1 Temmuz 2024
Nisâ Sûresi 87-91 (91. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nisâ Sûresi 87. Ayet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟  ٨٧


Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah’ınkinden daha doğru olan?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah (ki)
2 لَا yoktur
3 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
4 إِلَّا başka
5 هُوَ O’ndan
6 لَيَجْمَعَنَّكُمْ sizi bir araya toplayacaktır ج م ع
7 إِلَىٰ
8 يَوْمِ gününde ي و م
9 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
10 لَا olmayan
11 رَيْبَ şüphe ر ي ب
12 فِيهِ kendinde
13 وَمَنْ kim olabilir?
14 أَصْدَقُ daha doğru ص د ق
15 مِنَ -tan
16 اللَّهِ Allah-
17 حَدِيثًا sözlü ح د ث

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ

 

İsim cümlesidir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَاۤ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.  اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ


لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَجْمَعَنَّكُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur.Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلٰى يَوْمِ  car mecruru  يَجْمَعَنَّكُمْ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا رَيْبَ ف۪يهِ  cümlesi,  يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

رَيْبَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.  ف۪يهِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Tekid  نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟


وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْدَقُ haber olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  اَصْدَقُ ’ya mütealliktir. حَد۪يثًا۟    temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْدَقُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî kelamdır.  اَللّٰهُ müsnedün ileyh,  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ  cümlesi müsneddir

Bütün esma-i hüsna ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâl telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için müsnedün ileyh olarak gelmiştir. 

Cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. 

Munfasıl zamir  هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.  لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasır هُوَ  ile  لَاۤ ’ nın ismi olan  إِلَـٰهَ  kelimesi arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.

Ayette hüsn-i iftitâh (güzel başlangıç) sanatı vardır. Çünkü bu ayet Allah Teâlâ’nın en yüce ismiyle başlamıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu cümle ardından gelen konu için berâat-i istihlâldir. Hedefinin birliğini belirterek mahkeme-i kübranın hakiminin bir olduğunu anlatmaktadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın zatını ispat için gelmiştir. [O’ndan başka ilâh yoktur.] ifadesi de ulûhiyet vasfının başkalarından nefyi için getirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Allah lafza-i celâli, yüce Rabbimizin doksan dokuz isminden en yücesidir. İsm-i a’zamdır. Çünkü bu, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan zatı gösterir, O’na işaret eder. O’nun zatıyla ilgili hiçbir nitelik bu ismin dışında değildir. Oysa öteki isimler, yüce Allah’ın ilâhi sıfatlarının tümüne ayrı ayrı işaret etmeyip yalnızca konuldukları anlamlara delalet ederler. Mesela, ilmine, kudretine, fiiline veya bir başka özelliğine işaret ederler. Bir de “Allah” ismi tüm isimlerin en özelidir. Bir başkasına bu isim verilemez. Ne gerçek anlamda ve ne de mecazî manada verilmesi mümkün değildir. Halbuki öteki isimler bazen başka varlıklara ad olabilir. Mesela, Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi en iyi bilen), Rahîm (merhametli) gibi isimleri burada sayabiliriz. Kul için gerekli olan şey bu ismi anar anmaz, kulluğunu hatırlayıp O’na karşı gerekeni yapmasıdır. Yani kul, sürekli bir şekilde kalbiyle Allah’la beraber olduğunu ve hep O’na yönelmesi gerektiğini bilmeli, kalbi bu inançla dopdolu olmalıdır. Başkasına bakmamalı ve Allah’tan başkasına iltifat etmemelidir. Yalnızca Allah’tan beklemeli ve yalnızca O'ndan korkmalıdır. Allah’tan başka her şey batıl ve geçersizdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Allah özel isminden sonra müşrikleri ve Hristiyanları red için  لَٓا اِلٰهَ إِلَّا هُوَۙ  cümlesi itiraziyye veya hal cümlesi olarak gelmiştir.

لاَ  harfi süpürür,  الَٓا  da onun yerine yenisini koyar.

[Allah, O’ndan başka ilah yoktur.] gibi tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi/28, s. 314)


لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ 


Fasılla gelen  لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. 

Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن harfi, fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Cinsini nefyeden  لَا ’ nın dahil olduğu  لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi  يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi,  faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪يهِ  car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.  لَا ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

“Kıyamet gününde” şeklinde  في  harf-i ceri ile değil de [Kıyamet gününe] şeklinde اِلٰى  harf-i cerinin gelmesinde istiare-i tebeiyye vardır. İki manaya gelir: 

1- O, sizi ölümde veya kabirlerinizde kıyamet gününe kadar toplar, demektir. 

2- O, sizi kıyamet gününe ulaştırıp toplayacak o günde sizi bir araya getirmek suretiyle sizinle o günü birbirine kavuşturacaktır.

اِلٰى  intihâ-i gaye harfiyle Hz. Âdem’den, belki daha öncesinden kıyamete kadar gelip geçenleri toprak altında cem’ edip biriktirdiğini, bir gün sıranın size de geleceğini belirten bir tarizdir. Zamanın uzaması sizi aldatmasın, “Allah imhal eder ihmal etmez.” demektir. Allah sizi kıyamet gününde cem’ edecektir. Vasıtalı kinayedir. Sizi cem’ edecek, mizanda hesaplarınızı tartacak, ona göre mükâfat veya cezanızı verecektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Allah Teâlâ buradaki vaidi bu ayet ile iyice tekid ederek, tevhid ile adaletin birbirinden ayrılmayan iki şey olduğunu beyan etmiştir. Buna göre ayetteki, “Kendinden başka hiçbir tanrı yoktur.” sözü tevhide; “Kıyamet günü, elbette hepinizi toplayacaktır.” sözü ise adalete işarettir.

İşte aynı şekilde bu ayette de Hak Teâla, kendi hükmüne ve hikmetine uygun düşenin, gelmiş geçmiş herkesi kıyamet meydanında toplamak ve böylece mazlumun hakkını zalimden almak olduğunu beyan etmiştir. Şüphe yok ki bu, şiddetli bir tehdittir. Allah Teâlâ, önceki ayetle değerlendirildiği zaman burada sanki şöyle demektedir: “Kim size selam verir ve uzun ömürler dilerse, siz onun selamını kabul edin, ikramda bulunun ve ona zahire göre muamele edin. Çünkü batında olan şeyleri, ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah bilebilir. Muhakkak ki insanların gönüllerinde, birbirlerine karşı taşıdıkları gerçek niyetler, kıyamet günü ortaya çıkacaktır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır.

İstifham ismi  مَنْ , mübteda konumundadır. İnkârî manadadır.

Müsned olan  اَصْدَقُ  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

حَد۪يثًا۟  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

[Şüphe olmayan kıyamet günü] buyurulduktan sonra gelen [Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?] cümlesi, ta’lîl ifade eden bir ıtnâbtır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Cenab-ı Hakk’ın, “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” buyruğu, bir istifham-ı inkârî olup bu ifadeden maksat, Cenab-ı Hakk’ın doğru sözlü olmasının ve O’nun sözlerinde bir yalan ile sözden dönmenin bulunmasının imkânsızlığını beyandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Nisâ Sûresi 88. Ayet

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً  ٨٨


Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَا ne oldu ki
2 لَكُمْ size
3 فِي hakkında
4 الْمُنَافِقِينَ münafıklar ن ف ق
5 فِئَتَيْنِ iki gruba ayrıldınız ف ا ي
6 وَاللَّهُ oysa Allah
7 أَرْكَسَهُمْ onları baş aşağı etmiştir ر ك س
8 بِمَا işlerden dolayı
9 كَسَبُوا yaptıkları ك س ب
10 أَتُرِيدُونَ mi istiyorsunuz? ر و د
11 أَنْ
12 تَهْدُوا doğru yola iletmek ه د ي
13 مَنْ kimseyi
14 أَضَلَّ saptırdığı ض ل ل
15 اللَّهُ Allah’ın
16 وَمَنْ ve birini
17 يُضْلِلِ saptırırsa ض ل ل
18 اللَّهُ Allah
19 فَلَنْ artık
20 تَجِدَ bulamazsınız و ج د
21 لَهُ onun için
22 سَبِيلًا bir yol س ب ل

Hasan ve Mücahid'den rivâyet olunduğuna göre bir kavim, Medine'ye gelip müslüman olduklarını açıkladıktan bir süre sonra Medine'den sıkıldıklarını bahane ederek çöle çıkmak için Hz. Peygamberden izin istemişler ve çıkınca aşama aşama göçerek gitmişler, sonunda müşriklere katılmışlar, Müslümanlar da bunların müslüman olup olmadığında ve savaş açısından haklarında nasıl bir muamele yapılmasının lazım geleceğinde ihtilafa düşmüşlerdi. Bu sebeple bunların aslında münafık oldukları açıklanarak genel bir şekilde savaş hukuku ile ilgili bazı hükümler tebliğ edilmek üzere şu âyetler inmiştir:

Her kim güzel bir işte aracılık yaparsa sevap, kim de kötü bir işte aracılık yaparsa günah kazanır. Allah'a hesap vermek bir gerçektir, Allah birdir, kıyamet gününde şüphe yok iken, siz o münafıklar hakkında neden iki gruba ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah onları kazandıkları küfür ve günahlar sebebiyle tersine çevirip reddetmiştir. Siz Allah'ın sapıklığa düşürdüğü kimselere hidayet vermek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah, her kimi sapıklığa düşürürse, yani kimde sapıklığı yaratırsa Ey Muhammed! Sen bile artık ona bir yol bulamazsın. Onlar, kendileri nasıl kâfirler ise siz de öyle kâfir olasınız da hepiniz kâfirlikte eşit olasınız diye arzu etmektedirler. Bundan dolayı, Onlar Allah yolunda hicret edinceye, bu şekilde imanlarını isbatlayıncaya kadar içlerinden dostlar edinmeyiniz. Eğer onlar, Allah yolunda doğru dürüst hicret etmekle imanlarını açıklamaktan çekinirlerse onları tutunuz ve bulduğunuz yerde, yani Harem-i Şerif içinde de olsa kendilerini öldürünüz ve onlardan ne bir dost, ne bir yardımcı tutmayınız, tamamen onlardan sakınınız.

( Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri) 

Rasûllullah (sav) Uhud Savaşı’na çıktığında, yanında bulunanlardan bir kısmı geri döndü. Ashab-ı Kiram bunlar hakkında iki gruba ayrıldılar. Bir kısmı “Onları öldürelim” derken, bir kısmı da “Hayır, öldürmeyelim” dedi. Bınun üzerine “Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz?” diye başlayan bu ayet nazil oldu. Rasûl-i Ekrem de: “ Medine , tayberdir (güzel ve hoş şehirdir); ateş , demir ve gümüşün cürûfunu nasıl dışarı atarsa , o da içindeki pislikleri öylece atar” buyurdu.

( Buhari, fezâilü’l-Medine 10, Tefsir 4/15; Müslim, Münafikin 6. )

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)

Fie فَيْءٌ Güzel bir hale dönmektir. فِئَةٌ Yardımlaşma konusunda birbirlerine dönen ve birbirlerini destekleyen topluluk anlamındadır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim'de 10 dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ 

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. İstifham ismi  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.

فِي الْمُنَافِق۪ينَ  car mecruru  فِئَتَيْنِ ’nin mahzuf haline müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. فِئَتَيْنِ  kelimesi  لَكُمْ ’deki hitap zamirinin hali olup, müsenna olduğu için nasb alameti  يْ ‘dir. 

وَ  haliyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَرْكَسَهُمْ  cümlesi haber olup mahallen mansubdur.

اَرْكَسَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَرْكَسَهُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْكَسَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ركس ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْمُنَافِق۪ينَ, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تُر۪يدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  تُر۪يدُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَهْدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَضَلَّ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mef’ûlun bih mahzuftur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  رود’dir. 

اَضَلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  ضلل ‘dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً

وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, يُضْلِلِ  fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يُضْلِلِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَجِدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَهُ  car mecruru  تَجِدَ  fiiline mütealliktir.  سَب۪يلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ 


فَ  istînâfiyyedir. İstifham harfi  مَا , mübteda olarak mahallen merfûdur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَا ’nın haberi mahzuftur.  لَكُمْ  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, ikaz ve tevbih kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Bu istifham:

- Münafıklar hakkında ihtilafa düşmeyi mazur gösterecek bir sebep bulunmadığını,

- Münafıkların kâfir olduğunu ve onların küfrünü ifade etmenin kesinlikle zorunlu olduğunu,

- Küfrünü açığa vuranlar hakkındaki hükümlerin münafıklar için de geçerli olduğunu açıklar. 

Bu ayette onların kâfir olarak değil de münafık olarak zikredilmesi ise eski vasıfları itibariyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

الْمُنَافِق۪ينَ  kelimesindeki tarif, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فِي الْمُنَافِق۪ينَ  car mecruru  فِئَتَيْنِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِئَتَيْنِ  kelimesi  لَكُمْ ’deki hitap zamirinin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُوا  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle birlikte   اَرْكَسَهُمْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَسَبُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَرْكَسَ - كَسَبُوا  kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs sanatı vardır.

اَرْكَسَ  fiili sadece bu surede iki kere geçmiştir. “Tepetaklak çevirmek” demektir. Münafıkların iç dünyalarındaki çelişki, bir cismin altının üstüne çevrilmesine benzetilmiştir. 

اَرْكَسَ  fiili, bir şeyin altını üstüne çevirme anlamına gelir. Tırnaklı hayvanların terslerine de reks denilir. Çünkü o, (yiyeceğin) kötü bir hale yani necaset haline dönüşmüş şeklidir. Yine bu anlamından dolayı hayvanın pisliğine de denilir. Bu fiilin iki türlü kullanılış şekli vardır:  ركسهم   و  اركسهم  Mesela, “Onları altüst çevirdi, onlar da altüst oldular.” denilir. Yani “Tersyüz oldular, gerisin geriye çevrildiler.” demektir. 

Ayetin manası şudur: “Allah Teâlâ onları, kazanmış oldukları nifak üzerinde iken ortaya koymuş oldukları irtidâdlarından dolayı hor ve hakir olmak, esir alınmak ve öldürülmek gibi kâfirlere tatbik edilen hükümlere döndürmüş, havale etmiştir. Çünkü münafık, zahiren şehadetine tutunduğu yani Allah’ın birliğini ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğini kabul ettiği müddetçe öldürülmez. Ama küfrünü açıkça ortaya koyduğu zaman Allah Teâlâ ona, kâfirlere tatbik etmiş olduğu hükümleri tatbik eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  


اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ

 

Ayetin ikinci cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp ikaz ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla soruda tecâhül-i ârif sanatı, Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ  cümlesi, masdar teviliyle  تُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan   اَضَلَّ اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması tevbih ve azarlama kastı taşımaktadır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

تَهْدُوا - اَضَلَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُضْلِلِ - الْمُنَافِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada hitap, münafıklardan mümin olduklarını söyleyenleredir. Onlar bu iddialarından dolayı kınanıyor ve imkânsız bir şey için çalışmakla suçlanıyorlar. Daha açık bir deyişle onlar, Allah Teâlâ'nın saptırdığını, hidayette göstermeye gayret etmekle itham ediliyorlar. Çünkü o münafıklar, iman ve hidayetten uzak oldukları halde onların imanına hükmetmek ve onların hidayetini iddia etmek, onları hidayette göstermeye çalışmak demektir.  

“Allah’ın saptırdığına sız mi hidayet ediyorsunuz?” değil de “Allah’ın saptırdığına siz mi hidayet etmek istiyorsunuz?” buyrulmak suretiyle inkârın iradeye tevcih edilmesi, inkârda mübalağa içindir. Zira bu ifade ile bunun kendisinin mümkün olması şöyle dursun, isteğinin bile mümkün olmadığı açığa kavuşturulmuş oluyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

 وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً


وَ  istînafiyyedir.  İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يُضْلِلِ اللّٰهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir.

Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يُضْلِلِ -  اَضَلَّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

سَب۪يلًا ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. “Hiçbir yol” manasındadır.

يُضْلِلِ اللّٰهُ  [Allah’ın saptırdığı] cümlesinde sebebe isnad kabilinden mecaz-ı mürsel vardır.

Buradaki hitabın muhatapların her ferdine tevcih edilmesi, bunun imkânsızlığının, tek tek bütün insanlar için geçerli olduğunu zımnen bildirmek içindir. Ayetin manası, “Allah Teâlâ onları imandan saptırınca insanların onları imana girdirmek için bir yol bulabilmeleri imkânsızdır.” şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)



Nisâ Sûresi 89. Ayet

وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ  ٨٩


Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَدُّوا istediler و د د
2 لَوْ keşke
3 تَكْفُرُونَ siz de inkar etseniz ك ف ر
4 كَمَا gibi
5 كَفَرُوا kendilerin inkar ettiği ك ف ر
6 فَتَكُونُونَ ki onlarla olsanız ك و ن
7 سَوَاءً eşit س و ي
8 فَلَا
9 تَتَّخِذُوا o halde edinmeyin ا خ ذ
10 مِنْهُمْ onlardan
11 أَوْلِيَاءَ dostlar و ل ي
12 حَتَّىٰ kadar
13 يُهَاجِرُوا onlar göç edinceye ه ج ر
14 فِي
15 سَبِيلِ yolunda س ب ل
16 اللَّهِ Allah
17 فَإِنْ eğer
18 تَوَلَّوْا yüz çevirirlerse و ل ي
19 فَخُذُوهُمْ onları yakalayın ا خ ذ
20 وَاقْتُلُوهُمْ ve öldürün ق ت ل
21 حَيْثُ nerede ح ي ث
22 وَجَدْتُمُوهُمْ bulursanız و ج د
23 وَلَا
24 تَتَّخِذُوا ve tutmayın ا خ ذ
25 مِنْهُمْ onlardan
26 وَلِيًّا (ne) bir dost و ل ي
27 وَلَا ne de
28 نَصِيرًا bir yardımcı ن ص ر

وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ


Fiil cümlesidir.  وَدُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَوْ  ve masdar-ı müevvel  وَدَّ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.

تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  تكفرون كفرا ككفرهم  (Onların küfrü gibi bir şekilde küfrederler) şeklindedir.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref, haberini nasb eder.

تَكُونُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı تَكُونُونَ ’nin ismi olup mahallen merfûdur. سَوَٓاءً  kelimesi  تَكُونُونَ  ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن بانت عداوتهم فلا تتّخذوا (Düşmanlıkları ortaya çıkarsa sakın edinmeyin.) şeklindedir. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اَوْلِيَٓاءَ  birinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يُهَاجِرُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  حَتّٰى  harf-i ceriyle  تَتَّخِذُوا  fiiline mütealliktir.  

يُهَاجِرُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  يُهَاجِرُوا  ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَوْ ‘ in bir masdar harfi olabilmesi için daha çok  وَدَّ  ve  أحَبَّ  gibi temenni bildiren fiillerle birlikte kullanılması şarttır. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تتّخذوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُهَاجِرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ 


فَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّوْا  şart fiili olup, iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

خُذُوهُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اقْتُلُوهُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

حَيْثُ  mekân zarfı  اقْتُلُوهُمْ  fiiline müteallik olup, mahallen mansubdur. وَجَدْتُمُوهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَجَدْتُمُوهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Cemi müzekker muhatap mazi fiiller, mansub muttasıl zamirle kullanıldığında fiil ile zamir arasına bir و  harfi getirilir.  وَجَدْتُمُوهُمْ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı /işbâ edatı denilir.

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ) 

تَوَلَّوْا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ

 

وَ  atıf harfidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.  وَلِيًّا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرًا  atıf harfi  وَ  ile  وَلِيًّا ‘e matuftur. 

تَتَّخِذُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

وَلِيًّا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Masdar harfi  لَوْ  ve onu takip eden  تَكْفُرُونَ  cümlesi masdar teviliyle  وَدُّوا  fiilinin mef’ûlü yerindedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı göz önünde canlandırarak muhatabı etkiler.

Teşbih harfi  ك  sebebiyle mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri: تكفرون كفرا ككفرهم (Siz de onlar gibi küfrediyorsunuz) şeklindedir.  ما ’nın sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  تَكْفُرُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Nakıs fiil  كَان ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede mücmel teşbih vardır. Müşebbeh, kafirlerin küfrü; müşebbehün bih, küfürdür.

وَدُّوا  [sevmek] fiili, “istemek” manasında istiare olarak gelmiştir. Yani münâfıkların sizi kâfir edip kendileriyle eşit olmanızı sağlamaları, onlarda aşk şeklinde bir istektir. [Onlar gibi küfredip kendileriyle bir olmanızı isterler.] cümlesi onların da kâfir olduklarını idmâc suretiyle bildirmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)

Bu ayetten önce “Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?” buyurup bu da bir inkârî istifham olunca “Onlar, ey Müslümanlar, sizin de kâfir olmanızı temenni edecek kadar küfürde ileri gitmişlerdir. Onlar, küfürlerindeki taassupta böyle bir noktaya geldiklerine göre o halde siz onların iman etmelerini nasıl umabilirsiniz?” demek suretiyle, onların imandan bu derece uzak oluşlarını iyice anlatmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ


فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan  فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Takdiri, …إن بانت عداوتهم (Düşmanlıkları ortaya çıkarsa)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  لَا تَتَّخِذُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel olan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Lâzım, hicret edinceye kadar; melzum, Müslüman oluncaya kadar manalarıdır. Çünkü Allah yolunda hicret etmek ancak Müslüman olduktan sonra olur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Burada, “küfürden hicret edinceye kadar” dememiş, aksine “Allah yolunda hicret edinceye kadar” buyurmuştur ki bu ifadeye hem küfür diyarından hicret etme hem de küfrün alameti sayılan şeyleri bırakma girer. Sonra Cenab-ı Hak, sadece hicret etmeyi zikretmemiş, onun Allah yolunda olması kaydını koymuştur. Çünkü çoğu zaman gerek küfür diyarından İslâm diyarına, gerekse küfür şiarından İslâm şiarına geçmek, dünyevi maksatlar ile olur. Halbuki hicrette nazar-ı dikkate alınan şey, onun Allah’ın emri olduğu için yapılmış olmasıdır.  (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ

 

Cümle önceki şart cümlesine atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.

Şart cümlesi olan  تَوَلَّوْا  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

فَ  karinesiyle gelen  فَخُذُوهُمْ  şeklindeki cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Yine emir üslubunda inşâî isnad olan müteakip  وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  فَخُذُوهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

وَجَدْتُمُوهُمْ  cümlesi, mekân zarfı  حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la   فَخُذُوهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

نَص۪يراً ’e dahil olan nefy harfi, olumsuzluğu yani onların hiçbir şekilde yardım görmeyeceklerini tekid içindir.

تَتَّخِذُوا  fiilinin mef’ûlleri olan  وَلِياًّ  ve  نَص۪يراًۚ  kelimelerindeki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder.

وَدُّوا - وَلِيًّا - نَص۪يرًا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَخُذُوهُمْ - لَا تَتَّخِذُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَوْلِيَٓاءَ - وَلِيًّا - تَوَلَّوْا  ve  تَكْفُرُونَ - كَفَرُوا  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Eğer yüzçevirirlerse nerede bulursanız onları yakalayın, öldürün.] cümlesinin ardından, tekrar [Dost ve veli edinmeyin.] emri tekid bildiren tetmim ıtnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Eğer yine de onlar, samimi ve istikamet üzere yapılan bir hicretle teyit edilen imandan yüz çevirirlerse gücünüz yettiği zaman onları yakalayın ve hil bölgelerinde olsun, Harem bölgesinde (Mekke’nin, sınırları 6 ile 16 km. arasında bulunan yakın çevresinde) olsun, onları bulduğunuz yerde öldürün.

Çünkü ister esir almakta ister öldürmekte olsun, onlar hakkında uygulanacak hükümler diğer müşrikler hakkındaki hükümlerin aynidir. Onlardan da uzak durun ve hiçbir zaman onlardan dostluk ve yardım kabul etmeyin.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)    

 
Nisâ Sûresi 90. Ayet

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً  ٩٠


Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِلَّا ancak hariç
2 الَّذِينَ kimseler
3 يَصِلُونَ sığınan(lar) و ص ل
4 إِلَىٰ
5 قَوْمٍ bir topluma ق و م
6 بَيْنَكُمْ sizinle ب ي ن
7 وَبَيْنَهُمْ kendileri arasında ب ي ن
8 مِيثَاقٌ andlaşma bulunan و ث ق
9 أَوْ yahut
10 جَاءُوكُمْ size gelenler ج ي ا
11 حَصِرَتْ sıkılarak ح ص ر
12 صُدُورُهُمْ yürekleri ص د ر
13 أَنْ
14 يُقَاتِلُوكُمْ sizinle savaşmaktan ق ت ل
15 أَوْ veya
16 يُقَاتِلُوا savaşmaktan ق ت ل
17 قَوْمَهُمْ kendi toplumlarıyle ق و م
18 وَلَوْ eğer
19 شَاءَ dileseydi ش ي ا
20 اللَّهُ Allah
21 لَسَلَّطَهُمْ onları salardı س ل ط
22 عَلَيْكُمْ sizin üstünüze
23 فَلَقَاتَلُوكُمْ sizinle savaşırlardı ق ت ل
24 فَإِنِ o halde
25 اعْتَزَلُوكُمْ onlar sizden uzak dururlar ع ز ل
26 فَلَمْ
27 يُقَاتِلُوكُمْ sizinle savaşmazlar ق ت ل
28 وَأَلْقَوْا ve isterlerse ل ق ي
29 إِلَيْكُمُ sizinle
30 السَّلَمَ barış içinde yaşamak س ل م
31 فَمَا
32 جَعَلَ vermemiştir ج ع ل
33 اللَّهُ Allah
34 لَكُمْ size
35 عَلَيْهِمْ onların aleyhine
36 سَبِيلًا bir yol س ب ل

İlk yıllarda müslümanların çevresinde bulunan gayri müslimlerden iki grup daha bu âyette söz konusu edilmektedir: a) Müslümanlarla antlaşmalı bulunan gruplarla himaye ve birlikte hareket gibi anlaşma ilişkisi içinde olan topluluklar. Dostun dostu, barışığın barışığı aynı muameleyi göreceği için bunlarla savaş haline son verilecektir. Nitekim Hudeybiye Antlaşması’nın bir maddesinde bu hüküm şu şekilde yer almıştır: “Dileyen kabileler Kureyş safında, dileyenler de Muhammed’in tarafında akid ve ahde (antlaşma) dahil olabilirler” (Müsned, IV, 325; İbn Kesîr, II, 354). b) Tarafsızlar. Ulus devletlerin doğmadığı zamanlarda ve İslâm’ın ilk tebliğ edildiği çevrede önemli ve yaygın sosyal gruplardan ikisi de kavim ve kabile idi. Kur’ân dilinde kavim kelimesi “hısım, akraba, kabile, kabileler topluluğu birlik ve mutlak anlamda topluluk” mânalarında kullanılmaktadır. O dönemde gayri müslimler arasında kendi kavim ve kabilelerine karşı savaşmak istemedikleri gibi onların düşman ilân ettikleri ve savaştıkları diğer topluluklara karşı da savaşmak istemeyen gruplar vardı. Bunlar Medine’ye gelip niyetlerini açıkladıklarında kendileriyle bir mânada “tarafsızlık antlaşması” yapılacaktır.

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 112-113

Hasire حَصْر Sıkıştırmak demektir. إحْصَار Açık bir engel olmasında da, hastalık gibi gizli bir engel olmasında da kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hasır, mahsur, hisar, muhasara ve munhasırdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ


اِلَّا  istisnâ harfidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اقْتُلُوهُمْ ‘daki  هُمْ  zamirinden müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَصِلُونَ  cümlesidir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَصِلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى قَوْمٍ  car mecruru  يَصِلُونَ  fiiline mütealliktir. بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ  cümlesi  قَوْمٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

Mekân zarfı  بَيْنَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَهُمْ  atıf harfi  وَ ’la  بَيْنَكُمْ  ’e matuftur. م۪يثَاقٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  جَٓاؤُ۫كُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ  cümlesi  قد  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

حَصِرَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  صُدُورُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, takdir edilmiş  عن  harf-i ceriyle  حَصِرَتْ  fiiline mütealliktir.  اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُقَاتِلُوكُمْ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يُقَاتِلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْمَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُقَاتِلُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.  Mufâale babındandır. Sülâsîsi  قتل ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ


وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰه  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır. 

سَلَّطَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  سَلَّطَهُمْ  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi tekid içindir.  قَاتَلُوكُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

سَلَّطَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  سلط ’dır. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ 


فَ  atıf harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اعْتَزَلُوكُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  يُقَاتِلُوكُمْ  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. اَلْقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَيْكُمُ  car mecruru  اَلْقَوْا  fiiline mütealliktir.  السَّلَمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اعْتَزَلُوكُمْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  عزل ’dir. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَلْقَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

  فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  

لَكُمْ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir. عَلَيْهِمْ car mecruru  سَب۪يلًا ’in mahzuf haline mütealliktir.  سَب۪يلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ

 

Ayet önceki ayetteki  اقْتُلُوهُمْ  fiilinin mef’ûlünden istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan  ٱلَّذِینَ ’nin sılası olan  يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i mevsûlle ifade edilmeleri sonraki habere dikkat çekmek amacına matuftur. 

بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ  cümlesi,  قَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekân zarfı  بَيْنَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  م۪يثَاقٌ , muahhar mübtedadır. 

اَوْ  atıf harfiyle gelen  اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ  cümlesi,  يَصِلُونَ ‘ye veya öncesindeki sıfat cümlesine matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَ ’la gelen  حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Bu cümlede müsnedun ileyh  صُدُورُ ’dur. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تُغْمِضُوا ف۪يهِ  cümlesi, takdir edilen  عن  harfi ile birlikte   حَصِرَتْ  fiiline mütealliktir.  بِ  harfinin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazîf sanatıdır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْ  cümlesi masdar-ı müevvele matuftur.

يُقَاتِلُوكُمْ  cümlesiyle  يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

ْاَوْ  edatı altı manaya gelir: İdrâb, şek, ibham, tafsil, ibaha, tağyir. İbaha ve tağyir manasına gelmesi için  اَوْ’den öncesinin emir olması gerekir. Şek ve ibham manası içermesi için de kendinden önceki cümlenin َihbarî olması gerekir. Burada ْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْ  ifadesinde şek ve ibham manasındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

 

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ 

وَ  istînâfiyyedir. Şart üslubunda haberî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  شَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi şarttır. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi çoğu zaman mahzuftur.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üsluptaki  فَلَقَاتَلُوكُمْۚ , şartın cevabını tekid için gelmiştir. Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip faide-i haber talebî kelamdır. 

فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً

 

Cümle  atıf harfi  فَ  ile  وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi  اعْتَزَلُوكُمْ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  şart cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ  cümlesi atıf harfi وَ ‘la  şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

فَ  karinesiyle gelen  فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً  şeklindeki cevap cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celalin müsnedün ileyh olması, müminleri uyarmak ve emre itaate teşvik içindir.

عَلَيْهِمْ car mecruru  سَب۪يلًا ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

سَب۪يلًا ’deki tenvin kıllet ifade eder. “Hiçbir yol” manasındadır. Vesile manasına istiaredir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ  cümlesindeki  اَلْقَوْا  fiili istiare-i tebeiyyedir. Savaştan kurtulmak isteyenlerin barış teklifi, birine birşey atıp uzatmaya benzetilmiştir. Câmi’; iki kişi arasındaki irtibattır. 

[Sizden ayrılırlarsa sizinle savaşmazlarsa ve barış teklif ederlerse] diye sayılan şart fiilleri [Allah onlara karşı size yol vermemiştir.] şeklindeki cezasında birleşerek cem’ ma’at-taksim olmuştur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)

لَكُمْ - عَلَيْكُمْ  ve  السَّلَمَۙ - قَاتَلُو  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ - لَقَاتَلُوكُمْۚ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.

بَيْنَ -  يُقَاتِلُو - اللّٰهُ - اَوْ   kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şu iki durumun birinde bulunanlar yakalanıp öldürülmekten müstesnadır.

1- Sizinle aralarında bir anlaşma ve sözleşme bulunan herhangi bir kavme varıp onlara sığınanlar... Böyle sizinle savaş durumunda olanları terkedip savaş durumunda olmayan bir kavmin anlaşma ve güvencesine katılanlar, o kavim ile olan anlaşmanın hükmüne tâbi olurlar.

2- Yahut sizinle savaşa girişmekten veya sizinle savaş halinde olan kendi kavimlerine karşı savaşmaktan göğüsleri sıkışarak yani ne sizinle ne kendi kavimleriyle savaşmayı akıllarına sığdıramayıp ne lehinizde ne aleyhinizde savaşmaya karışmamak, tarafsız kalmak arzusunda bulunarak soluk soluğa size gelmiş olanlar. Bunlar da taarruzdan korunmuşlardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)     

Nisâ Sûresi 91. Ayet

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟  ٩١


Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَتَجِدُونَ bulacaksınız و ج د
2 اخَرِينَ başkalarını ا خ ر
3 يُرِيدُونَ ister ر و د
4 أَنْ
5 يَأْمَنُوكُمْ sizden emin olmak ا م ن
6 وَيَأْمَنُوا ve emin olmak ا م ن
7 قَوْمَهُمْ kendi toplumlarından ق و م
8 كُلَّ her ne zaman ك ل ل
9 مَا ne
10 رُدُّوا götürülseler ر د د
11 إِلَى
12 الْفِتْنَةِ fitneye ف ت ن
13 أُرْكِسُوا başaşağı atılırlar ر ك س
14 فِيهَا (fitnenin) içine
15 فَإِنْ eğer
16 لَمْ
17 يَعْتَزِلُوكُمْ sizden uzak durmazlarsa ع ز ل
18 وَيُلْقُوا ve istemezlerse ل ق ي
19 إِلَيْكُمُ sizinle
20 السَّلَمَ barış içinde yaşamak س ل م
21 وَيَكُفُّوا (saldırıdan) çekmezlerse ك ف ف
22 أَيْدِيَهُمْ ellerini ي د ي
23 فَخُذُوهُمْ onları yakalayın ا خ ذ
24 وَاقْتُلُوهُمْ ve öldürün ق ت ل
25 حَيْثُ nerede ح ي ث
26 ثَقِفْتُمُوهُمْ bulursanız ث ق ف
27 وَأُولَٰئِكُمْ işte öylelerine
28 جَعَلْنَا verdik ج ع ل
29 لَكُمْ size
30 عَلَيْهِمْ karşı
31 سُلْطَانًا bir yetki س ل ط
32 مُبِينًا açık ب ي ن

Tefsircilerin Medine çevresinden Gatafân ve Esedoğulları’nı, Mekke’den de Abdüddâroğulları’nı örnek olarak gösterdikleri bu grup, menfaatleri böyle gerektirdiği için Medine’ye gelince müslüman oluyorlar, Mekke’ye gidince de şirke dönüp müşriklerle beraber putlara tapıyor, gerekli gördüklerinde müslümanlar aleyhine Kureyş’le iş birliği yapıyorlardı. Hz. Peygamber açıkça kâfir olmayanları, gizli din taşıyanları, müslüman görünenleri, dıştan göründükleri gibi kabul ediyor, kişinin küfrüne açık ve objektif delil bulunmadıkça ona mümin muamelesi yapıyordu. Allah Teâlâ bunların münafık olduklarını, müslümanlıklarının samimi olmadığını bildirerek müslümanlara –insanların kalpleri bilinemeyeceği için başka türlü elde edilemeyecek olan– bir delil vermekte ve bu grubun da sulha yanaşmadıkları, müslümanlara zarar verdikleri sürece kendileriyle savaşanlar gibi mütalaa edilmesi gerektiğini bildirmektedir.

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 113

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.

سَتَجِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰخَر۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. 

يُر۪يدُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.  

يُر۪يدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْمَنُوكُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la  يَأْمَنُوكُمْ ’e matuftur.

يَأْمَنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  قَوْمَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ


كُلَّمَا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup  اُرْكِسُوا  fiiline mütealliktir. رُدُّٓوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رُدُّٓوا  şart fiili olup, damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْفِتْنَةِ  car mecruru  رُدُّٓوا  fiiline mütealliktir.  Şartın cevabı  اُرْكِسُوا ف۪يهَا ’dır.  

اُرْكِسُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهَا  car mecruru  اُرْكِسُوا  fiiline mütealliktir.

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ) 

اُرْكِسُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ركس ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ 


فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَعْتَزِلُوكُمْ  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. يُلْقُٓوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَيْكُمُ  car mecruru  يُلْقُٓوا  fiiline mütealliktir.  السَّلَمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  يَكُفُّٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

خُذُوهُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. اقْتُلُوهُمْ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

حَيْثُ  mekân zarfı olup  اقْتُلُوهُمْ  fiiline mütealliktir. ثَقِفْتُمُوهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

ثَقِفْتُمُوهُمْۜ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Cemi müzekker muhatap mazi fiiller, mansub muttasıl zamirle kullanıldığında fiil ile zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  ثَقِفْتُمُوهُمْۜ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı /işbâ edatı denilir.

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ) 

يَعْتَزِلُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  عزل ’dir. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُلْقُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  جَعَلْنَا  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.

عَلَيْهِمْ  car mecruru  سُلْطَانًا ’in mahzuf haline mütealliktir.  سُلْطَانًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مُب۪ينًا۟  kelimesi  سُلْطَانًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينًا۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

يُر۪يدُونَ  cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ  cümlesi tezayüf nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَأْمَنُوكُمْ  cümlesi ile  وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

[Bir kısım kimseler bulacaksın.] cümlesindeki  اٰخَر۪ينَ  kelimesinin, ardından gelen [Kendi kavimlerinden de sizden de emin olmak isterler.] cümlesiyle izah edilmesi, ibhamdan sonra izah ıtnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle şart üslubundadır.  كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اُرْكِسُوا ف۪يهَا  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اُرْكِسُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

رُدُّٓوا - اُرْكِسُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Müfessirler, burada zikredilen kimselerin, Esed ve Gatafan kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir ki bunlar, Medine’ye geldiklerinde Müslüman olurlar ve anlaşma yaparlardı. Maksatları ise Müslümanlardan emin olmak idi. Kendi kavimlerinin yanına döndüklerinde ise, inkâra saparak ahitlerini bozarlardı. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın, buyruğu, “Her ne zaman kavimleri onları, Müslümanlarla savaşmaya çağırırsa onlar bu fitne hususunda mağlup ve baş aşağı gelmiş olarak onun içine düşerler.” demek olup bu da onların hem küfürlerinde hem de Müslümanlara ne denli düşman oldukları hususunu beyan için yapılmış bir istiaredir. Çünkü, bir şeye tepe üstü düşen kimsenin, o şeyden çıkması imkânsız olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ

Cümle atıf harfi  فَ  ile önceki istînâfa atfedilmiştir. 

Cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir.  يَعْتَزِلُوكُمْ  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ  şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ  ve  وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ  cümleleri, şart cümlesine  atfedilmişlerdir. Atıf sebebi tezayüftür.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَخُذُوهُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Yine emir üslubunda inşâî isnad olan müteakip  وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  فَخُذُوهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

ثَقِفْتُمُوهُمْ  cümlesi, mekân zarfı  حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَاقْتُلُوهُمْ  cümlesi, cevap cümlesine tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

السَّلَمَ - اقْتُلُوهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

Zikredilen üç şarta uymadıkları anda nerede bulunurlarsa öldürülmeleri cem' ma’at-tefriktir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)


وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la  يَعْتَزِلُوكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve temyiz ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sübuta, temekküne ve istikrara işaret eder.  (Halidi, Vakafat, s. 107)

سُلْطَانًا ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.

مُب۪ينًا۟  kelimesi  سُلْطَاناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

[Apaçık bir yetki] yani düşmanlıkları açıkça ortaya çıkıp da inkârcılık, hainlik ve Müslümanlara zarar verme konusunda gerçek yüzleri belirdiğinden, [kendilerine karşı size] apaçık bir belge, ya da kendileriyle savaşma izni vermemiz hasebiyle apaçık bir tasallut yetkisi [verdik]. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Ayette geçen  سُلْطَانًا  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
“Allah dileseydi onları üzerinize musallat ederdi de mutlaka sizinle savaşırlardı” (Nisâ 4/90) sözü, Allah Teala'nın müslümanlara olan hususi yardımını açıklar. Zira her şeye kâdir olan Allah, isterse müşriklere güç ve kuvvet verip, kalplerindeki korkuyu kaldırarak size saldırmalarına müsaade edebilir. 
Bunun da hikmeti şudur:
        * Müslümanlar arasında kötülüklerin yaygınlaşması ve mâsiyetlerin iyice artması sebebiyle, buna karşılık ilâhi bir ceza ve intikamdır.
        * Bir iptilâ ve denemedir. (Muhammed 47/31)
        * Mü'minlerin günahlarını temizleyip nefislerini tezkiye etmek içindir. (Âli İmrân 3/141)
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kanatları yeşilden bir kuş yaşarmış. Ona, İlim Kuşu derlermiş. Ağaçtan ağaca konar, sohbet meclislerinin bilinmeyen üyesi olurmuş. Yine bir gün, yaşlı bir adamın sohbetine katılmış. Etrafında çocuklar toplanmış, dikkatle hocalarını dinliyorlarmış:

İnsan, her şeyi anladığına inanmak ister. İlminin, çoğu zaman gördükleriyle sınırlı olduğunu unutmayı seçer. İnsan, kendi adaletine güvenir. Lakin, çoğusunun adaleti, gözüne ve gönlüne hoş gelenin lehinedir. İnsanın adaleti sınırlıdır çünkü ancak bildikleri ve istedikleri kadardır. İnsan, etrafındakileri tanıdığına inanmak ister. Halbuki, herkesin hareketlerinin ötesinde, görülmeyen bir iç dünyası vardır. Dünyalık gözlerden gizli ama Allah’a açıktır. Misal, münafıkların kılıfları oldukça şıktır. Çürümüş içlerini ise ancak en iyi Allah bilir.

Kul, Rabbinin adaletine iman etmelidir. İnşaallah, doğru hatırlıyorumdur. İmam Gazali, imanın mertebelerini anlatırken, imanın en yüksek hali için şöyle bir örnek vermektedir: En sevdiğin kişiyi cehennemde ve en sevmediğini ise cennette gördüğünü düşün, dön ve kalbine bak. Eğer, Allah’ın adaletinden emin bir hal içindeyse, işte o, imanın en yüksek mertebesidir. Ve ona pek az kişi ulaşmaktadır.

Allah’ın adaletine güvenin. Kalpleri bilen Rabbinize sığının. Gördüklerimizin ardında, görmediğimiz kocaman bir dünya olduğunu hatırlayın. Kimin neyi, ne niyetle yaptığını ancak Allah bilir. Kimin İslam’la şereflenmeye layık olduğunu, ancak Allah bilir. Kimin son nefesinde imanıyla gittiğini, yine ancak Allah bilir.

Rızan için yapılmış hiçbir çabayı karşılıksız bırakmayan Rabbim! Hak Sensin. Adalet Sensin. Rahmet Sensin. İlim Sensin. Kalplerimizle Sana geldik, imanınla doldurmaya çalıştık, ibadetlerimizle süslemeye uğraştık. Her adımımızda ve her kararımızda yardımına muhtacız. Her türlü şüphe kırıntısından arındır bizi. Vesveselerden temizle gönüllerimizi. Gördüğümüz, işittiğimiz ve aklımızın almadığı her meselede araya girmeye çalışan nefsimizi susturup, ‘en doğruyu bilen Allah’a iman ettik’ diyenlerden olmamızda yar ve yardımcımız ol.

İman üzerine yaşayıp, iman üzerine ölenlerden olmak duasıyla.

Amin.

***

Daha kalıcı değişikliklere yol açması umuduyla, kendisine yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu: 

Her işinde olman gerektiği gibi severken de ölçülü ol. Zira, insan kendisine göstermeyeceği şefkat ile yaklaşır sevdiklerine. Duygularınla hareket ederken, düşüncelerinin de sesini duyabil. Güzel yanlarıyla muhabbetini beslerken, kötü huylarını da görebil.

Her türlü karar aşamasını İslam’ın filtresinden geçirmen gerektiği gibi sevdiklerini de doğru seç. Zira, insan bir kere nefsiyle sevmeye başlarsa eğer, çeşitli yanılgılar içerisine düşer. Hatalarını kenara kıyıya süpürür, kendisini uyaran sesleri susturur.

Her hareketinde Allah’ın rızasını araman gerektiği gibi sevdiklerinin peşinden gitmeden önce de dur ve sor. Zira, insan hataları ile kalbi körleşenin ardına takılırsa eğer, uçurumların dibine ya da karanlıkların içine çekilir. Dünyalık sevgilerin hepsi biter, yol gösteren gider.

Ey Allahım! 
Nefsimin dünyalık sevdalarına kanarak; 
Senin razı olmadığın hal ve hareketleri hoş görmekten, 
Şüpheli ve çirkin işlere yaklaşmaktan, 
Senin yolundan şaşırtacak adımları atmaktan, 
Senin sevmediklerini, kalbime kabul etmekten, 
Ve beni Senden uzaklaştıracak her boşluktan muhafaza buyur. 
Rahmetin ile kalbim Senin ve Senin sevdiklerinin muhabbetiyle dolsun; zamanım ise Senin rızanı kazandıracak amellerle bereketlensin.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji