بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالْمُحْصَنَاتُ | ve evli olanlar (haramdır) |
|
| 2 | مِنَ | -dan |
|
| 3 | النِّسَاءِ | kadınlar- |
|
| 4 | إِلَّا | dışında |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | مَلَكَتْ | geçen(cariye)ler |
|
| 7 | أَيْمَانُكُمْ | ellerinize |
|
| 8 | كِتَابَ | yazdığı(yasaklar)dır |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 10 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 11 | وَأُحِلَّ | ve helal kılındı |
|
| 12 | لَكُمْ | size |
|
| 13 | مَا |
|
|
| 14 | وَرَاءَ | ötesi |
|
| 15 | ذَٰلِكُمْ | bunlardan |
|
| 16 | أَنْ |
|
|
| 17 | تَبْتَغُوا | istemeniz |
|
| 18 | بِأَمْوَالِكُمْ | mallarınızla |
|
| 19 | مُحْصِنِينَ | iffetli yaşamak |
|
| 20 | غَيْرَ |
|
|
| 21 | مُسَافِحِينَ | zina etmemek |
|
| 22 | فَمَا |
|
|
| 23 | اسْتَمْتَعْتُمْ | yararlanmanıza karşılık |
|
| 24 | بِهِ |
|
|
| 25 | مِنْهُنَّ | onlardan |
|
| 26 | فَاتُوهُنَّ | onlara verin |
|
| 27 | أُجُورَهُنَّ | kesilen ücretlerini |
|
| 28 | فَرِيضَةً | bir hak olarak |
|
| 29 | وَلَا | yoktur |
|
| 30 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 31 | عَلَيْكُمْ | üzerinize |
|
| 32 | فِيمَا | hakkında |
|
| 33 | تَرَاضَيْتُمْ | karşılıklı anlaşmanız |
|
| 34 | بِهِ |
|
|
| 35 | مِنْ |
|
|
| 36 | بَعْدِ | sonra |
|
| 37 | الْفَرِيضَةِ | hakkın kesiminden |
|
| 38 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 39 | اللَّهَ | Allah |
|
| 40 | كَانَ |
|
|
| 41 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 42 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Nisa suresi bazi ayetleri uzun ve hüküm icerdikleri icin detayli okumak isteyenler icin link paylasiyorum, hukum ayetlerinde…
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/517/24-ayet-tefsiri
Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli hısnu'l (müslim)dir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
Hasune kelimesi Kur’ân'da şu anlamlarda kullanılir:
Evlilik karı kocanın pek çok şeye karşı bir günlük korunmasını sağlar.
İffet insanı uygun olmayan şeyleri yapmaktan korur.
Hürriyet insanın başkasının kendisine hükmetmesinden korur.
İslam nefis ve şehvet tüm davetine karşı insanı korur. (Medine Balcı 7. Cilt sayfa 9))
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ
الْمُحْصَنَاتُ atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki اُمَّهَاتُكُمْ ‘e matuftur. مِنَ النِّسَٓاءِ car mecruru الْمُحْصَنَاتُ ’nun mahzuf haline mütealliktir.
اِلَّا istisnâ edatı olup, istisna-i munkatı’a dır. Muttasıl olması da caizdir. مَا müşterek ism-i mevsûl, müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. مَلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. اَيْمَانُكُمْ fail olup damme ile merfudur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْۚ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُحْصَنَاتُ ; sülâsi mücerredi حصن olan fiilin ism-i mefûlüdür.
كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ
Fiil cümlesidir. كِتَابَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كتب şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir.
وَ istînâfiyyedir. اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمْ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا naib-i fail olarak mahallen merfûdur. وَرَٓاءَ mekan zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ muhatap zamiridir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, مَا ’dan bedel olarak mahallen merfûdur. Veya mahzuf harf-i cer ile اُحِلَّ fiiline mütealliktir. Takdiri; بأن تبتغوا أو لأن تبتغوا (İstediğiniz için) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَبْتَغُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْوَالِكُمْ car mecruru تَبْتَغُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُحْصِن۪ينَ hal olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبْتَغُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُحِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُحْصِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُسَافِح۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfa’ale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اسْتَمْتَعْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اسْتَمْتَعْتُمْ fiiline mütealliktir. مِنْهُنَّ car mecruru اسْتَمْتَعْتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اٰتُو fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اُجُورَهُنَّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَر۪يضَةً kelimesi اُجُورَهُنَّ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَمْتَعْتُمْ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, متع ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
اٰتُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡكُمۡ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl ف۪ي harf-i ceriyle لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَرَاضَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru تَرَاضَيْتُمْ fiiline mütealliktir. مِنْ بَعْدِ car mecruru بِه۪ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. الْفَر۪يضَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تَرَاضَيْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi رضو ‘dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ
Ayet, önceki ayetin devamıdır. وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اُمَّهَاتُكُمْ ‘a atfedilmiştir. مِنَ النِّسَٓاءِ car mecruru الْمُحْصَنَاتُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İstisna edatı اِلَّا ’dan sonra müstesna olarak gelen ism-i mevsûl مَا , muttasıldır. Sılası olan مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ (ele geçirdikleriniz müstesna) ifadesiyle Müslümanların ele geçirdiği esir kadınlar kastedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette mülkiyet, اَيْمَانُ (sağ ellere) isnat edilmiştir ki kelime kelime tercümesi “sağ ellerinizin malik olduğu” demektir. Çünkü mülkiyet, genellikle sağ el ile yapılan bir akitle gerçekleşir. Bu malikiyet, köleler ve özellikle kadın köleler için kullanılır. Zaten burada da kastedilen kadın kölelerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مُحْصَنَ , evli kadın demektir. Muhsane denmesi, kocası ya da velisi tarafından harama düşmekten korunduğu içindir. Evli kadına (fail sıygası ile) مُحْصِنَ de denir; çünkü evli kadın; Fercini (namusunu) kocası dışındaki erkeklerden korur, Ya da kocasını harama düşmekten korur.
Bazı müfessirlere göre (مُحْصَنَ kelimesinin masdarı olan) إِحْصَن, Kur’an’da şu dört manada kullanılır: Burada olduğu gibi “evlilik”; Bu ayetteki مُحْصِن۪ينَ kelimesinde olduğu gibi “iffet”; 25. ayette geçen الْمُحْصَنَاتُ kelimesinde olduğu gibi “hür”; 25. ayette geçen فَاِذَا اُحْصِنَّ cümlesinde olduğu gibi “İslam”.
Nitekim اُحْصِنَّ fiili, bir görüşe göre “Müslüman oldukları zaman…” şeklinde tefsir edilmiştir. Ayetteki الْمُحْصَنَاتُ kelimesi, evli kadınlar demekken, ondan sonra مِنَ النِّسَٓاءِ [kadınlardan] kelimesinin zikredilmesi, tekid için olup الْمُحْصَنَاتُ kelimesinin, erkeklere de şâmil olma vehmini kaldırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ [Sağ ellerinizin sahip olduğu] ibaresinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir. Âşûr, burada tezyîl olduğunu belirtir.
كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كِتَابَ اللّٰهِ izafeti, takdiri كُتِبَ (Farz kılınmıştır) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. عَلَيْكُمْ bu mahzuf fiile mütealliktir.
Veciz ifade kastına matuf كِتَابَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan كِتَابَ , tazim edilmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
كِتَابَ اللّٰهِ sözünde tevriye vardır. Kitap kelimesinin yakın anlamı değil, uzak anlamı olan “farz kılma” manası kastedilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ [Allah’ın üzerinizdeki yazılı hükmü olarak] ifadesindeki كِتَابَ mef‘ûlu mutlaktır; yani haram kılınan şeyleri haram saymanızı Allah size bir hüküm olarak koymuştur, bir farz olarak belirlemiştir ki bu da O’nun haram dediği şeyleri haram kabul etmektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اُحِلَّ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , durumun önemini vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
Naib-i fail konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. İşaret ismi ذٰلِكُمْ ‘un muzafı olan وَرَٓاءَ mekân zarfı, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Allah'ın koyduğu yasaklara işaret eden işaret ismi ذٰلِكُمْ ‘de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَرَٓاءَ mecaz olarak غَيْرَ ودُونَ (onsuz) manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen ب harfi ile birlikte اُحِلَّ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُحْصِن۪ينَ kelimesi تَبْتَغُوا ‘deki failin haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Bu sayfada مُحْصِن۪ينَ kelimesi iki kere ve farklı anlamlarda geçmektedir. حْصِن۪ , kale demektir. Burada [evli kadın] manasındadır. Evli kadın, kocası tarafından kale gibi korunmuş olan kadın demektir.
غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ izafeti, cümledeki ikinci haldir.
غَيْرَ مُسافِحِينَ ifadesinde tasrihi istiare vardır. Cenâb-ı Hak, “Zina etmemek” ifadesinde zinayı, nehirlerdeki suya benzetmiştir. Çünkü zinada maksat nesil sahibi olmak değil sadece nutfeyi atmaktır. (https://tafsir.app/aljadwal/4/24)
سَفِح۪ fiili; nehirdeki suyun fazla fazla, çok dökülmesi demektir. Zina çokluğu, suyun hızlıca nehre dökülmesine benzetilmiştir. Câmi’si; taşkınlık, ölçüsüzlük ve suyun taşarak boşa gitmesidir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) Yani ayet-i kerimede غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ [zina yapmayarak] buyurulmuştur.
مُحْصِن۪ينَ [İffetliler] - مُسَافِح۪ينَۜ [Zina edenler] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الْمُحْصَنَاتُ - مُحْصِن۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاُحِلَّ لَكُمْ [Size helal kılındı] ifadesi كِتَابَ اللّٰهِ ifadesini nasb eden gizli fiile atfedilmiştir yani Allah bunların haramlığını size kesin olarak bildirmiş, bunların dışındakilerini ise size helal kılmıştır. اَنْ تَبْتَغُوا ifadesi mef’ûlun lehtir yani hangileri helal hangileri haram size açıklamıştır ki Allah’ın sizin için geçinme vesile kıldığı “mallarınızla” iffetli olarak ve zina etmeyerek evlenmeyi “talep edesiniz.” Böyle yaparsanız, mallarınızı size helal olmayan şeylerin peşinde zayi etmemiş ve fakir duruma düşmemiş olursunuz. Dünyanız da ahiretiniz de elinizden gitmemiş olur. Çünkü iki hüsrana birden yol açan bir şeyden daha büyük bir bozukluk yoktur! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubundaki terkipte مَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ cümlesi şarttır.
Şart ismi مَا , mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ cümlesi, haberdir.
Haberin, şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip olması da caizdir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اُجُورَهُنَّ ‘den hal olan فَر۪يضَةًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اُجُورَهُنَّ - بِاَمْوَالِكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ [Onlara ücretlerini verin.] cümlesinde tasrihi istiare vardır, اُجُورَ lafzı مهور yerinde müstear olarak kullanılmıştır. Çünkü مهر şeklen ücrete benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, https://tafsir.app/aljadwal/4/24)
Mehir, ücret olarak ifade edilmiştir, çünkü kadınların bedenlerinin, kadınlıklarının ücretidir. (bu yoldan elde ettikleri bir nevi güvencelerdir).(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli ’s -Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ [O hâlde onlardan yararlandığınız şeye] yani cinsel birliktelik, halvet-i sahiha ve nikâh akdine “karşılık nikâh bedellerini verin.” İfade, فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ عَلَيْهِ takdirinde olup zamir düşürülmüştür, çünkü anlamada zorluk yoktur.
اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ [Bunlar gerçekten kararlılık isteyen şeylerdendir. (Lokman Suresi, 17)] ayetinde olduğu gibi ki burada da مِنْهُ düşürülmüştür. مَا ’nın “kadınlar” anlamında, مِنْ ’in de tebiziyye veya beyaniyye olması da caizdir. [Yani “O kadın ki (veya kadınlardan biri ki) kendisinden yararlanmaktasınız, işte bu yararlanmaya karşılık onlara mehirlerini verin.”] Bu durumda, بِه۪ ’deki zamir مَا ’nın lafzı ile bağlantılıyken فَاٰتُوهُنَّ ’deki zamir, anlamı ile bağlantılıdır [yani zamir ilkinde müfred, diğerinde çoğul olmuştur, çünkü مَا lafzen müfred, ancak anlamca çokluk ifade eder]. اُجُورَهُنَّ (ücretlerini) ifadesi, “mehirlerini” demektir, çünkü mehir cinsel birlikteliğin karşılığıdır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ
وَ , istînâfiyyedir. Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. جُنَاحَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكُمْ ’un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
لَا ’nın mahzuf haberine müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِ car mecruru بِهِ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْفَر۪يضَةِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا جُنَاحَ - اُحِلَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اُحِلَّ - جُنَاحَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Mehrin takdirinden sonra kadının, mehrinin bir kısmını kocasına bağışlaması veya tamamından onu ibra etmesi halinde hiçbir sorumluluk kalmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
اِنّ ’nin haberi, كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan عَل۪يمًا - حَك۪يمًا sıfatlarının arasında و۬ olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا sıfatları arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kimse |
|
| 2 | لَمْ |
|
|
| 3 | يَسْتَطِعْ | gücü yetmeyen |
|
| 4 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 5 | طَوْلًا | mali güce |
|
| 6 | أَنْ |
|
|
| 7 | يَنْكِحَ | evlenmek için |
|
| 8 | الْمُحْصَنَاتِ | hür kadınlarla |
|
| 9 | الْمُؤْمِنَاتِ | inanmış |
|
| 10 | فَمِنْ |
|
|
| 11 | مَا |
|
|
| 12 | مَلَكَتْ | sahip olduğunuz |
|
| 13 | أَيْمَانُكُمْ | ellerinizde |
|
| 14 | مِنْ | -dan (alsın) |
|
| 15 | فَتَيَاتِكُمُ | genç kızlarınız- |
|
| 16 | الْمُؤْمِنَاتِ | inanmış |
|
| 17 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 18 | أَعْلَمُ | daha iyi bilir |
|
| 19 | بِإِيمَانِكُمْ | sizin imanınızı |
|
| 20 | بَعْضُكُمْ | hepiniz |
|
| 21 | مِنْ | -densiniz |
|
| 22 | بَعْضٍ | birbiriniz- |
|
| 23 | فَانْكِحُوهُنَّ | öyle ise onlarla evlenin |
|
| 24 | بِإِذْنِ | izniyle |
|
| 25 | أَهْلِهِنَّ | ailelerinin |
|
| 26 | وَاتُوهُنَّ | ve verin |
|
| 27 | أُجُورَهُنَّ | ücretlerini (mehirlerini) |
|
| 28 | بِالْمَعْرُوفِ | güzelce |
|
| 29 | مُحْصَنَاتٍ | iffetli yaşamaları |
|
| 30 | غَيْرَ |
|
|
| 31 | مُسَافِحَاتٍ | zina etmemeleri |
|
| 32 | وَلَا |
|
|
| 33 | مُتَّخِذَاتِ | ve (gizli) edinmemeleri |
|
| 34 | أَخْدَانٍ | dost |
|
| 35 | فَإِذَا | iken |
|
| 36 | أُحْصِنَّ | evli |
|
| 37 | فَإِنْ | eğer |
|
| 38 | أَتَيْنَ | yaparlarsa |
|
| 39 | بِفَاحِشَةٍ | fuhuş |
|
| 40 | فَعَلَيْهِنَّ | onlara |
|
| 41 | نِصْفُ | yarısı (uygulanır) |
|
| 42 | مَا |
|
|
| 43 | عَلَى | üzerine |
|
| 44 | الْمُحْصَنَاتِ | hür kadınlar |
|
| 45 | مِنَ |
|
|
| 46 | الْعَذَابِ | yapılan işkencenin |
|
| 47 | ذَٰلِكَ | bu (cariye ile evlenme) |
|
| 48 | لِمَنْ | içindir |
|
| 49 | خَشِيَ | korkanlar |
|
| 50 | الْعَنَتَ | sıkıntıya düşmekten |
|
| 51 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 52 | وَأَنْ | fakat |
|
| 53 | تَصْبِرُوا | sabretmeniz |
|
| 54 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 55 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 56 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 57 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 58 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/518/25-ayet-tefsiri
Nikahtan bahsederken burada birden iman konusu geçmiştir. Bunu yapmak sizin imanınızı gösterir. Mümin ve hür bir kadınla evlenmek bir statü meselesidir. Çünkü onun mihri daha çoktur. O kadar paranız yoksa mümin bir cariye ile evlenin. Konu iman meselesidir. Cariyeyi küçük görmeyin. Nikahın nasıl, ne şekilde, kiminle yapılacağı da imanla alakalı bir meseledir.
Hepiniz birbirinizdensiniz. Karı-koca; biri olmadan diğeri yaşayamıyor. Birbirinin aynı olmayan ama birbirine denk ikili çiftsiniz.
Anete; çok şiddetli ve büyük bir zarar demektir. Asıl manası; kemiğin kaynadıktan sonra kırılmasıdır. Mecazen insanın iyi halinden sonra karşılaştığı meşakkat ve zararı ifade eder. Burada: çok şiddetli şehvet hissi ve cinsi münasebette bulunma arzusunun çoğu kez insanı zinaya sevkettiği anlatılmıştır. Böylece insanda dünyada had cezasına, ahirette de büyük bir azaba sebep olduğu için zinaya anet denmiştir. Burada anet ile had cezası kastedildiği de söylenmiştir. (Ebussuud)
'Anet’ kelimesi, çok şiddetli ve büyük bir zarar demektir. Asıl manası kemiğin kaynamasından sonra kırılması, demektir. Mecazen insanın iyi halinden sonra karşılaştığı meşakkat ve zarar anlamında kullanılır. Bu kelimenin âyet-i kerimedeki manası şunlar olabilir:
1- Çok şiddetli şehvet hissi ve cinsî münasebette bulunma arzusu, çoğu kez insanı zinaya sevkeder. Böylece insan, dünyada had cezasına, âhirette de büyük bir azaba sebep olduğu için zinaya ‘Anet’
denmiştir.
2-Burada 'Anet' kelimesinden murad had cezasıdır. Çünkü bu günaha düşen kişi, had cezasıyla alacaktır. (Sebep-müsebbep)
3-Bu şiddetli şehvet hissi ve cinsî münasebette bulunma arzusu, insanı bazen şiddetli hastalıklara götürür. Meselâ, kadınlarda bu duygu, rahmin boğulup daralmasına, erkeklerde de kasık ve sırt ağrılarına sebebiyet verir. Bu gibi mecburi durumlarda cariyeyle evlenilmelidir. (Tercih edilen birinci manadır.) (Medine Balcı 7. Cilt sayfa 40)
وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَسْتَطِعْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْكُمْ car mecruru يَسْتَطِعْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. طَوْلًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, طَوْلًا ’den bedel olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
Fiil cümlesidir. يَنْكِحَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ’dir. الْمُحْصَنَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْمُؤْمِنَاتِ kelimesi الْمُحْصَنَاتِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, انكحوا şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
مَلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. اَيْمَانُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْۚ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ فَتَيَاتِكُمُ car mecruru ism-i mevsûldeki mahzuf ait zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمُؤْمِنَاتِ kelimesi فَتَيَاتِكُمُ ‘ün sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَطِعْ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
الْمُؤْمِنَاتِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُحْصَنَاتِ ; sülâsi mücerredi حصن olan fiilin ism-i mefûlüdür.وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. بِا۪يمَانِكُمْ car mecruru اَعْلَمُ ‘ya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ
Cümle, ا۪يمَانِكُمْۜ ‘deki hitap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. بَعْضُكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْضٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْكِحُو fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِاِذْنِ car mecruru انْكِحُوهُنَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَهْلِهِنَّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰتُوهُنَّ atıf harfi وَ ile انْكِحُوهُنَّ ‘ye matuftur.
اٰتُو fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُجُورَهُنَّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْمَعْرُوفِ car mecruru اٰتُوهُنَّ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
مُحْصَنَاتٍ kelimesi انْكِحُوهُنَّ ’deki mef’ûlun bihin hali olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. غَيْرَ ikinci hal olup fetha ile mansubdur. مُسَافِحَاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. لَا مُتَّخِذَاتِ atıf harfi وَ ile انْكِحُو ‘ya matuf olup, mahallen meczumdur. اَخْدَانٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اٰتُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُسَافِحَاتٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfa’ale babının ism-i failidir.
مُتَّخِذَاتِ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan ifteale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُحْصَنَاتٍ ; sülâsi mücerredi حصن olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
الْمَعْرُوفِ ; sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
اَخْدَانٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اُحْصِنَّ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُحْصِنَّ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.
فَ harfi اِذَٓا ‘nin cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَيْنَ şart fiili olup, fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Nûnu’n-nisve fail olarak mahallen merfûdur. بِفَاحِشَةٍ car mecruru اَتَيْنَ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
عَلَيْهِنَّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نِصْفُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلَى الْمُحْصَنَاتِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. مِنَ الْعَذَابِ car mecruru sıladaki failin mahzuf haline mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c)Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحْصِنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حصن ’dir.
ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَشِيَ الْعَنَتَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خَشِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْعَنَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْكُمْ car mecruru خَشِيَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَصْبِرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’a mütealliktir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ ; ism-i tafdil kalıbındandır. خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ۟ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte مَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde şart ismi مَنْ mübteda, لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا اَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ cümlesi haberdir. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَسْتَطِعْ fiilindeki failin mahzuf haline müteallik car-mecrur عَلَيْهِ , ihtimam için, mef’ûl olan طَوْلًا ‘e takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.
طَوْلًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ cümlesi, masdar teviliyle يَسْتَطِعْ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
الْمُؤْمِنَاتِ kelimesi الْمُحْصَنَاتِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ cevap cümlesidir. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin başında takdiri انكحوا [nikahlanın] olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mahzuf fiile müteallik müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
مِنْ فَتَيَاتِكُمُ car mecruru ism-i mevsûldeki mahzuf ait zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْمُؤْمِنَاتِ kelimesi فَتَيَاتِكُمُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ [Sağ ellerinizin sahip olduğu] ibaresinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir.
الْمُحْصَنَاتِ [Hür kadınlar] - مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ [ellerinizin sahip olduğu cariyeler] arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Muhammed el-Firûzabâdî el-Şirazî, “el-Kamusu'l-Muhît” adlı eserinde, طَوْلًا [imkân] kelimesini, fazlalık, kudret, zenginlik ve genişlik olarak manalandırmıştır. Âşûr da bu görüştedir. طَ harfi ötre olduğunda hakiki, üstün olduğunda mecazi mana ifade eder.
الْمُحْصَنَاتِ, (ki المحصن kelimesinin çoğuludur) hür kadınlar demektir. Çünkü memlûke (köle) kadınlar ile mukabele edilmiştir. Hür kadınlara الْمُحْصَنَاتِ denir. Çünkü onların hürriyeti kendilerini, köleliğin zilletinden, müptezel halinden ve kusur ile noksanlık gibi diğer sıfatlarından korumuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ
وَ , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
بِا۪يمَانِكُمْ car mecruru haber olan اَعْلَمُ ‘ya mütealliktir.
Önceki cümlelerdeki gaib zamirden bu cümlede muhatap zamirine iltifat sanatı vardır.
Fasılla gelen بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ cümlesi, بِا۪يمَانِكُمْ ‘deki hitap zamirinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur مِنْ بَعْضٍ ‘nin müteallakı olan haber mahzuftur.
بَعْضٍ ’ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضٍ , mahzufa muzâftır. Kelimedeki tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِا۪يمَانِكُمْۜ - الْمُؤْمِنَاتِۜ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ [Hepiniz birbirinizdensiniz] yani siz, köle ve cariyelerinizle aynı imana sahip olmanızdan dolayı birbirinize yakın, bağlantılı ve uygunsunuz. Bir hürün bir köleye üstünlüğü, ancak imanının daha güçlü olmasıyla mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu cümle ikinci tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bundan önce gıyabî ifadeler kullanıldığı halde burada doğrudan doğruya hitap zamirleri kullanılması, teşvik ve ünsiyetlerini sağlamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
Bu itiraz cümlesi, onları cariyelerin nikâhına alıştırmak ve kölelere karşı büyüklük taslamaktan vazgeçirmek, üstünlüğün ve iftihar vesilesinin hasep, nesep olmadığını, yalnız iman olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ cümlesi, önceki cümlenin manasını tekid için ikinci tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Şayet وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْ sözü ne anlama gelmektedir? dersen şöyle derim: Allah, eksiklik ve fazlalık bakımından sizinle köle ve cariyeleriniz arasındaki iman farkını çok daha iyi bilir. Bir cariyenin imanı hür bir kadınınkinden, bir kadının imanı bir erkeğinkinden daha üstün olabilir. Müminlerin görevi asalet ve soy sop avantajını değil, sadece imandaki üstünlüğü göz önünde bulundurmaktır. Bunun söylenmesindeki amaç, müminleri [zinaya düşmektense] cariyelerle evlenmeye ısındırmak ve bu tür evlilikten yüz çevirmekten uzaklaştırmaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ
فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ cümlesi, atıf harfi فَ ile önceki şart cümlesinin cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Aynı üslupta gelen وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِالْمَعْرُوفِ car mecruru, اٰتُوهُنَّ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُحْصَنَاتٍ , mef’ûl olan zamirden birinci, غَيْرَ ikinci haldir. مُسَافِحَاتٍ , muzafun ileyhtir.
Tezayüf nedeniyle غَيْرَ ‘ya atfedilen وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ izafetindeki nefiy harfi kelimedeki olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harftir.
بِا۪يمَانِكُمْۜ - اَيْمَانُكُمْ arasında cinas-ı muharref ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُحْصَنَاتِ - غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ - وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ ibareleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَانْكِحُوهُنَّ - يَنْكِحَ arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الْمُحْصَنَاتِ - مُسَافِحَاتٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
خدن kelimesi, hem müzekker hem müennes için kullanılan bir isimdir. Gizli dost demektir. Kelimedeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid لَا harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.
فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ [Onlara ücretlerini verin.] cümlesinde istiare vardır. اُجُورَ lafzı مهور yerinde müstear olarak kullanılmıştır. Çünkü مهر şeklen ücrete benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Yukarıdaki ayette nikâh emri anlaşıldığı halde burada ayrıca nikâh emrinin zikredilmesi, cariye nikâhına ziyadesiyle teşvik içindir. Yani siz bu ilâhî emrin açıldığına vâkıf olduktan sonra artık kendinizi onlardan üstün görmeyin ve velilerinin izniyle onları nikâhlayın. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اخدان kelimesi خِدْن kelimesinin çoğuludur. Yani “gizli dost tutmak” demektir. Cahiliye devrinde iki çeşit zina vardı. Birisi herkesin gözü önünde açıktan genelev işletmek diğeri de birini dost tutarak özel bir şekilde gizlice zina etmekti. Ve bu şekildeki zinalar, çoğunlukla cariyelerle yapılırdı. İslam’da bunların ikisi de yasaklanmıştır. Dikkate değerdir ki hür kadınlara ait olan ayette, erkeklerin zinası, burada da kadınların zinası açık olarak yasaklanmıştır. Bu ise büyük bir edep ve belâgatı içermektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
بِالْمَعْرُوفِ ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.
فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ
Şart üslubunda gelen terkipte فَ istînafiyye, اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan اُحْصِنَّ şeklindeki şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ , şart üslubundadır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ [Fuhuş getirmek] ibaresinde istiare ve tecessüm sanatları vardır. Zina, elle tutulur, getirilip götürülen bir cisme benzetilmiştir.
Fiile müteallik بِفَاحِشَةٍ car-mecrurundaki nekrelik muayyen olmayan cins ifade eder.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. عَلَيْهِنَّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نِصْفُ , muahhar mübtedadır.
نِصْفُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. عَلَى الْمُحْصَنَاتِ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنَ الْعَذَابِ car-mecruru, sıladaki mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Zamirin ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذٰلِكَ mübtedadır. Haberin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle mertebesinin yüksekliğini belirtir.
Allah’ın, cariyeyle evlenme iznine işaret eden ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılır. Bu ayette olduğu gibi aklî bir şey için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müşterek ismi mevsûl مَنْ harf-i cer nedeniyle mecrur mahalde olup ذَ ٰلِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûlün sılası olan خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Mef’ûl olan الْعَنَتَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مِنْكُمْ car-mecruru, fiilin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْعَنَتَ [günaha girme] kelimesi, aslında kemiğin kaynamasından sonra kırılması anlamına gelir. Mecaz olarak, insanın iyi halinden sonra karşılaştığı meşakkat ve zarar anlamında kullanılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
Çok şiddetli şehvet hissi ve cinsî münasebette bulunma arzusu, çoğu kez insanı zinaya sevk eder. Böylece insan, dünyada zina cezasına, ahirette de büyük bir azaba müstehak olur ki işte الْعَنَتَ budur.
Bu şiddetli şehvet hissi ve cinsî münasebette bulunma arzusu, insanı bazen şiddetli hastalıklara götürür. Mesela kadınlarda bu duygu, rahmin boğulup daralmasına, erkeklerde de kasık ve sırt ağrılarına sebebiyet verir. Alimlerin çoğu, الْعَنَتَ kelimesine birinci manayı vermişlerdir. Çünkü Kur’an’ın beyanına bu daha uygundur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ
وَ , istînafiyyedir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَصْبِرُوا cümlesi masdar teviliyle mübteda konumundadır. خَيْرٌ لَكُمْۜ , haberdir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’a mütealliktir.
Sabrederek nefsinizi, arzu ettiği günahlardan men edip iffetli olarak yaşamanız, cariyelerle evlenmenizden daha hayırlıdır. Çünkü cariyelerle evlenmek, doğacak çocukların köle olması sonucunu doğurur. Ömer (r.a.) diyor ki: “Hür bir erkek, bir cariye ile evlenirse kendi yarısını (bir parçası sayılan çocuğunu) köle yapmış olur.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
وَ , istînâfiyyedir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
Bu ifade, Cenab-ı Allah’ın “Evla olan cariyelerle evlenilmemesidir.” hükmünü tekid gibidir. Yani her ne kadar önceki sözden bir yasak oluş manası çıkıyorsa da Allahu Teâlâ, sizin bu tür evliliğe ihtiyacınızdan dolayı bunu mübah kılmıştır. Binaenaleyh bu mübah kılış, Allah’ın rahmeti ve mağfireti babındandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Korku olmadığı takdirde cariye ile evlenmek vacip olmak şöyle dursun mendup bile değildir. Çünkü bu evlilikte bir taraftan hür kadınların (itibardan) düşmelerine sebebiyet vermek, diğer taraftan nesep soyluluğunu ve çocukların seçimini bozmak gibi sakıncaları da vardır. Bunun için Hazret-i Ömer (r.a.), “Cariye ile evlenen herhangi bir hür, hürriyetinin yarısını kaybetmiş olur.” demiştir. Fakat bütün bu sakıncalar zina tehlikesine karşı hiçtir. Çünkü zina doğrudan doğruya spermasını yok etmek ve genel bir şekilde gerek erkek ve gerek kadınlar için pis bir alçaklık ve insan türü için pek büyük aşağılıktır. Ve insandan başka hayvanlar içinde hiçbiri dişisini yalnız suyunu telef etmek için takip etmez. İnsanlar, elinde hapsedilen erkek hayvanlar istisna edilirse kediler, köpekler bile dahil olmak üzere hiçbir hayvan, dişisine zorla saldırmaz ve işini yalnız aşılama için yapar. Hatta develerin dişi sidiğini koklaması aşılanmış olup olmadığını farketmek için olduğu bilinmektedir. Özetle hayvanların bile hayvanca birleşmelerinde zina mahiyeti yoktur. Yaratılış ve fıtratları, başka bir ifade ile içgüdüleri buna fırsat vermez. Bu rezillik, bu kısırlık sevdası insanlığı hayvanlardan daha alçak bir duruma düşüren bir beladır. Bu musibete düşmektense cariye ile olsun evlenmelidir. Bununla birlikte bu korku yoksa sabır daha hayırlıdır. Her ne kadar evlenmemede de üreme ve türemeden mahrum olmak varsa da “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Halbuki zina edenler için acıklı azap vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُرِيدُ | istiyor |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | لِيُبَيِّنَ | açıklamak |
|
| 4 | لَكُمْ | size |
|
| 5 | وَيَهْدِيَكُمْ | ve sizi iletmek |
|
| 6 | سُنَنَ | yasalarına |
|
| 7 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | قَبْلِكُمْ | sizden önceki(lerin) |
|
| 10 | وَيَتُوبَ | ve bağışlamak |
|
| 11 | عَلَيْكُمْ | günahlarınızı |
|
| 12 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 13 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
| 14 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Yüce Allah, kullarına lütfederek koyduğu yasaların hikmetlerini kendilerine açıklıyor, onlara hayatlarında rehber edinmelerini istediği sistemin içerdiği yararları ve kolaylıkları tanıtıyor. Allah, kullarını bu doruğa, kendileri ile konuşma doruğuna yükselterek onurlandırıyor. O, bu dorukta, koyduğu yasaların hikmetlerini kullarına anlatıyor, kendilerine açıklayıcı bilgi vermek istediğini vurguluyor. Okuyoruz:
“Allah, size helal ile haramı açıkça bildirmek istiyor.”
Yüce Allah, size hikmetleri açıklamak istiyor; sizin bu hikmetleri görmenizi, üzerlerinde kafa yormanızı, bu hikmetlere açık gözlerle, kavrayıcı akıllarla ve kucaklayıcı kalplerle yaklaşmanızı istiyor. Çünkü bu hikmetler ne birer muamma ve bilmecedir ne de gerekçesiz ve amaçsız birer oldu-biatidir. Sizler bu hükümlerin hikmetlerini kavrayacak yetenektesiniz, bu hikmetlerin açıklanmasına muhatap olmaya lâyıksınız.
Görüldüğü gibi burada insanı onurlandırmak vardır. Bu onurlandırmanın çapını ancak ilâhlığın ve kulluğun mahiyetini kavrayanlar anlayabilirler, bu nazik lütufkârlığın çapını ancak onlar idrak edebilirler. Devam ediyoruz:
Sizden öncekilerin yararlı geleneklerini size tanıtmak istiyor.”
Bu sistem, yüce Allah’ın tüm müminler için ortaya koyduğu, yasallaştırdığı bir sistemdir. Bu sistemin prensipleri değişmezdir, ilkeleri aynıdır, amaçları ve hedefleri süreklidir. Bu sistem gerek önceki gerek sonraki tüm mümin topluluğun, çağlar boyunca iman kervanının, inanç kafilesinin bir araya getirdiği tek ümmetin sistemidir.
Kur’ân-ı Kerim, bu ifadesi ile, her zaman ve her yerde yüce Allah’ın doğru yolundan giden inanmış toplulukları birleştiriyor, Allah’ın sisteminin her zaman ve her yerde aynı olduğunu açıklığa kavuşturuyor, müslüman cemaatı ve bu cemaatın oluşturduğu kesintisiz inanç kervanını tarihin uzun, maceralı yolu boyunca bir araya getiriyor.
Ayetin yansıttığı bu bakış açısı mümini; aslının, ümmetinin, hayat sisteminin ve yolunun bilincine erdirici bir nitelik taşır. Mümin, yüce Allah’a inanan bu ümmetin bir üyesidir. Bu ümmeti, yer ve zaman farklılığına, yurtların ve deri renklerinin değişik olmasına rağmen bu ilâhi sistemin oluşturduğu ortak bağ birleştiriyor, yüce Allah’ın her kuşaktan ve her topluluktan müminler için belirlediği ortak yol bu ümmetin bireylerini birbirine bağlıyor. Nitekim Allah:
“O, tevbelerinizi kabul etmek (günahlarınızı bağışlamak) ister” buyuruyor.
Yüce Allah size rahmetini yansıtmak, tökezlemelerinizden, günahlarınızdan dolayı tevbe edesiniz diye elinizden tutmak, gideceğiniz yolu belirlemenizi sağlamak ve bu yolda ilerlemenizi kolaylaştırmak için size helâl ile haramı açıklıyor ve daha önceki ümmetlerin yararlı uygulamalarını tanıtıyor. Çünkü:
“Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.”
Buna göre bu yasal düzenlemeler bilgiden ve hikmetten kaynaklanıyor; bu direktifler bilgiye ve hikmete dayanıyor. O sizin iç dünyanızı, içinde bulunduğunuz şartları, neyin yararınıza olduğunu, neyin sizi yararlı hale getireceğini bildiği gibi O’nun hayat sistemi hem yapısı ve hem de uygulama yolları bakımından mutlaka hikmet içerir. (Fizilalil Kur’ân Seyyid Kutub)
Yüce Allah, kullarına lütfederek koyduğu yasaların hikmetlerini kendilerine açıklıyor, onlara hayatlarında rehber edinmelerini istediği sistemin içerdiği yararları ve kolaylıkları tanıtıyor. Allah, kullarını bu doruğa, kendileri ile konuşma doruğuna yükselterek onurlandırıyor. O, bu dorukta, koyduğu yasaların hikmetlerini kullarına anlatıyor, endilerine açıklayıcı bilgi vermek istediğini vurguluyor. Okuyoruz:
“Allah, size helal ile haramı açıkça bildirmek istiyor.”
Yüce Allah, size hikmetleri açıklamak istiyor; sizin bu hikmetleri görmenizi, üzerlerinde kafa yormanızı, bu hikmetlere açık gözlerle, kavrayıcı akıllarla ve kucaklayıcı kalplerle yaklaşmanızı istiyor. Çünkü bu hikmetler ne birer muamma ve bilmecedir ne de gerekçesiz ve amaçsız birer oldu-biatidir. Sizler bu hükümlerin hikmetlerini kavrayacak yetenektesiniz, bu hikmetlerin açıklanmasına muhatap olmaya lâyıksınız.
Görüldüğü gibi burada insanı onurlandırmak vardır. Bu onurlandırmanın çapını ancak ilâhlığın ve kulluğun mahiyetini kavrayanlar anlayabilirler, bu nazik lütufkârlığın çapını ancak onlar idrak edebilirler. Devam ediyoruz:
Sizden öncekilerin yararlı geleneklerini size tanıtmak istiyor.”
Bu sistem, yüce Allah’ın tüm müminler için ortaya koyduğu, yasallaştırdığı bir sistemdir. Bu sistemin prensipleri değişmezdir, ilkeleri aynıdır, amaçları ve hedefleri süreklidir. Bu sistem gerek önceki gerek sonraki tüm mümin topluluğun, çağlar boyunca iman kervanının, inanç kafilesinin bir araya getirdiği tek ümmetin sistemidir.
Kur’ân-ı Kerim, bu ifadesi ile, her zaman ve her yerde yüce Allah’ın doğru yolundan giden inanmış toplulukları birleştiriyor, Allah’ın sisteminin her zaman ve her yerde aynı olduğunu açıklığa kavuşturuyor, müslüman cemaatı ve bu cemaatın oluşturduğu kesintisiz inanç kervanını tarihin uzun, maceralı yolu boyunca bir araya getiriyor.
Ayetin yansıttığı bu bakış açısı mümini; aslının, ümmetinin, hayat sisteminin ve yolunun bilincine erdirici bir nitelik taşır. Mümin, yüce Allah’a inanan bu ümmetin bir üyesidir. Bu ümmeti, yer ve zaman farklılığına, yurtların ve deri renklerinin değişik olmasına rağmen bu ilâhi sistemin oluşturduğu ortak bağ birleştiriyor, yüce Allah’ın her kuşaktan ve her topluluktan müminler için belirlediği ortak yol bu ümmetin bireylerini birbirine bağlıyor. Nitekim Allah:
“O, tevbelerinizi kabul etmek (günahlarınızı bağışlamak) ister” buyuruyor.
Yüce Allah size rahmetini yansıtmak, tökezlemelerinizden, günahlarınızdan dolayı tevbe edesiniz diye elinizden tutmak, gideceğiniz yolu belirlemenizi sağlamak ve bu yolda ilerlemenizi kolaylaştırmak için size helâl ile haramı açıklıyor ve daha önceki ümmetlerin yararlı uygulamalarını tanıtıyor. Çünkü:
“Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.”
Buna göre bu yasal düzenlemeler bilgiden ve hikmetten kaynaklanıyor; bu direktifler bilgiye ve hikmete dayanıyor. O sizin iç dünyanızı, içinde bulunduğunuz şartları, neyin yararınıza olduğunu, neyin sizi yararlı hale getireceğini bildiği gibi O’nun hayat sistemi hem yapısı ve hem de uygulama yolları bakımından mutlaka hikmet içerir.
(Fizilalil Kur’ân Seyyid Kutub)
يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. يُر۪يدُ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
لِ harfi, يُبَيِّنَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel يُر۪يدُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُبَيِّنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ car mecruru يُبَيِّنَ fiiline mütealliktir. يَهْدِيَكُمْ atıf harfi وَ ’la يُبَيِّنَ fiiline matuftur.
يَهْدِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُنَنَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَتُوبَ عَلَيْكُمْ atıf harfi وَ ’la يُبَيِّنَ cümlesine matuftur.
يَتُوبَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يَتُوبَ fiiline mütealliktir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekÂna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُبَيِّنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Müminleri teselli etmek ve nefislerini surenin önceki hükümlerine uymaya teşvik etmek amacıyla hazırlanmış bir tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُبَيِّنَ لَكُمْ cümlesi, mecrur mahalde olup يُر۪يدُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُم ve وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ cümleleri masdar tevilinde olup masdar-ı müevvele cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَهْدِيَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü سُنَنَ için muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
‘’Tevbe etti’’ manasındaki تَابَ fiili, عَلَيْ harf-i ceri ile kullanıldığında tevbesini kabul etti manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Allah’ın muradının hükümleri açıklamak, öncekilerin yollarını göstermek ve tövbeleri kabul etmek şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
Bu istînafî kelam, zikredilen bu hükümlerin, hidayete mazhar olan peygamberlerin ve salihlerin yollarına uygun olduklarını izah ve beyan içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)
Sayfadaki secî teşkil eden ayetlerin fasılaları olan وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ - وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ - اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمً cümlelerinde Bedî sanatlarından seci vardır.
İnsan, bu hayatta neyi küçümsememesi ve neyi büyütmemesi gerektiğini iyi bilmeli. Hiçbir ibadeti, günahı ve kulu küçümseme. İbadeti küçümseme ki, onları eda etmekte gevşeklik gösterme. Günahı küçümseme ki, işlediğin günahlardan dolayı pişmanlık duymakta, tevbe etmekte, şerden hayra dönmekte ve onları telafi etmeye çalışmakta gevşeklik gösterme. Kulu küçümseme ki kalbini, insanı felakete sürükleyebilecek, sıfatlardan ve hallerden koruyabil.
Dünyalık hiçbir şeyi gözünde büyütme. Allah rızası için yapmadığın hiçbir şeyi beğenme. Ki dünyanın ahirete varan bir imtihan, bir köprü olduğunu ve yaşadıkların ne kadar yıkıcı, yorucu ya da yaralayıcı olursa olsun, Rabbinin sana taşıyamayacağın yükü vermeyeceğini hatırla. Ki Rabbinin verdiği bedeninde, zihninde ve kalbinde gizlenmiş gücünü elinden geldiğince sonuna kadar kullan. Dünyalığı büyütme ki acizliğini hatırla ve elindeki, zihnindeki, bedenindeki, kalbindeki hiçbir şeyin garantisi olmadığını bil. Bil ki Rabbine sığın.
"Bu sırra binaen Cafer-i Sadık (r.a.) buyurmuştur.
Allah üç şeyi, üç şeyde gizlemiştir.
Rızasını, ibadetinde. Siz ibadetten hiçbir şeyi küçümsemeyiniz. Umulur ki Allah'ın rızası o küçümsediğiniz ibadettedir.
Öfkesini, masiyette (baş kaldırmada, isyan etmede). Siz masiyetten hiçbir şeyi küçümsemeyiniz. Umulur ki Allah'ın öfkesi oradadır.
Velayetini kullarında. Siz kullardan hiç birini küçümsemeyiniz. Umulur ki o Allah'ın velisidir.
Hazret bu üç maddeye ekleyerek devam etti:
İcabetini (kabul etmesini) duada gizlemiştir. Duayı terk etmeyiniz. Umulur ki Allah'ın icabeti ondadır." İhyadan Notlar
***
Zengin ya da fakir farketmez; insan hayatının her alanında, özel ya da sosyal yaşamındaki her aktivitesinde aşırıya kaçmaya meyillidir. Aşırıya kaçılan her harekette, bilerek frene basmayan kişi ya kendisine zulmeder ya da etrafındakilere ufaktan büyüğe kötülüğü dokunur.
İslam’la beraber insanın evlilik hayatı da belli sınırlarla bir düzene oturtulmuş ve aile kavramı sağlama alınmıştır. Zira, özel ilişkilerinde de aşırıya kaçmaya meyilli olan insanın, yanlışında durdurulmaya ve her seferinde doğruyu hatırlatarak dürüstlüğe davet edilmeye ihtiyacı vardır.
Günümüzde neredeyse dünyanın her yerinde, evlilik ve aile düzeni resmiyette benzerdir ama ahlaksızlık, evlilik dışı ilişki ve çocuk sayısı hızla artmaya devam etmektedir. Aile ortamındaki önemsenmeyen bu ahlaksız düzensizlik ve haksızlık, insanın içine işleyerek toplumlara bulaşmaktadır.
Zira, insan sadece göründüğünden ibaret değildir. Yaşam tarzıyla iç dünyası şekillenir ve kararan ya da aydınlanan manevi alemiyle etrafındakileri etkiler ve nasibinde varsa nesiller yetiştirir. Belki de bu yüzden, ahlaklı ailelerden gelenlerin hali ve tavrında, ailesine ait bazı özel farklılıklar gözlemlenir.
Ey Allahım! Bizi, ailelerimizi ve nesillerimizi; doğru ve dürüst yaşayanlardan, daima ahlaklı ve adil davrananlardan, maddi ve manevi dünyası nurun ile aydınlananlardan, duygu ve düşünceleri rızana uygun halde olanlardan, bizim için indirdiğin dinin sınırlarına güvenenlerden ve tam bir teslimiyet ile Sana itaat edenlerden eyle.
Amin.