بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ٩٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | yoktur |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | لِمُؤْمِنٍ | bir mü’minin |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَقْتُلَ | öldürmesi |
|
| 6 | مُؤْمِنًا | bir mü’mini |
|
| 7 | إِلَّا | dışında |
|
| 8 | خَطَأً | yanlışlık |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 10 | قَتَلَ | öldürdü |
|
| 11 | مُؤْمِنًا | bir mü’mini |
|
| 12 | خَطَأً | yanlışlıkla |
|
| 13 | فَتَحْرِيرُ | azadetmelidir |
|
| 14 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 15 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 16 | وَدِيَةٌ | ve bir diyet |
|
| 17 | مُسَلَّمَةٌ | vermelidir |
|
| 18 | إِلَىٰ |
|
|
| 19 | أَهْلِهِ | ölenin ailesine |
|
| 20 | إِلَّا | başka |
|
| 21 | أَنْ |
|
|
| 22 | يَصَّدَّقُوا | bağışlamaları |
|
| 23 | فَإِنْ | eğer |
|
| 24 | كَانَ | ise |
|
| 25 | مِنْ | -tan |
|
| 26 | قَوْمٍ | bir topluluk- |
|
| 27 | عَدُوٍّ | düşmanınız olan |
|
| 28 | لَكُمْ | sizin |
|
| 29 | وَهُوَ | o (öldürülen) |
|
| 30 | مُؤْمِنٌ | mü’min |
|
| 31 | فَتَحْرِيرُ | azadetmelidir |
|
| 32 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 33 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 34 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 35 | كَانَ | ise |
|
| 36 | مِنْ |
|
|
| 37 | قَوْمٍ | bir topluluktan |
|
| 38 | بَيْنَكُمْ | sizinle |
|
| 39 | وَبَيْنَهُمْ | kendileri arasında |
|
| 40 | مِيثَاقٌ | andlaşma bulunan |
|
| 41 | فَدِيَةٌ | bir diyet |
|
| 42 | مُسَلَّمَةٌ | verilecektir |
|
| 43 | إِلَىٰ |
|
|
| 44 | أَهْلِهِ | ailesine |
|
| 45 | وَتَحْرِيرُ | ve azadetmek lazımdır |
|
| 46 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 47 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 48 | فَمَنْ | kimse |
|
| 49 | لَمْ |
|
|
| 50 | يَجِدْ | bunları bulamayan |
|
| 51 | فَصِيَامُ | oruç tutmalıdır |
|
| 52 | شَهْرَيْنِ | iki ay |
|
| 53 | مُتَتَابِعَيْنِ | ardı ardına |
|
| 54 | تَوْبَةً | tevbesinin kabulü için |
|
| 55 | مِنَ | tarafından |
|
| 56 | اللَّهِ | Allah |
|
| 57 | وَكَانَ |
|
|
| 58 | اللَّهُ | Allah |
|
| 59 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 60 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Vadi وَادِي sözcüğünün aslı, suyun içinde aktığı yerdir. أوْدَى Öldürdü demektir ki bu kanını akıttı demeye benzer. Ödenen kan bedeline دِيَة adı verilir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vâdi ve diyettir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِمُؤْمِنٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olup mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَقْتُلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مُؤْمِنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. خَطَـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِنٍ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile istînâfiyyeye matuftur.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَتَلَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مُؤْمِنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
خَطَـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, قتلًا خطأ (Yanlışlıkla bir cinayet) şeklindedir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, الواجب (gereklidir) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. دِيَةٌ atıf harfi وَ ’la تَحْر۪يرُ ’ya matuftur. مُسَلَّمَةٌ kelimesi دِيَةٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ car mecruru مُسَلَّمَةٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّٓا istisna edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, istisna-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَصَّدَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصَّدَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi صدق ’dir. Aslı يتصدّق şeklindedir. تَ harfi ص harfine dönüşmüştür.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسَلَّمَةٌ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ قَوْمٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. عَدُوٍّ kelimesi قَوْمٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ car mecruru عَدُوٍّ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنٌ haber olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ قَوْمٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesi قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. Mekân zarfı بَيْنَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَهُمْ atıf harfi وَ ’la بَيْنَكُمْ ’e matuftur. م۪يثَاقٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
دِيَةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. مُسَلَّمَة kelimesi دِيَةٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ car mecruru مُسَلَّمَةٌ’e mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَجِدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır.
صِيَامُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. شَهْرَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir.
مُتَتَابِعَيْنِۘ kelimesi شَهْرَيْنِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. تَوْبَةً mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.Takdiri, تاب عليكم توبة (Tevbenizi kabul eder.) şeklindedir.
Veya sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Takdiri, شرع ذلك توبة من الله (Allah’a tövbe olarak kural koymuştur.) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru تَوْبَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
مُتَتَابِعَيْنِ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tefa’ale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haber olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan لِمُؤْمِنٍ , nakıs fiil كَانَ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لِمُؤْمِنٍ ’deki nekrelik kıllet ve umum içindir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَقْتُلَ مُؤْمِنًا اِلَّا خَطَـًٔاۚ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’ nin muahhar ismi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79)
مَا nefy edatı ve اِلَّا istisna edatı ile oluşan kasr, fiil ve mefûlü mutlakın naibi olan خَطَـًٔا arasında, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
اِلَّا harfi, istisna için değil, وَﻻَ manasında da olabilir. Bu takdirde anlam şöyle olur: Bir müminin bir mümini, (ne kasten veya) taammüden ne de yanlışlıkla öldürme hakkı olamaz.
Diğer bir görüşe göre ise cümlenin başındaki nefy (مَا كَانَ), nehiy manasındadır. Bunun anlamı da şudur: Bir mümin diğer bir mümini öldürmemelidir; fakat hataen veya yanlışlıkla böyle bir fiil vuku bulursa onun failine verilecek ceza da şundan ibarettir: Hata ile öldürme; fiilde veya maktulün şahsına karşı bir öldürme kastı bulunmayan hallerde söz konusu olur. Kâfirlerin safında bulunan ve Müslüman olduğu bilinmeyen bir Müslümanı vurup öldürmek gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
[Müminin, mümini] kısasen değil de katli ilk başlatması [öldürmesi olacak şey değildir.] Bu, bir mümin için sahih ve doğru değildir; durumuna uygun da değildir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
خَطَـًٔاۚ kelimesinin mansub oluşu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1- Bu, mef’ûlun leh'tir. Buna göre ifadenin takdiri, “Bir müminin bir mümini, bir hata için olması müstesna, hiçbir sebeple öldürmesi uygun düşmez.” şeklindedir.
2- Bu, haldir; ifadenin takdiri, “Onun bir hata olması hali müstesna, o onu kesinlikle öldürmez.” şeklindedir.
3- Bu, mahzûf bir masdarın (mef'ûlu mutlak) sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri, “Hataen öldürme olması müstesna” şeklindedir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ
وَ atıf, şart harfi olan مَنِ mübtedadır. Şart cümlesi ve haber olan قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَدِيَةٌ , haber olan تَحْر۪يرُ ’ya matuftur. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَصُومُوا cümlesi, masdar teviliyle müstesna konumundadır. Diyet, tasadduk edilecek cinsten olmadığı için istisna-i munkatı’ dır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şafiî (r.a.) şöyle demiştir: “Öldürme üç türlü olur: Kasten, hataen ve kasde benzer bir şekilde (şibh-i amd)... ‘Kasten öldürme’ bir insanın, öldüreceği kimseye ister yaralayıcı cinsten olsun isterse olmasın, onu öldüreceğini bildiği bir şey ile öldürmeye kastetmesidir.” Bu, Şafiî’nin görüşüdür. Hataen öldürme de iki kısımdır:
a- Öldüren kimsenin, bir kuşa veya bir kâfire niyetlenerek ve nişan alarak attığı şeyin bir Müslümana isabet ederek onu öldürmesidir.
b- Üzerinde bir kâfir alameti görüp onu müşrik zannederek bir Müslümanı öldürmektir. Birincisi fiilde hata, ikincisi ise niyette hatadır.
“Şibh-i amd”e gelince bu, insanın, öldürdüğü şahsa genelde öldürebileceği düşünülmeyen hafif bir sopa ile vurup, bundan dolayı onun ölmesidir. Şafiî (r.a.), “Bu, her ne kadar vurma da kasıtlı ve bilerek olsa bile öldürme hususunda hatadır.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin, “bir boyun azat etmek” terkibinde alakası cüziyyet olan mecaz-ı mürsel vardır. Zira insanın bir organı olan boynun esareti veya hürriyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla bu ibareyle gerçek anlam kastedilmiş olamaz. O halde buradaki ifade mecazdır. Cüz (boyun) zikredilmiş ama küll (kölenin tamamı) kastedilmiştir. Yani kölenin boynu zikredilmiş, kendisi murad edilmiştir. Bu hususa Beyzâvî şu ifadelerle temas eder: Ayette رَقَبَةٍ ( boyun) lafzı, kişinin kendisini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Nitekim رأس; baş lafzı da kişi anlamında kullanılır. (Süleyman Gür, Kadî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
ٍفَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ ifadesi, فَعَلَيه تحرير رقپة takdirinde olup “Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir.” anlamındadır. تَحْر۪يرُ, azat etmek demektir. (Zemahşeri,
Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Diyeti bağışlamanın sadaka olarak vasıflandırılması (tasadduk kelimesinin kullanılması), bunu teşvik ve faziletine dikkat çekmek içindir. Rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dinen güzel olan her şey sadakadır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm -Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
يَقْتُلَ - قَتَلَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ـتَـحْر۪يرُ - رَقَبَةٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ
فَ istînâfiyyedir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır.
كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنْ قَوْمٍ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
عَدُوٍّ kelimesi قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ مُؤْمِنٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُؤْمِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فَ karinesiyle gelen فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Boyun anlamındaki رَقَبَةٍ, kişi ve can demektir. Mümin köleden maksat ise alimlerin geneline göre (küçük yaşta da olsa) İslâm hükmü üzere bulunan bütün kölelerdir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ
وَ atıf harfidir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
مِنْ قَوْمٍ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
قَوْمٍ için sıfat olan بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesinde mekân zarfı بَيْنَكُمْ mahzuf mukaddem habere müteallıktır. م۪يثَاقٌ muahhar mübtedadır. Sübut ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesi, قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekân zarfı بَيْنَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. م۪يثَاقٌ , muahhar mübtedadır.
فَ karinesiyle gelen فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَدِيَةٌ , takdiri فالواجب عليه دية (Ona diyet ödemek gerekir.) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ cümlesi atıf harfi وَ ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Daha önce diyet ödemek köle azat etmekten sonra zikredildiği halde burada diyet ödemenin önce zikredilmesi, aradaki antlaşmanın bozulması ihtimaline karşı diyetin acele ödenmesinin lüzumunu zımnen bildirmek içindir. Diyet ödemenin yanı sıra diğer Müslümanların katlinde olduğu gibi bunda da bir mümin köle azat etmek gerekir (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ cümlesiyle وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bir mümin köle azat etmek müeyyidesi, “Kim bir mümini hataen öldürürse…” hükmüne dâhil iken burada ayrıca zikredilmesi, maktul sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise kâfirler topluluğuna mensubiyetinin diyet ödenmesine engel olmadığını beyan etmek içindir. Daha önce belirtildiği üzere maktulün muharip kâfirler topluluğuna mensup olması diyet ödenmesine manidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ
Cümle atıf harfi فَ ile اِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ cümlesine atfedilmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. فَمَنْ لَمْ يَجِدْ şart cümlesi isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübteda, لَمْ يَجِدْ cümlesi haberdir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ izafeti muahhar mübtedadır. Haber mahzuftur. Takdiri عليه (gerekir) olan haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Abes sözden kaçınmak için hazf edilmiştir.
Müsnedün ileyh olan فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ ‘nun izafetle marife oluşu veciz ifade içindir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُتَتَابِعَيْنِ kelimesi شَهْرَيْنِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
تَوْبَةً mef’ûlun lieclih veya mef’ûlu mutlak olarak mansubtur.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)
فَتَحۡرِیرُ - رَقَبَةࣲ - مُّؤۡمِنَةࣲ - دِیَةࣱ - مُّسَلَّمَةٌ - كَانَ - قَوۡمٍ - مَن - ٱللَّهِۗ- أَهۡلِهِ - بَیۡنَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً ٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | her kim |
|
| 2 | يَقْتُلْ | öldürürse |
|
| 3 | مُؤْمِنًا | bir mü’mini |
|
| 4 | مُتَعَمِّدًا | kasden |
|
| 5 | فَجَزَاؤُهُ | onun cezası |
|
| 6 | جَهَنَّمُ | cehennemdir |
|
| 7 | خَالِدًا | sürekli kalacağı |
|
| 8 | فِيهَا | içinde |
|
| 9 | وَغَضِبَ | ve gazabetmiştir |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 12 | وَلَعَنَهُ | ve la’net etmiştir |
|
| 13 | وَأَعَدَّ | ve hazırlamıştır |
|
| 14 | لَهُ | onun için |
|
| 15 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 16 | عَظِيمًا | büyük |
|
Riyazus Salihin, 1849 Nolu Hadis
İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek hesap, kan dâvalarıdır.”
Buhârî, Diyât 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Diyât 8; Nesâî, Tahrîmü’d-dem 2; İbni Mâce, Diyât 1
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
” Dünyanın yok olup gitmesi, Allah katında bir Müslümanın öldürülmesinden daha önemsizdir.”
(Tirmizi, Diyat 7; Tahrimü’d-dem 2; İbni Mace, Diyat 1).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR
Amede: عَمْدٌ Bir şeyi kasdetmek ve ona dayanmak. عِمَادٌ kendisine dayanılan. عَمُودٌ çadırın dayandığı tahta direk. çoğulu ise عُمْدٌ ve عَمَدٌ şekillerinde gelir. عُمْدَةٌ Gerek mal olsun, gerek başka bir şey olsun güvenilen her şeydir. تَعَمَّدَ üzüntü, kızgınlık veya hastalıktan dolayı acı çekti demektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tammüden, itimad, mutemet, amudi, amud(a kalkmak) ve umdedir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَقْتُلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مُؤْمِنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُتَعَمِّدًا kelimesi يَقْتُلْ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır.
جَزَٓاؤُ۬هُ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ haber olup damme ile merfûdur.
خَالِدًا mukadder fiilin mef’ûlunun hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri, جازاه الله خالدا فيها (Allah onu içinde ebedi kalmak üzere mükâfatlandırır.) şeklindedir. ف۪يهَا car mecruru خَالِدًا ’e mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِدًا kelimesi, sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
مُتَعَمِّدًا sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً
Fiil cümlesidir. غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ cümlesi atıf harfi وَ ile mukadder istînafa matuftur.
غَضِبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru غَضِبَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَعَنَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَعَنَهُ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَعَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَهُ car mecruru اَعَدَّ fiiline mütealliktir. عَذَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعَدَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا
Ayet وَ ’la önceki ayetteki مَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ ’e atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkipte
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا şeklindeki sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مُتَعَمِّدًا kelimesi مُـؤْمِناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِدًا ف۪يهَا , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَزَٓاؤُ۬هُ mübteda, جَهَنَّمُ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi muzaf ve muzafun ileyhi tahkir içindir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
خَالِدًا kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. خَالِدًا ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, car mecrur ف۪يهَا ’ya müteallak olmasını sağlamıştır.
Bu ayetin indiriliş sebebi Mıkyes b. Dababe adındaki bir mürteddir.
(Nisa Suresi, 92) ayetinde yanlışlıkla öldürmenin hükümleri açıklanmıştı. Kasten öldürmenin dünya ile ilgili hükmü; Bakara Suresi 178. ayette [Ey iman edenler! öldürülenler hakkında kısas, size farz kılındı.] açıklanmıştı. Ahiretle ilgili hükmü de şudur: Mümin veya kâfir kim bir mümini kasten, bile bile, hayatına kastederek öldürürse onun cezası cehennemdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi … فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ, sübut ve kesinlik ifade eden isim cümlesi formunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ [Cezası cehennemdir.] ifadesi, gelecek zaman manasındadır ve “O, cehennem ile cezalandırılacaktır.” demektir. Bu bir vaîd ve tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَالِدًا’dan (ebedilikten) murad, devamlılık değil, fakat uzun zaman orada kalmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm;Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
92.ayetteki اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا اِلَّا خَطَـًٔاۚ cümlesi ile وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ cümlesi, takdiri جزاه الله وغضب عليه [Allah onun cezasını veriri ve ona kızar.] olan, mukadder istînafa matuftur.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması kalplere korku salmak, emre itaate zorlamak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لَعَنَهُ izafeti, az lafızla çok anlam ifadesi ve muzâfın şanı içindir.
Ayetin son cümlesi de önceki gibi mukadder istînâfa matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayette azap hakkında kuvvetli bir vurgu vardır. عَذَابًا عَظ۪يمًا ‘ deki tenkir, tahayyül edemeyeceğimiz evsafta bir azap olduğunu ifade eder.
عَظ۪يماً kelimesi عَذَاباً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
جَهَنَّمُ - عَذَابًا - غَضِبَ - لَعَنَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümlelerde fiillerin mazi sıyga ile gelişi kesinlik ifadesi içindir.
Hazırlık beklenen biri için yapılır. Dolayısıyla [büyük bir azabın hazırlanması] ibaresinde tehekküm istiaresi vardır.
Kasten katilin cezası cehennem, gadab-ı ilâhi, lanet-i ilâhi, azim azap şeklinde cem’ ma’a’t-tefrik suretiyle gelmiştir. Müminin ölümünün Allah katındaki önemine dikkat çekmek için üç ayrı ifadeyle cezanın altı çizilmiştir.
[İçinde ebedi kalmak üzere cehennem cezası] buyruğu zaten azabı haber veriyor, devamında gelen [Büyük azabı ona hazırlamıştır.] cümlesi tetmin ıtnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
مَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا [Kim de bir mümini kasten öldürürse…] ayetinde tehdit etme, uyarma, çakma ve gürleme anlamında müthiş bir şey ve sert bir hitap vardır. Bundan dolayıdır ki bir mümini kasten öldürenin tövbesinin kabul edilmeyeceği İbni Abbas’tan rivayet edilmiştir. Süfyân’ın da şöyle dediği nakledilmiştir: “Ehl-i ilme bu konu sorulduğunda ‘Tövbesinin kabulü söz konusu değil!’ derlerdi.” Bu işi böylesine sıkı tutmaları, onların Allah’ın işi sıkı tutmasındaki sünnetine uymalarıyla açıklanabilir. Yoksa tövbeyle her günah silinir. Delil olarak, şirkin silinmesi sana yeter. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bir mümini taammüden öldüren kimsenin cezası içinde ebediyen kalacağı cehennem ateşi, Allah Teâlâ'nın ona gazap ve lanet etmesi; cehennemde ona, kemiyet ve keyfiyeti ifade edilemeyecek derecede büyük bir azap hazırlamasıdır. Bu ayet-i kerime, pek şiddetli tehdit, kuvvetli ceza vaidi (vaidi’l-ekîd) ve çeşitli müeyyideler ihtiva eder. Bu büyük tehdit, rivayet edilen pek ağır hadis tehditleriyle de desteklenir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً ٩٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | ضَرَبْتُمْ | savaşa çıktığınız |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 8 | اللَّهِ | Allah |
|
| 9 | فَتَبَيَّنُوا | iyi anlayın, dinleyin |
|
| 10 | وَلَا |
|
|
| 11 | تَقُولُوا | demeyin |
|
| 12 | لِمَنْ | kimseye |
|
| 13 | أَلْقَىٰ | veren |
|
| 14 | إِلَيْكُمُ | size |
|
| 15 | السَّلَامَ | selam |
|
| 16 | لَسْتَ | sen değilsin |
|
| 17 | مُؤْمِنًا | mü’min |
|
| 18 | تَبْتَغُونَ | gözeterek |
|
| 19 | عَرَضَ | geçici menfaatini |
|
| 20 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 21 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 22 | فَعِنْدَ | çünkü yanında |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 24 | مَغَانِمُ | ganimetler vardır |
|
| 25 | كَثِيرَةٌ | çok |
|
| 26 | كَذَٰلِكَ | böyle idiniz |
|
| 27 | كُنْتُمْ | siz de |
|
| 28 | مِنْ |
|
|
| 29 | قَبْلُ | önceden |
|
| 30 | فَمَنَّ | lutfetti |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah |
|
| 32 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 33 | فَتَبَيَّنُوا | o halde iyice anlayın |
|
| 34 | إِنَّ | çünkü |
|
| 35 | اللَّهَ | Allah |
|
| 36 | كَانَ |
|
|
| 37 | بِمَا | şeyleri |
|
| 38 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 39 | خَبِيرًا | haber almaktadır |
|
Riyazus Salihin, 395 Nolu Hadis
Cündeb İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanlardan müteşekkil bir askerî birliği müşriklerden bir kavme göndermişti. Müslüman askerler, müşriklerle karşılaştılar. Müşriklerden bir adam, müslüman askerlerden istediğine saldırıp öldürüyordu. Müslümanlardan biri de onun boş bulunduğu anı gözlüyordu. Biz bu müslümanın Üsâme İbni Zeyd olduğunu konuşup duruyorduk. Üsâme, kılıcını çekip de adamı öldüreceği sırada o:
– Lâ ilâhe illallah, dedi; fakat Üsâme onu yine de öldürdü. Peygamber Efendimiz’e müjdeci geldi. Peygamberimiz ona ordunun durumunu sordu, o da olup biteni kendisine haber verdi. Hatta o adamın durumunu ve Üsâme’nin ona ne yaptığını da anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber Üsâme’yi çağırdı ve ona :
– “Adamı niçin öldürdün?” diye sordu. Üsâme :
– Yâ Rasûlallah! O adam müslümanların canını yaktı; falanı ve falanı öldürdü, diyerek bir kaç şehidin adını saydı. Sözüne devamla şunları söyledi:
– Ben ise onun üzerine yürüdüm. Kılıcı görünce:
– Lâ ilâhe illallah, dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
– “Böyle diyen adamı öldürdün mü?” diye sordu. Ben:
– Evet, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
– “Lâ ilâhe illallah kıyamet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?” dedi. Üsâme ibni Zeyd:
– Yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak’dan beni bağışlamasını dile, dedi. Rasûl-i Ekrem durmadan:
– “Lâ ilâhe illallah kelimesi kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın, söyle?” “Lâ ilâhe illallah sözü kıyamet günü huzuruna geldiğinde ne yapacaksın?” diyor, başka bir söz söylemiyordu.
Müslim, Îmân 160
Ğanem غَنَمٌ bilinen bir hayvan olan koyundur. غُنْمٌ Koyunu yakalayıp ele geçirmektir. Daha sonra bu kelime düşman ve onun dışındakilerden elde edilen her şey için kullanılmıştır. مَغْنَمٌ ele geçirilen şeydir. Çoğulu مَغَانِمٌ dir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli ganimettir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
إِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ضَرَبْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضَرَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru ضَرَبْتُمْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَبَيَّنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, şart fiili ve cevabıdır.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَبَيَّنُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ
Fiil cümlesidir. لَا تَقُولُوا cümlesi atıf harfi وَ ’la şartın cevabına matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûlu, لِ harf-i ceriyle تَقُولُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اَلْقٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكُمُ car mecruru اَلْقٰٓى fiiline mütealliktir. السَّلَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mekulü’l-kavl لَسْتَ مُؤْمِنًا ’dir.
لَسْتَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَ muttasıl zamir لَسْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنًا kelimesi لَسْتَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
تَبْتَغُونَ cümlesi تَقُولُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
تَبْتَغُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَرَضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبْتَغُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُؤْمِنًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الدُّنْيَا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ
İsim cümlesidir. فَ ta’lîliyyedir. عِنْدَ اللّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغَانِمُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
كَث۪يرَةٌ kelimesi مَغَانِمُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ
İsim cümlesidir. كَ harf-i cerdir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَذٰلِكَ car mecruru كُنْتُمْ ’un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ‘un muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
مِنْ قَبْلُ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru مَنَّ fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أنعم الله عليكم فتبيّنوا نعمة الله (Allah sizi nimetlendirdiyse bu nimetleri gösterin.) şeklindedir.
تَبَيَّنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَبَيَّنُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle خَب۪يرًا ’e mütealiktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَب۪يرًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
خَب۪يرًا kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındadır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Münada olan has ismi mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اٰمَنُٓوا cümlesi müsbet mazi fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
Nidanın cevabı olan اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.
Şart edatı اِذَا ‘ nın muzâfun ileyhi olan ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah’ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti sebil için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir
فَ karinesiyle gelen cevap olan فَتَبَيَّنُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’anı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine âmâdeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an ’ da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
“Savaştığınızda” cümlesi yerine اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah yolunda yol teptiğinizde] cümlesi seçilerek ıtnâb yapılmıştır. Yani bir çok sıkıntıyla ölümü göze alarak zahmetli, çileli ve kutsal bir yolda, sırf Allah rızası için bulunurken bir anlık aceleye kapılıp araştırmadan, soruşturmadan size Müslüman olduğunu söyleyip selam verenlere “Mümin değilsin.” demeyin, gayenizi unutmayın.
Ayrıca ضَرَبْ (ayağını yere vurmak) lafzı düşmanlarla cihad etmek için istiare edilmiştir.
ضَرَبْ َkelimesinden murad, Allah yolunda ticaret için veya cihad için sefere çıkmaktır. Kelimenin asıl manası, el ile vurmaktır. Bunun sefere çıkma, yolculuk manasında kullanılışı seferdeki hızlı gidişten kinayedir. Çünkü eliyle bir insana vuran kimsenin elinin hareketi, bu vuruş esnasında çok hızlıdır. Bundan dolayı ضَرَب kelimesi, yolculuktaki hızlı gidişten kinaye kılınmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Araştırın, açığa çıkarın” manasındaki فَتَبَيَّنُوا fiili tefe’ul babındandır. “Tedricen, azar azar” manası ifade eder. Yani bu araştırmayı dikkatle, acele etmeden yapın demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ
Cümle atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şartın cevabı olup, emir ve nehiy üslubunda gelen bu iki cümle vaz edildiği anlamın dışında irşad kastı taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebtir. Emir, doğru yolu göstermek ve nasihat amacıyla gelebilir.
تَقُولُوا fiiline müteallik, mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl لِمَنْ ’in sılası olan اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَا تَقُولُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَسْتَ مُؤْمِنًا cümlesi, لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi, لَا تَقُولُوا ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الدُّنْيَا - الْحَيٰوةَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetteki “selam” kelimesi elif ile okunur ise iki manaya gelir.
1- “Selam”dan murad, Müslümanların birbirlerini selamladıkları şeydir. Yani “Sizi, bu selam ile selamlayan kimse hakkında ‘O, bu selamı ancak kendisini korumak maksadıyla söylemiştir.’ deyip de malını (ganimet olarak) almak için hemen kılıcınızla ona saldırmayın, fakat kendinizi tutup onun izhar etmiş olduğu şeyi yani selamını kabul edin.” demektir.
2- Bu, “Sizden ayrılan ve size karşı savaşmayan kimseye ‘Sen, mümin (emniyette) değilsin.’ demeyin.” manasındadır. Kelimenin bu manası “selamet”ten gelir. Çünkü ayrılıp bir kenara çekilen kimse selamet istiyor demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İslam selamı ile beraber şehadet kelimesi de olduğu halde ayette yalnız selamın zikriyle yetinilmesi, bu nehyi ve yasağı mübalağa ile ifade etmek ve bir de onların hatalarının pek açık olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ [Dünya hayatının geçici yararlarına göz dikerek…] ifadesi, insanı teenniyi bir kenara iterek aceleyle harekete sevk eden unsuru açıklar. Ancak buradaki nehiy (yasak), yalnız kayda değil fakat her ikisine birden yöneliktir. Yani “Siz dünya hayatının çarçabuk bitip tükenen menfaatlerini isteyerek, gözeterek size İslâm selamı ve barış (silm) ile yaklaşanlara mümin olmadıklarını söylemeyin!” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عِنْدَ اللّٰهِ şeklindeki mekan zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغَانِمُ muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.
كَث۪يرَةٌ kelimesi, مَغَانِمُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌ ifadesi, nehyin illet ve sebebini beyan ile zımnî mükâfat vaadidir. Yani “Siz, öylelerinin malını istemeyin. Çünkü Allah katında sizin için sayısız ganimetler vardır. O, size onlardan bahşedecek ve sizin bu hatayı işlemenize gerek kalmayacaktır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. كَذٰلِكَ car mecruru, كُنْتُمْ ‘ün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Bu takdire göre nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâği Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
مِنْ قَبْلُ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Cümle atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz,haşyet uyandırma ve ikazı artırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri, إن أنعم الله عليكم [Allah sizi nimetlendirdiyse…] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi olan فَتَبَيَّنُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şartın cevabı olan فَتَبَيَّنُوا cümlesinde فَ rabıtadır. Takdiri, إن أنعم الله عليكم [Allah sizi nimetlendirdiyse…] olan şart cümlesi öncesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve cevabından müteşekkil cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَتَبَيَّنُوا [Her şeyi iyice anlayıp dinleyin, açıklığa kavuşturun.] filinin başındaki فَ harfi, “fasîha”dır. Yani “Durum böyle olunca siz de keyfiyeti anlamaya çalışın, onun halini kendi halinizle mukayese edin ve ilk zamanlarınızda size karşı yapılanları siz de ona karşı yapın. İç ve dış halin (bâtın ile zahirin) birbirine uyup uymadığının muhasebesini yapmadan zahir hali olduğu gibi kabul edin.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَتَبَيَّنُوا - اللّٰهَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
Ayetin son cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً cümlesi, كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِمَا , konudaki önemine binaen amili olan خَب۪يراً ’e takdim edilmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle birlikte خَب۪يراً ’e mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi تَعْمَلُونَ , tecessüm ve teceddüt ifade eder.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi olan خَب۪يراً , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. Faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu sureklilik ve sabitlik az veya çok bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cümle “Allah Teâlâ yaptıklarınızı bilir” anlamının yanında “bilmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Burada zamir makamında Allah isminin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا sözü, lafzen sarih olarak Allah’ın bütün yapılanlardan haberdar olduğuna delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.
Cenab-ı Hak, [Şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.] buyurmuştur ki bundan murad, kalpte bulunanın aksini izhar edip (başkalarını aldatmaktan) men etmek ve bu hususta tehditte bulunmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Bu, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
كَانَ - كُنْتُمْ , مُؤْمِنًاۚ - اٰمَنُٓوا, kelime gruplarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. İmam Gazalî şöyle der: “Haberdar demek, gizli haberlerin bile kendisinden gizli kalmadığı kimse demektir. Hareketli veya hareketsiz her zerreden, muzdarip veya itminan içindeki her nefisten haberi olan demektir. Yani ayetteki خَب۪يرًا, ‘alîm’ manasına olup ‘her şeyi bilen’ demektir. Fakat bilgi, içerdeki gizliliklere izafe edilince buna ‘uzmanlık-tecrübe’ adı verilir. Bu uzmanlık ve tecrübe sahibine de ‘habîr’ yani ‘uzman-tecrübeli’ veya ‘haberdar’ denir. Bu ayet, Üsame’nin hata ettiği gibi müctehidin de hata edebileceğine işaret eder. Üsame’nin hatası, kısas yapılmaksızın bağışlanmıştır. Aynı zamanda ayet dil ile zikrin muteber olduğunu ifade eder. Fakat mümin, dil ile zikirden kalbî zikre yükselmelidir. (Yani insan, dille zikretmekten terfi ederek kalple zikredecek aşamaya gelmelidir.) Daha sonra da ruhla zikretme aşamasına gelmeli. İşte böylece bilgisizlik karanlığından kurtulup bilgi ışığına ulaşmış olur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Bu sabah, kulaklarımda farklı bir müzikle uyandım. Camı açıp baktığımda, bizim mahallenin delisini gördüm. Daha önce çalmadığı bir tarzda çalıyordu. Ellerimle melodiye uyum sağlarken, kelimelerindeki ağırlıkla beynimin uyuştuğunu farkettim. Sözleri içler acısı bir tablo çizerken, müziğinin ritimleri umut aşılıyordu:
Müslümanları birbirlerine düşman ettiler. Söylesene, kim kazançlı çıktı? Fitne ateşine odun attılar. Bilsene, asıl uyuyan kimdi? Rabbim Allah, Peygamberim Muhammed diyenlere sırtını döndürdüler. Düşünsene, yüzün kime dönüktü? Dindaşlarını düşürdükleri hallerine, burnunu kıvırttılar. Baksana, kalbin kimin sevgisiyle doldu? Bilmen gerekenleri unutturup, yalanlarıyla meşgul ettiler. Dinlesene, dilin kimlerin zulmunü savundu.
Dünya tarlasında koşan çocuklardık. Allah’ın selamını alıp verecektik. İyilikte yarışacak, yardımlaşacaktık. Allah yolunda birbirimize sahip çıkacak. Yolun sonunda, İslam’ın gölgesinde toplanacaktık. Semalarda kardeş ilan edildik, dünya oyunlarıyla düşman kesildik. Uysallığımızla fitne sahiplerini de şaşırttık. Sessizliğimizle, davamızı savunan kardeşlerimizin sesini bastırdık. Kalplerimizi kinle doldurmalarına, umutlarımızı kurşuna dizmelerine izin verdik.
Rabbinin emrine itaat etsene. Gaflet uykusundan kalksan. Rasûlunun kardeşlik çağrısına uysana. Zihnindeki uyuşukluktan kurtulsan. Kaybettiğimiz değerlerin hepsini hatırlasana. Yerleştirdikleri önyargıları kırsan. Kıpırdamadan yardım beklemekten vazgeçsene. Değişime kendinden başlasan. Kainatın ritmine kulak versene. Kardeşlik yollarını açsan.
Rabbim, akılsızlığımızı affetsin. Merhametiyle muamele etsin. Cahilliğimizin izlerini örtsün. Rahmetiyle kurtuluşa ulaştırsın. Ahmak halimizi bağışlasın. Kudretiyle kalplerimizi diriltsin.
Allah yolunda kardeş olanlardan, İslam’ı her haliyle yaşayanlardan, fitne oyunlarına karşı uyanıklardan, davasını gür sesiyle savunanlardan olmak duasıyla.
Allah’ın selamı üzerine olsun kardeşim. Allah’ın yardımıyla, Kur’ân ve sünnetin nuruyla, bu yolda beraberiz.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji