car mecruru ikinci mahzuf mef’ûlun bihe müteallıktır.  مِنْ لَدُنْكَ  car mecruru ikinci mahzuf mef’ûlun bihe müteallıktır.

سُلْطَاناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَص۪يراً  kelimesi  سُلْطَاناً ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً

 

Ayet, önceki ayeteki  ...فَـتَهَجَّدْ بِه۪  cümlesine atfedilmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin ve münada olan  رَبِّ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Muzâfun ileyhin ve nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَبِّ  izafetinde, Rabb isminin Peygamber Efendimize ait zamire muzâf olması onu şereflendirmek içindir.

Nidanın cevabı olan  اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda geldiği halde, dua manası taşıyarak, vaz edildiği anlamın dışında anlam yüklenmiştir. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkepdir.

Aynı üslupta gelen  وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ  cümlesi, makabline tezat nedeniyle atfedilmiştir.

Yine aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır.

اَدْخِلْن۪ي - مُدْخَلَ  ve  اَخْرِجْن۪ي - مُخْرَجَ  kelime grupları arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları ve bu iki grup arasında tıbâk- ı îcab sanatı vardır.

صِدْقٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَدُنْكَ  izafeti  لَدُنْ ’un şanı içindir.

سُلْطَاناً - نَص۪يراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ (Beni güzel bir şekilde sok) - اَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ (Beni güzel bir şekilde çıkart) cümleleri arasında güzel bir mukâbele sanatı vardır. (Safvetu’t Tefasir)
İsrâ Sûresi 81. Ayet

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً  ...


De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.”

Sözlükte hak, “gerçek, sabit ve doğru olan, varlığı kesin olan şey” demek olup daha çok gerçeğe uyan inanç, düşünce, bilgi ve hükümleri ifade etmek üzere kullanılır. Hiçbir bozulmaya uğramadan aslî hüviyetini koruyan ilâhî dine hak din, çeşitli mezhepler arasında bu dini en doğru temsil ettiği kabul edilen mezhep veya mezheplere de hak mezhep denilmektedir. Hakkın karşıtı bâtıldır. Buna göre bâtıl da terim olarak asılsız, gerçeğe uymayan inanç, hüküm ve düşünceleri; ayrıca ilâhî kaynaklı olmadığı için hak olma özelliği de taşımayan veya ilâhî kaynaklı olmakla birlikte belirtilen özelliğini kısmen ya da tamamen kaybetmiş dinleri ve mezhepleri ifade eden bir terimdir. Söz konusu âyetteki hak kelimesinin öncelikli anlamı İslâm dini, bâtılın anlamı da putperestliktir. Hak kelimesinin burada özetlenen anlamı yanında bir de hukuk ve ahlâkı ilgilendiren anlamı vardır ki bu da “korunması, gözetilmesi ya da sahibine ödenmesi gerekli olan maddî veya mânevî imkân, pay, eşya ve menfaatler” şeklinde özetlenebilir (bilgi için bk. Fahrettin Olguner, “Bâtıl” DİA, V, 147-148; Mustafa Çağrıcı, “Hak”, a.e., XV, 137-139, V, 147-148).
 
 Taberî, âyetteki hak ve bâtıl kelimeleriyle ne kastedildiği hakkında farklı görüşler olduğunu belirterek bunlara dair rivayetleri aktardıktan sonra –bizim de katıldığımız– kendi görüşünü özetle şöyle ifade etmektedir: Buradaki hak, Allah’ın hoşnut olduğu, O’na itaat anlamı taşıyan her şeyi kapsar... İnsanı şeytana uymaktan koruyan her şey hak, şeytana boyun eğme sayılabilecek her şey de bâtıldır. Kur’an hakkı getirmiştir, Allah’ın elçisi putperestlere karşı bütün anlamlarıyla hakkı gerçekleştirmenin ve bütün anlamlarıyla bâtılın kökünü kurutmanın mücadelesini vermiştir.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 514-515

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت dir.

Mekulü’l-kavli  جَٓاءَ الْحَقُّ dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الْحَقُّ fail olup lafzen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  زَهَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الْبَاطِلُ  fail olup lafzen merfûdur. 


 اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الْبَاطِلَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ زَهُوقاً  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  زَهُوقاً  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

الْبَاطِلُ  kelimesi sülasisi olan  بطل  fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زَهُوقاً  kelimesi  فعول  vezninde sıfat-ı müşebbehedir. 

Sıfat-ı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ

 

Ayet  و  harfiyle önceki ayete atfedilmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  جَٓاءَ الْحَقُّ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üslupta gelen  وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ  cümlesi, mekulü’l-kavle tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. İki cümledeki fiiller mazi sıygada gelerek hudûs, sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

الْحَقُّ - الْبَاطِلُ  ve kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  جَٓاءَ - زَهُوقاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

زَهُوقاً  fiilinde irsâd vardır. Bu kelimenin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْبَاطِلَ - زَهُوقاً  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

جَٓاءَ الْحَقُّ [Hak geldi] - زَهَقَ الْبَاطِلُ [Batıl yok oldu] cümleleri arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. (Safvetu’t Tefasir) 


اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  زَهُوقاً  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

İsm-i fail, kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55-90 Arapçada İsm-i Fâil ve İşlevleri)

Mesel tarikinde tezyîldir. Atasözü gibi yaygınlaşmıştır. Itnâb babındandır. 

Sağlam ve sarsılmaz İslâm dini geldi, şirk, küfür ve her türlü batıl yok olup gitti. Zira asılsız ve temelsiz olduğu için batıl olan her şey yok olup gitmeye mahkûmdur. 

Ayetin ikinci kısmını oluşturan  اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً  cümlesi tezyîl maksadıyla getirilen müstakil bir cümle olup birinci cümlenin manasını tekid etmektedir.

Görüldüğü gibi sözün anlamını güçlendirmek için getirilen ilave cümlelerle de ıtnâb yapılmaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
İsrâ Sûresi 82. Ayet

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً  ...


Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını artırır.

Bir önceki âyette geçen hak kavramı Kur’an’ı da kapsar. Çünkü Kur’an’ın getirdiği din hak din, verdiği bilgiler doğru bilgiler, çağırdığı yol doğru yoldur; ahlâk ve yaşayışta da doğruluğa ve dürüstlüğe çağırmakta ve böylece bütün yönleriyle bâtılı ortadan kaldırmaya yöneltmektedir. Bu sebeple de Allah âyette Kur’an’ın getirdiklerini müminler için “şifa ve rahmet” olarak nitelemiştir. Müfessirler genellikle Kur’an’ın şifa ve rahmet oluşunu mânevî anlamda açıklamışlardır. Buna göre Kur’an’da şifa vardır; yani o, iman, amel ve ahlâka ilişkin mânevî hastalıkları iyileştirir, müminleri bunlardan korur; kalplerden cahillik örtüsünü kaldırır, Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kuşkuları ve tereddütleri giderir. Kur’an’da rahmet vardır; yani Kur’an kısaca din ve dünya hayatının doğru, sağlıklı ve güzel olması için gerekli bilgiler içerir; hakkını vererek okuyanlara büyük ecirler kazandırır, Allah’ın mağfiretine ve hoşnutluğuna lâyık kılar; Kur’an müminler için güçlükleri kolaylığa çevirir, kusurları giderir, günahları siler (bk. Kurtubî, X, 322; Şevkânî, III, 286). Kur’an’ın şifa oluşu, öncelikle bu mânevî anlamdadır; ancak tıbbî tedavi ile birlikte veya tıbben tedavi imkânının kalmadığı durumlarda Kur’an’ın bedenî ve psikolojik hastalıklar konusunda şifa verici tesirinin olabileceği yolunda yorumlar da yapılmaktadır (meselâ bk. Kurtubî, X, 322-327; Elmalılı, V, 3195). 
 
 Âyette Kur’an’ın “zalimlerin de sadece ziyanını arttıracağı” ifade edilmektedir. Buradaki zalimlerden maksat, kör bir inat ve şuursuzlukla İslâm ve onun içerdiği hakikatleri reddederek bunun yerine başta şirk olmak üzere yalan ve düzmecelerden ibaret olan bâtıl inançları koyanlar, bunlara inanan putperestler ve benzerleridir. Bunlar için Kur’an’ın şifa ve rahmet kaynağı olması şöyle dursun, onlar Kur’an’ın beyanlarına rağmen sapkın inanç ve davranışlarında direnmeleri sebebiyle mânevî yönden kendi zararlarını daha da çoğaltırlar.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 515

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ 

 

Fiil cümlesidir. و  istînâfiyyedir. نُنَزِّلُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  مِنَ الْقُرْاٰنِ  car mecruru  نُنَزِّلُ  fiiline müteallıktır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ شِفَٓاءٌ ’dur. ÎrabDan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. شِفَٓاءٌ  haber  olup lafzen merfûdur.

رَحْمَةٌ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.

لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  شِفَٓاءٌ  veya  رَحْمَةٌ e matuftur. الْمُؤْمِن۪ينَ ’nin cer alameti  ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.  الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُنَزِّلُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


  وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً

 

Fiili cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَز۪يدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir.

الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanırlar.

اِلَّا  hasr edatıdır.  خَسَاراً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  ظلم  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Mütekellimin Allah Teâlâ olduğu ayette fiilin azamet zamirine isnad edilmesi tazim ifade eder. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrara işaret etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنَ الْقُرْاٰنِ  car mecruru, önemi dolayısıyla mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  هُوَ شِفَٓاءٌ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  وَرَحْمَةٌ, tezâyüf nedeniyle habere atfedilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ  beyaniyedir, çünkü Kur'an'ın hepsi öyledir. ‘Bazı’ manasında olduğu da söylenmiştir. (Beyzâvî)

نُنَزِّلُ  fiili,  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamların (kesret, mef’ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih, huzur, isimden fiil türetme) bir çoğu bu fiilin anlamında görülebilmektedir.

Burada dünya türlü türlü kaygı ve hastalıklar, bela ve sıkıntı ile dolu bir hastaneye, Peygamber bir doktora, Kur’an da şifa verici ilaç ve yeterli gıdaya benzetilmiş oluyor. Şüphe ve iki yüzlülük, kâfirlik ve uyuşmazlık, zulüm ve haksızlık, hırs, ümitsizlik, işsizlik, cahillik, taklit, bağnazlık, kötü niyetli olmak gibi ahlakî ve sosyal, psikolojik hastalıklara karşı Kur’an’ın şifa ve rahmet olduğu kesin bir gerçektir. Bundan başka maddi hekimliğin, tedavisinde aciz kaldığı nice vücut hastalıklarına karşı da Kur’an’ın şifa bağışlayan özellikleri, yetkili kişilerin öteden beri gördükleri bir husustur. (Elmalılı Hamdi Yazır)

Burada  مِنَ  harf-i ceri, ba’ziyyet (kısım) değil cins manası için getirilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Hastalığı gidermek, sıhhati temin edecek şeyleri tamamlamaya gayret etmekten daha önce olduğu için Cenab-ı Allah da bu ayette, önce şifadan bahsetmiş, sonra, bunun peşinden de rahmetten söz etmiştir. (Fahreddin er-Râzî) 


 وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَاراً

 

Ayetin son cümlesi وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi, cümleler arasında manen ve lafzen mevcut olan ittifaktır. Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.  لَا  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr fiille, mef’ûl arasındadır.  يَز۪يدُ  maksûr/mevsuf,  خَسَاراً  maksûrun aleyh/sıfattır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

شِفَٓاءٌ - رَحْمَةٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatıرَحْمَةٌ - خَسَاراً  ve  وَرَحْمَةٌ - الظَّالِم۪ينَ ve  الظَّالِم۪ينَ - لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ  kelime grupları arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Burada da Kur'an’ın müminler için şifa olduğu ifade edilince zalimler için nasıl olup da zarar olduğu konusunda bir şüphe oluşabileceği için ayet nefy ve istisna ile kasr şeklinde devam etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hakkı sevmeyenler inanmazlar da o şifa ve rahmetten faydalanamazlar ve bu şekilde zararlarını artırmaktan başka bir şey yapmazlar, kendi nefislerine zulmederler. (Elmalılı Hamdi Yazır) 

O kâfirler kendi fiilleriyle kendileri hüsranı arttırdıkları halde, bunun Kur’an'a isnad edilmesi, Kur’an’ın buna sebep olması itibariyledir. Bu da Kur’an’ın şifa vesilesi olduğu gibi helak vesilesi de olmak gibi taaccüp edecek bir kitap olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd)

İsrâ Sûresi 83. Ayet

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً  ...


İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da umutsuzluğa düşer.

İngilizce bilenler için:

Nouman Ali Khan - Insights on Surah Al Isra (Ayah 83-85)

https://www.youtube.com/watch?v=D7uPjx3Wnyc

“İnsan”dan maksat, bütün insanlar olmayıp önceki âyette “zalimler” diye tanımlanan inkârcılardır. Bunlar nimetlere mazhar olduklarında “yüz çevirip yan çizerler” yani nimetin asıl sahibi olarak Allah’ı bilip O’na şükretmezler, nankörlüklerine devam ederler; belâ ve musibete uğradıklarında da elem ve kedere boğulurlar. Halbuki Kur’an’ın şifa ve rahmet kaynağı olan eğitimine göre Allah nimetler verdiğinde insanın sözü ve eylemleriyle O’na şükretmesi, sıkıntı ve belâya uğradığında da sabredip kurtuluş için Cenâb-ı Hakk’a dua ve niyazda bulunarak yardımını istemesi gerekir, kulluğun gereği budur. Bu tutum, yalnız dinî bakımdan değil, psikolojik ve moral bakımından da önemlidir, insan fıtratının bir ihtiyacıdır.

 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 516

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَٓا  zaman zarfı,  اَنْعَمْنَا  fiiline müteallıktır.  اِذَا  şart manası taşıyan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a. (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır. (Bkz. Meczum Muzariler, Cümle Kuruluşu, s. 114, 118)

c. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْعَمْنَا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْعَمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى الْاِنْسَانِ  car mecruru  اَنْعَمْنَا  fiiline müteallıktır.

فَ  karinesi olmadan gelen  اَعْرَضَ  cümlesi şartın cevabıdır.

اَعْرَضَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.

وَ  atıf harfidir.  نَاٰ  elif üzere mukadder fetha ile mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِجَانِبِه۪  car mecruru  نَاٰ  fiiline müteallıktır. 

وَ  atıf harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.  إِذَا  şart harfi vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. 

مَسَّهُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَسَّهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّرُّ  fail olup lafzen merfûdur.  

كَانَ يَؤُ۫ساً  cümlesi ikinci şartın cevabıdır.  كَانَ  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  يَؤُ۫ساً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

اَنْعَمْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  نعم ’dir.

اَعْرَضَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  عرض ’dir. 

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

جَانِبِه۪  kelimesi sülâsî mücerred olan  جنب  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ 

 

وَ  atıftır. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Muzâfun ileyh olan  اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı zamanda zaman zarfı  اِذَٓا ’nın müteallakı olan cevap cümlesi  اَعْرَضَ, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üsluptaki  وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ  cümlesi, cevap cümlesine matuftur. Aralarında hükümde ortaklık mevcuttur.

Şart ve cevap cümlelerinden meydana gelen terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88)

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اَعْرَضَ - نَاٰ  fiilleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

İnsandaki  ال  takısı cins içindir. (Âşûr)

وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ  ifadesi, bir şeyden ya da kişiden kararlılıkla yüz çevirmek demektir. Bir şeyden nefret etmek/hoşlanmamak, ondan yüzünü/yönünü çevirmektir.  وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ  ifadesi, omuz silkerek bir şeye sırtını dönmek demektir. Kişi bu hareketiyle böbürlenmeyi amaçlar, zira bu hareket, böbürlenenlerin yaptıklarındandır. (Keşşâf II. 645, Kur'an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı)


 وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫ساً

 

Ayetteki ikinci şart cümlesi öncekine matuftur. Atıf sebebi, cümleler arasında manen ve lafzen mevcut olan ittifaktır. Muzâfun ileyh olan  مَسَّهُ الشَّرُّ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı zamanda zaman zarfı  اِذَٓا’nın müteallakı olan cevap cümlesi  كَانَ يَؤُ۫ساً, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Şart ve cevap cümlelerinden meydana gelen terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88)

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

مَسَّ  fiilinin الشَّرُّ ’ya isnadı mecaz-ı aklîdir.

اَنْعَمْنَا - الشَّرُّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatları vardır.

اِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ  [İnsana lütfettiğimiz zaman] - اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ (Ona kötülük dokunduğu zaman) ifadelerinde Allah’a karşı edepli olmayı öğretmek için hayır Allah’a, kötülük başkasına isnad edilmiştir. (Safvetu’t Tefasir)
İsrâ Sûresi 84. Ayet

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟  ...


De ki: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.”

“Mizaç ve karakter” diye çevirdiğimiz şâkile kelimesi “tabiat, âdet, din, ahlâk, niyet, seciye” gibi mânalara gelir (Elmalılı, V, 3197). Buna göre âyet önemli bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. Zira insan davranışlarının temeli, onun ruhsal yapısındaki psikolojik eğilimlerdir. Bu eğilimlerin oluşmasında insanın yaratılıştan sahip olduğu karakter yapısının yanında geniş anlamıyla eğitim öğretimin de tesiri vardır. Dinî inanç ve telakkilerle ahlâkî erdemler yahut erdemsizlikler de psikolojik eğilimlerin oluşması ve gelişmesinde iyi veya kötü yönde tesir eder. Bu durumda doğru yol, Allah’ın hükümleri çerçevesinde doğru bir eğitimden geçmiş; ruhî ve ahlâkî melekeleri, duygu ve düşünceleri, inanç, irade ve ahlâkı Allah’ın rızâsına uygun bir çizgide oluşmuş insanların tuttuğu yoldur. Sonuçta kullarının durumunu, yani –özellikle ebedî kurtuluş bakımından– kimin iyi yolda, kimin kötü yolda olduğunu en iyi Allah bilir. Onun için insanın temel kaygısı Allah’ın rızâsına uygun yaşamak, O’nun doğru diye tanımladığı yoldan gitmek olmalıdır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 516
“Mizaç ve karakter” diye çevirdiğimiz şâkile kelimesi “tabiat, âdet, din, ahlâk, niyet, seciye” gibi mânalara gelir (Elmalılı, V, 3197). Buna göre âyet önemli bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. Zira insan davranışlarının temeli, onun ruhsal yapısındaki psikolojik eğilimlerdir. Bu eğilimlerin oluşmasında insanın yaratılıştan sahip olduğu karakter yapısının yanında geniş anlamıyla eğitim öğretimin de tesiri vardır. Dinî inanç ve telakkilerle ahlâkî erdemler yahut erdemsizlikler de psikolojik eğilimlerin oluşması ve gelişmesinde iyi veya kötü yönde tesir eder. Bu durumda doğru yol, Allah’ın hükümleri çerçevesinde doğru bir eğitimden geçmiş; ruhî ve ahlâkî melekeleri, duygu ve düşünceleri, inanç, irade ve ahlâkı Allah’ın rızâsına uygun bir çizgide oluşmuş insanların tuttuğu yoldur. Sonuçta kullarının durumunu, yani –özellikle ebedî kurtuluş bakımından– kimin iyi yolda, kimin kötü yolda olduğunu en iyi Allah bilir. Onun için insanın temel kaygısı Allah’ın rızâsına uygun yaşamak, O’nun doğru diye tanımladığı yoldan gitmek olmalıdır.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 516

Şekele شكل :  Biçim ve şekil benzerliğine مُشاكَلَة denirken cinsiyetteki benzerlik نِدٌّ , keyfiyet/nitelik benzerliği ise شَبَه olarak adlandırılır. أشْكَلَة insanı bağlayan ihtiyaçtır ve istiare yoluyla bir işin müşkil olması hakkında da kullanılır.  (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim olarak sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şekil, eşkal, müşkül, müşkilat, işkil, teşkil, teşkilat, teşekkül ve müteşekkildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)     

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Fail ise müstetir olup takdiri  أنت’dir.

Mekulü’l-kavli  كُلٌّ يَعْمَلُ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كُلٌّ  mübteda olup lafzen merfûdur.

يَعْمَلُ  fiili, haber olarak mahallen merfûdur.  يَعْمَلُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

عَلٰى شَاكِلَتِه۪  car mecruru  يَعْمَلُ  filine müteallıktır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

 فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَبُّكُمْ  mübteda olup lafzen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَعْلَمُ  haber olup lafzen merfûdur. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  بِ  harf-i ceriyle birlikte  اَعْلَمُ ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ اَهْدٰى dır. Îrabdan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَهْدٰى  haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

سَب۪يلاً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.

Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟

 

 

İstînâfiyye olan ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli, sübut ifade eden isim cümlesi  كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُلٌّ  mübteda, muzari fiil cümlesi olan  يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ  haberdir. Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nekre gelen  كُلٌّ, umum ifade edilmiştir. Muzâf olarak tevil edilir. Tenvin, muzâfun ileyhten ivazdır. Yani  كلّ امرئ (her kişi) demektir. 

Ayette, mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

Ayetin ikinci cümlesi olan  فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلاً۟, mekulü’l-kavle  ف  atıf harfiyle atfedilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, veciz ifade kastına binaen izafetle marife olmuştur.  رَبُّكُمْ  izafetinde, muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamiri sebebiyle muhataplar şeref kazanmıştır.

İsm-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade eden  اَعْلَمُ, müsneddir. 

Müşterek ismi mevsûl  مَنْ, mecrur mahalde harf-i cerle birlikte  اَعْلَمُ ’ya müteallıktır. Sılası olan  هُوَ اَهْدٰى sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَب۪يلاً۟, temyizdir.

يَعْمَلُ - اَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası vardır.

اَهْدٰى - سَب۪يلاً۟   kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bütün insanların kastedildiği  كُمْ  zamirinin Rabb ismine izafeti, hak yolunda olsun olmasın bütün insanların, korunup gözetildiğini, ihtiyaçlarının giderildiğini, maişetlerinin karşılandığını işaret ediyor olabilir.

شاكلة الانسان  ifadesinde istiare vardır. Çünkü burada  شاكلة  ile kastedilmeye en uygun olan anlam, -Allahu a’lem- “insanın ahlâkıyla uyuşan, tabiatına uygun düşen yol” dur ki bu, tali yol demek olan  شاكلة ’den türetilmiştir. Bunun çoğulu olan  شواكل, ana yoldan doğan tali yollar demektir. Burada sanki dünya ana yola benzetilmiş, oradaki insanların âdetleri, yaratılıştan getirdikleri tabiatları, hepsinin kendisine dönüp çıktığı o ana yoldan ayrılmış tali yollara benzetilmiş oluyor. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪  ifadesi kişinin, hidayet ve dalalet hususundaki durumunu belirleyen kendine has yol ve yöntemi demektir. Bu ifade  طريك ذو شواكل  (tali yollara ayrılan yol) (meseline) dayanır. (Keşşâf II. 645, Kur'an’daki Deyimler ve Zemahşerî’nin Keşşâf’ı)

شَاكِلَتِه۪  kelimesi tabiat, âdet, din, ahlak, niyet, mizaç ve yaratılış, birbirine benzeyen yollar gibi değişik fakat birbirine yakın manalarla tefsir edilmiş ise de en kapsamlı manası sonuncusudur. Yani herkes kendi durum ve mizacına uygun olan yolda hareket eder. Başka bir ifade ile özel hislerine göre iş yapar. (Elmalılı Hamdi Yazır)

 
İsrâ Sûresi 85. Ayet

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلاً  ...


Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”

Sözlükte ruh can, nefes, güç” gibi anlamlara gelir. Terim olarak çoğunlukla “bedenin zıddı olan, yani insanın mânevî cevherini ve özünü oluşturan, onu insan yapan ve diğer bütün varlıklardan ayrı olmasını sağlayan soyut varlık” olarak anlaşılmıştır. Özellikle ilk dönemlerin kelâm âlimleri arasında ruhu “latîf bir cisim” şeklinde tanımlayanlar da olmuştur. Kelimenin Kur’an’da başlıca üç anlamda kullanıldığı söylenebilir: 1. Cebrâil anlamında (Bakara 2/87; Meryem 19/17; Şuarâ 26/193; Meâric17 / İSR SÛRESİ · 78 – 85 70/4; Kadr 97/4); 2. Vahiy anlamında (Nahl 16/2; Mü’min 40/15; Şûrâ42/52); 3. Canlılarda hayat kaynağı olan güç, özellikle insanın mânevî cev-heri ve özü anlamında (İsrâ 17/85; Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12). Âyetteki ruh kelimesini “Cebrâil, bu ismi taşıyan özel bir melek, Îsâ, vahiy, Kur’an, yaratılış”gibi değişik şekillerde yorumlayanlar olmuşsa da müfessirle-rin büyük çoğunluğu buradaki ruhu, “insanı canlı varlık yapan, bedeniyöneten mânevî cevher” olarak açıklamışlardır. Şevkânî, ruhun insanı insan yapan asıl ve öz varlık olduğunu; bir şeyin aslını ve özünü bilmek onun hallerini, niteliklerini bilmekten daha önemli olduğu için, soru sahiplerinin insan hakkında bilgi almak istemeleri sebebiyle sorularını ruh konusunda sorduklarını belirtir. Daha çok felsefe, kelâm ve ahlâk kitaplarında bu anlamdaki ruh için nefis kelimesi de kullanılmıştır. Bütün müslümanlar bu anlamda bir ruhun varlığına inanmakla birlikte İslâm bilgin ve düşünürleri ruhun mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürmüşler; bazı kelâm âlimleri ruhu hava gibi “latîf bir cisim” kabul ederken başta filozoflar olmak üzere büyük çoğunluk, ruhun maddeden ve maddî niteliklerden bağımsız gerçek bir varlık olduğunu; her insanın, kendine özgü ferdiyeti olan bir ruhu bulunduğunu ve bireysel sorumluluğunun böyle bir bağımsız ruha sahip bulunmasının sonucu olduğunu belirtmişlerdir (ayrıca bk. Nisâ 4/1, 171).
 
 İslâm düşünce tarihinde ruhun gerçek bir varlık olduğunu kanıtlamak üzere çeşitli deliller ileri sürülmüş olup başlıcaları şunlardır: 
 1. İnsanın bedeni değişmekte, gelişmekte, başkalaşmaktadır; halbuki onun kişiliği daima aynı kalmaktadır. Bu değişmeyen kişilik ruhun varlığının dışa yansımasıdır.
 2. Herkes, insanın ahlâkî, hukukî yönden sorumluluğunu kabul eder. Eğer ruh olmasaydı sorumluluktan söz etmek anlamsız olurdu. Nitekim ruh taşımayan nesneler için böyle bir şey söz konusu edilmez. Şu halde bizim ahlâkî ve hukukî kişiliğimizi oluşturan varlığımız bize ait ruhumuzdur.
 3. İnsandaki bilinç, irade, seçme özgürlüğü gibi yetenek ve kapasitelerin bedene ait özellikler olmadığı açıktır. Bu yeteneklere sahip olan ve bunlarla bedeni hareket ettiren, durduran vb. işlevleri gerçekleştiren güç ruhtur.
 4. İnsanın sırf maddî ve bedensel varlığı açısından bakıldığında kendisinden çok daha güçlü olan varlıklardan daha üstün olmasını sağlayan da akıl, zihin, muhâkeme, irade, seçme ve karar verme özgürlüğü gibi ruha ait yeteneklerdir. 
 5. Ölüm olayının gerçekleşmesinden önce ortada gerçek bir insan varken ölümle birlikte artık cesedin insan olarak varlığının son bulduğunu herkes kabul eder; bunun da sebebi ruhun bedeni terketmiş olmasıdır.
 
 Bu tesbitlere rağmen ruhun varlığını bilimsel ölçülerle kanıtlamak ve mahiyetini tam olarak kavramak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Nitekim âyette de ruh konusunda insanlara pek az bilgi verildiği belirtilmiştir. İnsana pek az bilgi verildiği ifadesini genel anlamda yorumlayarak, “Bütün insanlara her konuda az bir bilgi verildi” şeklinde açıklayanlar da vardır (bk. Taberî, XV, 157; Kurtubî, X, 331). Çünkü Allah’ın sınırsız ilmi dikkate alındığında insanın bilgisi daima az vesınırlıdır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 516-518

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  يَسْـَٔلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

عَنِ الرُّوحِ  car mecruru  يَسْـَٔلُونَكَ  fiiline müteallıktır.


 قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلاً

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Fail ise müstetir olup takdiri  أنت’dir. Mekulü’l-kavli  الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي ’dir.  قُلِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. الرُّوحُ  mübteda olup lafzen merfûdur. 

مِنْ اَمْرِ  car mecruru mahzuf habere müteallıktır.  رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  istînâfiyyedir.  ما  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اُو۫ت۪يتُمْ  sükun üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

مِنَ الْعِلْمِ  car mecruru  اُو۫ت۪يتُمْ  fiiline müteallıktır. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  قَل۪يلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اُو۫ت۪يتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ 

 

وَ   istînâfiyyedir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber, ibtidaî kelamdır.

Cümle muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.


 قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي 

 

Beyani istinaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli,  الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي şeklinde sübut ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Car mecrur olan  مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي, mahzuf habere müteallıktır. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَمْرِ رَبّ۪ي  izafetinde Rabb ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, yine Rabb ismine muzâf olması sebebiyle  اَمْرِ, şan ve şeref kazanmıştır.

Tefsircilerin bir çoğu  مِنْ in beyaniye veya bazısı, bir kısmı manasına teb'iziye, emrin (işin) Rabbe izafetinin (Rabb ile tamlama halinde bulunması) de bilginin tahsis edilmesi manasına olmak üzere şöyle tefsir etmişlerdir: “Ruh, ancak Rabbimin bileceği iştendir, ruhun hakikatı öyle şeylerdendir ki onunla ilgili bilgiyi Allah Teâlâ kendine tahsis etmiştir.” (Elmalılı Hamdi Yazır)


وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلاً

 

وَ   istînâfiyye,  مَٓا  nafiyedir. Menfi mazi fiil sıygasındaki son cümle, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle  ما  nefy harfi ve  إلا  hasr edatıyla oluşan kasr üslubu ile tekid edilmiştir. Kasr; fiille mef’ûl arasında, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.  

Kasr sayesinde, ruh hakkında az bir bilgi dışında hiç bir bilginin verilmediği vurgulu olarak ifade edilmiştir.

سأل  fiili  عَنِ  harf-i ceriyle kullanıldığında sormak manasına gelir. Tazmindir.

الرُّوحُ  kelimesinin ayette tekrarının sebebi, konunun ruh olması hasebiyle dikkatlere sunup önemine işaret etmek olabilir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette de müsnedün ileyh olan  الرُّوحِۜ  kelimesinin zikri; cümlenin manasını nefiste yerleştirir, rükunlarını kalpte toplar. İlaveten cümlede musiki açıdan bir ahenk oluşturur ki; hazf edildiğinde bu ahengin kaybolduğu görülür. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 
İsrâ Sûresi 86. Ayet

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ  ...


Andolsun, dileseydik biz sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

“... sen bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın” şeklinde çevirdiğimiz 86. âyetin ilgili ifadesi, “... onu sana geri verebilecek bir destekçi, yardımcı bulamazsın” şeklinde de açıklanmıştır (İbn Âşûr, XV, 201). Bütün bilgilerin kaynağı ilâhîdir, her şeyi veren Allah’tır. Peygamber’e vahiy bilgisini veren de O’dur. Dilerse gönderdiği vahyi Peygamber’e ve sonra gelen nesillere unutturmak suretiyle onların bu bilgiden mahrum kalmalarını sağlamaya muktedirdir. Nitekim Kur’an’dan önceki kutsal kitapların büyük bir kısmı tamamen, bazısı da kısmen unutulmuş ve insanlar eliyle değiştirilmiştir. Öyle bir durum karşısında insanların dayanıp güvenecekleri, yardım alacakları, ellerindekini kaybetmelerini önleyecek veya yerine yenisini verecek başka bir güç de yoktur. Allah, Hz. Muhammed’e gönderdiği vahyi unutturmaya da nazarî olarak kadir olmakla birlikte –87. âyetten anlaşıldığına göre– rahmeti uyarınca bunu fiilen gerçekleştirmez. Kuşkusuz insanların vahyi unutmaları, başka yollara sapmaları mümkündür; fakat bu, onların kendi istek ve tercihlerinin sonucu olup sorumluluğu da onlara aittir. 87. âyette Allah’ın Hz. Peygamber’e geniş lutfunun neticesi olarak İslâm vahyinin değişme ve bozulmaya uğramadan nesilden nesile aktarılacağı yönünde bir müjde de vardır. 
Kuran Yolu Tefsiri

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  إِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder. 

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa “اِنْ ” kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شِئْنَا  sükun üzere mebni mazi  fiilidir. Muttasıl zamir  نَا  fail olup mahallen merfûdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نَذْهَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  ن, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

الَّـذ۪ٓي  müfred has ism-i mevsûl,  بِ  harfi ceriyle birlikte  نَذْهَبَنَّ  fiiline müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  اَوْحَيْنَٓا ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَيْكَ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline müteallıktır.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَجِدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

لَكَ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe müteallıktır.  بِه۪  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûle müteallıktır. 

عَلَيْنَا  car mecruru  وَك۪يلاً ’e müteallıktır. وَك۪يلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَوْحَيْنَٓا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. 

İf’al babındadır. Sülâsîsi  وحى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ

 

وَ, atıf veya istiînâfiyyedir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

Kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir.  لَ, mahzuf kasem fiiline işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Şart cümlesi olan  شِئْنَا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ, kasemin cevabıdır. Cümleye dahil olan  لَ, kasemin cevabının başına gelen harftir. Tekid ifade eder. Cevap cümlesi sebat, temekkün ve istikrar  ifade eden müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Şart cümlesinin cevabı, kasemin cevabının delaletiyle hazf edilmiştir. Mahzuf cevapla birlikte cümle, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasem fiilinin ve şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Ayette fiillerin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

لَنَذْهَبَنَّ  fiilinin sonundaki  نَّ  tekid anlamı veren nun-u sakiledir.

ذْهَبَ  gitti,  ذْهَبَ بِ  giderdi manasındadır. Fiillerin harf-i cerle farklı anlam kazanması tazmin sanatıdır.

Birinci lâm kaseme hazırlık lâmıdır,  لَنَذْهَبَنَّ  de onun cevabıdır, şartın cezası yerine geçmiştir. (Beyzâvî)

ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ  cümlesi,  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mef’ûl olan  وَك۪يلاًۙ ’deki tenvin, nev ve kıllet ifade eder. Nefy siyakında nekre umuma işaret eder. 

عَلَيْنَا, müteallakı olan  وَك۪يلاًۙ ’e, ihtimam için takdim edilmiştir. 

Son cümle ufak değişikliklerle  75. ayette de geçmiştir. İki cümle arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf Suresi 28)

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189) Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

ثُمَّ  rütbeten tertip içindir. Çünkü alınan şeyi geri alma hırsı nefiste o şeyin olmamasından daha kuvvetlidir. Dolayısıyla tenbih için bunun zikri, şükür ve gururdan sakındırmaktan daha önce gelir. (Âşûr)

 
Günün Mesajı
Gece gündüzün vakitlere, zamanın günlere, aylara, yıllara, asırlara bölünmesi ve insan ömründeki doğuş, çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve ölüm gibi devreler, ayrıca toplumların hayatındaki kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve yıkılma dönemleri, sanki çok büyük bir saatin saniyeleri, dakikaları ve saatleri sayan milleri gibidir ve bunlar arasında tam bir mutabakat görmek mümkündür.

* Sabah Namazı'nın vakti, baharın başlangıcı, insanın anne karnına düşmesi ânı, bir toplumun, bir medeniyetin kuruluş safhası ve kâinatın yaratılışının ilk 'gün'ü hep birbirine benzer ve Allah'ın bu dönemlerdeki, bu hadiselerdeki kudret ve rahmet tecellilerini hatırlatır.

* Öğle Namazı'nın vakti ile gençlik döneminin tamamlanması, yazın ortası, medeniyetlerin zirvesi ve yaratılış sürecinde insanın yaratıldığı zaman dilimi arasında benzerlik vardır. Bu vakitler ve bu vakıalar, yine Allah'ın onlardaki tasarruflarını çağrıştırır.
* İkindi Namazı'nın vakti, yaşlılığı, sonbaharı, bir toplum veya medeniyetin ihtiyarlayıp çöküş dönemine girmesini ve insanlık tarihinin kemal devri olarak Allah Rasülü'nün dönemini ve bu zamanlardaki İlâhi nimetleri akla getirir.
* Akşam Namazı'nın vakti, içindeki varlıklarla birlikte “tabiat”ın sonbahardan kışa girişini, kişinin ve ömrünün sonunda dünyanın ölüşünü, medeniyetlerin yıkılışını hatırlatır ve böylece ölüm, Âhiret, Cennet, Cehennem konusunda insanı ikazla, gaflet uykusundan uyanmaya çağırır.
* Yatsı Namazr'nın vakti, günün yerini artık tamamen geceye bıraktığı zaman olup, “tabiat”ın kışla kaplı halini, kabri ve dünyanın nihai ölümüyle mahşer sabahı arasındaki dönemi çağrıştırır ve insana gece olsun gündüz olsun, dünyada olsun sonrasında olsun, her şey kudret elinde bulunan Rabbine ne kadar muhtaç olduğunu duyurur.
* Gecenin ikinci ve en derin vaktinde Teheccüd ise kabir karanlığı için ışık olup, böyle bir karanlıkta insanın bir ışığa ne kadar muhtaç bulunacağını hissettirir.

Ertesi sabah, artık haşir sabahını akla getirir. Kısaca, namaz vakitleri, hem insan ömründe, hem “tabiat”ta, hem toplumların ömründe, hem bütün insanlığın hayatında en önemli değişim, dönüşüm kavşaklarını, hatta Âhiret âlemlerini çağrıştıran vakitlerdir ve Allah (c.c.), bu vakitlerde insanı huzuruna çağırır ve ona tesbih, hanmd, tekbir, istiğfar ve tefekkür fırsatı tanır.
80. ayetteki dua, Peygamberimiz'e Medine'ye hicreti esnasında öğretilmiştir ve bize de, bir yere girerken nasıl dua etmemiz ve oraya nasıl girmemiz gerektiğini anlatır.
Geceleri teheccüdden sonra da okuyabiliriz.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Yıllar içerisinde, devamlı yaptığımız ve özel olarak keyif al(a)madığımız bazı işler otomatikleşir yani süreç, düşünülmeden yapılmaya başlanır. Böylece yaptıklarımız sıradanlaşır ve işe verdiğimiz değerle, gösterdiğimiz özenden parçalar kaybolur. Böyle bir tehlikeye düşmemek için ise sıradanlıktan kaçınmak gereklidir.

Sıradanlığa alışmak, insanın işinde gelişme potansiyelini kısıtlar. Basit bir misal; neredeyse her evde yemek pişer ama yeni denenen yemekleri bulanlar, yemek yapmayı sevenlerdir. Dolayısı ile yaptıkları işi güzelleştirmek ya da daha keyifli hale getirmek için yenilikleri denemekten çekinmeyen insanlardır. Sıradanlıktan sıyrılan ve değer vererek yaptığı işinin sırrına ulaşanlardır.

Bu hayatımızın her alanı için düşünülebilir. Eve giderken kullandığımız yollar, insanlarla karşılaşınca sormak için sorulan sorular, okuduğumuz kitaplar ve sanat gibi daha bir sürü şey için düşünülebilir. Ve yaptığımız ibadetler ki özellikle namaz.

Sıradanlığın tehlikelerinden biri; yaptığımız işin kalitesinin bir yerde sabit kalması ama zaman içerisinde çaktırmadan da düşmesidir. Çünkü sıradanlaşan iş, kişinin gözünde; yapılmaya başlandığı andan itibaren bitmesi beklenen bir mesele haline gelendir. 

Eve, gittiğin yoldaki değişikliklerin farkına varmadan, bir bakarsın ki gelmişsin. Aynı soruları sorduğun insanların cevaplarını dinlemediğini ve bu yüzden de hatırlamadığını farkedersin. Kitabını okurken, sayfanın sonuna ne ara geldim acaba diye düşünürsün. Ve Allah affetsin; namazın kaçıncı rekatındaydım, hangi sureyi okumuştum ya da sureyi ne ara okumuşum gibi cümleler kurarsın.

Otomatikleşmişlikten kurtulmanın en önemli yollarından biri; o işle ilgili her şeyi tam bilmediğini, bilsen de unutabileceğini yani hala keşfedilecek noktaların varlığını ve kendini geliştirmekle beraber işini güzelleştirme imkanının oluşunu düşünmendir.

İyi bildiğimizi düşündüğümüz konuları dahi açıp okumalı, araştırmalı ve tekrarlamalı. Yaparken yaptıklarımızı düşünerek ve değerlendirerek yapmaya çalışmalı. Bu hem insan beynini aktif tutar, hem de yaptığımızdan ve öğrendiğimiz bilgilerden keyif almamızı sağlar. Bu yüzdendir ki alimler, her sene ilmihal okunmasını tavsiye etmiş ki; yanlışlarının farkına vararak kendine çekidüzen veresin, unuttuğun bilgileri tazeleyesin ve ibadetine şevkle sarılasın.

Rabbim; zihnimi aç ve ilmimi arttır. Senin yolunda ilerlememe, Sana daha da yaklaşmama vesile olacak ilimleri öğrenmemi ve kendimi o konularda geliştirmemi nasip et. 

Rabbim; namazımı daim kıl ve güzelleştir. Kıymetini bilerek, bereketinden faydalanarak, lezzetini alarak ve şükrünü ederek kılanlardan olmamı nasip et. 

Rabbim; karşıma bana ilim katacakları çıkart. Yaşadığı her anın değerini bilenlerden ve rızana uygun değerlendirenlerden olmamı nasip et. 

Rabbim; hayırlı işlere niyet almamı ve başladığım işleri, süreçlerinin de tadını çıkararak, hayırla tamamlayanlardan olmamı nasip et. Bir günümün, bir günüme eşit geçmesinden Senin rahmetine sığınırım.

Amin.

***

Peygamber Efendimiz (sa)’in hayatını iyi öğrenmek gerekir. Ancak o zaman onun hayatından nice ibretler alınabilir. Böylelikle zihin dünyamızın algısında değişimler meydana gelir yani kendi hayatımızın içindeki zorluklardaki kolaylıklar, yanlışlardaki tehlikeler ve hakikatteki huzur sebepleri açığa çıkar. Zira, hz. Muhammed (sa)’in Allah’ın elçisi olarak seçilmesinde ve inanmayanların bile dikkatini çekecek bir ahlak ile farklı bir hayat yaşamasında nice gizli ve açık hikmetler vardır.

Peygamber Efendimiz (sa) ömründe yaşadıkları ile bir şekilde herkesin kalbine dokunur. Kimi gariplere dost ve umut olur; kimisine sonsuz ahiretin önemini ve dünyanın imtihan yeri oluşunu hatırlatır; ahlakı ve hayatı ile rahmet ve örnektir. 

Misal; müşriklerin, Rasulullah (sa)’i yurdundan çıkardıktan sonra ne kadar daha o topraklarda yaşadıkları üzerinde düşünüldüğü zaman farklı ibret kapıları açılır. Zalimlerin hepsi gelmiş geçmiştir ve çoğunun tuzakları unutulmuştur. Bu da insana dünyanın ve acılarının geçiciliğini hatırlatır. Zayıflığını unutmak ve üstünlüğünü korumak için ölümsüzcesine yaşayanların çabasındaki boşluk görülür. Dünyalıkların önemsizliği daha iyi idrak edilir ve doğru davalar uğruna mücadele vermenin önemi anlaşılır. 

Ey Allahım! Bizim sahibimiz Sensin. Yaşadığımız her anda, bunu hatırlayarak yaşayanlardan; doğru işler için çabalayanlardan ve doğru isteklerin peşinden gidenlerden eyle. Geçici zorluklara fazla üzülmekten, güzelliklere ise fazla sevinmekten; kısacası dünyalık meselelere fazla kafa ve kalp yormaktan muhafaza buyur. Bizi, Rasulullah (sa)’i tanıyanlardan, sevenlerden ve cennetinde ona komşu olacaklardan eyle. Bizi, Kur’an-ı Kerim’e ve sünnete sıkıca sarılanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz: @zeynokoloji