بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ ٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kim |
|
| 2 | يُطِعِ | ita’at ederse |
|
| 3 | الرَّسُولَ | Elçi’ye |
|
| 4 | فَقَدْ | muhakkak ki |
|
| 5 | أَطَاعَ | ita’at etmiş olur |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 7 | وَمَنْ | kim de |
|
| 8 | تَوَلَّىٰ | yüz çevirirse |
|
| 9 | فَمَا |
|
|
| 10 | أَرْسَلْنَاكَ | biz seni göndermedik |
|
| 11 | عَلَيْهِمْ | onların üzerine |
|
| 12 | حَفِيظًا | bekçi |
|
Bilindiği gibi elçiye itaat, elçiyi gönderene itaattir. Bunun için her kim Allah'ın elçisine itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Her kim de nefsine uyar, itaatten yüz çevirirse onu kötülüklerden koruyacağım diye uğraşma. Çünkü biz seni onların başına bir koruyucu olarak göndermedik, elçi olarak gönderdik. Artık onlar, kötülük kaynağı olan nefislerdir, elbette kötülükleri yapacaklardır. Sen onları kötülüklerden, kötülüklerin cezasından koruyamazsın. Onlar yani "başüstüne" de, derler. Sonra yanından çıktılar mı bir kısmı geceleyin sana söyleyeceğinin veya senin söyleyeceğinin tersini söyler, başka bir ifade ile, sana verdiği sözün veya senden aldığı emrin tersini yapmak için beyit yapmaya çalışır gibi yalan dolan uydurmakla uğraşır, dediği halde gönlünde isyanı kurar, sıkıntı çıkarmaya uğraşır, kalbinde daima bunu gizler. "Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur." hükmüne karşı münafıkların bir kısmı artık Muhammed, Allahlık iddiasında bulunmaya kalkışıyor demek istemiş, bunun üzerine bu âyet inmiştir. (Âl-i İmran, sûresindeki "De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz." (3/31) âyetinin tefsirine bkz.) Onlar gönüllerinde ne gizlerlerse Allah onu yazar, vahy ile sana bildirir. Kur'ân'a geçirir veya sırası gelince cezalarını vermek üzere defterlerine geçirir. Bundan dolayı sen onlara bakma, her hususta Allah'a dayan, bunları da ona havale et Allah Teâlâ vekil olarak yeter.( Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri)
Riyazus Salihin, 159 Nolu Hadis
Ebû Necih İrbâz İbni Sâriye radıyallahu anh şöyle dedi:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize çok tesirli bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun üzerine:
– “Size, Allah’a çok saygı duymanızı, başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çıkarılmış bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır” buyurdular.
Ebû Dâvûd, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 16. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime
مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُطِعِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اَطَاعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ atıf harfi وَ ile birinci şart ismine matuftur.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَوَلّٰى şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لا تحزن أو لا يهمنّك. şeklindedir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَاكَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.
عَلَيْهِمْ car mecruru حَف۪يظًا ’e mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, حفيظا على أعمالهم şeklindedir. حَف۪يظًا kelimesi اَرْسَلْنَاكَ ’deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُطِعِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَوَلّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
حَف۪يظًاۜ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Sübut ve istimrar ifade eden مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ cümlesi şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hudûs, teceddüt ve hükmü takviye ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini etkiler.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayrıca mübteda olan مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfudur.
Aynı üsluptaki …وَمَنْ تَوَلّٰى cümlesi, tezat dolayısıyla makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Sübut ve istimrar ifade eden مَنْ تَوَلّٰى cümlesi şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, تَوَلّٰى cümlesi haberdir.
Şartın cevabının hazf edilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkur şart ve mahzuf cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًا cümlesi, mukadder cevap cümlesi için ta’liliye olarak fasılla gelmiştir.
Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اَرْسَلْنَاكَ fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
عَلَيْهِمْ car mecruru, mef’ûlün hali olan حَف۪يظاً ‘e mütealliktir. Hal, manayı tamamlamak ve pekiştirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
حَف۪يظاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
النَّارِ - الْجَنَّةَ ve زُحْزِحَ - اُدْخِلَ kelime grupları arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ cümlesiyle وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Peygamber Efendimize önceki ayette sen diye hitap edilirken burada الرَّسُولَ şeklinde bahsedilmesinde iltifat sanatı vardır.
Allah isminin zikri mehabet içindir.
يُطِعِ - اَطَاعَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًا [Seni onların üzerine koruyucu olarak göndermedik.] sözü lâzım-ı faide-i haberdir.
Mefhumu muhalifi; Peygambere itaat edenlere Peygamberi koruyucu olarak gönderdik, manasıdır.
İsm-i celâlin (Allah) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak ve itaatin vücûbunu vurgulamak içindir.
الرَّسُولَ kelimesi genel olarak cins anlamında kabul edilemez. Çünkü وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ [Kim de yüz çevirirse artık seni onların başına bekçi göndermedik.] cümlesindeki hitap münhasıran Peygambere (s.a.) müteveccihtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” Çünkü Resulullah, ancak Allah’ın kendisine “emret” dediğini emreder, “nehyet, yasakla” dediğini de nehyedip yasaklar. Dolayısıyla Peygamberin emredip yasakladıkları hususlarda peygambere itaat bizzat yüce Allah’a itaat demektir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَقُولُونَ | derler ki |
|
| 2 | طَاعَةٌ | peki (tamam) |
|
| 3 | فَإِذَا | fakat |
|
| 4 | بَرَزُوا | çıkınca |
|
| 5 | مِنْ | -dan |
|
| 6 | عِنْدِكَ | senin yanın- |
|
| 7 | بَيَّتَ | geceleyin kurarlar |
|
| 8 | طَائِفَةٌ | birtakımı |
|
| 9 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 10 | غَيْرَ | tersini |
|
| 11 | الَّذِي | şeyin |
|
| 12 | تَقُولُ | söylemiş olduğun |
|
| 13 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 14 | يَكْتُبُ | yazmaktadır |
|
| 15 | مَا | şeyleri |
|
| 16 | يُبَيِّتُونَ | geceleyin düşünüp kurdukların |
|
| 17 | فَأَعْرِضْ | sen aldırma |
|
| 18 | عَنْهُمْ | onlara |
|
| 19 | وَتَوَكَّلْ | ve dayan |
|
| 20 | عَلَى |
|
|
| 21 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 22 | وَكَفَىٰ | ve yeter |
|
| 23 | بِاللَّهِ | Allah |
|
| 24 | وَكِيلًا | vekil olarak |
|
Arada عرض; arz etmek demektir. Türkçede kullandığımız arz etmek, araz, aruz, arızi, maruz, maruzat, tatiz, itiraz, muaraza, muarız, taarruz, arıza, ırz, arzuhal kelimeleri bu köktendir. Bu kelimeyi yeryüzü manasındaki أرض kelimesiyle karıştırmayalım.
A'rada أعْرض ise yüz çevirmek demektir.
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, أمرنا طَاعَةٌ ‘dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
طَاعَةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, أمرنا şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup cevabı بَيَّتَ ‘ye mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. بَرَزُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَرَزُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِكَ car mecruru بَرَزُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ ’dir.
بَيَّتَ fetha üzere mebni mazi fiildir طَٓائِفَةٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru طَٓائِفَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. غَيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَقُولُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَقُولُ merfû muzari fiildir. Faili ise müstetir olup takdiri أنت ’dir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَيَّتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi بيت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.
يَكْتُبُ cümlesi haber olarak mahallen merfûdur.
يَكْتُبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُبَيِّتُونَ ’dir. Aid zamir mahzuftur. Îrabtan mahalli yoktur.
يُبَيِّتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن فعلوا ذلك فأعرض عنهم (Bunu yaparlarsa onlardan yüz çevir.) şeklindedir.
اَعْرِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَنْهُمْ car mecruru اَعْرِضْ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَكَّلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir.
اَعْرِضْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عرض ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَوَكَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.
بِ harf-i ceri zaiddir. اللّٰهِ lafzen mecrur, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. وَك۪يلًا hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilin mekulü’l-kavli olan طَاعَة cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
طَاعَةٌ takdiri أمرنا [bizim işimiz] olan mahzuf mübtedanın haberidir.
فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُ
Cümle atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
طَٓائِفَةٌ ’deki tenvin tahkir içindir.
مِنْهُمْ car mecruru طَٓائِفَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
غَيْرَ ‘nın muzâfun ileyhi konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan تَقُولُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
[Bir grup senin söylediğinin aksini uydurur.] yani senin söylediğinin, emrettiğinin tersini kurar, mesnetsizce söyler. Veya kendisinin sana söylediği, garantilediği itaatin zıttını icat eder. Çünkü kafalarında kabul değil ret, itaat değil karşı gelme niyeti vardı, söyledikleri ve dışa vurduklarıyla ikiyüzlülük ediyorlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
بَيَّتَ yalan uydurmak demektir. Böylesi düşünceler de zihinlerde geceleyin oluştuğu için بَيْت (ev) ve بَيَّتَ fiili ile alakalı olarak türetilmiştir. بَيَّتَ , geceledi demektir. Beyit de bu kökten gelir. Şiirler genelde geceleri yazılır. Gece üretim zamanıdır (kuluçka). Bayat kelimesi de bu köktendir.
Cenab-ı Hak, fiili müennes getirerek بَيَّتَتْ dememiş, aksine müzekker getirerek بَيَّتَ demiştir. Çünkü طَٓائِفَةٌ kelimesinin müennesliği hakiki değildir ve bu kelime, فِرْق (topluluk) ve فَوْج (bölük) manasınadır.
Keşşâf Sahibi: “Bu ifadenin manası, ‘senin söylediğin ve emrettiğin şeyin aksine veya kendisinin dediği ve taatin ihtiva ettiği şeyin aksini süsleyip hoş gösterdiler. Çünkü onlar, gönüllerinde kabulü değil reddetmeyi, taatı değil isyanı saklamışlardı’ şeklindedir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يُبَيِّتُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
[Allah uydurdukları şeyleri yazmaktadır.] cümlesinde lâzım söylenmiş, melzûmu olan hesap soracaktır ve ceza verecektir manası kastedilmiştir. Yani mecaz-ı mürsel vardır.
[Oysa Allah, gece tasarladıklarını yazmaktadır.] Bu, tehdit yollu bir ifade olup Allah onların gece tasarladıklarını amel sayfalarında kaydeder ve bunlara karşılık onları cezalandırır, demektir. Veya “Sana vahyedecekleri arasında yazmaktadır, seni onların sırlarından haberdar edecektir.” şeklinde de olabilir. Dolayısıyla, bunu içlerinde tutmalarının bir faydası olacağını sanmasınlar! “Sen onlara aldırış etme” yani onları cezalandırmayı içinden geçirme; durumları konusunda “Allah’a güvenip dayan.” çünkü İslam’ın pozisyonu güçlenip taraftarları izzet kazandığında Allah onların sana verdiği manevi zararlara karşı sana yetecek onları senin için cezalandıracaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إن فعلوا ذلك (eğer bunu yaparlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ cümlesine matuftur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَوَكَّلْ lafzında irsâd sanatı, Allah Teâlâ’nın kendinden Allah şeklinde bahsetmesinde tecrîd sanatı vardır.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
بِاللّٰهِ ’deki ب harfi zaiddir. Tekid ifade eder. اللّٰهِ , lafzen mecrur mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır. وَكَفٰى بِاللّٰهِ sözünde zamir yerine Allah ismi gelmiştir. Lafza-i celâlin tekrarlanması, zatının yüceliğine tenbih, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
وَك۪يلًا۟ temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
Ism-i celâlin burada zahir olarak zikredilmesi, yine geçen illetten dolayıdır. Bir de, cümlenin ıstildâline ve başka bir şeye ihtiyacı olmadığına dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً sözünde tağlîb vardır. Allah sadece vekil olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter.
Ayet-i kerimenin sonunda gelen iki Allah ismi hükmün illetini belli eder. Uluhiyet vasfından dolayı O'na tevekkül edilir ve O vekil olarak kafidir.
تَوَكَّلْ - وَك۪يلاً kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ ve وَكَفٰى بِرب ifadelerindeki بِ harf-i ceri, Kur’an’ın her yerinde zaiddir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Nisa Suresi 171)
Ayette lafza-i celâl iki kez geçmektedir. Çünkü makam, korkutma ve uyarma makamıdır. Bu tekrarda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Vekil olarak Allah yeter.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zâhirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
بَيَّتَ - يُبَيِّتُونَۚ ve تَوَكَّلْ - وَك۪يلًا kelime grupları arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Allah vekil olarak yeter.] Melzumu bizi korur, gözetir demektir. Lâzım- melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَلَا |
|
|
| 2 | يَتَدَبَّرُونَ | düşünmüyorlar mı? |
|
| 3 | الْقُرْانَ | Kur’an’ı |
|
| 4 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 5 | كَانَ | olsaydı |
|
| 6 | مِنْ | -ından |
|
| 7 | عِنْدِ | taraf- |
|
| 8 | غَيْرِ | başkası |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 10 | لَوَجَدُوا | bulurlardı |
|
| 11 | فِيهِ | onda |
|
| 12 | اخْتِلَافًا | birbirini tutmaz |
|
| 13 | كَثِيرًا | çok şey |
|
“Kur’ân mucizesi” 6 dakika 13 saniye
daha fazlası için;
https://www.youtube.com/playlist?list=PLMqaXpfGMqXg97V8mF4vhlqEix8eLpNp2
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istîfham harfidir. لَا يَتَدَبَّرُونَ cümlesi, atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أيعرضون فلا يتدبرون şeklindedir.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَدَبَّرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَتَدَبَّرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi دبر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ عِنْدِ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.غَيْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrudur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
وَجَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru وَجَدُوا fiiline mütealliktir. اخْتِلَافًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يرًا kelimesi اخْتِلَافًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri أيعرضون فلا يتدبرون (Yüz mü çeviriyorlar, artık düşünmezler mi?) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Hemze, inkârî istifham harfidir. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, kınama ve taaccüb anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Cümle muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
يَتَدَبَّرُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Taaccüb ve azarlamak için gelmiş inkâri istifhamdır. Tedebbür sebeplerinin çokluğuna rağmen cehaletleri devam etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tedebbür etmek; manayı anlamak, üzerinde fikir yürütmek demektir. Ayeti kerime Kur’an üzerinde tedebbüre davet eder. Tedbir kelimesi de bu köktendir. Bu fiil; تفاعّل kalıbı dolayısıyla tekellüf ifade eder. Yani zorlanmak, dönüşmek manaları taşır.
تَدَبّر kelimesinin aslı, bir şeyin sonuna bakmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً
وَ istînâfiyye, لَوۡ şartiyyedir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır..
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Şart üslubundaki cümlede كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ , şarttır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنْ عِنْدِ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Şartın cevabı olan لَ karinesiyle gelen لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ izafetinde غَيْرِ ve عِنْد, lafza-i celâle muzâf oldukları için şeref kazanmışlardır.
كَث۪يراً kelimesi اخْتِلَافاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اخْتِلَافًا kelimesinin nekreliği nev ve teksir ifade eder. Sıfat tamlaması şeklinde gelerek bu manalar tekid edilmiştir.
Mantık yollu kelamdır.
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَهُمْ | onlara gelse |
|
| 3 | أَمْرٌ | bir haber |
|
| 4 | مِنَ | (dair) |
|
| 5 | الْأَمْنِ | güvene |
|
| 6 | أَوِ | veya |
|
| 7 | الْخَوْفِ | korkuya |
|
| 8 | أَذَاعُوا | yayarlar |
|
| 9 | بِهِ | onu |
|
| 10 | وَلَوْ | halbuki |
|
| 11 | رَدُّوهُ | onu götürselerdi |
|
| 12 | إِلَى |
|
|
| 13 | الرَّسُولِ | Elçi’ye |
|
| 14 | وَإِلَىٰ |
|
|
| 15 | أُولِي | ve sahiplerine |
|
| 16 | الْأَمْرِ | buyruk |
|
| 17 | مِنْهُمْ | aralarındaki |
|
| 18 | لَعَلِمَهُ | bilirlerdi |
|
| 19 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 20 | يَسْتَنْبِطُونَهُ | işin içyüzünü araştıran(lar) |
|
| 21 | مِنْهُمْ | onun ne olduğunu |
|
| 22 | وَلَوْلَا | eğer olmasaydı |
|
| 23 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 25 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 26 | وَرَحْمَتُهُ | ve rahmeti |
|
| 27 | لَاتَّبَعْتُمُ | uyardınız |
|
| 28 | الشَّيْطَانَ | şeytana |
|
| 29 | إِلَّا | hariç |
|
| 30 | قَلِيلًا | pek azınız |
|
Bir de kendilerine emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi, düşünmeden danışmadan yayarlar Burada gazetecilerin durumuna da temas eden bir uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.
İSTİNBAT: Çıkarmaktır. "Nebıt" de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir. İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah'a ve Peygamberine müracaat edildiği gibi, burada da Allah'ın Peygamberine ve böyle yetkili kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.
Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:
1- Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.
2- İstinbat da bir delildir.
3- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.
4- Hz. Peygamber bile istinbat ile mükelleftir. Çünkü den sonra âyeti Peygamberi de kapsadığında şüphe yoktur.
İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve uydurdukları kötü yalanları yayarlar. Müslümanların zayıflarından bir takım halk da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya kalkışırlardı. Ve bu gibi saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim'de Hz. Ömer'den, İbnü Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Rasûlullah'ın, kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide insanların, Rasûlullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını görmüş ve bu haberi aklı almadığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup "kadınlarını boşadın mı?" diye sormuş, "hayır (boşamadım)" cevabını alınca çıkıp "bilesiniz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı" diye bir tellal gibi seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer'in gerçeği istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı aile hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel olduğundan âyet daha fazla savaşla ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla zararlıdır.
Ey Müslümanlar! Eğer Allah'ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü yeten yetkililer, çok geniş bilgi sahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve hayırlı işleri Allah'ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden bunların da şeytana aldanması pek az olur. Halbuki halk, çoğunlukla aldanır. Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah'ın fazilet ve rahmeti sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: "Eğer üzerinizde Allah'ın lutfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkmazd" (Nur, 24/21) buyurulmuştur. Bundan dolayı bu iki âyet arasındaki lutuf ve merhametin farkı unutulmamalıdır. Birisi mutlak, birisi kayıtlıdır..
Riyazus Salihin, 1551 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Her duyduğunu nakletmesi kişiye günah olarak yeter. "
(Müslim, Mukaddime 5;Ebu Davud,Edeb 80)
Nebeta نبط : Ayeti kerimede geçen istif'al formundaki إسْتَنْبَطَ fiili gayret ve çabayla çıkarmak anlamına gelir. Bu gizli bir şeyi açığa çıkarmak ya da kazılırken kuyudan su çıkarmak manalarına gelen if'al formundaki أنْبَطَ fiilinin kullanımından gelmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de istif'al babı formunda fiil olarak 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri istinbat etmek ve lobuttur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup cevabı اَذَاعُوا fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَمْرٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْاَمْنِ car mecruru اَمْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. الْخَوْفِ atıf harfi اَوِ ile makabline matuftur. Şartın cevabı اَذَاعُوا بِه۪ ’dir.
اَذَاعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اَذَاعُوا fiiline mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَذَاعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذيع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ
وَ atıf harfidir. لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. رَدُّوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَى الرَّسُولِ car mecruru رَدُّوهُ fiiline mütealliktir. اِلٰٓى اُو۬لِي car mecruru atıf harfi وَ ’la الرَّسُولِ matuf olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. Aynı zamanda muzaftır. الْاَمْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru اُو۬لِي الْاَمْرِ ’in mahzuf haline mütealliktir.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
عَلِمَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَسْتَنْبِطُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru عَلِمَهُ fiiline mütealliktir.
يَسْتَنْبِطُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, نبط ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. لَوْلَا cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَضْلُ mübteda olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir.
عَلَيْكُمْ car mecruru فَضْلُ ‘e mütealliktir. رَحْمَتُهُ atıf harfi وَ ‘la فَضْلُ ’e matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْلَا ‘ nın cevabının başına gelen rabıtadır.
اتَّبَعْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الشَّيْطَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا istisna harfidir. قَل۪يلًا müstesna olup fetha ile mansubdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعْتُمُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘ la önceki ayete atfedilmiştir. اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
مِنَ الْاَمْنِ car mecruru اَمْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi اَذَاعُوا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْاَمْنِ - الْخَوْفِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَمْرٌ - الْاَمْنِ ve اِذَا - اَذَاعُوا kelime grupları arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Onlara bir durum geldiği zaman” sözünde istiare vardır. Durum bir şahsa benzetilmiştir.
Duyduğumuz haberi araştırmadan hemen yaymak yanlıştır. Hucurat Suresi 6. ayeti hatırlatır. Orada da mealen [Size bir fasık haber getirirse iç yüzünü araştırın.] buyurulmuştur. Bu konuda günümüzde daha da dikkatli olmak gerekir. İnternet bilgilerini araştırmadan inanmak ve yaymak çok doğru değildir.
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ cümlesi şarttır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
مِنْهُمْ car mecruru اُو۬لِي الْاَمْرِ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabı olan لَ karinesiyle gelen لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu kimseler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
اَمْنِ - اَمْرٌ kelimeleri arasında tam cinas vardır. Biri durum, biri yönetim manasındadır.
اِلَيْكَ yerine لَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ [Resule götürselerdi.] sözünde risaletin müracaat edilecek zat olduğuna işaret vardır.
Zamir (هُمْ) yerine “işlerin iç yüzünü anlamak isteyenler…” ifadesinin kullanılması onların anlamadıklarını Resulullah’a (s.a.) ve büyük sahabilere götürmeleri, işin gerçek sebep ve sonuçlarını sorup öğrenmeleri gereğine işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِنْهُمْ [Kendilerinden olan] ifadesi kayıt ifade eder. İşi kendimizden olmayana götürmeyiz.
مِنْهُمْ ’deki zamir makam karinesiyle münafıklara aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْتَنْبِطُونَهُ kelimesinin türetildiği نبط , kuyu ilk kazıldığında çıkan sudur. Bu suyu inbât veya istinbât etmek; çıkarılması ve çıkarmaya çalışılması demek olup -istiare yoluyla- kişinin, anlaşılması zor ve önemli konularda üstün zekâsı sayesinde manaları ve tedbirleri çıkarsamasını anlatmak üzere kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
وَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda haberî isnaddır. لَوْلَا şart edatının dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ , şarttır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan فَضْلُ ’nin, takdiri موجود (vardır) olan haberi mahzuftur.
Car-mecrur عَلَيْكُمْ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden فَضْلُ ‘ya mütealliktir. رَحْمَتُهُ izafeti tezayüf nedeniyle, فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ ve وَرَحْمَتُهُ izafetlerinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına, رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لَ , şartın cevabının başına gelen harftir. Tekid ifade eder. Cevap cümlesi olan اتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
اتَّبَعْتُمُ fiilinin failinden istisna edilen قَل۪يلًا ’deki tenvin kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umuma işaret eder.
رَحْمَتُهُ - فَضْلُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Allah’ın sizin üzerinizdeki fazlı olmasaydı.] sözünde üçüncü şahıstan, siz zamirine dönüldüğü için iltifat sanatı vardır.
[Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti olmasaydı] ki peygamber gönderme, kitap indirme ve başarı vermedir “pek azı müstesna” yani içinizden pek azı -ya da az bir uyma- hariç [Şeytana uymuş gitmiştiniz!] yani inkârcılıkta kalakalmıştınız! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayetteki istisnanın zahiri, bu azlığın ne Allah’ın fazlı ne de rahmeti ile meydana gelmediği zannını uyandırmaktadır. Halbuki bunun imkânsız olduğu malumdur. İşte bundan dolayı müfessirler ihtilaf ederek şu görüşleri ileri sürmüşlerdir: Onlardan bir kısmı bu istisnanın, Allahu Teâlâ’nın, “Onu her tarafa yayıverirler.” sözünden; bir kısmı, “Bunu onlardan istinbat edebilecek olanlar elbette bilirlerdi.” ifadesinden; bir kısmı da “Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve merhameti olmasaydı.” ifadesinden olduğunu söylemişlerdir.
Bil ki bu hususta bu üçünün dışında başka bir izah yoktur. Çünkü ayet, bu üç hükmün haberini ihtiva etmektedir. Binaenaleyh istisnayı bunlardan herhangi birinden yapmak doğru olur. Böylece bu görüşlerden herbirinin ihtimal dahilinde olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَقَاتِلْ | (o halde) savaş |
|
| 2 | فِي | yolunda |
|
| 3 | سَبِيلِ |
|
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | لَا |
|
|
| 6 | تُكَلَّفُ | sen sorumlu değilsin |
|
| 7 | إِلَّا | başkasından |
|
| 8 | نَفْسَكَ | kendinden |
|
| 9 | وَحَرِّضِ | ve teşvik et |
|
| 10 | الْمُؤْمِنِينَ | inananları |
|
| 11 | عَسَى | umulur ki |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah |
|
| 13 | أَنْ |
|
|
| 14 | يَكُفَّ | kırar |
|
| 15 | بَأْسَ | gücünü |
|
| 16 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 17 | كَفَرُوا | inkar eden(lerin) |
|
| 18 | وَاللَّهُ | Allah’ın |
|
| 19 | أَشَدُّ | daha güçlüdür |
|
| 20 | بَأْسًا | baskını |
|
| 21 | وَأَشَدُّ | ve daha çetindir |
|
| 22 | تَنْكِيلًا | cezası |
|
Riyazus Salihin, 1303 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah yolunda cihad edenler için Allah Taâlâ cennette yüz derece hazırlamıştır. Her derecenin arası yerle gök arası kadardır."
Buhârî, Cihâd 4, Tevhîd 22. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 18
فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ
فَ mukadder şartın cevabına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن أفردوك وتركوك فقاتل (Sizi ayırır ve bırakırlarsa o zaman savaşın.) şeklindedir.
قَاتِلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru قَاتِلْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَاتِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Cümlesi قَاتِلْ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُكَلَّفُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
اِلَّا hasr edatıdır. نَفْسَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَرِّضِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile ürablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُكَلَّفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi كلف ‘dir.
حَرِّضِ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi حرض ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
عَسَى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl عَسَى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, عَسَى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُفَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَأْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَشَدُّ haber olup damme ile merfûdur.
بَأْسًا temyiz olup fetha ile mansubdur. اَشَدُّ تَنْك۪يلًا cümlesi atıf harfi وَ ’la اَشَدُّ بَأْسًا ’e matuftur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشَدُّ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, …إن أفردوك وتركوك فقاتل (Seni ayırır ve bırakırlarsa o zaman savaş.) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Cümle قَاتِلْ ‘deki failin halidir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr fiille mef’ûl arasındadır. Kasr üslubu ile cümle, olumlu ve olumsuz olmak olmak üzere iki anlam ifade etmektedir.
Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.
Bu durumda kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُكَلَّفُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir.
لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ [Sen kendinden başka kimseden sorumlu değilsin.] cümlesi savaşmayanlara ne olacak şeklindeki gizli bir sorunun cevabı olarak gelmiştir.
Arkadan gelen حَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَ [Müminleri teşvik et.] cümlesinde rücu vardır.
حَرضِ ; hastalık, noksanlık, zayıflık, değersizlik gibi bir mana taşır. Tefil babına girerek teşvik etme manası olmuştur. Bu şeddeli bâbda, giderme manası vardır. Zayıflığı gider yani teşvik et demektir. Müminler savaş konusunda zayıftır, onları cesaretlendir, teşvik et, o zayıflığı gider manasındadır.
“Sen kendinden başka hiçbir şeyden sorumlu değilsin ve müminleri teşvik et.” sözleri muhatap dışındakilere tariz ve kışkırtma üslubuyla gelmiştir. Çünkü Resule (s.a.) savaşmak farzdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ
Cümle beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.
Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıkıp haber manası kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عسى fiili Allah Teâlâya isnat edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nispeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle gelmesi kalplerde telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. Ayette Allah’ın rahmetini ummak yönünde bir teşvik vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki müspet muzari fiil cümlesi يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا , masdar teviliyle عَسَى ’nın haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَأْسَ için muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
عَسَى mukarebe fiillerinden biridir ki “ummak, ümid etmek, öyle olmasını istemek” manalarına gelir. Bu manalar, Allah hakkında düşünülemez. Buna şöyle cevap verilir: عَسَى kelimesi, arzulandırmak manasındadır. Halbuki arzu ettirmede ne bir şekk ne bir yakîn manası vardır. Bazı alimler, Allah’ın (ümit vermesinin), kesinlik ifade edeceğini söylemişlerdir. [Olur ki Allah o kâfirlerin savletini yani hamlesini defeder.] ifadesinin de delalet ettiği gibi yardım ve muzafferiyet hususunda ilâhî bir teminat içindedir. Allah Teâlâ hakkında Kur’an’da kullanılan (olur ki, belki) kelimesi, kesinlik ifade eder. Binaenaleyh Hazreti Peygambere, tek başına da kalsa cihad farzdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَفَرُوا - الْمُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
[Umulur ki Allah küfredenlerin kötülüğünü, sıkıntısını sizin üzerinizden çeker.] cümlesi Allah Teâlâ’nın kafirlerin güçlerini kıracağını ve muhtemel zararlarını önleyeceğini gösteren kesin bir sözdür. Zira Allah Teâlâ hakkında kullanılan لعلَّ ve عَسَى ifadeleri kesin olarak gerçekleşeceğini bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عَسَى kelimesi vaad manasında müsteardır. Burada onlar ile murad edilen Mekke kafirleridir. Ayet Mekke’nin fethine hazırlıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَللّٰهُ mübteda, اَشَدُّ haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan اَشَدُّ mübalağalı ismi fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Cümlede tekrarı lafzî tekiddir.
بَأْسًا kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
وَاَشَدُّ تَنْك۪يلًا ibaresi habere matuftur.
اَشَدُّ , اللّٰهُ ve بَأْسًا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَأْسًا - اَشَدُّ - تَنْك۪يلًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümle, makam için açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir. Cümlede, zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti arttırmak, hükmün illetini bildirmek (yani gücünün ve cezasının daha şiddetli olması, ulûhiyet vasfından anlaşılmaktadır) ve bir de cümlenin istiklalini takviye etmek içindir.
Bu cümlede “ اَشَدُّ /daha şiddetli” kelimesinin tekrar edilmesi, manayı tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْسًا وَاَشَدُّ تَنْك۪يلًا cümlesi vaad ve tehditin gerçekleşmesi manasında tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً ٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kim |
|
| 2 | يَشْفَعْ | destek olursa |
|
| 3 | شَفَاعَةً | bir destekle |
|
| 4 | حَسَنَةً | güzel |
|
| 5 | يَكُنْ | vardır |
|
| 6 | لَهُ | onun |
|
| 7 | نَصِيبٌ | bir payı |
|
| 8 | مِنْهَا | o işten |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 10 | يَشْفَعْ | destek olursa |
|
| 11 | شَفَاعَةً | bir destekle |
|
| 12 | سَيِّئَةً | kötü bir (işe) |
|
| 13 | يَكُنْ | olur |
|
| 14 | لَهُ | onun |
|
| 15 | كِفْلٌ | bir payı |
|
| 16 | مِنْهَا | o işten |
|
| 17 | وَكَانَ | ve |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَلَىٰ |
|
|
| 20 | كُلِّ | her |
|
| 21 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 22 | مُقِيتًا | gözetip karşılığını verendir |
|
Halbuki kim güzel bir şefaat yaparsa, yani Allah rızası için bir yararlı işe aracılık ederse ve yol gösterirse onun o şefaatten (aracılıktan) bir payı, güzel bir sevabı olur. Yararlı ve güzel bir işte yol gösteren onu yapan gibidir. Ve kim de İslâm'a aykırı kötü bir şefaat (aracılık) yaparsa onun da ondan aynı oranda kötü bir payı vardır. Allah'ın da her şeye gücü yeter. Ve her şeyi layıkıyle gözetir, İyiyi iyiliğinden, kötüyü kötülüğünden derecesine göre hisse sahibi kılar.
Savaş ve teşvik emirlerinden sonra ve ceza bölümünden sonra bu şefaat âyetinin gelmesi ne kadar beliğdir (fasih ve edebidir). Bundan dolayı kötülüğe aracılık etmekten sakınmak gerektiği gibi her çeşit güzel aracılıklar da yapılmalı ve kabul edilmelidir. (Elmalılı Hamdi Yazır)
Kefele كفل : Kefâlet; garanti vermek ve sigorta etmektir. كَفِيل İse kefaletin yazılı olduğu belgedir. Sanki bu belge ilgili kişinin işinin güvencesi olmuştur. كِفْل sözcüğü kefil anlamındadır. Nisa 85 ayetinde geçen كِفْل ise, daha önce verdiğimiz ilk anlamında değildir. Aksine bu değersiz şey anlamına gelen كِفْل kökünden alınmıştır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle beraber 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kefil olmak, kefâlet, tekeffül ve zülkifldir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْفَعْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
شَفَاعَةً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَنَةً kelimesi شَفَاعَةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَا cümlesi şartın cevabıdır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُنْ ’un mahzuf haberine mütealliktir. نَص۪يبٌ kelimesi يَكُنْ ’un muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْهَا car mecruru نَص۪يبٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَشْفَعْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
شَفَاعَةً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. سَيِّئَةً kelimesi شَفَاعَةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَا cümlesi şartın cevabıdır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُنْ ’un mahzuf haberine mütealliktir. كِفْلٌ kelimesi يَكُنْ ’un muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْهَا car mecruru كِفْلٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru مُق۪يتًا ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُق۪يتًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مُق۪يتًا kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
حَسَنَةً kelimesi شَفَاعَةً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَا ; nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُ nakıs fiil كان ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
كان ’nin muahhar ismi olan نَص۪يبٌ kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve nev ifade eder.
Ayetin aynı üslupla gelen ikinci cümlesi olan وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Şart üslubunda gelen terkipte يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
سَيِّئَةً kelimesi شَفَاعَةً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا şeklindeki cümle, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُ , nakıs fiil كان ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
كان ’nin muahhar ismi olan كِفْلٌ kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve nev ifade eder.
مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ cümlesiyle, وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ
cümlesi arasında 8’li güzel bir mukabele sanatı vardır.
يَشْفَعْ - شَفَاعَةً ve كَانَ - يَكُنْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَيِّئَةً - حَسَنَةً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, نَص۪يبٌ - كِفْلٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَنْ - يَشْفَعْ - شَفَاعَةً - يَكُنْ - لَهُ - مِنْهَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Kim güzel bir şefaatle şefaat etti.] cümlesinde hem mef’ûlü mutlak vardır hem de sıfatı zikredilmiştir. Çok tekid vardır.
Davet ettiğimiz şeylere dikkat edelim. Bir insanı kötülüğe davet edersek o kötülükten bize de bir pay yazılır. İyiliğe davet edersek bize de iyi bir hisse gelir. Yapmadığımız halde sadece davet ettiğimiz için.
Bir Müslümana dua etmek de şefaat kapsamındadır.
نَص۪يبٌ , كِفْلٌ ’in zıddı, mukabili olarak gelmiştir. Nasıl bir yol açarsak nasıl örnek olursak öyle karşılık buluruz.
Dilciler, كِفْلٌ kelimesinin pay ve nasip manasında olduğunu söylemişlerdir. Hak Teâlâ’nın, يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ [Size, rahmetinden iki (kat) nasip versin. (Hadid Suresi, 28)] ayetinde de kelime bu manadadır. Bu kelime, Arapların, devenin hörgücü üzerine bir çul dolayıp üzerine bindiğinde söylediği sözlerinden alınmıştır. Çünkü Araplar, devenin sırtının hepsini değil, sadece bir kısmını kullandıkları için böyle demişlerdir. İbnu’l Muzaffer şöyle der: “Aynısı başkası için hazırlanmadıkça ‘Bu, falancanın hissesidir.’ denilemez. Nasip kelimesi de aynıdır. Eğer bu tek olur ise ona ‘kifl’ veya ‘nasip’ denmez.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin كَانَ ’nin ismi olarak gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِكُلِّ شَيْءٍ amili olan مُق۪يتاً ’e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.
كَانَ ’nin haberi olan مُق۪يتاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Cümlede car mecrurun amiline takdimi önemi sebebiyledir.
Allah isminin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً cümlesi , ayette geçen مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً cümlesinin tezyilidir. Allah'ın her ameli, kendisine yakışan iyi veya kötü oluşuna göre karşılık vereceğini göstermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Cenab-ı Hak, kendisinin bütün makdûrat ve mümkinata kadir oluşunun, kendisi için muhdes bir sıfat değil de ezelî bir sıfat olduğuna dikkat çekmek için Allah, her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır, buyurmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın, مُق۪يتًا tabiri, şu veya bu zaman ve vakitle kayıtlanmaksızın, o şeyin, o vasfın, ezelden ebede kadar olacağına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مُق۪يتًا azık anlamındadır, ق۪اتً fiilinden müştaktır. Bedene kuvvet veren ve koruyan gıda demektir.
مُق۪يتًا kelimesi, lüzum alakasıyla şehadet ve korumak manasında geldiği için mecaz-ı mürseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً ٨٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | حُيِّيتُمْ | selamlandığınız |
|
| 3 | بِتَحِيَّةٍ | bir selam ile |
|
| 4 | فَحَيُّوا | siz de selam verin |
|
| 5 | بِأَحْسَنَ | daha güzeliyle |
|
| 6 | مِنْهَا | ondan |
|
| 7 | أَوْ | yahut |
|
| 8 | رُدُّوهَا | aynen iade edin |
|
| 9 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah |
|
| 11 | كَانَ |
|
|
| 12 | عَلَىٰ |
|
|
| 13 | كُلِّ | her |
|
| 14 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 15 | حَسِيبًا | hesaplayandır |
|
Aracılık için birisine başvuranlar işe selâm ile başlayacaklardır. Müminler karşılaştıklarında selâmlaşacak, karşılıklı olarak iyi dilekte bulunacaklardır. Her kültürde selâmlaşma âdeti ve bu âdetin gerektirdiği usul ve âdâb vardır. Bu münasebetle müslümanlar arasında selâmlaşmanın nasıl olması gerektiği konusuna geçilmiştir. “Selâm” diye tercüme edilen tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten olup lugat mânası itibariyle “sağlık, uzun ömür dilemek” demektir. Tefsirciler buradaki tahiyye buyruğunu üç şekilde açıklamışlardır: a) Hapşıranın “elhamdülillâh” demesi ile başlayan karşılıklı dualar; b) Hediye verene hediye ile mukabele; c) Selâm verip almak. Tahiyye kelimesi daha ziyade bu üçüncü mânada kullanılmıştır.
Câhiliye devrinde de çeşitli sözlerle selâmlaşma yapılır, ama selâmlaşmada köleliğin ve sınıf farkının izleri görülürdü. Selâm vermek mecburiyetinde olanlar, verirken birtakım kayıtlara bağlı bulunanlar köleler, zayıflar ve garipler olurdu. İslâm dini getirdiği eşitlik ve fazilet anlayışına uygun olarak bir selâmlaşma âdâbı oluşturdu. Sünnet ve örf bunun verilişini “esselâmü aleyküm” veya “selâmün aleyküm”, alınışını da “aleykümüsselâm, aleykümselâm, ve aleykümüsselâm ve rahmetullah ve berekâtüh” şeklinde belirledi. Selâmlaşma müslümanlar arasında bir ülfet, kaynaşma, sevgi aracıdır, barış içinde olma işaretidir. Selâm verip alanlar birbirlerine Allah’tan “iyilik, esenlik, rahmet, bereket” dilemektedirler. Bu sebeple selâmlaşma Kur’ân’da ve Sünnet’te teşvik edilmiş, âlimler tarafından hükmü ve âdâbı üzerine kafa yorulmuş, açıklamalar yapılmıştır.
Bir müslümanın bir veya daha fazla müslümanla karşılaştığı, bir araya geldiği zaman selâm vermesi sünnettir, bu selâmı birisi verince diğerlerinin onu alması farzdır. Bir kişinin verdiği selâmı topluluktan birinin almasıyla vazifenin yerine gelmiş olup olmayacağı konusu tartışılmıştır. Ebû Hanîfe’ye göre topluluktan her birinin selâmı alması gerekir. Gayri müslimlere de müminlere verilen selâmın verilebileceğini ileri süren âlimler bulunmasına rağmen ekseriyete göre onlara bir mümin böyle selâm vermez, onlar verirlerse “ve aleyküm” (size de olsun) şeklinde mukabele edilir (ayrıca bk. Nûr 24/ 27, 61).(Diyanet Tefsiri)
Bir (güzel) selamla selamlandığınız vakit, daha güzeli ile selamlayın veya aynısıyla cevap verin. Muhakkak ki Allah her şeyin hesabını görendir.
Tahiyyat; aslında hayatın uzun olması için yapılan bir duadır. Hayat ve utanmak manasındaki haya da bu köktendir. Daha sonra her çeşit dua için kullanılır olmuştur. İslam alimleri selam kelimesinin tahiyyattan daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Çünkü selam; dini ve uhrevi afetlerden selam bulma duasıdır. Ayrıca Allah Teala'nın isimlerinden biridir.
Rivâyete göre Resülüllah sav şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse, gıyâbında bir Müslüman kardeşine duâ ederse, duâsı kabul olur ve vazifeli melek “Onun bir misli de sana''der . (Ebussuud)
Selama cevap vermek vaciptir.
Hutbe iradı, cehri Kur'ân tilaveti, hadis rivayeti, ilim tedrisi, ezan ve ikamet esnasında verilen selam alınmaz.
Yukarıda hep savaştan bahsedildi, burada artık bir selam / barış bahsi açılıyor.
وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حُيّ۪يتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حُيّ۪يتُمْ sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِتَحِيَّةٍ car mecruru حُيّ۪يتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
حَيُّوا fiili ن’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَحْسَنَ car mecruru حَيُّوا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti kesradır. مِنْهَٓا car mecruru اَحْسَنَ ’ye müteallikdir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. رُدُّوهَاۜ fiili ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَاۜ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى كُلِّ car mecruru حَس۪يبًا ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَس۪يبًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
حَس۪يبًا kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَوْ رُدُّوهَا cümlesi şartın cevabına matuftur.
حُيّ۪يتُمْ - بِتَحِيَّةٍ - حَيُّو kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً
Ta’lil manasında istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni şibh-i kemali ittisâldir.
Kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesine ta’lil denir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi dolayısıyla tecrîd sanatı vardır.
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِكُلِّ شَيْءٍ , amili olan كَانَ ’nin haberi حَس۪يباً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.
حَس۪يباً mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesi önceki ibare için tezyîl ifade eder.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle faydalı talimatları hatırlatma kastıyla gelmiş tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
[Her şeyin hesabını tutmaktadır] yani Allah, selam olsun başka bir şey olsun, her konuda sizi hesaba çekecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allah vasfı olarak zikrettiği حَس۪يبًا kelimesini; اِنَّ harfi ve bu vasfın ezelden beri bulunduğuna delalet eden كانَ ile tekid ederek vurgulamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Resulullah'a sav itaat eden kimse Allah'a itaat etmiş demektir. İslâm'ın büyük şiarlarından birisi de Müslümanlardan tanıdığın ve tanımadığın küçük ve büyük herkese “esselâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu” diyerek selâm vermektir. Selâmı da ya ondan daha güzeli ile ya da aynısı ile almak gerekir. Binekli olanın yürüyene, az sayıda olanın çok sayıda olana, küçüğün büyüğe selâm vermesi selâmın adabındandır. Hutbe verirken, Kur'ân okurken, hadis rivayet ederken, ilim müzakere edilirken, ezan ve ikâmet getirilirken selâm alınmaz.
Şu kimselere ise, bu o halleri esnasında selâm verilmez:
Ya Rab, sev beni! Sevdiklerine sevdir beni. İki cihanda da yüzü gülenlerden eyle beni.
Sevmediklerini uzak tut gönlümden, hayatımdan ve sevdiklerimden. Dirildikleri gün pişmanlıkları boşa gideceklere, kitabı sol tarafından verileceklere, yüzleri kararacaklara, ailesinden kaçacaklara. Cehennem ateşinde defalarca ölmeyi dileyeceklere. İçtikçe susuzluğu, yedikçe açlığı giderilmeyeceklere benzemekten ve onlar gibisine yakın olmaktan koru beni.
Kitabı sağ elinden verileceklerden, yüzü sevinçten parlayacaklardan eyle beni. Cennet kapılarından, cehhennem ateşi nedir bilmeden gireceklerden eyle beni. Sevdikleriyle bir araya geleceklerden, salih kullarınla tanışacaklardan, sevdiklerine komşu olacaklardan, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yüzüne doya doya bakacaklardan ve sohbetlerini dinleyeceklerden eyle beni. Sana kavuşacaklardan, ‘bizi hüzünden ve tasadan kurtarana, bu cenneti ve nimetlerini verene hamd olsun’ diyeceklerden eyle beni.
Ya Rab, sev beni. Sevdiklerine sevdir beni. İki cihanda da sevindir beni. Mahşer günü, ne sevdiklerim benden, ne de ben sevdiklerimden kaçayım.
Zaman dediğin, yıkıntıların arasında kim kalmış diye arkasına bakmadan geçer gider. Yaşadığın topraklarda senden önce de yaşandı. Allah dilediği sürece, senden sonra da yaşanacak. Dünya gözünde kıymetin yok, ne işte iyi olduğunu düşünürsen düşün, senden daha iyisi illa ki gelecek. Vakit gecikmeden, ahiret hazırlığına başlamalı, insan.
Allah’a ve Rasûl’une itaat edenlerden. Kur’ân-ı Kerim’i kendine yoldaş edinenlerden. Yaşadığı süre boyunca hayırlı işlere vesile olanlardan. Boş işlerden ve boş sözlerden uzak duranlardan. Ölüm gelmeden uyananlardan ve ahiretine hazırlananlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji