10 Temmuz 2024
Nisâ Sûresi 128-134 (98. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nisâ Sûresi 128. Ayet

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً  ١٢٨


Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنِ ve eğer
2 امْرَأَةٌ bir kadın م ر ا
3 خَافَتْ korkarsa خ و ف
4 مِنْ
5 بَعْلِهَا kocasının ب ع ل
6 نُشُوزًا huysuzluğundan ن ش ز
7 أَوْ yahut
8 إِعْرَاضًا yüz çevirmesinden ع ر ض
9 فَلَا yoktur
10 جُنَاحَ günah ج ن ح
11 عَلَيْهِمَا ikisine de
12 أَنْ
13 يُصْلِحَا düzeltmelerinde ص ل ح
14 بَيْنَهُمَا aralarını ب ي ن
15 صُلْحًا anlaşma ile ص ل ح
16 وَالصُّلْحُ ve barış ص ل ح
17 خَيْرٌ daima iyidir خ ي ر
18 وَأُحْضِرَتِ ve hazırdır ح ض ر
19 الْأَنْفُسُ nefisler ن ف س
20 الشُّحَّ cimriliğe ش ح ح
21 وَإِنْ eğer
22 تُحْسِنُوا güzel geçinir ح س ن
23 وَتَتَّقُوا ve sakınırsanız و ق ي
24 فَإِنَّ şüphesiz
25 اللَّهَ Allah
26 كَانَ ك و ن
27 بِمَا şeyleri
28 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
29 خَبِيرًا haber alır خ ب ر

Şuh شحَّ : Adet haline getirilen hırsla birlikte olan cimrilik anlamındadır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şûh kelimesi işari olarak bu kökü anımsatmaktadır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ


وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  امْرَاَةٌ  mahzuf fiilin faili olup damme ile merfûdur. Takdiri, خافت (Korkarsa) şeklindedir.

خَافَتْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

مِنْ بَعْلِهَا  car mecruru  نُشُوزًا  ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نُشُوزًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  اِعْرَاضًا  atıf harfi  اَوْ  ile  نُشُوزًا ’e matuftur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. عَلَيْهِمَا  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  في  harfi ceriyle mahzuf habere mütealliktir.   

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُصْلِحَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.

بَيْنَهُمَا  mekân zarfı,  يُصْلِحَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  صُلْحًا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup damme ile merfûdur.

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُصْلِحَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. الصُّلْحُ  mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُحْضِرَتِ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. الْاَنْفُسُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  الشُّحَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اُحْضِرَتِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حضر ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

خَيْرٌۜ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

 

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُحْسِنُوا  şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا  fiili atıf harfi  وَ ’la  تُحْسِنُوا  fiiline matuftur.  

تَتَّقُوا  şart fiili olup نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harfi ceriyle  خَب۪يرًا ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  خَب۪يرًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

تَتَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

خَب۪يرًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ 


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  امْرَاَةٌ, mahzuf fiilin failidir. Takdiri,  خَافَتْ (korkarsa)’dir. 

خَافَتْ  cümlesi fasılla gelmiş tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مِنْ بَعْلِهَا  car mecruru  نُشُوزًا ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَ  karinesiyle gelen  فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’sının dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْهِمَا’ nin müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا  cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen  في  harf-i ceriyle  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَلَا جُنَاحَ  ibaresi zahiren ibaha ifade eden bir sıygada gelmiştir. Bu, aralarında gelişen bir olaydan sonra sulh için eşlerin aralarında bir anlaşmaya varmalarına izin verildiğini gösterir. Bilindiği gibi caizlikten, sadece yasak zannedilen yerde bahsedilir. Dolayısıyla hul’ ile olan bir uzlaşma ile izin verilmek istenmektedir: Yani kadın tarafından verilecek herhangi bir maddi tazminat veya bazı haklarından feragat etmesi anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَلا جُناحَ  Barışı teşvik etmek için kullanılır. Yani barış ve iyi bir birliktelik kurarak işlerini uzlaştırmak anlamındadır. Günahın nefy edilmesinde istiare-i temlihiye vardır. Barıştan ayrılan ve itaatsizlik etmeye devam eden birinin durumu, barışın günah olduğunu düşündüğü için kasıtlı olarak barıştan ayrılan biriyle karşılaştırılmıştır. O halde kastedilen, insanları uzlaştırmak anlamındaki sulhtur ve bu mana en çok ıslah kelimesiyle ifade edilir. Burada kastedilen barışın nedenleridir. Yani kusurlara göz yummak ve sertliğe yumuşaklıkla karşılık vermektir ki bu, ayetin devamına daha uygundur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

امْرَاَةٌ - بَعْلِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

نُشُوزًا - اِعْرَاضًا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki tenvin nev ve tahkir ifade eder.

يُصْلِحَا - صُلْحًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا  [Bir kadın kocasının nüşuzundan korkarsa] sözüyle aynı surenin 34. ayetinde geçen  وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ [bir erkek karısının nüşuzundan korkarsa] arasında mukabele sanatı vardır.  نُشُوزَ; çıkıntılık yapmak, huzursuzluk çıkarmak, geçimsizlik, tepeden bakmak, söz ve hareketlerinde sert davranmak ve eşinden başkasına bakmak manalarındadır.

نُشُوزَ  elimesinde istiare düşünülebilir. Tepeye çıkmak nasıl zor ise  نُشُوزَ  yani geçimsizlik de zordur.

بَعْلِ  kelimesi de koca için kullanılan ifadelerdendir. Bu mana için erkek ile kadının cinsel birlikteliği gerekir. Nikâhlanmış ama birliktelik gerçekleşmemiş ise o durumda kadının kocasına  بَعْلِ  denemez.

Bursevi’de bu kelimeyle ilgili şöyle bir tarif yapmıştır:  بَعْلِ ; esasen efendi, sahip demektir. Koca karısının işlerini yerine getirdiği için böyle isimlendirilmiştir. Kelimenin aslı bir işi icra etme manasındadır. Bu anlamdan hareketle hurma ağacına kendi su ihtiyacını kendi karşılayıp sulanmaya ihtiyaç hissetmediği için  بعل  denir. Yine bu kelime Kur’an-ı Kerim’de bir kez “put” anlamında geçmiş, diğer geçişlerde “eş” anlamında kullanılmıştır. Tahkik isimli sözlükte  بَعْلِ  maddesinde Mustafavi özetle şöyle bir açıklama getirmiştir: Bu kelimenin hayret ve sıkıntı anlamına gelince bu, mefhumun kişi üzerindeki tesirlerindendir. Çünkü efendi, çoğunlukla üzerindeki mesuliyet ve sadece ona ait vazifeler sebebiyle bunlarla karşı karşıya kaldığında hayrete düşer, sıkılır ve üzülür.

الصُّلْحُ  kelimesi Kur’an-ı Kerim’de üç kere geçmiştir. Burada; kadın ile erkek sanki birer devlet ve onlar arasında barış sağlanması gerekiyor anlamını hatırımıza getirebiliriz.

اِعْرَاضًا  kelimesi hayır, şer, cedelleşme, eziyet yapmadan sükut etmek demektir. Konuşmayarak ülfeti kesmek, yok gibi davranmaktır.

 وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ 

 

وَ  itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  خَيْرٌ , kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Cümlede îcâz-ı kısar sanatı vardır. Az lafızla çok anlam ifade edilmiştir.

وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la  itiraziyye cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اُحْضِرَتِ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)  

وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّ  [Her nefse  لشُّحَّ  (cimrilik) yerleştirilmiştir.] cümlesinde istiare vardır. Cimrilik nefislerden ayrılmayan ve uzaklaşmayan bir özellik olduğu için sanki Allah o özelliği nefislerde hazırlamış ve ayrılmamak üzere yerleştirmiştir. اُحْضِرَتِ  fiili mülâzemet (ayrılmamak) manasında kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الشُّحَّ  cimrilik, kıskançlık manalarını taşır. Cimrilik kıskançlıkla alakalıdır. Ben cimrilik yapıyorsam, bende olan şeyin bende kalmasını istiyorum, o şeyi başkasından kıskanıyorum demektir. Kıskançlıkta da cimrilik vardır. İnsan ilişkileri ve eş kıskançlığı da aynıdır. Tamamen bana ait olsun isteriz.

وَالصُّلْحُ خَيْرٌ  ibaresindeki lâm-ı tarif ahd için değil, cins içindir. Çünkü maksat, barışın mahiyetinin insanlar için iyi olduğunu kanıtlamaktır. Barış yapma ve onu teşvik etme emrine bir tezyîl mahiyetindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّ [Nefisler ise bencilliğe hazırdır.] cümlesi de önceki gibi makabli için bir açıklamadır. Yani nefsin yaratılışında bencillik vardır. Bu vasıf, ebedi olarak ondan ayrılmaz. Bu da birçok uyuşmazlığın sebeplerinden biridir. Geçimsizlik belirtileri baş gösterince sulh ve anlaşma tesis etmek için eşler birbirini teşvik etmelidir. Hep kendini düşünmemelidir. Çünkü bu, mevcut durumun ve geçimsizliğin devamını mûcibtir. Fakat her biri arkadaşının halini düşünmelidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

 

وَاِنْ تُحْسِنُوا  ayetin başındaki  اِنِ امْرَاَةٌ  cümlesine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir.  وَتَتَّقُوا , şart cümlesi  تُحْسِنُوا ’ya  وَ ’la atfedilmiştir.

Şart üslubunda gelen terkipte  تُحْسِنُوا  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

Aynı üsluptaki  وَتَتَّقُوا  cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَ  karînesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً  şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً  cümlesi,  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِمَا , konudaki önemine binaen amili olan  خَب۪يراً  ’e takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  خَب۪يراً ’e mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  تَعْمَلُونَ , tecessüm ve teceddüt ifade eder.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi olan  خَب۪يراً , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil tertip faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümle “Allah Teâlâ yaptıklarınızı bilir” anlamının yanında “bilmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde  عَل۪يماً  ve  حَك۪يماًۙ  olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا [Eğer iyi geçinir ve sakınırsanız.] ayeti bir şarttır.  فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً [Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.] ayeti de onun cevabıdır. Bu, cimrilik yapıp iyilik yapmamaları haline dair kocalara bir hitaptır. Yani eğer iyilik yapar onlarla birlikte olmaktan hoşlanmamanıza rağmen kadınlarla geçiminizde kötülük yapmaktan sakınır, onlara zulmetmekten kendinizi uzak tutarsanız bu sizin için daha faziletlidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

تُحْسِنُوا - الصُّلْحُ -  خَيْرٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nisâ Sûresi 129. Ayet

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً  ١٢٩


Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَنْ
2 تَسْتَطِيعُوا ve yapamazsınız ط و ع
3 أَنْ
4 تَعْدِلُوا (tam) adalet ع د ل
5 بَيْنَ arasında ب ي ن
6 النِّسَاءِ kadınlar ن س و
7 وَلَوْ ne kadar
8 حَرَصْتُمْ isteseniz de ح ر ص
9 فَلَا
10 تَمِيلُوا öyle ise meylemeyin م ي ل
11 كُلَّ (birine) tamamen ك ل ل
12 الْمَيْلِ yönelişle م ي ل
13 فَتَذَرُوهَا ötekini bırakmayın و ذ ر
14 كَالْمُعَلَّقَةِ askıda (kocasızmış) gibi ع ل ق
15 وَإِنْ eğer
16 تُصْلِحُوا arayı düzeltir ص ل ح
17 وَتَتَّقُوا sakınırsanız و ق ي
18 فَإِنَّ şüphesiz
19 اللَّهَ Allah
20 كَانَ ك و ن
21 غَفُورًا bağışlayandır غ ف ر
22 رَحِيمًا esirgeyendir ر ح م

Sûrenin başında (3. âyet), eşler arasında âdil davranamamaktan korkan kimselere bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmişti. Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında her yönden âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifadeyle dile getirilmiştir. Bu gerçek karşısında beklenirdi ki birden fazla kadınla evlenmek yasaklansın. Ancak Allah Teâlâ zaruretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı; kullarının uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü koymak yerine, iki alternatifli bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar –bir zaruret bulunmadıkça– bununla yetinmelidirler. Çünkü Allah ilgili âyetlerde adalet ve hakkaniyete vurgu yapmaktadır. Oysa erkekler birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) 3. âyetin tefsirinde açıklanan zaruretler neticesinde birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durum ve farklılıklar dışında, kadınlarına maddî konularda objektif, ölçülebilir hak ve menfaatlerde eşit davranacak, biriyle evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız bırakılmış, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.

Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 155-156

Hırs حرص : Aşırı biçimde arzu etmek ve aşırı biçimde istemektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hırs, hırslı, haris, ihtiras ve muhteristir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir. 

تَسْتَط۪يعُٓوا  fiili,  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَعْدِلُوا  fiili,  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ  mekân zarfı  تَعْدِلُوا  fiiline mütealliktir.  النِّسَٓاءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَوْ حَرَصْتُمْ  cümlesi, تَسْتَط۪يعُٓوا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. حَرَصْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri  لو حرصتم على العدل فلن تستطيعوا ذلك (Adaletli olmak konusunda hırslı da olsanız buna gücünüz yetmez.) şeklindedir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri  إن وقع منكم التفريط في شيء من المساواة فلا تميلوا أو تجوروا (Herhangi bir konuda eşitsizlik yaparsanız, sapmayın ve haksızlık etmeyin.) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَم۪يلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  كُلَّ  masdara muzaf olduğu için mastardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. الْمَيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri,  لا يكن منكم ميل عنها فترك لها (Ona karşı bir meylin yoksa bırak) şeklindedir.

تَذَرُوهَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  كَالْمُعَلَّقَةِ  car mecruru  تَذَرُوهَا  ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَسْتَط۪يعُٓوا  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع  ‘dır. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

الْمُعَلَّقَةِ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.


وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُصْلِحُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا   fiili atıf harfi  وَ ’la  تُصْلِحُوا  fiiline matuftur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. غَفُورًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

تُصْلِحُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صلح ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَتَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي  fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

غَفُورًا - رَح۪يمًا  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi  لَنْ , aynı zamanda tekid ifade eder.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ  cümlesi, masdar teviliyle   لَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا   fiilinin mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

لَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا  [Adil davranmaya güç yetiremezsiniz.] cümlesindeki  ُلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا  fiili  adaletin güç isteyen, kaldırılması zor ağır bir şeye benzetildiğini gösteren, istiare-i mekniyyedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Hal وَ ’ı ile gelen cümle  تَسْتَط۪يعُٓوا ‘deki failin halidir. Şart üslubunda gelen terkipte وَلَوْ حَرَصْتُمْ  cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Takdiri,  لو حرصتم على العدل فلن تستطيعوا ذلك  [Adaletli olmak konusunda hırslı da olsanız buna gücünüz yetmez.] olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan  فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Takdiri şöyledir:  إذا عرفتم ذلك فلا تميلوا (Bunu anlarsan hemen bu meylinden vazgeç)

Bu cümlenin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Masdardan naib mef’ûlu mutlak olan  كُلَّ الْمَيْلِ  mef’ûlun bih konumundadır.

تَم۪يلُوا - الْمَيْلِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ  ifadesinin başındaki  فَ , sebebiyedir. 

كَالْمُعَلَّقَةِ  [askıda kalmış gibi] ifadesi, teşbih edatı zikredildiği için teşbih-i mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için teşbih-i mücmel, kolay anlaşıldığı ve müşebbehün bih hissi olduğu için garib-i mübtezel bir teşbihtir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


 وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

 

وَاِنْ تُصْلِحُوا  cümlesi ayetin başındaki  اِنِ امْرَاَةٌ ’a matuftur. Şart üslubunda gelen terkipte  تُصْلِحُوا  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üsluptaki  وَتَتَّقُوا  cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَ  karînesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً  şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve emre uymaya teşvik içindir.

Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً  cümlesi, nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

كَانَ ’nin haberi olan  غَفُورًا , رَح۪يمًا  kelimeleri mübalağa kalıbındadır. Aralarında  mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında  وَ  olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ   bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil tertip faide-i haber inkârî kelamdır.

تُصْلِحُوا -  تَتَّقُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Eğer halinizi düzeltir ve takva sahibi olursanız Allah, Gafûr ve Rahîm’dir.] mefhum-u mutabakatı; sizi bağışlar, kalbinizdeki duygunun fazlalığından dolayı sizi hesaba çekmez, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Nisâ Sûresi 130. Ayet

وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً  ١٣٠


Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ eğer
2 يَتَفَرَّقَا (eşler) ayrılırlarsa ف ر ق
3 يُغْنِ zengin eder غ ن ي
4 اللَّهُ Allah
5 كُلًّا onların her birini ك ل ل
6 مِنْ
7 سَعَتِهِ bol ni’metiyle و س ع
8 وَكَانَ ك و ن
9 اللَّهُ Allah(ın)
10 وَاسِعًا (ni’meti) geniştir و س ع
11 حَكِيمًا hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Bütün çabalara rağmen evlilik hayatını sürdürmek mümkün olmuyorsa sırf ekonomik zaruretler sebebiyle, aç ve açık kalma korkusuyla buna katlanmak gerekmez. İslâm’da kadının çalışması, para kazanması, mal-mülk sahibi olması yasaklanmış değildir. Ancak bundan maksat kadını, basit sebeplerle aile hukukunu, huzur ve mutluluğunu ihlâle sevkeden, aile hayatını bozmaya yönelten bir “ekonomik özgürlük” de değildir. Kadın tıpkı erkek gibi Allah’a kulluğunu bu alanda da ispat etmek için kazanır, servet sahibi olur. Çalışamayan, kazanamayan veya bunu tercih etmemiş bulunan kadınlara gelince, bunların sırf aç ve açıkta kalma korkusuyla istemedikleri, mutlu olmadıkları, haksız ve kötü muameleye uğradıkları bir evliliği sürdürme mecburiyetleri yoktur. Âyet topluma görev yüklemekte, böyle kadınların geçimini sağlayacak yakınları yoksa toplumu yükümlü ve sorumlu kılmaktadır. Çünkü Allah, darlığı genişleten lutfunu, esirgemeden dağıttığı rızkını; hayır sever kulları aracılığı ve onların eliyle muhtaçlara ulaştırmakta, onları darlıktan bolluğa çıkarmaktadır.

Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 156

وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَفَرَّقَا   şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُغْنِ اللّٰهُ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُغْنِ  fiili illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. كُلًّا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzaf mahzuf olduğu için muzâfun ileyhi tenvinli gelmiştir.  مِنْ سَعَتِه۪  car mecruru  يُغْنِ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُغْنِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  غني ’dir. 

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَتَفَرَّقَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فرق ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. وَاسِعًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  حَك۪يمًا  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.

وَاسِعًا - حَك۪يمًا  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ

 

Ayetin ilk cümlesi önceki ayetteki  اِنْ تُصْلِحُوا  cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte  يَتَفَرَّقَا  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  يُغْنِ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كُلًّا ’in muzâfun ileyhinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Tenvinli gelerek muzâfun ileyhin hazf olduğunu haber verir. Bu tenvine “avz tenvini” denir. Nekre gelişi efraddan her bir ferde yani hem kadına hem erkeğe şamil olduğunu ifade eder.

سَعَتِه۪ ’deki tenvin kesret ve tazim,  مِنْ  ba’diyet ifade eder.

يَتَفَرَّقَا  fiili, tefa’ul babı dolayısıyla boşanmanın iyice düşünülmesi gereken bir karar olduğuna delalet eder. [Allah her birini zenginleştirir.] Yani eski eşinden daha hayırlı bir eş, eski yaşantısından daha huzurlu daha afiyetli bir yaşantı nasip eder.   سَعَتِه۪  zenginlik ve güç kuvvet demektir.  وَاسِعًا  ise zengin ve muktedir anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Allah'ın  وَاسِعاً حَك۪يماً  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Haber olan iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette birinci haber  وَاسِعاً  şeklinde ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder.(Halidî, Vakafat, s. 80)

وَاسِعاً حَك۪يماً  şeklindeki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde  عَل۪يماً  ve  حَك۪يماًۙ  olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)

وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعًا حَك۪يمًا  cümlesi kadınların hükmüyle ilgili bir sonuç ve tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayet-i kerime rızkın Allah katından olduğunu hatırlatmaktadır. Biz ise çoğu zaman bunu unutup vesilelere bağlanmaktayız.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Nisâ Sûresi 131. Ayet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً  ١٣١


Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de “Allah’a karşı gelmekten sakının” diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ Allah’ındır
2 مَا olanlar
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve olanlar
6 فِي
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَلَقَدْ muhakkak
9 وَصَّيْنَا tavsiye ettik و ص ي
10 الَّذِينَ kimselere
11 أُوتُوا verilen(lere) ا ت ي
12 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
13 مِنْ
14 قَبْلِكُمْ sizden önce ق ب ل
15 وَإِيَّاكُمْ ve size de
16 أَنِ diye
17 اتَّقُوا korkun و ق ي
18 اللَّهَ Allah’tan
19 وَإِنْ eğer
20 تَكْفُرُوا inkar ederseniz ك ف ر
21 فَإِنَّ şüphesiz
22 لِلَّهِ Allah’ındır
23 مَا olanlar
24 فِي
25 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
26 وَمَا ve olanlar
27 فِي
28 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
29 وَكَانَ ك و ن
30 اللَّهُ Allah
31 غَنِيًّا zengindir غ ن ي
32 حَمِيدًا övgüye layıktır ح م د

Çünkü "göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır." Demek olur ki ayrılık, iki tarafın rızasıyla olmaz. Birinin diğerinde gözü bulunursa bu iğna (muhtaç etmeme) vaad edilmiş değildir. Kadın ayrılmak istemez, geçinmek arzu ederse, erkeğin onu boşaması günahtır. Aynı şekilde erkek bırakmak istemez, geçinmek arzu ederse, ayrılmaya zorlamak veya zor kullanmakla ayırmak da günahtır. O zaman bir taraf zalim durumunda kalır ki, bundan son derece sakınmak gerekir.

 Ey müslümanlar, yemin olsun ki, hem sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara ve hem size Allah'tan gereğince sakınınız, azabından korkunuz diye tavsiye ettik ve eğer inkâr edecek olursanız biliniz ki, göklerde ve yerde her ne varsa hepsi Allah'ındır. Ve Allah her şeyden zengin ve sizin ibadetinize muhtaç değildir, o kendi zatında hamîd (övgüye layık)dir. Siz gerek hamdediniz, gerek etmeyiniz, o hadd-i zatında mahmud (hamdedilen) ve hamde layık olandır. Ne yaratılmışların küfür ve günahlarıyla zarar eden, ne de şükür ve itaatleriyle menfaat görendir. Ve hamîd (övgüye layık) olduğundan dolayı sırf rahmetiyle menfaatlerinizi temin ve sizi zarardan korumak için Allah'tan gereğince korkmayı ve inkâr ve küfürden sakınmayı emreder diye tavsiye ettik.

Hakikatte göklerde her ne var ve yerde her ne varsa bütün bunlar yaratılış ve mülk, öncelik ve sonralık bakımından Allah'ındır. Bütün bunlarda Allah'ın hükmüyle var etmek ve yok etmek, diriltmek ve yok etmek, sevindirmek ve azarlamak, sevab ve ceza ve diğerleri ile istediği gibi tasarruf eden ancak O'dur. Ve bu tasarruf ancak O'nun hakkıdır. Allah bunların hepsine bizzat sahip olduğu gibi, hepsinin işlerini ve işlerin hepsini tedbir ve idare etmekte ve her birini kendi hesabına görüp gözetmekte vekil olarak da Allah yeterlidir. Şu halde herkes O'na tevekkül ve itimat etmeli ve kendi işlerinde başarılı olmak için O'na müracaat edip teslim olmalıdır.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ


وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

وَصَّيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  اُو۫تُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِيَّاكُمْ  munfasıl zamir atıf harfi  وَ ’la ism-i mevsûle matuf olup mahallen mansubdur.

اَنِ  tefsiriyye harfidir.  اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi

2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَصَّيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وصي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَكْفُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

لِلّٰهِ  car mecruru  إِنّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahalen mansubdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَنِيًّا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  حَم۪يدًا  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

غَنِيًّا - حَم۪يدًا  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara/284)

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi kendisinden önceki takvaya, ihsan etmeye ve amelleri ıslah etmeye teşvik etmek için gelen 128. ayetteki  وإنْ تُحْسِنُوا وتَتَّقُوا  ve 129. ayetteki  وإنْ تُصْلِحُوا وتَتَّقُوا  cümleleri ile  ولَقَدْ وصَّيْنا  cümlesi arasında gelmiş itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

130. ayette geçen  يُغْنِ اللَّهُ كُلًّا مِن سَعَتِهِ  cümlesi göklerde ve yerde ne varsa her birini kendi gücünden zenginleştirmeye kadir olduğuna işarettir. Bu Allah Teâlâ’yı yüceltmek, O’nun alemlerin Rabbi olduğunu hatırlatmak, büyük saltanatına ve takvaya layık olduğuna dair kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen  الْاَرْضِ  [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşır. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakarız. Onun için önce sema zikredilmiştir. Arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir.  الارضين, kulağı rahatsız eder. Talak Suresi 12. ayette çoğul olması gereken arz lafzı  مِثۡلَهُنَّ  denilerek bu durum önlenmiştir. 

Allah Teâlâ bu ayette, gökte olanları yerde olanlardan önce zikretmiştir. Çünkü gökte olan varlıkların halleri, yerde olanların durumlarının birer sebebidir. Böylece Cenab-ı Hakk sebebi, sonuçtan önce zikretmiştir. Bu da yerdekilerin bütün durumlarının, göktekilerin durumlarına istinat ettiğine delalet eder. Göktekilerin durumunun da Allah’ın yaratma ve tekvînine dayandığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur.

[Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır.] gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. 

لِلّٰهِ ’deki  ل  harf-i cerinin anlamları:

1. Tahsis: Her şey Allah’a aittir, hiç kimse hiçbir şeyin sahibi değildir.

2. إلى  anlamıyla dönüşlülük: Her şey Allah’a dönücüdür.

3. Temlik: Her şey Allah’ın mülkiyetindedir.

4. Hakiki istila: Allah gökleri ve yerdeki her şeyi istila etmiştir. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an)

فِي السَّمٰوَاتِ  [Göktekiler] buyruğundan sonra فِي الْاَرْضِۜ [Yerdekiler]’in atfedilmesi tecrîddir, çünkü arz aslında semanın (gökler) içindedir.

السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضِۜ  arasında vasıldan îhâm-ı tezâd vardır.

الْاَرْضِ  kelimesinin müfred gelişi mecazîdir, cemi anlamlı müfred isimdir. Çok kullanılması ve arzın çoğul şeklinin fesahata aykırı olması sebebe ile Kur’an’da arz kelimesinin çoğulu olan  آراض  kelimesi geçmez. Talak Suresi, 12. ayette آراض  yerine مثلهن  kelimesi kullanılmıştır.

Kur’an’daki zikredildiği bağlam düşünüldüğünde bu gibi ayetlerin ifade sadedinin, Allah’ın nimetlerinden birinin kevni ayetlerin içine gizlenerek insanlara nimetlerinin hatırlatılması olduğu görülecektir. Müfessirler bu vb. bağlamının dışında anlamlar yüklenebilen ayetlerde de idmâc sanatı olduğu görüşündedirler. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları,Doktora Tezi)


 وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.

 İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası olan  اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُو۫تُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَاِيَّاكُمْ  ism-i mevsûle matuftur.

اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesine dahil olan  اَنِ  tefsir harfidir.  اتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi tefsiriyedir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ  terkibinden murad Yahudi ve Hristiyanlardır. الْكِتَابَ  kelimesindeki harfi tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede azamet zamirine iltifat vardır. 

Azamet zamiriyle başlayan ve sonunda  اللّٰهَۜ  lafzı zikredilen bu cümlede, iltifat ve tecrîd sanatları vardır.

الْكِتَابَ  [Kitap] cins isim olup bütün semavî kitapları kapsamaktadır.  اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَ  ifadesi, باَنِ اتَّقُوا اللّٰهَ  takdirinde olup  اَنِ , söz’ü açıklayıcıdır/ tefsiriyedir, çünkü tavsiye de söz ile yapılır. …وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ  [Nankörlük ederseniz şüphesiz ki… Allah’ındır.] ifadesi  اتَّقُوا  [sakının] fiiline ma’tuf olup [Onlara da size de takvayı emrettik ve onlara da size de şöyle dedik: [Nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz… Allah’ındır.] anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَاِيَّاكُمْ  [Size de..] sözü, “kendilerine kitap verilenler” sözüne atfedilmiştir. Ayetteki “Kitap” kelimesi, cins isim olup bütün semavî kitapları ifade etmektedir. Kitap verilenlerden maksat, Yahudi ve Hristiyanlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

اُو۫تُوا - اتَّقُوا  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)


وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. Şart üslubunda gelen terkipte  تَكْفُرُوا  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ  karînesiyle gelen  فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ  şeklindeki cevap cümlesi, 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara/284)

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen  الْاَرْضِ [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşıyor. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakıyoruz. Onun için önce semavat söylenmiştir. Arzın tekil gelmesi, arzın tabakalarının hepsinin birbirine yapışık olması sebebiyledir. Ayrıca arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir.  أراضي  kelimesi kulağı rahatsız eder. Talak/12 de çoğul olması gerekirken  مِثۡلَهُنَّۖ  denilerek bu durum önlenmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil tertip faide-i haber inkârî kelamdır.

تَكْفُرُوا  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)

Cümlede mezheb-i kelâmî sanatı vardır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayrı akiller için kullanılmıştır. Bu tağlib sanatıdır.

فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi kendisine isyan edenlerin isyanından zarar görmemek manasından kinayedir. Bu sebeple onu şarta cevap kılmıştır. Takdiri şöyledir: “O zengindir, size ihtiyacı yoktur.” Bu manayı  وَكَانَ اللّٰهُ غَنِيًّا حَم۪يدًا  tezyîl cümlesiyle kuvvetlendirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen الْاَرْضِۜ  [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşır. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakarız. Onun için önce sema zikredilmiştir. 

Allah Teâlâ bu ayette, gökte olanları yerde olanlardan önce zikretmiştir. Çünkü gökte olan varlıkların halleri, yerde olanların durumlarının birer sebebidir. Böylece Cenab-ı Hakk, sebebi sonuçtan önce zikretmiştir. Bu da yerdekilerin bütün durumlarının, göktekilerin durumlarına istinat ettiğine delalet eder. Göktekilerin durumunun da Allah’ın yaratma ve tekvînine dayandığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur.

[Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır.] gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. 

Bu tekrar da ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِلّٰهِ’deki  ل  harf-i cerinin anlamları:

1. Tahsis: Her şey Allah’a aittir, hiç kimse hiçbir şeyin sahibi değildir.

2. إلى  anlamıyla dönüşlülük: Her şey Allah’a dönücüdür.

3. Temlik: Her şey Allah’ın mülkiyetindedir.

4. Hakiki istila: Allah gökleri ve yerdeki her şeyi istila etmiştir. (Medine Balcı)

فِي السَّمٰوَاتِ [Göktekiler] buyruğundan sonra فِي الْاَرْضِ [Yerdekiler]in atfedilmesi tecriddir, çünkü arz aslında semanın (gökler) içindedir.

السَّمٰوَاتِ  ve الْاَرْضِ  arasında vasıldan îhâm-ı tezâd vardır.

Kur’an’daki zikredildiği bağlam düşünüldüğünde bu gibi ayetlerin ifade sadedinin, Allah’ın nimetlerinden birinin kevnî ayetlerin içine gizlenerek insanlara nimetlerinin hatırlatılması olduğu görülecektir. Müfessirler bu vb. bağlamının dışında anlamlar yüklenebilen ayetlerde de idmâc sanatı olduğu görüşündedirler. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları Doktora Tezi) 

 وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Allah'ın  غَنِياًّ حَم۪يداً  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Haber olan iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

غَنِياًّ حَم۪يداً  şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde  عَل۪يماً  ve  حَك۪يماًۙ  olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)

Nisâ Sûresi 132. Ayet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً  ١٣٢


Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ Allah’ındır
2 مَا olanlar
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve olanlar
6 فِي
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَكَفَىٰ ve yeter ك ف ي
9 بِاللَّهِ Allah
10 وَكِيلًا vekil olarak و ك ل

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.

بِ  harf-i ceri zaiddir.  اللّٰهِ  lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.  وَك۪يلًا  hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara/284)

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen الْاَرْضِ  [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor, diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşır. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakarız. Onun için önce sema zikredilmiştir. 

الْاَرْضِ  kelimesinin müfred gelişi mecazîdir, cemi anlamlı müfred isimdir. Çok kullanılması ve arzın çoğul şeklinin fesahata aykırı olması sebebi ile Kur’an’da arz kelimesinin çoğulu olan آراض kelimesi geçmez. Talak Suresi, 12. ayette آراض  yerine  مثلهن  kelimesi kullanılmıştır.

Allah Teâlâ bu ayette, gökte olanları yerde olanlardan önce zikretmiştir. Çünkü gökte olan varlıkların halleri, yerde olanların durumlarının birer sebebidir. Böylece Cenab-ı Hakk, sebebi sonuçtan önce zikretmiştir. Bu da yerdekilerin bütün durumlarının, göktekilerin durumlarına istinad ettiğine delalet eder. Göktekilerin durumunun da Allah’ın yaratma ve tekvînine dayandığı hususunda herhangi bir şüphe yoktur.

[Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır.] gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. 

Allah Teâlâ, “Göklerde ve yerde olan şeyler Allah’ındır; vekil olarak Allah yeter. Eğer O dilerse ey insanlar, sizi giderir de (yerinize) başkalarını getirir. Allah buna hakkıyla kadirdir.” buyurmuştur. Bu, şu manadadır: “Allah hem yok etmeye hem de var etmeye kadirdir. Dolayısıyla eğer O’na isyan ederseniz, bilin ki sizi tamamen yok edip ortadan kaldırmaya ve kendisine ibadet ve tazim ile meşgul olacak başka bir topluluğu getirmeye kadirdir.” Binaenaleyh bu sözün, bu ayette yer almasından maksad, Hakk Teâlâ’nın, her şeye gücünün yettiğini iyice ortaya koymaktır. Bu tek bir delil, birçok manaya delâlet edince kendisi ile o manalardan herbirine istidlal olunsun diye, bunu burada zikretmek güzel ve yerinde olmuştur. Sonra Cenab-ı Hakk, bu delili, ikinci manaya istidlal edilsin diye, ikinci kez; üçüncü bir manaya istidlal edilsin diye de üçüncü kez zikretmiştir. İşte bu tekrar, delili bir defa söylemekten daha güzel ve daha uygundur. Çünkü delil zikredilince hatıra medlûlu bilmeyi gerektiren şeyler gelir. Binaenaleyh bu medlûl ile elde edilen ilim, daha kuvvetli ve daha açık olmuş olur. Böylece bu tekrarın, son derece güzel ve mükemmel olduğu ortaya çıkmış olur. Hem, sen bu delili üç kez tekrar edip her defasında da Allah’ın bir başka celâl sıfatının ispatını O’na dayandırdığın zaman, zihin Allah’ın, gökleri ve yeri yaratmasının, çok yüce birtakım esrara ve gayelere delâlet ettiği hususunda gafletten uyanır. İşte o zaman da insan, göklerin ve yerin yaratılışında tefekkür edip onların halleri ve sıfatları ile yaratıcının sıfatlarına istidlal etme gayretine girer. Bu kerim olan Kur’an’ın genel ve esas maksadı, akılları ve fehimleri, Allah’tan başkası ile meşgul olmaktan kurtarıp, marifetullaha gark olmaya sevk etmek olup, bu tekrar da bu gayenin tahakkukunu ifade edip, onu kuvvetlendirince, hiç şüphesiz ki bu tekrar son derece güzel ve yerinde olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لِلّٰهِ ’deki  ل  harf-i cerinin anlamları:

1. Tahsis: Her şey Allah’a aittir, hiç kimse hiçbir şeyin sahibi değildir.

2. إلى  anlamıyla dönüşlülük: Her şey Allah’a dönücüdür.

3. Temlik: Her şey Allah’ın mülkiyetindedir.

4. Hakiki istila: Allah gökleri ve yerdeki her şeyi istila etmiştir. (Medine Balcı)

فِي السَّمٰوَاتِ [Göktekiler] buyruğundan sonra فِي الْاَرْضِ [Yerdekiler]in atfedilmesi tecriddir, çünkü arz aslında semanın (gökler) içindedir.

السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضِ  arasında vasıldan îhâm-ı tezâd vardır.

Kur’an’daki zikredildiği bağlam düşünüldüğünde bu gibi ayetlerin ifade sadedinin, Allah’ın nimetlerinden birinin kevnî ayetlerin içine gizlenerek insanlara nimetlerinin hatırlatılması olduğu görülecektir. Müfessirler bu vb. bağlamının dışında anlamlar yüklenebilen ayetlerde de idmâc sanatı olduğu görüşündedirler. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları Doktora Tezi)

Bu ibtidaî kelâm, bundan önce hikâye edilen söze dahil olmadığını fakat muhatapları gelecek şart cümlesine hazırlamak için olduğunu belirtmek içindir. Yani göklerde ve yerde olan bütün mahluklar, yaratılış olarak da mülk olarak da yalnız Allah’ındır. Allah Teâlâ, icat, idam, diriltmek ve öldürmek fiilleri ile mahlûkatı üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

بِاللّٰهِ  ’deki  ب  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.  اللّٰهِ , lafzen mecrur mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır. 

وَكَفٰى بِاللّٰهِ  sözünde zamir yerine Allah ismi gelmiştir. Lafza-i celâlin tekrarlanması, zatının yüceliğine tenbih, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

وَك۪يلًا۟  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً  sözünde tağlîb vardır. Allah sadece vekil olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter.

Ayet-i kerimenin sonunda gelen iki Allah ismi hükmün illetini belli eder. Uluhiyet vasfından dolayı O'na tevekkül edilir ve O vekil olarak kafidir.

وَكَفٰى بِاللّٰهِ  ve  وَكَفٰى بِرب  ifadelerindeki  بِ  harf-i ceri, Kur’an’ın her yerinde zaiddir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Nisa Suresi 171) 

Ayette lafza-i celâl iki kez geçmektedir. Çünkü makam, korkutma ve uyarma makamıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 [Vekil olarak Allah yeter.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zâhirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir.

[Allah vekil olarak yeter.]  Melzumu bizi korur, gözetir demektir. Lâzım- melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Nisâ Sûresi 133. Ayet

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً  ١٣٣


Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 يَشَأْ (Allah) dilerse ش ي ا
3 يُذْهِبْكُمْ sizi götürür ذ ه ب
4 أَيُّهَا ey
5 النَّاسُ insanlar ن و س
6 وَيَأْتِ ve getirir ا ت ي
7 بِاخَرِينَ başkalarını ا خ ر
8 وَكَانَ ve ك و ن
9 اللَّهُ Allah
10 عَلَىٰ
11 ذَٰلِكَ buna
12 قَدِيرًا hakkıyla kadirdir ق د ر

Çünkü ey insanlar, bilmiş olunuz ki Allah dilerse sizi ortadan kaldırır, def eder ve yerinize diğerlerini getirir. Allah buna da kadirdir, hem pek kadirdir. "Eğer haktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed, 47/38) Rivayet olunuyor ki bu âyet indiği zaman Rasûlullah (s.a.v.) mübarek elini Selman-ı Farisi'nin arkasına vurmuş, "onlar bunun kavmi" buyurmuştur.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ


اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَشَأْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.

فَ  karînesi olmadan gelen  يُذْهِبْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُذْهِبْكُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. يَأْتِ  atıf harfi  وَ ’la şartın cevabına matuftur.  

يَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِاٰخَر۪ينَ  car mecruru  يَأْتِ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir.  Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde  اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُذْهِبْكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذهب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى ذٰلِكَ  car mecruru  قَد۪يرًا ’ e mütealliktir.  ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur.  ل  harfi buûd yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

قَد۪يرًا  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

قَد۪يرًا  kelimesi ism-i fail kalıbında sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  يَشَأْ  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

اَيُّهَا النَّاسُ  cümlesi itiraziyye olarak gelmiştir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbdır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)

Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir.

Nida harfinin ve nidanın cevabının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُذْهِبْكُمْ  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يَأْتِ - يُذْهِبْكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.


 وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً

 

وَ , istinâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى ذٰلِكَ  amili olan  كَانَ ’nin haberi  قَد۪يراً۟ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudretinin umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

قَد۪يراً  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde   كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/36, C. 5, s.124)

ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılan  ذٰلِكَ  ile bu cümlede duruma işaret edilmiştir. Aklî olan hissî olana benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

“Allah buna hakkıyla kadirdir.” Kudret yüce Allah’ın ezelî bir sıfatıdır. O’nun malumatının nasıl sonu yoksa makdûrâtının (güç yetirdiği şeylerin) da sonu olmaz. O’nun sıfatları hakkında geçmiş, gelecek ve halihazırdaki durum aynıdır, Ayet-i kerimede bunun özel olarak mazi (di'li geçmiş zaman) ifadesiyle zikredilmesi, O’nun zat ve sıfatında herhangi bir şeyin sonradan hâdis olduğu vehmine kapılmamak içindir. Kudret ise fiilin kendisiyle meydana geldiği sıfattır. Kudret ile birlikte acizliğin varlığı mümkün değildir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Tüm yaratılmışlar Allah’ındır, hepsinin yaratıcısı, hükümdarı, tüm nimet çeşitleriyle onlara ihsanda bulunan O’dur. Dolayısıyla yarattıklarının O’na itaat edip karşı gelmemesini hak etmektedir. Herkes O’nun azabından sakınmalı ve mükâfatını ümit edebileceği işler yapmalıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

[Muhakkak ki Allah buna kadirdir.] Buna inanarak yaşamayan insanlar olmakla birlikte Allah’ın kudreti o kadar açıktır ki tekid edilmeye gerek yoktur. Ayrıca bu cümle isim cümlesi olarak gelmiştir. Bu da manayı kuvvetlendirir.

Nisâ Sûresi 134. Ayet

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟  ١٣٤


Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kim
2 كَانَ ك و ن
3 يُرِيدُ isterse ر و د
4 ثَوَابَ sevabını ث و ب
5 الدُّنْيَا dünya د ن و
6 فَعِنْدَ (bilsin ki) katındadır ع ن د
7 اللَّهِ Allah
8 ثَوَابُ sevabı ث و ب
9 الدُّنْيَا dünya د ن و
10 وَالْاخِرَةِ ve ahiret ا خ ر
11 وَكَانَ ك و ن
12 اللَّهُ Allah
13 سَمِيعًا işitendir س م ع
14 بَصِيرًا görendir ب ص ر

Her kim dünya sevabı isterse, bilmeli ki dünyanın da ahiretin de sevabı ancak Allah'ın katındadır. Dünya sevabını da verecek olan başkası değil, yine Allah'dır. Bunun için de Allah'a ve Allah'ın kanunlarına müracaat etmek gereklidir. Fakat bunun karşısında bir de ahiret sevabı vardır. Şu halde Allah'a müracaat edip de yalnız dünya sevabına göz dikmek ne kadar himmet (gayret) sizlik, ne kadar budalalıktır. Akıllı olan -hiç olmazsa- "Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de" diye ikisini de istemeli veya en şerefli ve en yükseğine göz dikip dünyayı kâle almayarak ahireti istemelidir. "Kim ahiret menfaatini isterse, onun mükafatını artırırız" (Şûra, 42/20) âyetinin delaletince, ahireti isteyen, fazla olarak, dünyadan da hissedar olur. Nitekim Allah için mücahede eden dünya ganimetinden mahrum kalmaz, onunla beraber ahiret sevabına da erer. Fakat ganimet için harbe gidenler gibi sırf dünya peşinde koşanlar bunu bulurlarsa diğerlerinden mahrum kalırlar. Çünkü Allah semî (işitici) ve basîr (görücü)dir. Söylenenleri işitir, yapılanları görür, herkesin niyyet ve maksadını bilir ve ona göre muamele eder. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ


مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. يُر۪يدُ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.  

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  ثَوَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الدُّنْيَا  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Mekân zarfı  عِنْدَ, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

ثَوَابُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الدُّنْيَا  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.  الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ‘la  الدُّنْيَا ‘ya matuftur.

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. سَم۪يعًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  بَص۪يرًا۟  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

سَم۪يعًا - بَص۪يرًا۟  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ

 

Cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart ismi  مَنْ , mübtedadır.  كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا  , hem şart cümlesi hem de  مَنْ ’in haberidir.

كان ’nin haberi olan  يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا  ‘nin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103) 

Veciz ifade kastıyla gelen  ثَوَابَ الدُّنْيَا  izafeti,  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlüdür. 

ف  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عِنْدَ اللّٰهِ  şeklindeki mekan zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ثَوَابُ  muahhar mübtedadır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Bu terkip aynı zamanda  مَنْ ’in haberidir.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  ثَوَابُ الدُّنْيَا ’nın tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا  [Kim dünyanın nimetini isterse…] cümlesindeki sevap; karşılık demektir, ama burada “nimet” olarak çevirmek daha uygun düşer.

Önceki ayette geçen  كُمْ  zamirinden sonra burada  مَنْ كَانَ يُر۪يدُ  [kim isterse] buyurularak iltifat yapılmıştır.

Ayette mükâfattan maksat hukukî değil, dilsel anlamdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Allah, onlara dünyanın en hayırlısının da ahiretin de en hayırlısının da Allah’ın elinde olduğunu bildirerek uyarmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Allah'ın  سَم۪يعاً بَص۪يراً۟  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir.

Haber olan iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Allah tela’nın bildirmeden, hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el- İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde   كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Eğer “Allah katında, insanın ister böyle bir isteği olsun ister olmasın, hem dünya hem ahiret mükâfatı olduğu halde niçin şartın cevabının başına  فَ  gelmiştir?” denir ise biz deriz ki: Kelamın takdiri şöyledir:

فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَهُ اِنْ اَرَادَهُ اللّٰهُ تَعَالَى “Eğer Allah isterse o kimse için hem dünyanın hem de ahretin mükâfatı Allah katındadır.” Bu takdire göre, cevap (ceza), “Allah’ın irade etmesi” şartına bağlanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَكَانَ اللّٰهُ سَمٖيعًا بَصٖيرًا  [Allah, semî ve basîrdir.] buyurmuştur. Yani Allah onların sözlerini duyar. Çünkü onlar, cihad yapmakla, ganimet elde etmekten başka bir gaye gütmezler. Yine Cenab-ı Hakk onların sadece ganimet elde etmek için yaptıkları savaşlarda say’u gayret gösterdiklerini görüp bilir. Bu ifade adeta Allah’tan onları, bu gibi işlerden bir men etme manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
128. ayet, 34. ayette geçen kadının nüşûzunun mukabili olarak erkeğin nüşûzundan bahsetmektedir. Bu iki ayeti birlikte düşünmek gerekir. Şuh kelimesi; cimrilik, kıskançlık demektir. Cimrilik kıskançlıkla alakalıdır. Ben cimrilik yapıyorsam, bende olan şeyin bende kalmasını istiyorum, o şeyi başkasından kıskanıyorum demektir. Kıskançlıkta da cimrilik vardır. İnsan ilişkileri ve eş kıskançlığı da aynıdır. Tamamen bana ait olsun isteriz. 130. ayeti kerime rızkın Allah katından olduğunu hatırlatmaktadır. Biz ise çoğu zaman bunu unutup vesilelere bağlanmaktayız.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hz. Ali (r.a.): “Dünya arkasını dönmüş gidiyor. Ahiret yüzünü dönmüş geliyor. Her birinin kendine has çocukları var. Siz ahiret çocuklarından olun; dünya çocuklarından olmayın! Bugün çalışma günüdür, hesap günü değil. Yarın hesap günüdür, çalışma günü değil.”

 Dünyanın gelip geçiciliğini bilmesine ve geçmişlerin kalmadığına defalarca şahit olmasına rağmen, insan yine de dünyanın peşinden koşar durur. Neden?

 İmam Gazzali - Kimya-yı Saadet’te sebeplerini şöyle açıklar:

Dünya büyücü gibidir.

Büyücülüğünün birincisi: devamlı gitmeye yönelik hareket etmesine rağmen, kendini hep sende kalacakmış gibi gösterir. Onun bu haline kanarsın çünkü gidişi çok yavaştır. İlerleyip ilerlemediğinden emin olamazken, bir bakarsın ömür dediğin bitmiş gitmiş.

İkincisi: kendini sadece sana aitmiş gibi gösterir. Sahip olduklarıyla da bu yüzden övünür insan. Halbuki; yetenek, mal, evlat diye övündükleri, daha nicelerinde de vardır. Seni, kendisine bağladıktan sonra, bir gün sana düşman kesilir.

Üçüncüsü: dünya seni kendisine bağlarken bütün çirkinliklerinin üzerini örter ve sadece güzel tarafını gösterir.

Dördüncüsü: dünyadan önceki ve sonraki zaman sonsuz iken, dünya bulunduğun geçici anın, geçiciliğini unutturur sana. Hiç geçmeyecekmiş gibi üzülür veya sevinirsin. Öyle ki yıllar sonra olma ihtimali olan şeylerle bile meşgul eder seni. Halbuki o güne ulaşıp ulaşmayacağından emin bile değilsindir.

Beşincisi: az görünen dünya işleriyle, belki sadece bir işle, bir ömür meşgul tutar seni. Zamanından çalar.

Altıncısı: sahip olduklarını sanki beraberinde götürebilecekmişsin gibi kandırır seni.

Dünyaya köle olmadan yaşayanlardan,

Dünyaya geliş sebebini hatırlayanlardan,

Dünyanın oyunlarına karşı gözü açık olanlardan,

Dünyadaki zamanını en güzel şekilde değerlendirmeye çalışanlardan,

Dünyalıklara saplanıp kalmadan, Allah’tan hem dünya, hem de ahiret mükafatını isteyenlerden,

Ahiretini kazananlardan ve ahiret çocuklarından olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji