بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراًۜ ٥٢
Rabbimiz Nisâ sûresinin bu âyetlerinde bizi bir grubun karşısında durdurdu, bize bir grup tanıttı ve ısrarla bizim onlara bakmamızı, onlar üzerinde düşünmemizi, onları yakından tanımamızı istedi. Bunlar kendilerine kitap verildiği halde, Allah bilgisine ulaştırıldıkları halde Allah’a iman etmeleri gerekirken, Rablerinin istediği bir hayatı yaşamaları gerekirken, Allah’ı bırakıp da Allah berisinde birtakım cibt ve tâğutlara iman eden, bunları dinlemeye, bunlara ibâdet etmeye yönelen ve kâfirleri Müslümanlara tercih eden, menfaatleri sebebiyle kâfirleri Müslümanlardan daha Medenî, daha doğru yolda gören insanlardır. (Besairul Kur’ân-Ali Küçük)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَعَنَهُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَعَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, يَلْعَنِ fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَلْعَنِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُ car mecruru نَص۪يرًا ’e mütealliktir. نَص۪يرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, أحدا şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir, mahallen merfudur.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan لَعَنَهُمُ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tehditi artırmak ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
O Yahudilere, zikren yakın oldukları halde uzak için kullanılan اُو۬لٰٓئِكَ edatı ile işaret edilmesi, onların dalaletteki mertebelerinin pek uzak olduğunu zımnen bildirmek içindir. Yani Allah Teâlâ, onları rahmetinden uzaklaştırıp tard etmiştir. Bu istînâf cümlesi, onların halini ve akıbetini beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İşaret ismi, arkasından gelen şeyleri kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)
İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kişilerdir. Allah kime lanet ettiyse, onun için bir yardımcı asla bulunmaz.
Lanet, Allah'ın yardımı keserek rahmetinden uzaklaştırması demektir ki bu da Allah'ın müminlere olan yakınlığının zıddıdır. Bundan sonra da Cenab-ı Hak, Allah'ın lanet ettiği bir kimseye hiçbir kimsenin yardım edemeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu, Cenab-ı Hakk'ın tıpkı, ["... Hepsi de, Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak... Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler de öldürülürler..."] (Ahzâb, 61) ayetinde olduğu gibidir. İşte bu lanet, mevcut ve tahakkuk eden lanettir. Ahiretteki lanete gelince, bu daha büyüktür. Bu da, "o günde hiç kimsenin hiç kimseye fayda verememesi ve emrin yalnız Allah'a mahsus olması" ile tahakkuk edecek olan bir lanettir. Bu ifadede, "Zıddın, zıt üzerine hamledilmesi kabilinden", Allah'ın Resulüne yardım, müminlere de takviye ve teyit vaadi bulunmaktadır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراًۜ
وَ istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَلْعَنِ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
نَص۪يرًا ’deki tenvin nev ve kesret ifade eder. ‘Hiçbir yardımcı’ manasındadır. Menfî siyakta nekre umuma işarettir.
Bu ayet, o Yahudilerin, Kureyş'ten talep ettiklerini ebediyen bulamayacaklarını açıkça belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَلْعَنِ - لَعَنَهُمُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s- sadr vardır.
Şart cümlesinde zamir yerine Allah isminin gelmesi mehabeti arttırmak içindir.
اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ ٥٣
Çünkü bunlar cimridirler, Allah’ın kendilerine lütfettiği nîmetlerine karşı çok nankör davranıyorlar. Allah kendilerine iman ve kitap nîmeti verdiği halde menfaatleri sebebiyle Müslümanlardan kaçıp kâfir ve müşrik dünya ile birlikte hareket etmeye çalışıyorlar. Ellerindeki kitaplarını tasdik ederek gelen Kur’ân’a ve son elçiye inanmıyorlar. Bu son elçiye verilen nîmetleri çekemiyorlar.
Halbuki Allah kendilerine de aynı nîmetleri vermişti. İbrahim (a.s) in oğlu Yâkub (a.s)’a kendilerini nisbet eden bu insanlara peygamberleri vasıtasıyla sayısız nîmetler lütfedilmişti. Mısır’da çok mutlu bir hayat yaşamışlardı. Sonra kendi amelleri sebebiyle özgürlüklerini yitirip köleleştirildikleri bir dönemde Mûsâ (a.s) ve Harun (a.s) rehberliğinde kölelikten kurtarılmışlardı. Allah onları çölün ortasında akla hayale gelmedik nîmetlerle doyurmuştu.
Sonra Dâvûd (a.s) ve Süleyman (a.s) döneminde gerçekten dünyanın en büyük nîmetlerine nail olmuşlardı. Ama eğer bu İsrâil oğulları yine Müslümanca bir hayata devam etmiş olsalardı, Allah’ın kendilerine gönderdiği Îsâ (a.s), Zekeriyya ve Yahya (a.s) döneminde de Müslümanlıklarını devam ettirebilselerdi ve son elçi geldiği zaman da ona iman etmiş olsalardı, Muhammed (a.s) in de mü’mini olarak Kur’-an’ın pratikte uygulayıcıları olsalardı elbette eski konumlarını yeniden kazanacaklar ve Müslümanların içinde dünyanın en üstün insanları olma şerefini kazanacaklardı.
Ama ne yazık ki bu adamlar bunca nîmete sahipken, atalarının yolunu terk etmişler, Peygamberlerinin getirdiği kitaplarının sistematik hayat tarzını reddetmişler, kendi kendilerine yahudilik diye bir yol ihdas etmişler, hıristiyanlık diye bir yol çıkarmışlar ve böylece yeryüzünde küfrün iki kanadını oluşturarak ataları İbrahim (a.s) in torunu olarak kendilerine gönderilen Muhammed (a.s)’a ve ona iman eden İsmail oğullarına hasetlerinden düşman olarak kâfir ve müşrik dünyayla birlikte hareket etmeye başlamışlar.(Besairul Kur’ân-Ali Küçük)
نَقْر kelimesi delmeye yol açacak şekilde vurmak demektir. نَقِير İse hurma çekirdeği üzerindeki yarık (hiç bir önemi olmayan, zerre kadar önemi olmayan). Bu önemsiz, değersiz şeyler için kullanılır. نَاقُور ise sûr demektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nakarat, nakkâre ve mangırdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi) Bu ayette hurmanın üzerindeki zar için kullanılmıştır.
اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ
İsim cümlesidir. اَمْ munkatı’ olup بل ve hemze manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمُلْكِ car mecruru نَص۪يبٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا جعل لهم نصيب من الملك فإذًا (Mülkten bir nasipleri olsaydı..)şeklindedir.
اِذًا cevap harfidir. لَا يُؤْتُونَ cümlesi, mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, إذا أعطوا الملك فهم لا يؤتون الناس نقيرا. şeklindedir.
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَق۪يرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَمْ : Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمْ munkatıadır. Burada inkârî istifham harfi hemze ve intikal ifade eden بَلْ manasındadır.
Cümle, istifham üslubunda olmasına rağmen, vaz edildiği soru anlamından çıkarak kınama anlamı kazandığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teala olması sebebiyle, terkipte tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan نَص۪يبٌ ’un nekre gelişi kıllet ve nev ifade eder.
مِنَ الْمُلْكِ car mecruru نَص۪يبٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَمْ munkatıadır, hemzenin manası da Yahudilerin mülkün onlara döneceğine dair inançlarını ret ve inkârdır. [Eğer öyle olsa idi insanlara hurma çekirdeğinin çukuru kadar bir şey vermezlerdi] yani mülkten bir hisseleri olsa idi, kimseye نَق۪يرًاۙ kadar bir şey vermezlerdi ki o da çekirdeğin üzerindeki minicik çukurdur. Bu da onların ne kadar derin bir cimriliğe battıklarını gösterir. Çünkü onlar krallarken bunda cimrilik ediyorlar, ya bir de sefil fakirler oldukları zaman ne yaparlar? Mananın onlara mülkün kinaye ile verildiği ve onların da insanlara bir şey vermedikleri şeklinde olması da caizdir. و 'dan yahut فَ 'den sonra gelen لَا , atıf manası dolayısıyla müfredi ortak etmek için gelirse, amel etmesi de etmemesi de caiz olur. Bunun içindir ki amel ettirerek nasb üzere لَا يُؤْتُو şeklinde okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْمُلْكِ [Hükümranlık]tan maksat ya dünyadakilerin hükümranlığı ya da [Şayet siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla hepsini elinizde tutardınız!] (İsrâ 17/100) ayetinde geçtiği gibi Allah’ın hükümranlığıdır. Bunların cimriliğini daha iyi anlattığı ve Kur’an’daki benzeri ile örtüştüğünden, bu mana daha güzeldir. بل ve istifham hemzesindeki hemzenin, işbu dünyevî hakimiyetten kendilerine bir pay verilmesini yadırgama anlamında olması da caizdir. Tıpkı krallar gibi malları, bağları-bahçeleri, yüksek yüksek sarayları vardı. Ama sahip olduklarından hiçbirini hiç kimseye koklatmıyorlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Son cümlede cimrilikteki aşırılıklarına tariz vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Buradaki istifham, vukuun inkârı için değil, vaktin inkârı için de olabilir. Yani yoksa onlar, hükümdarlar gibi büyük miktarda malların, bağ ve bahçelerin ve muhteşem sarayların sahipleri oldukları halde, insanlara bir çekirdek oyuğunu dolduracak kadar bir şey bile vermezler mi? Tıpkı babasına bakmayan zengin bir adama:
"Bu kadar servetin olduğun halde de mi babana bir şey vermiyorsun?" dendiği gibi. Buna göre ayetteki اِذًا [O halde] kelimesi, inkar ve kınamayı kuvvetlendirmek için kullanılmıştır. Zira dünyadan nasip verilmesi, yardım sebebi olması gerekirken, onlar bunu yardımı uzaklaştırma sebebi yapmışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ
Fasılla gelen cümlede rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Takdiri: إذا جعل لهم نصيب من الملك فإذًا [Mülkten bir nasipleri olsaydı..] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذاً cevap harfidir, burada amel etmemiştir.
Mef’ûl olan نَق۪يرًا ‘deki tenvin kıllet ve nev ifade eder.
Bu kelimenin aslı نَقْر kelimesinden olup, faîl veznindedir. Kendisinde bir oyuk bulunan oduna da oyulduğu için bu ad verilir. نَقْر kelimesi ise taşa ve başka şeylere مِنْقَار ile vurmaktır. مِنْقَار balta gibi, kendisiyle taşların parçalanıp yarıldığı bir demir (keski, murç vb. şeyler)'dir. Gagasıyla vurup besinini yardığı için, kuşun gagasına مِنْقَار isminin verilmesi de bundandır. Burada نَق۪يرًاۙ kelimesinin zikredilmesi bir temsil olup, maksat onların son derece cimri olduklarını anlatmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hakk'ın, [Fakat öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu bile vermezlerdi] ifadesinde اِذًا kelimesi fiilden önce gelmiş, ama (amel etmesi gerekirken) amel etmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak önceki ayette Yahudileri şiddetli bir cehaletle vasfetmiştir ki bu da onları "Puta tapanların, Allah'a ibadet edenlerden daha üstün olduğuna inanmalarıdır." Bu ayette de onları cimrilik ve haset etmekle vasfetmiştir. Cimrilik, bir kimsenin, Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetlerden hiç kimseye hiçbir şey vermemesidir. Haset ise insanın, Allah'ın başka kimselere hiçbir nimet vermemesini temenni etmesidir. Binaenaleyh, cimrilik ile haset kendisinde bulunduğu kimseler, Allah'ın başkalarına nimet vermesini istememe hususunda müşterektirler. Buna göre cimri olan kimse, kendinde olan nimeti başkalarına vermez; haset eden kimse de, Allah'ın, başka kullarına hiçbir şekilde nimet vermesini istemez. İnsanın, "kuvvet-i âlime" (bilme kuvveti) ve "kuvvet-i âmile" (yapma kuvveti) diye iki kuvveti vardır. Kuvvet-i âlime'nin kemâli, ilim; noksanlığı ise cehalettir. Kuvvet-i âmile'nin kemâli, güzel ahlak; noksanlığı ise kötü ahlaktır. Noksanlık itibariyle kötü ahlakın en şiddetlisi de cimrilik ile hasettir. Bundan dolayı da önce zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً ٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | يَحْسُدُونَ | kıskanıyorlar mı |
|
| 3 | النَّاسَ | insanlara |
|
| 4 | عَلَىٰ | yüzünden |
|
| 5 | مَا | şeyi (vahiyleri) |
|
| 6 | اتَاهُمُ | verdiği |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 8 | مِنْ | -ndan |
|
| 9 | فَضْلِهِ | lutfu- |
|
| 10 | فَقَدْ | oysa |
|
| 11 | اتَيْنَا | biz verdik |
|
| 12 | الَ | soyuna |
|
| 13 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim |
|
| 14 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 15 | وَالْحِكْمَةَ | ve hikmeti |
|
| 16 | وَاتَيْنَاهُمْ | ve onlara verdik |
|
| 17 | مُلْكًا | bir mülk |
|
| 18 | عَظِيمًا | büyük |
|
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatı’ olup بل ve hemze manasındadır. يَحْسُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harfi ceriyle يَحْسُدُونَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰتٰيهُمُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪ car mecruru ism-i mevsûlun aid zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri ما آتاهم إيّاه الله من فضله şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.
اَمْ : Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً
Fiil cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اٰتَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
اٰلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup gayrı munsarif olduğu için, cer alameti fethadır. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُلْكًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi مُلْكًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمْ , munkatı’ istifham harfidir. Burada hemze ve بَلْ manasındadır.
بل , intikâlî idrâb manasındadır. Yani kelam ilk manayı iptal etmeyip muhafaza etmekle beraber bir manadan başka bir manaya intikal etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.95)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve azarlama amacı taşıdığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle birlikte يَحْسُدُونَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَضْلِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
اَمْ يَحْسُدُونَ ifadesinde أم edatı hasedi yadırgamak ve çirkinliğini göstermek amacıyla gelmiştir. Yahudiler, Allah’ın müminlere nasip ettiği zafer, galibiyet, izzetlerinin artması ve günden güne ilerlemelerinden dolayı Müslümanlara haset etmekteydi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Haset, ancak bir fazilet (üstünlük ve fazlalık) bulunduğu zaman söz konusu olur. Binaenaleyh her ne zaman insan daha tam ve daha mükemmel bir fazilete ve üstünlüğe sahip olursa, ona haset edenlerin hasedi de o nisbette fazla olur. Dinî bakımdan en büyük makamın nübüvvet makamı olduğu malumdur. Yine Cenab-ı Hakk'ın, bunu Hz Peygamber (s.a.v)'e verip, bu nübüvvete her gün gittikçe artan daha güçlü bir devlet, daha büyük bir şevket ve daha çok yardımcı nasip etmiş olduğu da malumdur. Bütün bunlar da büyük bir hasedi icap ettiren şeylerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ [Yoksa insanları kıskanıyorlar mı?] Cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. İnsanlardan maksat Hz. Muhammed (s.a.v)'dir. Umum zikredilmiş, husus kastedilmiştir. Burada, önceki ve sonraki bütün insanların taşıdığı üstün vasıfların Rasulullah (s.a.v)'de toplandığına işaret vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb, Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً
فَ ta’lîliyye, قَدْ tahkik harfidir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır.
Aynı üslupla gelen وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Vasıl sebebi tezayüftür.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اٰتَيْنَٓا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, bu fiillerin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
فَقَدْ اٰتَيْنَٓا cümlesinde gaibden mütekellime iltifat vardır. Bu hususun önemini bildirmek için bu sanat kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظ۪يمًا [Muhakkak ki İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir saltanat (otorite) verdik] cümlesinde cem' ma’at-taksim vardır.
اٰتَيْنَٓا fiilinin mükerrer olarak kullanılması lütuf ve ihsan makamının gereğidir. Bir de nübüvvet ile hükümdarlığın farklı şeyler olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْكِتَابَ - الْحِكْمَةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْكِتَابَ ‘daki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Biz vermiştik] ifadesi, bildikleri bir şeyle, yani Allah’ın kitap ve hikmeti İbrahim hanedanına verdiğine ilişkin kendi bilgileriyle onları susturmaktadır. [İbrahim hanedanı] ki Peygamber (s.a.v)’in selefleridir. Yani Allah’ın, onlara verdiğinin benzerini Peygamber (s.a.v)’e de vermesi garip bir şey değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Eğer vermek fiilinden maksat, gerek bizzat gerek bilvasıta vermeyi kapsayan genel bir mana ise- ki bu makama ve öncesine en uygun olan da budur; çünkü makablinde, insanlara lütûfta bulunulduğu belirtilmektedir- o takdirde Âl-i İbrahim'den murad, hepsidir. Çünkü nübüvvet ve hükümranlık verilmek suretiyle bazılarının şereflendirilmesi, hepsinin şereflendirilmesi demektir. Çünkü hepsi hükümranlık eserleriyle ilgilenmiş ve nübüvvet nurundan faydalanmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً ٥٥
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنَ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru اٰمَنَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası صَدَّ عَنْهُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
صَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُ car mecruru صَدَّ fiiline mütealliktir.
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بِ harf-i ceri zaiddir. Tekid ifade eder. جَهَنَّمَ gayri munsarif olduğundan lafzen mansub, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. سَع۪يرًا temyiz olup fetha ile mansubdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki يَحْسُدُونَ النَّاسَ cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنۡهُم mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَّنۡ muahhar mübtedadır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan اٰمَنَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُ cümlesi, وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
İnsanlar iman edenler ve yüz çevirenler olarak ikiye ayrılmıştır. Burada taksim sanatı vardır. Başka bir grup yoktur.
فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ cümlesiyle وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اٰمَنَ - صَدَّ arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
مَنْ اٰمَنَ بِ [iman eden] - مَنْ صَدَّ عَنْ [yüz çeviren] arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.
صَدَّ عَنْهُۜ ibaresinde istiare vardır. İnkâr etmek, uzaklaşmaya benzetilmiştir.
Cenab-ı Hak, ["İşte onlardan kimi ona iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi"] buyurmuştur. Alimler buradaki (Ona) zamirinin kimi ifade ettiği hususunda ihtilaf edip, bazıları bunun Hz Muhammed (s.a.v)'e râci olduğunu söylemiştir ki o zaman bunun manası, "Kendilerine kitaptan bir nasip verilen o Yahudilerden bir kısmı Hz Muhammed'e iman etti, bir kısmı da küfrüne ve inkârına devam etti" şeklinde olur. Bazı alimler de bu zamirin, daha önceki peygamberlere râci olduğunu söylemişlerdir ki buna göre de mana: "O peygamberlere nübüvvet ve hükümranlık nasip edilmesinin yanısıra, ümmetlerin onlara karşı âdeti, bir kısmının o peygamberlere iman etmesi, bir kısmının da küfründe ısrar etmesi şeklinde cereyan etmiştir. Binaenaleyh ‘’Ya Muhammed, bu topluluğun, üzerinde bulunduğu şu hale şaşma. Çünkü bütün peygamberlere karşı, ümmetlerinin durumu da böyleydi" şeklinde olur. Bu, Hz Muhammed (s.a.v)'e, o kavimden gelen kötülüklere karşı daha sabırlı olsun diye, Allah'tan olan bir teselli olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan cümlede بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
سَع۪يراً temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
سَع۪يرًا - بِجَهَنَّمَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يرًا ifadesinde mef’ûle isnad vardır.
سَع۪يرًا kelimesinin nekreliği tazim ve teksir ifade eder. Bu cümle tehdit ve azaptan korkutmadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden(leri) |
|
| 4 | بِايَاتِنَا | ayetlerimizi |
|
| 5 | سَوْفَ | yakında |
|
| 6 | نُصْلِيهِمْ | sokacağız |
|
| 7 | نَارًا | bir ateşe |
|
| 8 | كُلَّمَا | her |
|
| 9 | نَضِجَتْ | piştikçe |
|
| 10 | جُلُودُهُمْ | derileri |
|
| 11 | بَدَّلْنَاهُمْ | değiştireceğiz |
|
| 12 | جُلُودًا | derileri |
|
| 13 | غَيْرَهَا | başkasıyla |
|
| 14 | لِيَذُوقُوا | tadsınlar diye |
|
| 15 | الْعَذَابَ | azabı |
|
| 16 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah |
|
| 18 | كَانَ |
|
|
| 19 | عَزِيزًا | daima üstündür |
|
| 20 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Âyetlerimizi örtenleri, örtbas edenleri, âyetlerimizi gündemlerinden düşürenleri, âyetlerimizi yok farz edenleri, âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayanları işaret levhalârımızı kamufle ederek yollarına devam edenleri, uyarılarımıza aldırış etmeden burunları doğrusuna gidenleri ateşe sokacağız, ateşe yaslayacağız, cehenneme sallayıvereceğiz diyor Rabbimiz. Aman Allah’ım! Bizi böyle bir ateşle, bizi böyle bir cehennemle karşı karşıya bırakma! Bizi böyle bedbahtlardan kılma ya Rabbi! Kimmiş bunlar? Kimmiş bu cehennemin ashabı? Allah kendilerine hayatlarını düzenlesinler diye bir kitap gönderdiği halde, Allah kendilerine yeryüzünde rahmet kapıları açtığı halde, Allah’ın âyetlerini örtüp örtbas edenler, hayatlarını Allah’ın âyetleriyle düzenlemeye yanaşmayanlar, sanki böyle bir kitap gelmemiş gibi hareket edenler, hayat programlarını Allah’ın kitabına sormadan yaşayanlar, kitapsız bir hayattan yana olanlar, kitaplarıyla ilgilerini kesenler.
Öyleyse anlıyoruz ki bir dönemler İbrahim (a.s) ile beraber olmak, bir dönemler İshak (a.s) ile, Yâkub (a.s) ile, Dâvûd (a.s), Süleyman (a.s), Mûsâ ve Îsâ (a.s) larla beraber olmak, bir dönemler Muhammed (a.s)’la beraber olmak, eğer bu beraberlik son döneme kadar, ölüme kadar gitmemişse hiçbir değer ifade etmeyecektir. Önceki toplumlar için ilk peygamberden son peygambere kadar iman edilmedikçe bu iman kabul edilmeyeceği gibi bizim için de ölünceye kadar devam etmedikçe iman kabul edilmeyecektir. Allah bizden ölünceye kadar bir iman ve teslimiyet istiyor. Kıyamet kopuncaya kadar bütün peygamberlerin yolunu takip etmemizi istiyor. Hiçbir zaman bu yoldan ayrılma hakkına sahip değiliz. Evet özgürlüğümüz var, dilediğimiz zaman bu yolu terk edip başka yollara gidebiliriz diyorlarsa bu ehl-i kitap o zaman cehennem onların gideceği yerdir. (Besairul Kur’ân-Ali Küçük)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
نُصْل۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَارًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نُصْل۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ
كُلَّمَا şart manası taşıyan zaman zarfı olup بَدَّلْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. نَضِجَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. جُلُودُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا ‘dir.
Fiil cümlesidir. بَدَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, بدّلنا جلودهم şeklindedir. جُلُودًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
غَيْرَ kelimesi جُلُودًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يَذُوقُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfiyle بَدَّلْنَاهُمْ fiiline mütealliktir.
يَذُوقُوا fiili, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كُلَّمَا kelimesi كُلَّ ile masdariyye مَا ‘nin birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَز۪يزًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haber olup fetha ile mansubdur.
عَز۪يزًا - حَك۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ mübteda, سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَارًا cümlesi haberdir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder.
Müsnedün ileyh konumundaki الَّذ۪ينَ ’ nın sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
كَفَرُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlenin müsnedi olan سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَارًا cümlesi, سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Burada ateşe yaslanmalarının sürekli ve ebedi oluşunu belirtmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder. Müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm, ayrıca zem makamı olduğu için istimrar ifade eder. نُصْل۪يهِمْ Bu kelimede, girdirmenin ötesinde fazladan bir mana vardır. Çünkü bu ifade, "Onları ateşte kebap ederim" demek gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ
Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi şart üslubunda haberi isnaddır.
كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart ve cevap fiilleri mazi sıygada gelmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ cümlesi, mecrur mahalde olup بَدَّلْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cildin en üst tabakasında acıyı hisseden sinirler vardır. Onlar yanınca acı hissi kaybolur. Acının devamlı olması için deriler yenilenir.
لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ [Azabı tatsınlar] ifadesinde istiare vardır. Tatmak dil ile olur. Burada insanın başına gelen acı manasında kullanılmıştır. Tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Câmi’ acıyı hissetmektir.
Azabı duymanın azabı tatma biçiminde ifade edilmesi, azabın azlığını beyan için değil, fakat ateş azabına uğrayanların devamlı yanmakla duyarlılıklarında bir eksilme olmayacağını, her defasında azabı duymalarının yeni bir şeyi tatmak gibi tam olacağını, ya da azabın, bedene acı vermekle beraber yanı sıra bir tat da vereceğini bildirmek; veyahut azabın şiddetine dikkati çekmek içindir.
Çünkü tatma duyusu, duyuların en kuvvetlisidir yahut da bu azap acısının ruhun bütün derinliklerine işleyeceğine dikkat çekmek içindir.
Allah Teâlâ, cehennemde yananların derilerini değiştirmeden de azap acısını duyma hassasiyetlerini, olduğu gibi kalıcı kılmaya veya bedenlerini ateşe karşı korumaya muktedir olduğu halde onların derilerini değiştirmesindeki hikmet: insanın, cehennemde yanarken zamanla duyarlılığını kaybedeceğini ve bedenin yanıp kül olmaktan korunduğu gibi, elem ve azap duymaktan da bu suretle kurtulabileceğini vehmetmesi olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Müsned olan كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan عَز۪يزاً - حَك۪يمًا sıfatlarının arasında و۬ olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
عَز۪يزاً - حَك۪يمًا sıfatları arasında muvazene, mütevazi seci ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Azîzdir, bu cezaya kimse engel olamaz. Hakîmdir, bu cezada bir hikmet vardır. Cümle mütekellim zamiriyle başlayıp Allah ismiyle bittiği için iltifat sanatı vardır.
Bu cümle, kâfirlerin cehenneme sokulmalarının ve derilerinin tebdilinin illeti mahiyetindedir. Burada gaib üslubuna geçilerek ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, durumun korkunçluğunu ifade etmek, mehabeti artırmak ve hükmün illetini zımnen bildirmek içindir. Zira ulûhiyet unvanı, Allah'ın (c.c) bütün kemâl sıfatlarının temelidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
Cenab-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, Azîz ve Hakîmdir" buyurmuştur ki buradaki ‘Azîz’ vasfından maksat, Kâdir ve Gâlip olan; ‘Hakîm’ vasfından maksat da, ancak doğruyu yapan... zat kastedilmiştir. Bu iki kelimenin burada zikredilmiş olması, son derece güzeldir. Zira insanın kalbine, "İnsanın bu ateş içinde ebedî olarak kalabilmesi nasıl mümkün olabilir?" şeklinde hayreti mûcib bir sual gelebilir.. İşte bu durumda o kimseye sanki, "Allah Teâlâ'nın böyle bir şey yapması şaşılacak bir şey değildir. Çünkü O, bütün mümkinata Kâdir ve Gâlip olandır. Binaenaleyh, ateşin tabiatını izâle etmeye Kâdirdir.." denilmiştir.
Yine insanın hatırına "O, Kerîm ve Rahîm'dir; binaenaleyh, O'nun rahmetine, bu zayıf kula bu denli azap etmek nasıl uygun düşer?" sorusu gelebilir. İşte bu durumda da o kimseye, "O, Rahîm olduğu gibi, Hakîm'dir de. Hikmeti, bunu gerektirir" denilir. Zira âlemin nizamı, ancak asi ve günahkârları tehdit etmekle devam edebilir. Binaenaleyh, O'nun sözünün yalan olmadığının ortaya çıkması için, O'ndan sadır olan bu tehdidin mutlaka tahakkuk etmesi gerekir. Böylece, bu iki kelimenin burada zikredilmiş olmasının, son derece güzel ve yerinde bulunduğu sabit olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً ٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | kimseleri |
|
| 2 | امَنُوا | inanan |
|
| 3 | وَعَمِلُوا | ve yapanları |
|
| 4 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 5 | سَنُدْخِلُهُمْ | sokacağız |
|
| 6 | جَنَّاتٍ | cennetlere |
|
| 7 | تَجْرِي | akan |
|
| 8 | مِنْ | -ndan |
|
| 9 | تَحْتِهَا | altları- |
|
| 10 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 11 | خَالِدِينَ | kalacaklardır |
|
| 12 | فِيهَا | orada |
|
| 13 | أَبَدًا | sürekli |
|
| 14 | لَهُمْ | kendilerine vardır |
|
| 15 | فِيهَا | orada |
|
| 16 | أَزْوَاجٌ | eşler de |
|
| 17 | مُطَهَّرَةٌ | tertemiz |
|
| 18 | وَنُدْخِلُهُمْ | ve onları sokacağız |
|
| 19 | ظِلًّا | bir gölgeye |
|
| 20 | ظَلِيلًا | (hiç güneş sızmayan) eşsiz |
|
Onlar ne soğuk ne sıcak tam kararında gölgelerin içindedirler. Evet çok rahat, onların üzerine bir cennet gölgesi, ama tam istenen bir gölge var. İstenilen biçimde sarkmış, ihtiyaca cevap verecek özellikte uzatılmış bir gölge. Uzakta değil, yaklaştırılmış, dünüv kazandırılmış, böyle insanla sanki içiçe olmuş, insanın içine nüfuz etmiş bir gölge vardır onlar için. Dünyada bile gölgenin rahatını biliyoruz.
Hani Rasûlullah bir gün: “İstifade ettiğiniz tüm nîmetlerden hesaba çekileceksiniz!” buyurunca, sahâbeden biri, üzerinde sadece göbeğine kadar avret yerlerini örten bir peştamaldan başka malının olmadığını, ondan da hesaba çekilip çekilmeyeceğini sormuştu da, Allah’ın Rasûlü: Evet, sen de hesaba çekileceksin, çünkü gölge ve soğuk su buyurmuştu. Gölge büyük bir nîmettir gerçekten.
Yaz gününü düşünelim. Sıcak iklimleri düşünelim. Mekke, Medine'yi düşünelim, gölgenin ne anlama geldiğini o zaman anlayacağız. Cehennem ortamını yanında cennet ortamıdır âdeta gölge. Evet orada onlar için gölgeler vardır. Cehenneme yaslananlardan farklı bir hayat var onlar için. Rabbim bizi onlardan eylesin inşallah. (Besairul Kur’ân-Ali Küçük)
ظِلٌّ Gölge demektir. Ziyanın zıddıdır, izzet, güç ve zenginlik anlamlarında da kullanılır. ظُلَّة gölgeleyen bulut, bu kelime daha çok hoş olmayan ve kötü olan şeyler hakkında kullanılır. Çoğulu ظُلَل dir. İster iyi ister kötü olsun her türlü örtüye de ظِلٌّ denir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 33 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim'de 10 dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça Kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
سَنُدْخِلُهُمْ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَنُدْخِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
جَنَّاتٍ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي cümlesi, جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا car mecruru تَجْرِي fiiline mütealliktir. الْاَنْهَار fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ hal olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. اَبَدًا zaman zarfı خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
سَنُدْخِلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
خَالِد۪ينَ ; sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً
İsim cümlesidir. Ayet جَنَّاتٍ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. Veya سَنُدْخِلُهُمْ ‘daki gaib zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ف۪يهَٓا car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اَزْوَاجٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُطَهَّرَةٌ kelimesi اَزْوَاجٌ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُدْخِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ظِلًّا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ظَل۪يلًا kelimesi ظِلًّا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
مُطَهَّرَةٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
ظَل۪يلًا ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 56. ayetteki اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ayetine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu müsnedün ileyh, سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi müsneddir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mübteda konumunda olan cemi müzekker has ismi mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Akabindeki aynı formda gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.
Haber olan …سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي cümlesi; fiilin başına dahil olan istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا cümlesi جَنَّاتٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَالِد۪ينَ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, ف۪يهَا car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.
اَبَداً zaman zarfı خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.
Kâfirlerin kötü hallerinin beyanından hemen sonra müminlerin güzel hallerinin anlatılması, kâfirlerin üzüntüsünü ve müminlerin sevincini tamamlamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayeti kerimeyle önceki arasında mukabele vardır.
اٰمَنُوا - عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ arasında mürâât-ı nazîr vardır.
لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً
Cümle جَنَّاتٍ için ikinci sıfattır. Veya سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ ‘deki gaib zamirin halidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَزْوَاجٌ , muahhar mübtedadır.
Cümlede müsnedün ileyh olan اَزْوَاجٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret, ayrıca vasıflarının bilinmez olduğunu ifade etmiştir.
مُطَهَّرَةٌ kelimesi, اَزْوَاجٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Pak ve nezih eşler; ya müminlerin mümin zevceleridir, ya da bu ahiret hayatının bambaşka bir nimetidir. Bu nimetten erkekler de, kadınlar da faydalanacaktır.
اَزْوَاج kelimesi çoğuldur, her iki cins için de kullanılır. مُطَهَّرَة kelimesinin müennes gelmesinin sebebi اَزْوَاج kelimesinin çoğul olmasıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَل۪يلًا cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir.
ظَل۪يلًا kelimesi ظِلًّا için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
"Orada, onlara tertemiz eşler vardır." ifadesinden murad, o zevcelerin hayızdan, nifastan ve her türlü dünyevî pislikten temizlenmiş olmalarıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ظِلًّا , ظَل۪يلًا için sıfattır. Bu kelimeler arasında ıtnâb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَزْوَاجٌ kelimesi belli bir cinsiyet ifade etmez. Çoğul olduğu için sıfatı müennes gelmiştir.
ظِلًّا kelimesinin nekreliği ve yine aynı kökten bir sıfatla gelmesi tazim ve teksir ifade eder.
Arap ülkeleri, son derece sıcaktır. Binaenaleyh gölge, onlara göre rahatlık vesile ve sebeplerinin en büyüklerindendir. İşte bu sebepten dolayı Cenab-ı Hak bu ifadeyi, rahatlıktan bir kinaye kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | يَأْمُرُكُمْ | size emreder |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | تُؤَدُّوا | vermenizi |
|
| 6 | الْأَمَانَاتِ | emanetleri |
|
| 7 | إِلَىٰ |
|
|
| 8 | أَهْلِهَا | ehline |
|
| 9 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 10 | حَكَمْتُمْ | hükmettiğiniz |
|
| 11 | بَيْنَ | arasında |
|
| 12 | النَّاسِ | insanlar |
|
| 13 | أَنْ |
|
|
| 14 | تَحْكُمُوا | hükmetmenizi |
|
| 15 | بِالْعَدْلِ | adaletle |
|
| 16 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah |
|
| 18 | نِعِمَّا | ne güzel |
|
| 19 | يَعِظُكُمْ | size öğüt veriyor |
|
| 20 | بِهِ | onunla |
|
| 21 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 22 | اللَّهَ | Allah |
|
| 23 | كَانَ |
|
|
| 24 | سَمِيعًا | işitendir |
|
| 25 | بَصِيرًا | görendir |
|
Emâneti emânet bilmemizi, emâneti sahibine vermemizi, emâneti emânetin sahibinin istediği gibi kullanmamızı istiyor Rabbimiz. Emânetle ilişkilerimizi emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlamamızı istiyor. Allah emânet olarak bize ne vermişse. Akıl mı verdi Allah emânet olarak? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönderdi? İrade mi verdi emânet olarak? Bunların tümünü emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emânetlerimizi yerine getirmemiz isteniyor. Öyleyse burada anlatılan emâneti iki türlü anlıyoruz:
a- Bu emânet Ahzâb sûresindeki emânettir.
“Doğrusu Biz, emâneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekin-mişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklenmiştir.”
(Ahzâb 72)
Emânet işte bu âyette anlatılan emânettir. Yâni âyetin ifade ettiğine göre emânet tekâlif-i İlâhiyedir. Dindir, imandır, hidâyettir, Kur’-andır, sünnettir, candır, bedendir, iradedir. Allah’ın bize emânet ettiği şeylerdir. Meâric sûresinin ifadesine göre namazcılar bu emânetlere riâyet ederler. Bu emânetlere sahip çıkarlar. Bu emânetlerle ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Bu emânetlere asla hıyanette bu-lunmazlar. Bunları zayi etmezler.
Bakara emânet size, Âl-i İmrân emânet, Nisâ, Mâide, Zuhruf, Câsiye Hadîd emânet size. Allah için meselâ Câsiye’yi nerede kullan-dınız bugüne kadar? Biliyor musunuz bu sûreyi? Var mı sizin kitapta böyle bir sûre? Zümer’i nerede harcadınız? Yâsîni nereye yerleştirdi-niz? Eh yerinde duruyor işte, emânet sandığına yerleştirdik, elli yıldır bekliyor mu? Eyvah!
b- Bir de emânet, insanların kendi aralarında birbirlerine emânet ettiği, emânet verdiği şeylerdir. Hattâ bu mânâda kâfirin emânetidir de. İşte buna karşı da riâyetkar davranmamız, nezih davranmamız isteniyor. Emânet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmamamız, hıyanet-te bulunmamamız isteniyor.
Evet emânetlere dikkat edelim inşallah. Bakın A’râf sûresinde Rabbimiz buyurur ki:
“Pek az şükrediyorsunuz”
(A’râf 10)
Ne kadar da az şükrediyorsunuz? Bütün bunları, Allah’ın size verdiği bütün bu emânetleri ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Ne kadar da az yerinde kullanıyorsunuz? diyor Allah. Bugün meselâ sabahtan akşama kadar ağzınızı nerelerde kullandınız? bir düşünün. Ağzınızı hep paradan puldan, işten aştan söz etmede mi kullandınız? Yoksa Allah’ın vahyinin sözcülüğünde mi kullandınız? Kimilerimiz san-ki üzerinde böyle bir ağız nîmeti yok da, tatmış gibi efendim ben nasıl becereyim vahiy anlatmayı? diyor.
Bakın Rasûlullah Efendimiz bana dedi ki: Size de dedi mi? Bil-mem. Çünkü ben gidip sorduğum için bana dedi, siz de gidip sorduy-sanız size de demiştir. Ama ömrünüzde bir defa gitmemişseniz deme-miştir tabii. Kim Kur’ân okurken, Kur’ân anlatırken zorlanırsa ona iki sevap vardır diyor peygamberim. Yâni şimdi sen benim kadar rahat okuyamıyor musun? Veya çocuklarına onu anlatırken benim kadar ra-hat anlatamıyor musun? Al sana iki sevap. Ne kadar güzel değil mi? Birisi okumanın, anlatmanın sevabı, ötekisi de zorlanmanın sevabı. Öyleyse ne duruyoruz? Niye bu emâneti sahibine iade etmeye koşmuyoruz? Neden bu ağızlarımızı vahyin sözcülüğünde kullanarak e-mânetin sahibine teslim etmiyoruz?
İnşallah Allah’ın size verdiği birkaç emânetten daha söz edelim, ondan sonra âyetin devamına geçelim. Vakit emâneti ve mal, can emâneti, ömür emâneti, eylem emâneti. Acaba onları ne ettiniz? Nerelerde tuttunuz? Allah, verdiği tüm emânetler konusunda basîret versin bize, yolunda kullanma imkânı lütfetsin inşallah.
Demek ki aile emânettir, din emânettir, hayat emânettir, mal mülk emânettir, Kur’ân sünnet emânettir ve bunlar ehline verilecek. Emâneti yerinde kullanmak zorundayız.(Besairul Kur’ân-Ali Küçük)
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَأْمُرُكُمْ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mukadder بِ harfi ceriyle يَأْمُرُكُمْ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُؤَدُّوا fiili ن ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَمَانَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. اِلٰٓى اَهْلِهَا car mecruru تُؤَدُّوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤَدُّوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أدي ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup mukadder يأمركم fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَكَمْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَكَمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı حَكَمْتُمْ fiiline mütealliktir. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mukadder fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يأمركم şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَحْكُمُوا fiili ن ‘un hazfıyla mansub muzaridir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْعَدْلِ car mecruru تَحْكُمُوا fiiline mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
نِعِمَّا camid fiil olup medih fiillerindendir. نِعْمَ ’nin faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا nekra-i mevsûfedir. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; نعم الشيء شيء يعظكم şeklindedir.
يَعِظُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ car mecruru يَعِظُكُمْ fiiline mütealliktir.
[ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ifadesinde] مَا, ya يَعِظُكُمْ بِهِ ile tavsif edilen mansup bir kelimedir ya da ism-i mevsūl olmak üzere merfûdur, sılası da yine يَعِظُكُمْ بِهِ ’dir. Adeta “Ne güzel şeydir Allah’ın size öğüt verişi!” yahut “Ne güzeldir Allah’ın size öğüt olarak verdiği şey!” buyrulmuş olmaktadır. Medhin mahsusu hazfedilmiş olup şu anlamdadır: نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ذَاكَ [Allah’ın size verdiği bir öğüt olarak ne güzel bir şeydir bu!] -Yani emanetleri eda etme ve adaletle hükmetme [öğüdü].(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
نِعِمَّا övgü için kullanılan bir kelimedir. Aslı نِعْمَ مَا şeklindedir. Daha sonra iki مَ birbirine idgam edilmiştir. İbn Kesîr, Hafs rivayetine göre Âsım, Verş rivayetine göre Nâfi ن ve ع harflerini kesreyle okumuştur. نِعْمَ ’deki ن önceden de kesreliydi. Birinci مَ ‘in ikincisi ile idgam edilmesinden dolayı iki sâkin harf [ عِ ve idgam edilen مَ ] yan yana gelince عِ harfinin harekelenmesi gerekmiş ve ن ’un harekesini [kesre] almıştır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. سَم۪يعًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. بَص۪يرًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
سَم۪يعًا - بَص۪يرًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا cümlesi, masdar teviliyle, mukadder بِ harfi ceriyle birlikte يَأْمُرُكُمْ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayette müminlere, bütün işlerde yani ister mezhep ve din işlerinde, isterse dünya ve muamelat hususlarında olsun, emanetlerine riayet edip bihakkın eda etmelerini emretmiştir. Yine Cenab-ı Hak, bir önceki ayette iman edip salih amel işleyenler için büyük bir mükâfaattn bulunduğunu zikredip emanete riayet de salih amellerin en başta gelenlerinden biri olunca, işte muhakkak ki Cenab-ı Hak bu ayette onu emretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Emanet: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimat edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ism-i mef’ûl manasına gelen masdarın ismi olmuştur ki burada emanet bu manadadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah'ın bir emaneti olan şeref ve namus emanetinin korunması emredilmiştir. İnsan, Allahu Teâlâ'nın emanetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir. Bu sayededir ki insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emaneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah'a ve gerek kullara karşı emanetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emaneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini artırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah'ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hakimiyet şerefini elde etmiş olurlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا [Muhakkak ki Allah size emanetleri sahibine vermenizi emreder] cümlesi emrin yüceliğini ifade etme ve emre sarılmaya teşvik için haber şeklinde gelmiş bir emirdir ve gerçekleştirilmesi için اِنَّ ile tekid edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا [… emanetleri ehline vermenizi…] hitabı, her tür emanete ilişkin herkesi kapsamaktadır. Ayetin, emanetleri ehline vermeleri ve adaletle hükmetmelerine ilişkin yöneticilere hitap olduğu da söylenmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
تُؤَدُّوا mecazdır, (الِاعْتِرافِ و) (الوَفاءِ) itiraf ve bir şeye vefa göstermek anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ
وَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
اِذَا ’nın müteallakı olan cevap cümlesi mahzuftur. Takdiri يأمركم [size emrediyor] olabilir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ cümlesi, masdar teviliyle, önceki masdar-ı müevvele matuftur.
Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Emanet, başkasının sende bir hakkı bulunup, senin de o hakkı sahibine vermenden ibarettir. Adaletle hükmetmek ise bir insanın başkası üzerinde bir hakkı olup, senin de, üzerinde hak bulunan kimseye o hakkı sahibine vermesine hükmetmenden ibarettir. Menfaatları celb, zararları def etme hususunda doğru olan sıralama, önce insanın kendisinden başlaması, sonra başkası ile meşgul olması şeklinde olunca, bundan dolayı Cenab-ı Hak önce emanetle ilgili işi zikretmiş, daha sonra da adaletle hükmetmeyi getirmiştir. Bu ne güzel bir tertip! Çünkü Kur'an'ın inceliklerinin çoğu, bağ ve sıralamalar içine yerleştirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlenin müsnedi olan نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki مَّا nekre-i tam olup, الشيء manasındadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Medih fiili olan نِعِمَّ ’nin mahsusu mahzuftur. Takdiri هو şeklindedir.
يَعِظُـكُمْ بِه۪ cümlesi مَّا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ [Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor] yani öğüt verdiği şey ne güzeldir. نِعِمَّا 'nin mahsus bi’l-medhi mahzuftur, o da emanetlerin ödenmesi ve hükümlerde adalet edilmesi gibi emredilen şeylerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ifadesinde مَا, ya يَعِظُكُمْ بِهِ ile tavsif edilen mansub bir kelimedir ya da ism-i mevsûl olmak üzere merfûdur, sılası da yine يَعِظُكُمْ بِهِ ’dir. Adeta “Ne güzel şeydir Allah’ın size öğüt verişi!” yahut “Ne güzeldir Allah’ın size öğüt olarak verdiği şey!” buyrulmuş olmaktadır. Medhin mahsusu hazfedilmiş olup şu anlamdadır: نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ذَاكَ [Allah’ın size verdiği bir öğüt olarak ne güzel bir şeydir bu!] -Yani emanetleri eda etme ve adaletle hükmetme [öğüdü]. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
نِعِمَّا isim fili, (نِعْمَ) ve مَا ‘dan oluşmuştur. İki sakin harf yanyana gelince ayın harfi kesre ile harekelenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Müsned olan كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan سَم۪يعاً - بَص۪يراً sıfatlarının arasında و olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
سَم۪يعاً بَص۪يراً sıfatları arasında muvazene, mütevazi seci ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Allah, duyulan ve görülen şeyleri en iyi bilip, sizden südur eden şeye göre size karşılığını verecek olandır" demektir. Bu ifadedeki bir başka incelik de şudur: Allah Teâlâ bu ayette, adaletle hükmetmeyi ve emanetleri yerine getirmeyi emredince, "Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitir, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Yani, bu "Adaletle hükmettiğin zaman O, duyulabilen her şeyi duyandır. Senin bu hükmünü de duyar; emaneti yerine getirdiğinde de O, görülebilen her şeyi görendir; bunu da görür!" demektir. Hiç şüphesiz bu da, itaat eden kimse için vaad sebeplerinin; isyan eden kimse için vaîd ve tehdit sebeplerinin en büyüğüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümlede önceki ayete uygun olarak ‘emrederiz’ değil de ‘Allah emreder’ buyurulmuştur. Allah isminin zikri mehabetullah içindir.
يَأْمُرُكُمْ - يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ ve بَص۪يرًا - سَم۪يعًا kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
نِعِمَّا kelimesi نِعْمَ ما demektir.
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً۟ ٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | iman eden(ler) |
|
| 4 | أَطِيعُوا | ita’at edin |
|
| 5 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 6 | وَأَطِيعُوا | ve ita’at edin |
|
| 7 | الرَّسُولَ | Elçiye |
|
| 8 | وَأُولِي | ve sahibine |
|
| 9 | الْأَمْرِ | buyruk |
|
| 10 | مِنْكُمْ | sizden olan |
|
| 11 | فَإِنْ | eğer |
|
| 12 | تَنَازَعْتُمْ | anlaşmazlığa düşerseniz |
|
| 13 | فِي | hakkında |
|
| 14 | شَيْءٍ | herhangi bir şey |
|
| 15 | فَرُدُّوهُ | onu götürün |
|
| 16 | إِلَى |
|
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 18 | وَالرَّسُولِ | ve Elçiye |
|
| 19 | إِنْ | eğer |
|
| 20 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 21 | تُؤْمِنُونَ | inanıyor |
|
| 22 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 23 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 24 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 25 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 26 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 27 | وَأَحْسَنُ | ve daha güzeldir |
|
| 28 | تَأْوِيلًا | sonuç bakımından da |
|
Riyazus Salihin, 667 Nolu Hadis
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üzerinize tâyin edilen yönetici, başı kuru üzüm gibi siyah bir köle de olsa sözünü dinleyip kendisine itaat ediniz.”
Buhârî, Ezân 54, 56, Ahkâm 4. Ayrıca bk. Buhârî, Cihâd 39
Riyazus Salihin, 664 Nolu Hadis
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir müslümanın, günah işlemesi emredilmediği sürece, sevdiği veya sevmediği bütün konularda devleti yöneten kimseye itaat etmesi şarttır. Bir günah işlemesi emredildiği zaman ise kimseyi dinleyip itaat etmez.”
Buhârî, Ahkâm 4, Cihâd 108; Müslim, İmâre 38. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 87; Tirmizî, Cihâd 29; Nesâî, Bey’at 34; İbni Mâce, Cihâd 40
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اَط۪يعُوا اللّٰهَ ’dır.
اَط۪يعُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَط۪يعُوا الرَّسُولَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اَط۪يعُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اُو۬لِي atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَمْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْكُمْ car mecruru اُو۬لِي الْاَمْرِ ’in mahzuf haline mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
اَط۪يعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنَازَعْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي شَيْءٍ car mecruru تَنَازَعْتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
رُدُّو fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَى اللّٰهِ car mecruru رُدُّوهُ fiiline mütealliktir. الرَّسُولِ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamir كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تُؤْمِنُونَ cümlesi كُنْتُمْ ‘un haberi olarak mahallen mansubdur. بِاللّٰهِ car mecruru تُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri فردوه إلى الله şeklindedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنَازَعْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi نزع ’dır.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً۟
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. اَحْسَنُ atıf harfi وَ ’la خَيْرٌ ’e matuftur. تَأْو۪يلًا۟ temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُ - خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida, اَيُّهَا münadadır.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا hitabında, müennes ve müzekkere şamil olduğuna işaret eden tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevabı olan اَط۪يعُوا اللّٰهَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabına atfedilen وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَط۪يعُوا fiili önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
اللّٰهَ - الرَّسُولَ ve اٰمَنُٓوا - اَط۪يعُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu inşa cümleleri irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir.
Allah Teâlâ, bundan önce amirlere, yetkinlere, genel ve özel olarak, hakları gerçek sahiplerine vermelerini emir buyurduktan sonra burada da diğer insanlara onlara itaati emretmektedir. Ancak mutlak olarak değil, fakat Allah ve Resûlüllah'a (s.a.v) itaati çerçevesindedir.
Burada Müslümanlardan olan ülü'l-emrden maksat, Hulefa-i Raşidin ile onların yolundan giden hakka bağlı hükümdarlar ve adil amirlerdir. Zalim hükümdarlar ise Allah ve Resûlüllah'tan (s.a.v) sonra kendilerine itaat edilmek hakkından çok uzaktırlar.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Resûl ile birlikte itaat etme fiilinin tekrarı bunların farklı olduğuna dikkat çeker.
Dikkate değer kayıtlardan birisi de müminlere hitap edilerek ‘sizden’ kaydıdır ki manası apaçıktır. Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir anlaşmaya riayet etmek söz konusu olacaktır. Fakat itaat etmenin vacib olmamasından mutlaka isyan etmeniemir üslubunda talebî inşâî isnaddır.n gerekli olduğunu anlamaya kalkışmamalıdır. İtaatin vacib olmaması, isyan etmenin vacib olmasını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı başka, isyan etme vazifesi yine başkadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayet, usûl-ü fıkıh ilminin ekseri kaidesini ihtiva eden çok yüce bir ayettir. Zira fukaha, şeriatın aslının dört olduğunu; bunların da Kitap, sünnet, icmâ ve kıyas olduğunu söylemişlerdir. Bu ayet de, aynı sıraya göre bu dört aslın varlığının izahını ihtiva etmektedir. Kitap ve sünnete, Cenab-ı Hak "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere... itaat edin" sözüyle işaret etmiştir. "ve sizden olan emir sahiplerine de..." ifadesi, bize göre icmâ-i ümmetin hüccet olduğuna delalet etmektedir. Ayetteki "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygambere götürün... "emri, bize göre kıyasın bir hüccet olduğuna delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Şart üslubunda haberî isnad olan cümle, atıf harfi فَ ile nidanın cevabına atfedilmiştir.
Şart cümlesi olan تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Ayetteki ikinci şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ itiraziyyedir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart cümlesi olan كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir.
كَانَ ’nin haberi olan تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)
Öncesinin delaletiyle takdiri فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ (Hemen Allah’a yöneltin) olan cevap cümlesi hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Allah’a ve Rasûlüne götürmek aslında hükme, sünnete götürmek demektir. Mecaz-ı mürselden sebebe isnaddır.
Allah ve Resûl isimlerinin tekrarı; zihne yerleştirmek, mehabet hissettirmek ve lezzetlenmek içindir.
اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ [Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız] şartı, anlaşmazlığı çözmek için verilen emirle bağlantılıdır. Zira muhalefetten sakındırmaya muhtaç olan odur. Yani eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, artık o anlaşmazlığı Allah'ın Kitabına ve Resûlüllah'ın Sünnetine götürün. Çünkü onlara iman, bunu gerektirir. Allah Teâlâ'ya imanın bunu gerektirmesi zaten açıktır. Kıyamet gününe iman da bunu gerektirir. Çünkü bu emre muhalefetten dolayı kıyamette azap vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً۟
Fasılla gelen cümle şart için ta’lîl mesabesindedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübteda, خَيْرٌ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterir. Uzağı işaret eden özelliğiyle işaret edilenin mertebesinin yüksekliğini belirtir.
ذٰلِكَ ‘de istiare vardır. Allah’ın emirlerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اَحْسَنُ kelimesi makabline matuftur. تَأْو۪يلًا۟ temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
خَيْرٌ ve اَحْسَنُ kelimeleri ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
İşaret ismi, arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
اٰمَنُٓوا - تُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, اَط۪يعُوا - الرَّسُولَ - اللّٰهِ kelimelerinin tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَيْرٌ - اَحْسَنُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Tevil etmek yorumlamak değil, bir işin sonunun ne olacağını söylemektir. أْولً lügatta aslına döndürmek demektir. Rüyayı tevil ederek aslında nasıl sonuçlanacağı söylenir.
اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ [Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız…] ifadesinin zahiri, Allah ve Resulüne itaat etmeyen kimselerin mümin olmamasını gerektirir. Bu da günahkâr kimsenin imandan çıkmış olmasını gerektirir; ancak ne var ki bu ifade tehdide hamledilmiştir. Daha sonra Cenab-ı Hak, ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا۟ [Bu, hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir] buyurmuştur. Yani, "Bu ayette size emretmiş olduğum o şey, sizin için daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir" demektir. Çünkü تَأْو۪يلً , "bir şeyin kendisine döndüğü yer, onun mercii" ve "neticesi" manasından ibarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu emredilen Kitap ve Sünnete başvurma, sizin için hayırlı, maslahatlı ve haddi zatında netice bakımından da daha güzeldir. Kendileri için hayırlı olma, netice itibariyle güzel olmadan daha önce zikredilmiştir. Çünkü onlar, daha çok menfaatin peşin olanına bakarlar.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İnsan, belli bir yaştan sonra ergenlerin bazı hallerinden bunalır ve saçma bulur. Ancak, aslında kendisi, kaç yaşına gelirse gelsin. Özellikle dini meselelere, bir ergen gibi yaklaşmaya devam eder. Emredildiği gibi yeterince düşünmeye yanaşmaz. Kulaktan dolma bilgilerle, yanlışlarında ısrar eder. Dini prensiplerine uymayan akımların peşine takılır. Başkasının, hatasını düzeltmesinden hoşlanmaz. Dindarlığını kuvvetlendirecek tavsiyelere burun kıvırır. Kime ne gibi tavırların arkasına saklanır. Sadece kendisini mutlu eden şeylerle oyalanmak ister.
Ergen tavırlı bir çok insan, cennet hayatını en güzel şekilde hayal ederken. Cehennem cennete kıyasla daha önemsiz, daha basitmiş gibi bir izlenime kapılmayı seçer. Bazısı daha da ileri giderek şarkılarda ve şiirlerde, sevdiği için cehenneme bile girmeyi göze alacağını söyler. Sevdiği olmadan hissettiği duyguları, cehennem azabıyla kıyaslayacak kadar gaflete düşmüştür. Halbuki, Kur’ân-ı Kerim’i, düşünerek okuyan her kul, gerçeğin hiçte öyle olmadığının bilincindedir. Cehennemde de bir hayat yaşanacaktır. Öyle bir hayat ki, her zerresine ve içinde yaşanan her şeye dinmek bilmeyen bir acı işlenmiştir. Öyle bir acı ki, kendisinden kaçış yoktur. Öyle bir yalnızlık ki, hiç yardımcısı yoktur. Öyle bir hal ki, umuda dair tek bir iz bile yoktur.
Allahım! Girenin unutulduğu, rahmetinin hissedilmediği, acının tükenmediği, kurtuluşun olmadığı, selamının işitilmediği, susuzluğun ve açlığın giderilmediği Cehennem hayatından Sana sığınırız.
Allahım! Cehennemin kokusunu almadan ve sıcaklığını hissetmeden, Cennetliklerin selamını alarak Cennetine giren kullarından olmamızı nasip et.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji