21 Haziran 2024
Nisâ Sûresi 45-51 (85. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nisâ Sûresi 45. Ayet

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً  ٤٥


Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاللَّهُ Allah
2 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
3 بِأَعْدَائِكُمْ sizin düşmanlarınızı ع د و
4 وَكَفَىٰ yeter ك ف ي
5 بِاللَّهِ Allah
6 وَلِيًّا dost olarak و ل ي
7 وَكَفَىٰ yeter ك ف ي
8 بِاللَّهِ Allah
9 نَصِيرًا yardımcı olarak ن ص ر

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. بِاَعْدَٓائِكُمْ  car mecruru  اَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir.İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  بِ  harf-i ceri zaiddir. اللّٰهِ  lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. وَلِيًّا  hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  بِ  harf-i ceri zaiddir. اللّٰهِ  lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. نَص۪يرًا  hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

بِا۪يمَانِكُمْ  car mecruru haber olan  اَعْلَمُ ‘ya mütealliktir.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ  [Allah en iyi bilendir] ibaresinde bilme fiili tafdîl kipinde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ  [Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir]. Lâzım söylenmiş, melzûmu yani ‘sizi korur’ manası kastedilmiştir.

بِاَعْدَٓائِكُمْ  izafeti muzâfın tahkiri içindir.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْ  mu'teriza cümlesidir. Tarizdir. Çünkü Yahudiler haset ve düşmanlıkları dolayısıyla müminlerin delalette olmalarını istemişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً

 

وَ , istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

بِاللّٰهِ ’deki  ب  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.  اللّٰهِ  lafzen mecrur, mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır. 

وَلِياًّ  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Ayetin sonunda Allah size veli olarak yeter buyurulmuştur. Yani düşmanlarınıza karşı sizi korur. O halde düşmanlardan korkmayın demektir. Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

Ayetin aynı üslupta gelen son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir.

Allah ismi üç kere geçmiştir. Tazim ifade eder. Heybet uyandırır. Lezzet verir. Ayrıca bu tekrarda ve lafzi tekid olan  وَكَفٰى بِاللّٰهِ  sözlerinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَفى  fiilinin failine  بِ  harf-i cerinin dahil olması kifayeti tekid etmek için zaiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

نَص۪يرًا  ve  وَلِيًّاۗ  kelimelerinin nekre gelişi tazim, nev ve teksir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَعْدَٓائِكُمْۜ - وَلِيًّاۗ  arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْ  [Allah sizin düşmanlarınızı (sizden) daha iyi biliyor.] İşte, bunların düşmanlığını size haber veriyor, onların durumu ve sizden ne istedikleri hakkında sizi bilgilendiriyor. Siz de onlardan sakının, işlerinizde onlardan nasihat istemeyin ve onlara danışmayın.  وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِيًّاۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يرًا  [Veli olarak da Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.] Onların değil de Allah’ın sahipliğine ve Allah’ın yardımına güvenin. Yahut onlardan perva etmeyin (korkmayın), Allah size yardım eder ve hilelerine karşı size yeter. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِيًّاۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يرًا  cümlesi Allah’ın yardımı sebebiyle müminlerin nefislerini sakinleştirmek için tezyîldir.

Her iki cümlede de kifayet fiilinin kullanılması ve özellikle ikinci cümlede zamir makamında ism-i celilin (Allah adının) zikredilmesi; her iki cümlenin bağımsızlığını takviye, dostluk ve yardımda Allah (cc) ın kifayetini tekid, her iki hükmün illetini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nisâ Sûresi 46. Ayet

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً  ٤٦


Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “İşittik, karşı geldik”, “İşit, işitmez olası!” “Râ’inâ” derler. Hâlbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مِنَ
2 الَّذِينَ öyleleri var ki
3 هَادُوا Yahudilerden ه و د
4 يُحَرِّفُونَ kaydırıyorlar ح ر ف
5 الْكَلِمَ kelimeleri ك ل م
6 عَنْ -nden
7 مَوَاضِعِهِ yerleri- و ض ع
8 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
9 سَمِعْنَا işittik س م ع
10 وَعَصَيْنَا ve isyan ettik ع ص ي
11 وَاسْمَعْ ve dinle س م ع
12 غَيْرَ غ ي ر
13 مُسْمَعٍ dinlemez olası س م ع
14 وَرَاعِنَا ve "ra’ina" ر ع ي
15 لَيًّا eğip bükerek ل و ي
16 بِأَلْسِنَتِهِمْ dillerini ل س ن
17 وَطَعْنًا ve taşlayarak ط ع ن
18 فِي
19 الدِّينِ dini د ي ن
20 وَلَوْ keşke (eğer)
21 أَنَّهُمْ onlar
22 قَالُوا deselerdi ق و ل
23 سَمِعْنَا işittik س م ع
24 وَأَطَعْنَا ve ita’at ettik ط و ع
25 وَاسْمَعْ ve dinle س م ع
26 وَانْظُرْنَا ve bize bak ن ظ ر
27 لَكَانَ elbette olurdu ك و ن
28 خَيْرًا daha iyi خ ي ر
29 لَهُمْ kendileri için
30 وَأَقْوَمَ ve daha sağlam ق و م
31 وَلَٰكِنْ fakat
32 لَعَنَهُمُ onları la’netlemiştir ل ع ن
33 اللَّهُ Allah
34 بِكُفْرِهِمْ inkarlarından dolayı ك ف ر
35 فَلَا
36 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن
37 إِلَّا hariç
38 قَلِيلًا pek azı ق ل ل

Yahudilerden bir kısmının kelimelerin yerlerini değiştirmeleri –muhtemelen bu âyetten alınan– tahrîf terimi ile ifade edilmektedir. Tahrifin çeşitleri vardır. Âyetin devamında verilen örnekler tahriftir, burada müsbet mâna ve değer ifade eden kelimeler alınmakta, ya ses benzerliğinden veya kelimelerin diğer mânalarından yararlanılarak olumsuz, kötü, aşağılayıcı maksatlarla kullanılmaktadır. Meselâ “râinâ” kelimesi Arapça’da “Bizi gözet, durumumuzu göz önüne alarak konuş...” mânasına gelir, müminler bu ifadeyi olumlu bir mânada kullanmakta, Hz. Peygamber’den –söylediklerini iyi anlamaları ve yerine getirebilmeleri için– durumlarını gözeterek konuşmasını, açıklamalarını buna göre yapmasını istirham etmektedirler.

Yahudiler ise İbrânîce’de ses itibariyle bu kelimeye benzeyen ve “ahmak, kalın kafalı” gibi bir mâna ifade eden “râûnâ” kelimesinin mânasını kastederek “râinâ” demektedirler. Tahrifin diğer şekilleri kelimelerin yerlerini değiştirmek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedilme ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak suretiyle yapılmaktadır. Bir kısım yahudiler ve hıristiyanlar tahrifin bütün şekillerini yapmışlar, hem kendilerini aldatmışlar hem de başkalarını saptırmak istemişlerdir. Kötü niyetle davranan, hidayet karşısında sonuna kadar direnen kâfirler akıl ve iradelerini böyle kullandıkları için ilâhî lânete müstahak olmuşlardır, lânetlenmişlerin ise inanmaları beklenemez. “Artık pek az inanırlar” ifadesi, “Bunu çok az adam söyleyebilir”, “utanması az” deyimlerinde olduğu gibi olumsuzluk ifade etmek için kullanılmıştır, “Artık inanmazlar” demektir.

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 76-77

Sebete: Asıl anlamı çalışmayı/işi bırakmaktır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sebt (Cumartesi) ve şabat (yahudilerde dinlenme günüdür. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

حَرْف Bir şeyin harfi; onun kenarı, ucu demektir. مُحَارِف Malı mülkü kalmamış mahrum yoksul kişidir. Bir şeyi tahrif etmek, onu eğip bükmektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri harf, herif, tahrif, muharref, harfiyyen ve muharriftir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ 

   

İsim cümlesidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harfi ceriyle mukadder mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Takdiri, قوم  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası هَادُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. هَادُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُحَرِّفُونَ  cümlesi, mukadder mübteda  قوم ‘in sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يُحَرِّفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَلِمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَنْ مَوَاضِعِه۪  car mecruru  يُحَرِّفُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَقُولُونَ  atıf harfi  وَ  ile  يُحَرِّفُونَ fiiline matuftur.

يَقُولُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli,  سَمِعْنَا ‘dır.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَصَيْنَا  cümlesi, atıf harfi وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.

عَصَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اسْمَعْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.

اسْمَعْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. غَيْرَ  kelimesi  اسْمَعْ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.  مُسْمَعٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَاعِنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la mekulü’l kavle matuftur.

رَاعِنَا  dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  

لَيًّا  hal olup fetha ile mansubdur.  بِاَلْسِنَتِهِمْ  car mecruru  لَيًّا ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. طَعْنًا  atıf harfi  وَ ’la  لَيًّا ’e matuftur. فِي الدّ۪ينِ  car mecruru  طَعْنًا ’e mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

يُحَرِّفُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرف ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

رَاعِنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  رعي ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُسْمَعٍ ; sülâsi mücerredi  سمع  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.


 وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت  şeklindedir.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَالُوا  cümlesi  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا ‘dır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَطَعْنَا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اسْمَعْ  atıf harfi  وَ  ile mekulü’l kavle matuftur.

اسْمَعْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. انْظُرْنَا  atıf harfi  وَ  ile mekulü’l kavle matuftur. 

انْظُرْنَا  sükun üzere mebni emir fiildir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

لَ  harfi  لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. خَيْرًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. لَهُمْ  car mecruru  خَيْرًا ‘a mütealliktir. اَقْوَمَۙ  atıf harfi  وَ  ile  خَيْرًا ’a matuftur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. 

اَطَعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَقْوَمَ  - خَيْرًا ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ   kelimesi Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir. Amel etmemiştir. لَعَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. بِكُفْرِ  car mecruru لَعَنَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfûn ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  ta’liyyedir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. قَل۪يلًا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, لا يؤمنون إلا إيمانا قليلا (Ancak azı iman ederler.) şeklindedir. 

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

قَل۪يلًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Bahsi geçen kişileri tahkir için gelen mecrur mahaldeki  الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu,  قوم  şeklinde takdir edilen mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  هَادُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪  cümlesi takdiri  قوم  olan mahzuf mübteda için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَيَقُولُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪  cümlesine atfedilmiştir. Vasıl sebebi hükümde ortaklıktır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَمِعْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelerek mekulü’l-kavl cümlesine atfedilen  عَصَيْنَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاسْمَعْ  cümlesi mekulü’l-kavl cümlesine matuftur.

Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

غَيْرَ  hal,  مُسْمَعٍ  muzâfun ileyhtir.

Ayetteki  غَيْرَ مُسْمَعٍ [dinlemez olası] ifadesinin hem övgüye hem de yergiye ihtimali vardır. Eğer “dinle, dinlenmez olası” şeklinde olursa, bu bir yergidir. Çünkü Muhammed’in (as) çağrısı değil de onların çağrısı kabul edilirse Muhammed (as) dinlenmeyen kimse olacaktır. Bu ifadenin övgüye de ihtimali vardır. Zira bu durumda, “sözü hoş görülmeyerek dinlenmeyen kimse bizi dinle” demektir. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâğatında Bedî İlmi ve Sanatları)

لَيًّا بِاَلْسِنَتِهِمْ  ibaresinde de istiare vardır.  لَيًّ  kelimesinin manası ‘ipi bükmek’tir. Burada zahiri manasından başka bir mana ifade eden söz için kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Arapçada “aseynâ” ise isyan ettik anlamına gelmektedir. Ama bu fiil İbranicede zıt anlamda, yani itaat ettik anlamındadır. Burada bir kelime iki farklı anlamda kullanılmıştır. Gerçekte siz itaat ettik dediniz ama aslında hep demek istediğiniz biz itaat etmedik manası oldu. 

رَاعِنَا : ‘Bizi gözet’ demektir. İbranice’de ise  رَعُنَ , ''sen ahmaksın'' demektir.

اسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ : [İşit, işitmez olan] demektir. Burada tevcih sanatı vardır. Bu ifade hem medih, hem zem için kullanılır. ''Dinle ey nahoş bir kelime dinletilemeyecek kişi. Lütfen ve tenezzülen dinle, çünkü sana karşı söz söylemek ve zorla dinletmek haddimiz değildir'' manasında olduğu gibi, ''Ey sözü dinlenmez olan, çağırdığı şeye icabet edilmeyen kişi'' manası da anlaşılabilir. (Tevcih)

Burada  اسْمَعْ - غَيْرَ مُسْمَعٍ  arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.


 وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ

 

Şart üslubunda gelen cümlede  وَ , istînâfiyye لَوْ , şart edatıdır.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ قَالُوا  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  قَالُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye ve hudûs ifade etmiştir.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَمِعْنَا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  وَاَطَعْنَا  cümlesi,  سَمِعْنَا  ' ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu  لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَ  cümlesi  لَوْ ’ in cevabıdır. 

كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَقْوَمَ  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olan  خَيْرًا ‘ e matuftur. Her iki kelime de ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

عَصَيْنَا - اَطَعْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

يَقُولُونَ -  قَالُوا  ve  سَمِعْنَا - اسْمَعْ - مُسْمَعٍ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayrıca  وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا  cümleleri ile  قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا  cümleleri arasında beşli mukabele vardır.

طَعْنًا - اَطَعْنَا  arasında iştikakı sağire dolayısıyla cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.

Ayette, tafdil kipinin kullanılarak "daha hayırlı ve daha doğru olurdu" buyurulması, Ya gerçek manasında kullanılmıştır, ancak bu hayır kendi inançlarına göredir; Ya da istihza makamında kullanılmıştır; Ya da buradaki tafdil kipi gerçek anlamda değil ism-i fail anlamında olup "hayırlıdır, doğrudur" demektir.

Ayette,  لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ  [kendileri için daha hayırlıdır] ifadesi,  اَقْوَمَ [daha doğru] ifadesinden önce zikredilmiştir. Çünkü onların bütün gayretleri sadece kendi menfaatleri için idi.

سَمِعْنَا  [işittik] fiilinin iki kere tekrarı öncekinin muteber olmadığına değil, fakat hiç mevcut olmadığına dikkat çekmek içindir. Çünkü onlar gerçeği işitmiyorlardı, işitmeleri ret işitmesi idi. سَمِعْنَا  [işittik] demelerinden maksatları da emre isyanlarının, onu işitmelerinden ve ona vakıf olmalarından sonra gerçekleştiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şayet  لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ  [Onlar için daha hayırlı olurdu] ifadesindeki zamir nereye racidir? dersen şöyle derim:  اَنَّهُمْ قَالُوا [sözleri] ifadesine racidir çünkü mana, سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا   [işittik, itaat ettik] ifadeleri sübut bulup devam etseydi bu sözleri “onlar için daha hayırlı” yani daha isabetli ve daha adil olurdu, şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ 

 

وَ  atıf harfidir.  لٰكِنْ  istidrâk harfidir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لٰكِنْ  şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Bu cümle onların söylediklerinin red ve tekzibi niteliğindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً

 

Ayetin son cümlesinde  فَ  ta’lîliyyedir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûl olan  قَل۪يلاً ‘deki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl ya da mahzuf mef’ûlun sıfatı arasındadır.  اِلَّا ’nın sadece istisna harfi olması da caizdir.

يُؤْمِنُونَ  maksûr/sıfat,  قَل۪يلاً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat da olabilir. 

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri,   إيمانا  (Az bir iman) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. 

لَعَنَهُمُ - بِكُفْرِهِمْ - طَعْنً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُؤْمِنُونَ - بِكُفْرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ  ibaresinde istiare vardır. 

يُحَرِّفُونَ  fiilinin mazi değil de muzari gelişi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

Allah Teâlâ, ["Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, iman etmezler"] buyurmuştur ki bu ifade ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

Birinci görüş: Bu ifadedeki, ‘’birazı’’ lafzı, kavmin sıfatı olup, takdiri, "Onlardan ancak az sayıda kimseler iman eder" şeklindedir. Sonra bu takdiri yapanlardan bazıları, bu pek az kimse ile, Abdullah İbn Selâm ve arkadaşları (gibi müslüman olanların) kastedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu sayısı az topluluğun, Cenâb-ı Allah'ın ileride iman edeceklerini bildiği kimseler olduğu da söylenmiştir.

İkinci görüş: Ayetteki  قَل۪يلًا  (biraz, az) kelimesi imanın sıfatı olup, ifadenin takdiri "Onlar, ancak pek az iman ederler" şeklindedir. Zira "Onlar, ancak pek az iman ederler" şeklindedir. Zira onlar Allah'a, Tevrat'a ve Hazret-i Musa'ya iman etmişler, ama diğer peygamberleri inkâr etmişlerdir. Ebu Ali el-Fârisi, şöyle diyerek bu görüşü birinciye tercih etmiştir:  قَل۪يلًا  lafzı, müfrettir. Eğer bununla bir çok insan (kavim) kastedilmiş olsaydı, tıpkı Hak Teala'nın,  اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ [Şüphesiz ki bunlar azar azar bir cemaattir] (Şuara/54) ayetinde olduğu gibi, cemi gelirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nisâ Sûresi 47. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً  ٤٧


Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 أُوتُوا verilen(ler) ا ت ي
4 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
5 امِنُوا inanın ا م ن
6 بِمَا şeye (Kur’ana)
7 نَزَّلْنَا indirdiğimiz ن ز ل
8 مُصَدِّقًا doğrulayıcı olarak ص د ق
9 لِمَا
10 مَعَكُمْ yanınızdakini
11 مِنْ
12 قَبْلِ önce ق ب ل
13 أَنْ
14 نَطْمِسَ biz silip ط م س
15 وُجُوهًا bazı yüzleri و ج ه
16 فَنَرُدَّهَا döndürmemizden ر د د
17 عَلَىٰ üzerine
18 أَدْبَارِهَا arkaları د ب ر
19 أَوْ ya da
20 نَلْعَنَهُمْ onları da la’netlememizden ل ع ن
21 كَمَا gibi
22 لَعَنَّا la’netlediğimiz ل ع ن
23 أَصْحَابَ adamlarını ص ح ب
24 السَّبْتِ cumartesi س ب ت
25 وَكَانَ ك و ن
26 أَمْرُ buyruğu ا م ر
27 اللَّهِ Allah’ın
28 مَفْعُولًا yapılır ف ع ل

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً 


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Nidanın cevabı  اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا ’dir. 

اٰمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  نَزَّلْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

نَزَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُصَدِّقًا  aid zamirin hali olup fetha ile mansubdur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  مُصَدِّقًا  ‘a mütealliktir. Mekân zarfı  مَعَ  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  اٰمِنُوا ’ya mütealliktir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel  قَبۡلِ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَطْمِسَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن dur. وُجُوهًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

نَزَّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُصَدِّقًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَرُدَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰٓى اَدْبَارِ  car mecruru  نَرُدَّهَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نَلْعَنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

كَ  harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, نلعنهم لعنا كلعن أصحاب السبت  şeklindedir.

لَعَنَّٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّبْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَمْرُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَفْعُولًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

مَفْعُولًا ; sülâsî mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اُو۫تُوا الْكِتَابَ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

اُو۫تُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Nidanın cevap cümlesi olan  اٰمِنُوا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle birlikte  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  نَزَّلْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مُصَدِّقًا  kelimesi halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

لِ  harf-i ceri zaiddir. Müşterek ism-i mevsûl olan  مَٓا  kelimesi  لِ  harf-i ceriyle birlikte  مُصَدِّقً ‘a mütealliktir. Sıla cümlesi mahzuftur.  مَعَكُمْ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   نَطْمِسَ وُجُوهًا  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Aynı üsluptaki  فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Teşbih harfi  ك  ile mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili olan  لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِ fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Mef’ûlu mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdariyye olan  ما ’nın sılası olan  لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِ  cümlesi masdar tevilinde, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

اُو۫تُوا الْكِتَابَ  [Kitap verilenler] ibaresi Yahudi ve Hristiyanlardan,  مَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ  [yanınızdakini tasdik edici olan şey] ise Kur’an-ı Kerim’den kinayedir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ  [Ey kitap verilenler]  şeklindeki hitapta her zaman bir tenbih, ikaz, uyarı vardır.  يَٓا - اَيُّ - هَا  şeklinde üç tane harf (nida ve tenbih harfi) arka arkaya gelmiştir.  الَّذ۪ينَ , bahsedilen kişilerin herkes tarafından bilindiğine işaret eder.

مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا  [Bizim yüzleri silmemizden ve onları hemen arkalarına çevirmemizden önce] ibaresinde tecessüm sanatı vardır. İki tane temsîlî istiare vardır. Lafzen, yüzleri silip ardına çevirmekten bahsedilmiştir.

Mana; gelecekten umudu kestirip geçmişle avunur hale getirmektir. Deyimdir. Yani yüzleri sırtları gibi oluverir. Duyu azaları, mimikler vs hepsi yok olur. Ya da yüzler; harfleri ve satırları karmakarışık olmuş silik bir sayfaya benzetilmiştir.

Yüzleri arkaya çevirme işi olup bitmiş gibi mazi fiille ifade edilmiştir. Daha olmamıştır ama kesinliği bellidir. 

مِنْ قَبْلِ أَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً  ifadesindeki  وُجُوهاً  kelimesindeki nekrelik konuşmada mübalağa için kesret ifade eder ve taşıdığı belirsizlik manasıyla da güzel bir şekilde imana davet eder. Bu kelimede aynı zamanda külliyet alakasıyla mecazi mürsel vardır. Yüz zikredilmiş şahsın kendisi kastedlmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/4/47).

وُجُوهًا - اَدْبَارِ  arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

نَلْعَنَهُمْ - لَعَنَّٓا  arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İnzal fiilinde fail, tenzil fiilinde mef’ûl vurgulanır. İkisi de Kur’an hakkında kullanılır. انذلنا  derken Allah kendisini,  نَزَّلْنَا  derken Kur’an’ı vurgular.  انذلنا ; Ben indirdim.  نَزَّلْنَا ; Kur’an’ı indirdim demektir. (Tahkîk)

Ayet-i kerimede iki açıdan iltifat vardır.  نَزَّلْنَا  fiilindeki mütekkelim zamirinden sonra Allah ismi gelmiş ve nidada kitap verilenler buyurulmuş, arkadan muhataba emirle devam edilmiştir.

Burada hitap değiştirilmiş, gaibe hitaptan doğrudan muhataba hitap üslubuna geçilmiştir. Hitap:

1- Ya özellikle daha önce halleri ve sözleri anlatılanlar Yahudilere müteveccihtir ki onlara bundan önce, "kendilerine Kitap (Tevrat) tan bir nasip verilenler الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ  dendiği halde burada kendilerine  الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ  [Kitap verilenler]  buyurulması her makama hakkını vermek içindir. Çünkü daha önce geçen ayette maksat, onların sapkınlığı satın aldıklarını ve Kitaptan kendilerine verilmiş olan nasibi, tahrifat yapmak suretiyle ortadan kaldırıldığını beyan etmekti. Ve onların ortadan kaldırdıkları da Kitabın tamamı değil ancak bir kısmı idi. İşte bundan dolayı kendilerine Kitaptan bir nasip verilmekle vasıflandırıldılar. Buradaki hitaptan maksat ise ondan sonra gelecek emre uymanın lüzumunu tekid ve ona muhalefetten sakındırmaktır.

Çünkü Kur’an tarafından tasdik edilen Tevrat'a iman etmek, onu tasdik eden Kur’an'a imanı da kesin olarak gerektirir. Kur’an'ı inkâr etmek, Tevrat'ı da inkâr etmeyi kesin olarak gerektirdiği gibi.

Ve şüphe yok ki Yahudilere göre sakıncalı olan, Tevrat'ı kısmen inkâr değil, fakat bizzat kendisini inkâr etmelerinin gerektiğidir. Bu da ancak Kur’an'ı Tevrat'ın tamamını tasdik edici kılmakla tahakkuk eder. Şu var ki hakikatte Kur’an, Tevrat'ın tamamını değil, fakat ancak bir kısmını tasdik eder. Ama bir kısmını tasdik eden, zaruri olarak o kısmı kapsaması itibariyle tamamını tasdik ediyor demektir.

2- Ya da hitap daha önce halleri ve sözleri anlatılan Yahudilerin yanı sıra diğer bütün Ehl-i Kitab'a müteveccihtir. En zahir olan görüş de budur. Hangi görüşe göre olursa olsun, ayetlere ilişkin açıklamalar, her iki fırkanın da üzerinde bulunduğu dalaleti kaldırdığı düşünüldüğü için, bunun hemen akabinde hidayet yolundan yürüme emredilmekte ve emre muhalefet halinde de şiddetli tehditler öngörülmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada  نَزَّلْنَا  [indirdiğimiz] ifadesi, Kur’an'ı teşrif ve Allah Teala katından indirildiğini sarahatle tespit içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İfadenin başındaki  فَ  sebep bildirir; takip için de olabilir ki bu durumda, önce yüzlerini dümdüz edip sonra enseye döndürmesi şeklinde peş peşe iki ceza ile tehdit edilmiş olurlar ve mana şöyle olur: Yüzleri dümdüz ve ters yüz ederiz. Yüzler arkaya, enseler öne döner! طْمِسَ  için verilecek bir diğer mana, devirmek ve değiştirmektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نَلْعَنَهُمْ  [Onlara lanet ederiz] ifadesindeki zamir kime racidir? dersen şöyle derim: Vücûhdan kasıt, itibarlı önde gelenler ise zamir onlara gider, yüzler anlamındaysa yüzlerin sahiplerine gider. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

وَ  istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124

Müsnedün ileyh izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. 

اَمْرُ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması  اَمْر ’ya şan ve şeref kazandırmıştır.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullanıldığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَانَ  Allah katında zamanın olmadığını ifade eder. Oldu, olacak, oluyor denen her şey O'nun için aynı andadır. Zamansızlık konusu bizim için anlaşılması zor bir meseledir.

Nisâ Sûresi 48. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً  ٤٨


Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 لَا
4 يَغْفِرُ bağışlamaz غ ف ر
5 أَنْ
6 يُشْرَكَ ortak koşulmasını ش ر ك
7 بِهِ kendisine
8 وَيَغْفِرُ ve bağışlar غ ف ر
9 مَا
10 دُونَ başkasını د و ن
11 ذَٰلِكَ bundan
12 لِمَنْ kimseden
13 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
14 وَمَنْ ve kimse
15 يُشْرِكْ ortak koşan ش ر ك
16 بِاللَّهِ Allah’a
17 فَقَدِ gerçekten
18 افْتَرَىٰ iftira etmiştir ف ر ي
19 إِثْمًا bir günah ا ث م
20 عَظِيمًا büyük ع ظ م

 

Riyazus Salihin, 443 Nolu Hadis

Enes radıyallahu anh, ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Allah Teâlâ:

Ey âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

Ey âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar  olsa, sen benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim.

Ey âdemoğlu!  Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat bana hiçbir şeyi ortak tutmamış, şirke bulaşmamış olsan, ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım” buyurmuştur.        Tirmizî, Daavât 98

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَغْفِرُ  cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَغْفِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel amili  يَغْفِرُ  ‘un mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُشْرَكَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِه۪  car mecruru  يُشْرَكَ  fiiline mütealliktir. يَغْفِرُ  atıf harfi  وَ  ile  لَا يَغْفِرُ  ‘ya matuftur.

يَغْفِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı  دُونَ, mahzuf sılaya mütealliktir. 

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur muzâfun ileyhtir. ل  harfi buûd, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, لِ  harfi ceriyle  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُشْرَكَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  شرك dir. 

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُشْرِكْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  يُشْرِكْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ  tahkik harfidir. 

افْتَرٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِثْمًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا  kelimesi  اِثْمًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَرٰٓى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  , isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَغْفِرُ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُشْرَكَ بِه۪  cümlesi, masdar teviliyle  يَغْفِرُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerimede her ne kadar nazım hükmü takviye ifade eder şekilde gelmiş olsa da, maksadın hükmü takviye olmadığı açıktır. Maksat tahsistir. Yani, Allah Teâlâ kendisine ortak koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. 


 وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ

 

Cümle, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün  مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. دُونَ ذٰلِكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَن ‘ in sılası olan  یَشَاۤءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَغْفِرُ - لَا يَغْفِرُ  fiilleri arasında iştikak cinası ve tıbâk-ı selb sanatları vardır.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪  [Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, örtmez] cümlesiyle  وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ  [dilediği kişilerde bunun dışındakileri affeder] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.


وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُشْرِكْ بِاللّٰهِ  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

عَظ۪يمًا  kelimesi  اِثْماً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.  

اِثْماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Kelimedeki nekralık tahkir, kesret ve nev ifade eder.

يُشْرِكْ - يُشْرَكَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Şirk; aslında şirk koşan insanı şirk koştuğu o şey karşısında küçültür. Allah yüceler yücesi bir merci iken O’nu bırakıp başkasına O’nun sıfatlarını verdiğimiz zaman, onun karşısında küçülürüz. Oysa Allah’a kulluk ettiğimiz zaman biz küçülmeyiz, aksine yüceliriz. Çünkü bunun için yaratılmışız. O yüzden şirk koşmak insanın kendisine yaptığı en büyük zulümdür.

Son cümlede zamir yerine Allah isminin zikri ve ayette tekrarı mehabeti arttırmak, küfrün çirkinliğini vurgulamak ve bu vasfı taşıyanları ayıplamak içindir.

Nisâ Sûresi 49. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً  ٤٩


Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 إِلَى
4 الَّذِينَ şu
5 يُزَكُّونَ övüp yüceltenleri ز ك و
6 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
7 بَلِ Hayır, ancak
8 اللَّهُ Allah
9 يُزَكِّي yüceltir ز ك و
10 مَنْ
11 يَشَاءُ dilediğini ش ي ا
12 وَلَا
13 يُظْلَمُونَ onlara zulmedilmez ظ ل م
14 فَتِيلًا kıl kadar ف ت ل

“Kendini temize çıkarmak” şeklinde tercüme edilen tezkiye fiil ve sözle olmaktadır. İnsanın ahlâkını iyileştirmek, kendini kötü huy ve alışkanlıklarından kurtarmak için gerekeni yapması, eğitimden geçmesi makbuldür, İslâm bunu teşvik etmiştir. Sözle tezkiye “bir kimsenin dürüst, iyi, önemli kusurlardan uzak olduğunu söylemek” suretiyle yapılır. Gerçekten böyle olan, böyle bilinen birisi için gerektiğinde tezkiyede bulunmak da sakıncalı değildir, hatta duruma göre güzel ve gerekli de olabilir. İslâm’da kötü görülen, menedilen tezkiye, kişinin kendisini sözle tezkiye etmesidir, övmesidir.

Yahudiler özellikle kendilerinin “Allah’ın oğulları ve sevgilileri” (Mâide 5/18), “dostları” (Cum‘a 62/6) olduklarını, “birkaç gün dışında âhiret cezası çekmeyeceklerini” (Bakara 2/80) söyleyerek kendileri için sözlü tezkiyede bulunmuşlardı; âyet bu davranışı da mahkûm etmekte, kişilerin veya grupların kendilerini överek bir yere varamayacaklarını, topluluk nezdinde itibar kazanamayacaklarını ifade buyurmaktadır.

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 79-80

فَتَلَ kelimesi ipi büktü demektir. Çekirdekte olan yarığın içindeki zara فَتِيل denmesi, fitil şeklinde olduğu içindir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fitildir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi) Bu ayeti kerimede azlık ve önemsizlik ifadesi için kullanılmıştır.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  إِلَى  harf-i ceriyle تَرَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يُزَكُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُزَكُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

 

İsim cümlesidir. بَلِ  idrab ve atıf harfidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُزَكّ۪ي  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. يُزَكّ۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

وَ  atıf harfidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. فَت۪يلًا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, ظلما قدر الفتيل  şeklindedir.

بَلِ  atıf harfi; önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُزَكّ۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Hemze takriri manada istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle takrir ve tevbih kastı taşıdığından mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)

اَلَمْ تَر  ifadesi pek çok yerde geçmiş, çoğunun da arkasından şart cümlesi gelmiş ve bu şartın cevabı zikredilmemiştir. Böylece okuyucunun uyanıklığı ölçülür. Soru şaşkınlık manası içindir. Görmek manasında üç fiil vardır: رَأَى ,نَظَرَ ,بَصَرَ . Bunların üçü de Kur’an’da geçer. Üçü de ‘gözle görmek ve düşünüp anlamak’ manasındadır.  رَأَى  fiili  إِلَى  ile kullanılırsa, ‘gözle görmek’ manası vurgulanır. Mesela burada, nefsini temize çıkaran kişiyi şu anda görmüyoruz ama bu fiil kullanılmış. Bu; o kimseleri gözünle görmüş gibi biliyorsun, demektir.

Mecrur mahaldeki  ألذ۪ينَ  has ism-i mevsûlü, başındaki  الي  harf-i ceriyle birlikte  تَرَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ   cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ

Cümle, idrâb harfi  بَلِ  ile öncesine atfedilmiştir. بَلْ  idrâb harfidir. İntikal için gelmiştir. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اللّٰهُ  mübteda,  يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ  haberdir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsned olan  يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً

Hükümde ortaklık nedeniyle  وَ ’la makabline atfedilen  وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

فَت۪يلاً  mef’ûlu mutlaktan naib olarak mansubdur. Yani ظلما قدر الفتيل (Fitil kadar zulüm) demektir.

يُظْلَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَت۪يلًا ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. “Hiçbir” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

يُزَكُّونَ - يُزَكّ۪ي  arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Fiilin tef’il babında gelişi çokluk ifade eder. 

[Asıl Allah, -dilediklerini- temize çıkarır] ifadesi, itibar edilecek tezkiyenin, başkasının değil Allah’ın tezkiyesi olduğunu bildirmektedir. Çünkü tezkiyeye layık olanı bilen sadece O’dur. [Dilediklerini temize çıkarır] ifadesinin anlamı, arı duru ve tertemiz olduklarını bildiği ve bu sebeple o şekilde nitelediği ilâhî rızaya ermiş kullarını temize çıkarır, şeklindedir. [Onlara kıl kadar zulmedilmez] yani kendi kendilerini saf ve temiz görenler, bu fiillerinden dolayı hak ettikleri kadar cezalandırılırlar. Yahut Allah’ın temize çıkarmayı dilediği kimseler temizliklerinden dolayı mükâfatlandırılırlar, sevaplarından bir şey eksiltilmez. Bunun örneği şu ayette de geçmektedir: [… Öyleyse, kendi kendinizi temize çıkartmayın! Kimin sakındığını en iyi bilen O’dur çünkü.] (Necm 53/32) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nisâ Sûresi 50. Ayet

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟  ٥٠


Bak, Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 انْظُرْ bak ن ظ ر
2 كَيْفَ nasıl ك ي ف
3 يَفْتَرُونَ uyduruyorlar ف ر ي
4 عَلَى karşı
5 اللَّهِ Allah’a
6 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
7 وَكَفَىٰ ve yeter ك ف ي
8 بِهِ bu (onlara)
9 إِثْمًا bir günah olarak ا ث م
10 مُبِينًا apaçık ب ي ن

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ

 

Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. كَيْفَ  istifham ismi, hal olarak mahallen mansubdur. كَيْفَ يَفْتَرُونَ  cümlesi  اُنْظُرْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir. الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَفْتَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  بِ  harf-i ceri zaiddir. Tekid ifade eder. ه۪ٓ  muttasıl zamir lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. اِثْمًا  temyiz olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا۟  kelimesi  اِثْمًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينًا۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ   cümlesi,  اُنْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Soru ismi  كَيْفَ , haldir. كَيْفَ  sorusu şaşma ifadesi içindir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Cümlede  mütekellim Allah Teâlâ olduğu için  اللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُنْظُرْ  emri hayret ifade eder. يَفْتَرُونَ  muzari fiili devam ve süreklilik ifade eder.

وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟

 

وَ  istînâfiyyedir.  İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan cümlede  بِ  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.

اِثْمًا  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

مُب۪ينًا۟  kelimesi   اِثْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Kendini temize çıkarmak, şirk koşmanın arkasından gelmiş. Mana katmerli olmuştur.

اِثْمًا  ve  مُب۪ينًا۟  kelimelerindeki nekrelik; tazim ve teksir ifade eder.

كَيْفَ  ile  كَفٰى  kelimeleri arasında cinas vardır.

Cenab-ı Hak,  وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْمًا مُب۪ينًا۟  [Bu apaçık bir günah olarak yeter] buyurmuştur. Arapça'da, medih ya da zem cihetinden tazim ifade etmek için  كَفٰى بِه۪ٓ  [ona yetti] denir. Medih cihetinden kullanışa gelince bu, Cenab-ı Hakk'ın,  وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِيًّاۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يرًا [Gerçek bir dost olarak Allah yeter; hakiki bir yardıma olarak da Allah kâfidir.] (Nisa / 45) buyruğunda olduğu gibidir. Zem hususundaki kullanılışa gelince, bu da, bu ayetteki kullanılıştır.  اِثْمًا  ifadesi ise temyiz olduğu için mansubdur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nisâ Sûresi 51. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً  ٥١


Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve “tâğût”a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 إِلَى
4 الَّذِينَ kendilerine
5 أُوتُوا verilenleri ا ت ي
6 نَصِيبًا bir pay ن ص ب
7 مِنَ -tan
8 الْكِتَابِ Kitap- ك ت ب
9 يُؤْمِنُونَ inanıyorlar ا م ن
10 بِالْجِبْتِ cibt’e ج ب ت
11 وَالطَّاغُوتِ ve tağut’a ط غ ي
12 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
13 لِلَّذِينَ için
14 كَفَرُوا inkar edenler ك ف ر
15 هَٰؤُلَاءِ bunlar
16 أَهْدَىٰ daha doğru ه د ي
17 مِنَ -den
18 الَّذِينَ kimseler-
19 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
20 سَبِيلًا yolda(dırlar) س ب ل

“Kâfirler hakkında `Bunların yolu, müminlerin yolundan daha doğrudur’ derler.”

İbn-i İshak’ın, Muhammed b. Ebu Muhammed ve İkrime yolu ile Ebu Said b. Cubeyr’e dayanarak bildirdiğine göre Abdullah b. Abbas diyor ki:

“Kureyş, Gatafan ve Beni Kureyza kabilelerini müslümanlara karşı birleştirip savaşa sürükleyenler Hayy b. Ahtab, Selâm b. Hakık, Ebu Rafi, Rebü b. Hakık, Ebu Amir, Vehûh b. Amir ve Hevde b. Kasy adlı kişilerdi. Bunlardan Venûh, Ebu Amir ve Hevele Vailoğulları kabilesinden, öbürleri ise Nadiroğullari kabilesinden idi.

Bu yahudi heyeti Kureyş kabilesi ile görüşmeye gidince onlara beraberlerinde getirdikleri din adamlarını göstererek şöyle dedi; `Bunlar Yahudi hahamlarıdırlar. İlk kutsal kitabı iyi bilirler. Sorun onlara, sizin dininiz mi, yoksa Muhammed’in dini mi üstündür?’ Kureyşlilerin bu yoldaki soruları üzerine yahudi hahamları `Sizin dininiz Muhammed’in dininden daha üstündür. Sizin yolunuz Muhammed’in ve O’nun peşinden gidenlerin yolundan daha doğrudur’ diye cevap verdiler. Bunun üzerine yüce Allah `Şu kendilerine kitaptan pay verdiklerimizi görmüyor musun…’ diye başlayan ve “… kendilerine büyük bir egemenlik bağışlamıştık” diye biten ayetler gurubunu indirdi.

Bu ayetlerde onlara lânet ediliyor, dünyada ve ahirette desteksiz ve yardımcısız kalmaya mahkûm oldukları bildiriliyordu. Çünkü onlar, Kureyş putperestlerine kendilerine destek sağlamak için gitmişler, bu sözleri de gönüllerini alıp taraftarlıklarını kazanmak amacı ile söylemişlerdi.

Nitekim Kureyşliler de yahudilerin bu isteklerini olumlu karşılayarak Hendek (Ahzab) savaşında onların tarafında müslümanlara karşı savaşa girdiler. Peygamberimiz bunlara karşı Medine çevresinde hendekler kazdırdı. Yüce Allah, onların kötülüklerine engel oldu, onları kinleri ile baş başa bıraktı, istedikleri sonucu elde edemediler. Yüce Allah savaşta ağırlığını müminlerden yana koydu. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.

Gerçi yahudilerin “Putperest Kureyşlilerin dini Hz. Muhammed’in ve O’nun peşinden gidenlerin dininden daha üstündür; putperestlerin yolu, yüce Allah’ın kitabına (Kur’ân’a) ve Peygamberine inananların yolundan daha doğrudur” demeleri aslında hayret edilecek bir tutumdur; ama, yahudilere çok görülmez, onlar için normaldir. Onlar hak ile batıl arasında, doğru ile eğri arasında, doğrular ile eğriler arasındaki tutumu her zaman budur. Onların doyumsuz hırsları, yatışmaz arzuları ve dinmez kinleri vardır. Onlar hakkın ve hak taraftarlarının yanında hırslarına, arzularına ve kinlerine destek bulamazlar. Bu yoldaki desteği ve yardımı her zaman ancak batılın, eğrinin ve eğrilik taraftarlarının arasında bulabilirler. Hakkın ve hak taraftarlarının aleyhine geçip batılın ve eğrinin taraftarlarının lehine tanıklık etmelerinin sebebi budur.

Onların tutumu her zaman budur ve bu tutumun sebebi de her zaman geçerlidir. Bu yüzden onların “Kureyş putperestlerinin yolu, müminlerin yolundan daha doğrudur” demeleri kendi açılarından mantıklı ve normaldir, süpriz değildir.

Yahudiler aynı sözü bu günde söylüyorlar, yarın .da söyleyeceklerdir. Onlar günümüz dünyasının her yerindeki başarılı İslâmî hareketi, denetimleri altındaki propaganda ve yönlendirme araçları ile lekelerler; bu hareketleri gözden düşürüp kuvvet yolu ile ezmek isteyen batıl taraftarlarını olanca güçleri ile desteklerler. Tıpkı ilk İslâmî hareketi gözden düşürmek ve ezebilmek için putperest Kureyşlileri destekledikleri, kendileri ile güç birliği yaptıkları gibi.

(Fizilalil Kur’ân/Seyyid Kutub)

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl  إِلَى  harf-i ceriyle تَرَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا نَص۪يبًا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  نَص۪يبًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْكِتَابِ  car mecruru  نَص۪يبًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ  cümlesi, اُو۫تُوا ’deki naib-i failin hali olarak mahallen mansubdur.  

يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْجِبْتِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. الطَّاغُوتِ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً

  

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ  ile  يُؤْمِنُونَ  ‘ye matuftur. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ  harf-i ceriyle  يَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى ’dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَهْدٰى  haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, مِنَ  harf-i ceriyle  اَهْدٰى ’ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلًا  amili  اَهْدٰى ‘nın temyizi olup fetha ile mansubdur.  

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَهْدٰى  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Hemze takriri manada istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi  Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)

اَلَمْ تَر  ifadesi pek çok yerde geçmiş, çoğunun da arkasından şart cümlesi gelmiş ve bu şartın cevabı zikredilmemiştir. Böylece okuyucunun uyanıklığı ölçülür.

Soru şaşmak manasındadır.

Görmek manasında üç fiil vardır: راي , نظر , بصر . Bunların üçü de Kur’an’da geçer. Üçü de gözle görmek ve düşünüp anlamak manasındadır.  راي  fiili  اِلَى  ile kullanılırsa, gözle görmek manası vurgulanır. Bu; o kimseleri gözünle görmüş gibi biliyorsun demektir.

Mecrur mahaldeki  ألذ۪ينَ  has ism-i mevsûlü, başındaki  الي  harf-i ceriyle birlikte  تَرَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

اُو۫تُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

نَص۪يبًا ‘ deki nekrelik tazim içindir.

اُو۫تُوا  ‘deki naib-i failden hal olan  يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

بِالْجِبْتِ , putlara ve Allah dışında tapınılan her şeye verilen bir isimdir.  الطَّاغُوتِ  ise “şeytan” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

47. ayette [kitap verilenleri görmedin mi], buyurulmuştu; burada [kitaptan nasip verilenler] buyurulmuştur. Diğerine göre daha az bir kesimden bahsedilmektedir.

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا  [Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır] cümlesinde istiare vardır. Gidişat; yola benzetilmiştir.

الْجِبْتِ - الطَّاغُوتِ  ve  اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ - كَفَرُوا  ve  يُؤْمِنُونَ - اَهْدٰى  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 

وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً

 

Cümle atıf harfi  وَ ’la  يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَقُولُونَ  fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  لِلَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l- kavli olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi, işaret edileni tazim amacına matuftur. 

Müsned olan  اَهْدٰى  , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki harf-i cerle birlikte  يَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا سَب۪يلاً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

سَب۪يلًا  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

اٰمَنُوا - يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اٰمَنُوا  -  كَفَرُوا  arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Günün Mesajı
Hazreti Ali Kur'ân'da en çok hoşuna giden ayetin Nisa 48 olduğunu söylemiştir. Bu ayet Allah'ın rahmetinin ve mağfiretinin ne kadar geniş olduğunu ifade eder. Allah kendisine şirk koşulmasından başka bütün günahları ile dilediği kişi için affeder. Rabbim bizleri gizli ve açık şirkten korusun, rahmet ve mağfiret ettiği kullarından kılsın. Amin.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hani geçenlerde bahsetmiştim. Bizim mahallenin bir delisi var demiştim. Bir süre uzaklara gitti, belki de asla geri gelmez diye konuşmuşlardı. Bu sabah sokağın başına gelince, baktım orada. Dudaklarımda tebessüm, başladım dinlemeye;

‘Rabbim! Döndüm, dolaştım ve yine Sana geldim. Huzurundan uzaklaştıkça, karanlıklarda sürüklendim. Kalbimdeki zikrini susturdukça, sessizliklerde boğuldum. Mutluluk için hangi dünyalığı istediysem, bende kalanı da götürdüğünü gördüm. Dostluk için hangi ölümlünün peşine düştüysem, yalnızlık şerbetini kendimle içtim. 

Parayla övgü satın alanlar varmış, dolaşırken gördüm. Günahlarına uygun kılıf diktirenler çoğalmış, alışverişte karşılaştım. Halbuki, Sensin dilediğini hakka ileten ve temize çıkaran. Varsın, bütün iltifatlar bana edilsin. Senin katındaki değersizliğimi gidermez. Varsın, hakaretlerin hepsi üzerime yağsın. Senin katındaki değerimi eksiltmez.

Dinledik ve itaat ettik!

Dilimizle söyledik. Kalbimizle tasdikledik. Amellerimizle güçlendirdik.

Dostluğu da, yardımı da, Senden istedik. Dostun güzeli de, merhametin güzeli de Sensin, iman ettik.

Allahım! Yalnız Senden ister, Sana yalvarırız. Yalnız Sana ibadet eder, Senden dileriz. Duyduğunu dinlemeyenlerden, baktığını görmeyenlerden, bildiğini anlamayanlardan olmaktan. Hakkı unutanlara ve Sana şirk koşanlara benzemekten, Sana sığındık.

Doğru yola iletilenlerden, temize çıkarılanlardan ve Allah katındaki hali güzelleşenlerden olmak duasıyla.’

Amin.

***

Bir elini gökyüzüne, diğer elini de toprağa doğru açıp dedi ki: Aleme dikkatle baktığın zaman, her yerde ve canlı cansız varlıklar arasında birçok muhabbet alışverişine şahit olursun. Bu yüzden, ruhunun iliklerine işlenen muhabbet ile her insan sevmek ve sevilmek ihtiyacındadır. 

Allah’ın adıyla ve rahmetiyle yaratılan insan büyür ve büyüdükçe de çabalamazsa eğer, hakikati unutur. Saf sevgilerini hırsa bürünerek yitirir. Kalpten doğan sevginin yerine, nefsin hevesleri yerleşir ve insan yalnızlaşır. 

Devamlı anne babasında, kardeşlerinde, eşinde, çocuklarında, akrabalarında ya da yolunun kesiştiği arkadaşlarında dost arayışına çıkar. Dünyalık zorluklardan dolayı sürekli doldurmaya çalıştığı içindeki boşluk ise büyümeye devam eder.

Hakiki Dost’tan uzaklaşan için geçici dostlukların çoğu hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Öyle ki, dünyalık dostundan ayıran ölüm bile olsa, o terk edilmişlik hissiyle boğuşur. Muhabbetlerin sahibi Allah’ı sevmedikçe diğer her şey yetersiz kalır.

Bazen, hakikatten uzaklaşmanın getirdiği acıyla içindeki boşluk o kadar canını yakar ki; yine de hakikate yaklaşmaktansa, dünyanın en pis karanlıklarının sevgisiyle kendisini uyuşturur. İşte o zaman, daha ayakları toprağa basarken, dünyasını kaybeder.

Allah’a teslim olan, O’nun sevgisi ve rızası için yaşayan bilir ki; dünyalık her şey gibi kayıpların, üzüntülerin ve tasaların tümü geçicidir. Bu bilgiyle, her yaşananın ardından kalbini bir huzur kaplar. Zira, gerçek dost ve yardımcı olarak Allah ona yeter. Böylece severken de, sevilirken de dünyalık eksikliklerin hepsi kaybolur gider.

Ey dostların ve yardımcıların, hakikisi ve kusursuzu olan Allahım! Dünyalık imtihanlardan şimdi kaçayım ya da istediğimi hemen elde edeyim derken, acele davranmaktan ve bu esnada huzuru, yanlış yerlerde arayanlar gibi gaflete düşmekten, Senin rahmetine sığınırız. Ey Allahım! Bizi, Seni kendisine dost ve yardımcı bilenlerden eyle ki; Senin izninle iki cihanda da mutmain kalbe sahiplerden ve huzura erenlerden olalım.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji