5 Haziran 2024
Âl-i İmrân Sûresi 181-186 (73. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 181. Ayet

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ  ١٨١


Allah; “Şüphesiz, Allah fakirdir, biz zenginiz” diyenlerin sözünü elbette duydu. Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve, “Tadın yangın azabını!” diyeceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ doğrusu
2 سَمِعَ işitti س م ع
3 اللَّهُ Allah
4 قَوْلَ sözünü ق و ل
5 الَّذِينَ kimselerin
6 قَالُوا diyen(lerin) ق و ل
7 إِنَّ muhakkak
8 اللَّهَ Allah
9 فَقِيرٌ fakirdir ف ق ر
10 وَنَحْنُ ve biz
11 أَغْنِيَاءُ zenginiz غ ن ي
12 سَنَكْتُبُ yazacağız ك ت ب
13 مَا şeyleri
14 قَالُوا onların dedikleri ق و ل
15 وَقَتْلَهُمُ ve öldürmelerini ق ت ل
16 الْأَنْبِيَاءَ peygamberleri ن ب ا
17 بِغَيْرِ غ ي ر
18 حَقٍّ haksız yere ح ق ق
19 وَنَقُولُ ve diyeceğiz ق و ل
20 ذُوقُوا tadın ذ و ق
21 عَذَابَ azabını ع ذ ب
22 الْحَرِيقِ yangın ح ر ق

Bakara sûresinin “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” meâlindeki 245. âyeti indiğinde buradaki zarif ifadeyi anlamayan veya anlamazlıktan gelen yahudiler bu âyetle alay etmiş ve “Allah servetini kaybetti, şimdi de kullarından borç istiyor” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. 

Başka bir rivayete göre ise Bakara sûresindeki âyet inince yahudiler Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Muhammed! Rabbin fakir mi ki kullarından borç istiyor?” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. Âyetin iniş sebebi olarak tefsirlerde yer alan ayrıntılı rivayetlerin özeti budur (bilgi için bk. Şevkânî, I, 452, 454; Elmalılı, II, 1238; Ateş, II, 151). Bu sözü söyleyenlerin kimler oldukları âyette açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, sözün akışı içinde anılan “peygamberlerin öldürülmesi” olayı yahudiler hakkında olduğu için bu sözün de onlar tarafından söylenmiş olduğu anlaşılmaktadır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

  Haraqa حرق :

  أحْرَقَ كَذا bir şeyi yaktı, اِحْتَرَقَ ise yandı demektir. حَرِيقٌ ise ateştir. حَرْقُ الشَّيْءِ bir şeyi yakmak alev olmadan ona sıcaklık vermektir .Giysiyi vurarak yakmak gibi.. حَرَقَ الشَّيْءِ bir şeyi eğe ile eğelemek anlamına gelir. مَاءٌ حُرَاقٌ Tuzluluğu ile yakan su demektir. إحْراقٌ alevli bir ateşi bir şeyin içine atmaktır. Bu minvalde ‘أحْرقَني بِلَوْمِهِ ‘ Kınamasıyla yaktı beni! deyimi istiare yoluyla kullanılır ve bir kişiyi kınayarak ona aşırı biçimde eziyet etmek demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri mihrak ve mahrûkattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ

 

Fiil cümlesidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

سَمِعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. قَوْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavl  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. فَق۪يرٌ  kelimesi  إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَغْنِيَٓاءُۢ  haber olup damme ile merfûdur. Sonu elif-i memdude ile biten müennes isimlere mülhak olduğundan tenvin almamıştır.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

فَق۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ

   

Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نَكْتُبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ cümlesi, atıf harfi  وَ  ’la masdar-ı müevvele matuf olup, fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen  mecrurdur. 

الْاَنْبِيَٓاءَ  masdar  قَتْلَ  ‘un mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. بِغَيرِ  car mecruru  قَتْلَهُمُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  حَقٍّۙ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.   

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  نَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Mekulü’l-kavl  ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ’dir.  نَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

ذُوقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  عَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَر۪يقِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ 

 

Ayet, istînâfiyye cümlesi olarak fasılla gelmiştir.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

قَوْلَ  ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası  قَالُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi kizbî haber inkârî kelamdır. 

فَق۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. İnkarcılar sözlerini isim cümlesi ve  اِنَّ  ile tekit ederek muhataplarını iknaya çalışmış ve inkarlarının derecesini ortaya koymuşlardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ  cümlesi tezat nedeniyle atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ  cümlesi ile  وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَق۪يرٌ - اَغْنِيَٓاءُۢ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

قَوْلَ - قَالُٓوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ [Muhakkak ki Allah fakirdir, biz zenginiz.] cümlesinde Allah’ın fakirliği muktezâ-i zâhirin hilafına tekidli, kendilerinin zenginliği tekidsiz gelmiştir. Bu üslup da küfürdeki taşkınlıklarının ifadesidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Zühaylî’nin ifadesiyle, ayetteki  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُ  ifadesinde Yahudiler fakirliği Allah’a nispet etme konusunda mübalağa yoluyla tekit etmişler, küfür ve nankörlüklerini ifrat dereceye vardırmışlardır. Kendilerini zenginlikle vasıflarlarken de zenginliğin herhangi tekide ihtiyaç olmayacak şekilde kendilerinin ayrılmaz parçası olduğuna delalet etmesi için tekitsiz isim cümlesi ile ifade etmişlerdir. (Sinan Yıldız, Vehbe ez-Zühaylî’nin et-Tefsîru’l Münîr adlı tefsirinde Belâğat İlmi)


سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.  سَ  harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.

Masdar harfi  مَٓا ‘nın sılası  قَالُوا , masdar tevilinde  سَنَكْتُبُ  fiilinin mef’ûlun bihi konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

سَمِعَ  fiilindeki gaib zamirden  سَنَكْتُبُ ‘da azamet zamirine iltifat edilmiştir. 

سَنَكْتُبُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Kâfirlere şiddetli tehdit içeren bu fiil cümlesinde, ceza hükmü vermek manasında kullanılan  سَنَكْتُبُ  [yazacağız] fiili  istiare sanatı bulunmaktadır. Bir kelimenin asıl manasının dışında kullanılması anlamına gelen istiare yoluyla, bu sözü söyleyen kimseler, istedikleri şeyi elde etme sırası için listeye kayıt olan insanlara benzetilmiştir. Masdar-ı müevvele temasül sebebiyle atfedilen  وَقَتْلَهُمُ , tüm cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vezin sayesinde  الْاَنْبِيَٓاءَ ‘nin müteallakıdır. 

بِغَيْرِ حَقٍّۙ  izafeti,  قَتْلَهُمُ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. حَقٍّۙ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. 

Yazılacak olanların, söylenen sözler ve peygamberleri haksız bir şekilde öldürmeleri olarak ayrıntılanması taksim sanatıdır.

سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا [Söylediklerini yazacağız.] ifadesinde mecaz-ı akli vardır. “Meleklerimiz yazacak” demektir. Allah kendisi yazmadığı fakat yazılmasını emrettiği için fiil mecazen ona isnat edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığını belirtmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)

سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقّ  [Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız] sözü “Senin bu söylediğini yazıyorum bir kenara” sözü gibidir, sonra hesaplaşacağız anlamında söylenir. Burada da “Sizi bu söylediklerinizden dolayı cezalandıracağım.” manasında gelmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Ayrıca bu cümlede sebebe isnad vardır.

“Yazılacaktır” : Bu sözün, onların aleyhine yazılmasından murad, bunu onlara ispat etmek, boşa çıkarmamak ve bir kenara atmamak demektir. Çünkü insanlar bir şeyi zail olmayacak, unutulmayacak ve değişmeyecek bir biçimde tespit etmek istediklerinde onu yazarlar. Allah Teâlâ da burada yazma işini “böyle bir hükmü onlara verme” manasında mecazî olarak kullanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

سَنَكْتُبُ  [yazacağız] fiilinin başındaki gelecek manasını veren  سَ  harfi aynı zamanda tekid ifade eder. Yani o söyledikleri sözün yazımı ve ispatı bizim nazarımızdan asla kaçmayacaktır. Çünkü bu son derece ağır ve korkunç bir sözdür; bu söz, hem Allah Teâlâ’yı inkârdır hem de Kur’an-ı Azim ve Resul-i Kerim ile istihzadır. İşte bundan dolayıdır ki buna atıf olarak “ve peygamberleri haksız yere katlettikleri” buyrulmuştur. Bu ifade iki günahın, büyüklükte kardeş olduklarını, bunun ilk cürümleri olmadığını, evveliyatları bulunduğunu ve peygamberleri öldürmeye cüret edenlerin bu gibi büyük cürümleri işlemelerinin yadırganamayacağını belirtir. Onların peygamberleri öldürmelerinden maksat, peygamberleri öldüren atalarının bu fiillerine rıza göstermeleridir. Peygamberleri haksız yere öldürmeleri, bu cinayetlerin hakikatte haksız olduğu gibi kendi inançlarına göre de haksız olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَقَتْلَهُمُ اْلاَنْبِيَآءَ بِغَيْرِ حَقٍّ [Haksız yere peygamberleri öldürmeleri] gramer açısından mef'ûlu maah yani nesne yerindedir ki sözlerini bu fiilleriyle beraber yani bu cinayetin başına yazacağız manasını ifade eder, çok büyük bir vaid ve tehdidi içine alır. Bu katli, bunların ecdadı yapmış olduğu halde bunlara isnad edilmesi, bunların da bugün ona razı olarak cezasına iştirak etmekte bulunduklarından dolayıdır. Yani Hz. Yahya, Zekeriyya ve diğerleri gibi peygamberlerin böyle haksız olarak öldürülmesinin suçu şahıslara değil, Yahudiliğin mahiyetine yüklenmiştir. Ve işte bu rıza ve bu izafet (yükleme) dolayısıyladır ki bu ayet bunlar hakkında yalnız bir vaad ve tehditten ibaret olmayıp, Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğine karşı gösterdikleri küfrün ve öne sürdükleri şüphelerin ciddi olmadığını ispat ile kökünden kaldıran bir cevabı da içerir ki bu cihet devamında ayrıca açıklanacaktır da. Çünkü Yahudiler yalnız Hz. İsa gibi inkâr ettikleri peygamberi öldürmeye kalkışmakla kalmamış, Hz. Zekeriyya gibi vaktiyle peygamberliğini itiraf ve tasdik etmiş bulundukları peygamberleri de öldürmüşlerdir. Ve bir peygamberin öldürülmesi ise her halde haksız yeredir ve bir küfürdür. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

سَنَكْتُبُ  cümlesine atıf harfi وَ  ’la atfedilen bu son cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Bu ayet, sözü çoğaltmak ve uzatmak olarak isimlendirilen ıtnâb sanatına örnektir. 

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli  ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ [Yakıcı azabı tadın!] ifadesinde istiare vardır. Tatmak, azabın şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Tehekkümî istiaredir. Azap acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak fiili zikredilmiştir. Câmi’ acıyı hissetmektir. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa azabın can yakmasını da hissedecektir.

الْحَر۪يقِ۟ - عَذَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Az sözle çok anlam ifade eden  عَذَابَ الْحَر۪يقِ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

الْحَر۪يقِ۟  mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Mübalağalı ism-i fail, bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimdir.

نَقُولُ - قَالُوا - قَوْلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَر۪يقِ kelimesi, محرق (yakıcı) manasınadır. Bu , اليم  kelimesinin, مؤلم (elem verici) manasına gelmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 182. Ayet

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ  ١٨٢


“Bu, kendi ellerinizin (önceden yapıp) gönderdiklerinin karşılığıdır.” Allah, kullara asla zulmedici değildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ bu
2 بِمَا karşılığıdır
3 قَدَّمَتْ yapıp öne sürdürdüğünün ق د م
4 أَيْدِيكُمْ sizin ellerinizin ي د ي
5 وَأَنَّ ve şüphesiz
6 اللَّهَ Allah
7 لَيْسَ asla değildir ل ي س
8 بِظَلَّامٍ zulmedici ظ ل م
9 لِلْعَبِيدِ kullara ع ب د

Riyazus Salihin, 141 Nolu Hadis:

Adî İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:

“Yarım hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!”

Buhârî, Edeb 34, Zekât 10, Rikak 51, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-70. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37;  Nesâî, Zekât 63-64; İbni Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28

Buhârî (Zekât 10, Rikak 31, Tevhid 36) ve Müslim’in (Zekât 97) Adî İbni Hâtim’den bir başka rivayetlerinde, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah, sizin her biriniz ile tercümansız konuşacaktır. Kişi sağ tarafına bakacak, âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecektir. Soluna bakacak, âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecektir. Önüne bakacak, karşısında cehennemden başka bir şey göremeyecektir. O halde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa, kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamayan, güzel bir söz ile kendisini korusun.”

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ  harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. 

Fiil cümlesidir. قَدَّمَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir.  اَيْد۪يكُمْ  fail olup  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel atıf harfi  وَ  ‘la önceki masdar-ı müevvele matuftur.

اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَيْسَ بِظَلَّامٍ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَيْسَ  ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  ظَلَّامٍ  lafzen mecrur, لَيْسَ  ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

لِ  harf-i ceri takviyye için zaiddir. اَلْعَب۪يدِ  lafzen mecrur, mübalağalı ism-i fail ظَلَّامٍ 'ın mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

بِمَا  car mecrurundaki  بِ  ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık/bedel, istiane, zaman - mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ألأيدي kelimesi mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي  harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد  kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mübalağalı ismi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan mübalağalı ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِظَلَّامٍ  ‘deki  بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık/bedel, istiane, zaman -  mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

قَدَّمَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

ظَلَّامٍ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ismi fail, bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)      

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ  mübtedadır,  بِمَا  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular. Tecessüm ifade eden  ذٰلِكَ  ile inkarcıların hak ettiği cezaya işaret edilerek istiare yapılmıştır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Mecrur mahallindeki ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle mahzuf habere mütealliktir. Sılası  قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ  ifadesinde cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

بِ  harf-i ceri bu azabın büyüklüğü hakkında uyarmak için “sebebiyye” manasında gelmiştir. Çünkü o gün görülecek olan azaptan bir korkutma vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ  cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahaldeki mevsûlün mahalline matuftur. 

بِظَلَّامٍ ’deki zaid  بِ  ve  اَنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber, inkâri kelamdır. 

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanısıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

اَنَّ ’nin haberi,  لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir. Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin haberi olan  بِظَلَّامٍ ’deki  بِ , tekid ifade eden zaid harftir. لِلْعَب۪يدِ  car-mecruru,  ظَلَّامٍ ‘in mef’ûlüdür.

ظَلَّامٍ  ism- tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vezin müteallak olmasını sağlamıştır

[Ellerinizin takdim ettikleri sebebiyle] cümlesinde muhatap zamiri kullanılmış, [Allah kullarına zulümkâr değildir.] cümlesinde “size” yerine “kullara” şeklinde açık isim getirilerek muhataptan gaibe iltifat yapılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

ظَلَّامٍ  kelimesi mübalağa kalıbıdır. Günahsız birine azap etmenin ağır bir zulüm olduğunu ifade ederek Allah Teâlâ’yı tenzih manasını tekid eder. Kullar kelimesinin çoğul oluşuna riayet için yani kemiyet ifadesi için olduğu da söylenmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[Rabbin, kullarına zulümkâr değildir.] (Fussilet/46) ayeti, Cenab-ı Hakk’ın,  ظَلَّامٍ (çok zalim) olmadığını gösterir. Bir sıfatın olmadığını söylemek, o sıfatın aslının bulunduğu vehmini verir. Bu da zulmün aslının (Allah Teâlâ’da) bulunduğu manasına gelir, diyebilir. Kâdî buna şu şekilde cevap vermiştir: Cenab-ı Hakk’ın kullarına yapacağı tehdidinde bulunduğu o azap eğer bir zulüm olursa bu zaten büyük olur. Böylece Cenab-ı Hakk var olması halinde o zulmü, olabilecek büyüklüğü ile nefy etmiştir. Bu da onların günahsız olmaları halinde onlara ceza vermenin zulüm olacağı şeklindeki görüşümüzü tekid eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ  [Bu, ellerinizin yaptığı şeyin karşılığıdır.] Burada mecâz-ı mürsel vardır. Bir kısmının zikredilip bütünün kastedilmesi kabilindendir. İşlerin çoğu ellerle yapıldığı için burada eller zikredilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190) 

اَيْد۪ي [eller] zikredilerek tağlîb yapılmıştır. Çünkü iyi ya da kötü amellerin çoğu eller ile meydana gelmektedir. Ellerle yapılanlar bir araya getirilerek tağlîb meydana gelmektedir. (Ömer Yılmaz, Zerkeşî’nin el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’an Adlı Eserinin Belagat İlmi Açısından Değerlendirilmesi)

Âl-i İmrân Sûresi 183. Ayet

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ١٨٣


Onlar, “Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti” dediler. De ki: “Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 قَالُوا dediler ق و ل
3 إِنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah
5 عَهِدَ and verdi ع ه د
6 إِلَيْنَا bize
7 أَلَّا
8 نُؤْمِنَ inanmayalım ا م ن
9 لِرَسُولٍ hiçbir elçiye ر س ل
10 حَتَّىٰ kadar
11 يَأْتِيَنَا bize getirinceye ا ت ي
12 بِقُرْبَانٍ bir kurban ق ر ب
13 تَأْكُلُهُ yiyeceği ا ك ل
14 النَّارُ ateşin ن و ر
15 قُلْ de ki ق و ل
16 قَدْ elbette
17 جَاءَكُمْ size gelmişti ج ي ا
18 رُسُلٌ elçiler ر س ل
19 مِنْ
20 قَبْلِي benden önce ق ب ل
21 بِالْبَيِّنَاتِ açık delillerle ب ي ن
22 وَبِالَّذِي
23 قُلْتُمْ ve bu dediğinizle ق و ل
24 فَلِمَ niçin
25 قَتَلْتُمُوهُمْ onları öldürdünüz ق ت ل
26 إِنْ eğer
27 كُنْتُمْ idiyseniz ك و ن
28 صَادِقِينَ doğru ص د ق

Sözlükte masdar olarak “yaklaşmak”, isim olarak da “Allah’a yakınlık sağlamaya vesile kılınan şey” anlamına gelen kurban kelimesi, dinî bir terim olarak “ibadet maksadıyla belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak veya bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir. İnsanlık tarihi boyunca hemen bütün dinlerde kurban uygulamalarının bulunduğu tesbit edilmiştir (bk. Mâide 5/27; Hac 22/28-34, 67; Kevser 108/2). 

Rivayete göre eskiden bir kimse bir sadaka verdiğinde sadakasının kabul edilip edilmediğini öğrenmek için Allah’a bir kurban takdim ederdi, sadakası kabul edilmişse Allah tarafından gökten gönderilen bir ateş o kurbanın üzerine iner ve onu yakardı (Taberî, 1V, 197). 

Bu şekilde kurban takdim etme olayı İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberler için bir mûcize olmuştu. Peygamberin, Allah tarafından gönderilmiş olduğunu ispat etmesi için bir kurban kesilir, peygamber kalkar dua eder, bunun üzerine gökten inen bir ateş o kurbanı yakardı. Bu durum o peygamberin iddiasında doğru olduğunu gösteren bir mûcize olurdu (krş. Zemahşerî, I, 234; I. Kırallar, 18/36-38). 

Ancak peygamberlerin mûcizeleri sadece bundan ibaret değildi. Her peygamber kendi zamanına ve hitap ettiği topluma uygun olarak çeşitli mûcizeler getirmiştir. Nitekim Hz. Îsâ’nın ve Hz. Muhammed’in mûcizeleri tamamen farklı şeylerdi. İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberler onların istedikleri mûcizelerden fazla olarak başka mûcizeler de getirmiş olmalarına rağmen onlar birçok peygamberi öldürmüşlerdir. Yüce Allah onları kınamak üzere “Doğru söylüyorsanız onları (peygamberleri) niçin öldürdünüz?” buyurarak onların Hz. Peygamber’den kurban mûcizesi istemelerinde samimi olmadıklarına işaret etmektedir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)


اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ  

 

اَلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, 181. ayetteki  الَّذ۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Veya ondan bedel olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavl  اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَهِدَ اِلَيْنَٓا  cümlesi,  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

عَهِدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اِلَيْنَٓا  car mecruru  عَهِدَ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  فِي  harf-i ceriyle  عَهِدَ  fiiline mütealliktir. Yani,  عهد إلينا في عدم الإيمان  demektir.  

نُؤْمِنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لِرَسُولٍ  car mecruru  نُؤْمِنَ  fiiline mütealliktir.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَأْتِيَنَا  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  نُؤْمِنَ  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.  

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِقُرْبَانٍ  car mecruru  يَأْتِيَنَا   fiiline mütealliktir. تَأْكُلُهُ النَّارُ  cümlesi, بِقُرْبَانٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

تَأْكُلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  النَّارُ  fail olup damme ile merfûdur.   

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُؤْمِنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ


Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ  ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  رُسُلٌ  fail olup damme ile merfûdur. 

مِنْ قَبْل۪ي  car mecruru  جَٓاءَكُمْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جَٓاءَكُمْ  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  جَٓاءَكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  قُلْتُمْ  ’dur. İrabtan mahalli yoktur.

قُلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfi veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن كنتم صادقين فلم قتلتموهم  (Eğer doğru sözlü iseniz niye onları öldürdünüz?) şeklindedir.

مَا  istifham isminin ism-i mevsûl olmadığı anlaşılsın diye  مَا  ‘nın elifi hazf edilmiştir.  لِمَ  car mecruru  قَتَلْتُمُوهُمْ  fiiline mütealliktir. 

قَتَلْتُمُو  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ  ’ün haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle mahzuftur.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  قَتَلْتُمُوهُمْ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ

 

Fasılla gelen ayetteki ism-i mevsûl 181. ayetteki mevsûlden bedel veya sıfattır. Mahzuf mübtedanın haberi olması da caizdir.

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması “bedel” ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)  

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ  cümlesi onların başka çirkin bir sözünü zikretmek için gelmiş olup 181. ayetteki الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ  cümlesinden bedeldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli   اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin ileyh, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olmuştur.

Müsned olan   عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنَّ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَلَّا  edatı, masdar harfi  أَنْ  ve nefy harfi  لاَ ’dan müteşekkildir. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki لَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ  cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen  فِي  harf-i ceriyle  عَهِدَ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı   يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  لَّا نُؤْمِنَ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَأْكُلُهُ النَّارُ  cümlesi,  بِقُرْبَانٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِقُرْبَانٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında nev ifade eder. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

[And vermiştir] yani Allah Tevrat’ta bize şu özel mucizeyi yani gökten inen bir ateşin yaktığı kurban mucizesini göstermedikçe hiçbir peygambere iman etmememizi emir ve tavsiye buyurmuştur. Nitekim İsrailoğulları’nın mucizeleri böyleydi; [ortaya] bir kurban getirilir, peygamber dua eder ve gökten bir ateş inip onu yakardı. Bu asılsız bir iddia ve Allah’a iftiradır. Çünkü ateşin kurbanı yakması, onu getiren peygambere iman etmeyi gerektirmez; iman etmeyi gerektiren şey, sadece onun mucize oluşudur. Dolayısıyla onunla diğer mucizeler eşittir. Binaenaleyh Allah’ın, diğer mucizeler arasından bunu seçip tayin etmesi caiz olmaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

قُرْبَانٍ  kelimesi için Vahidî şöyle demektedir: “Kurban, kendisi vesilesiyle Allah’a yaklaşılan bir iyiliktir. Bunun  (قُرْبَانَ) aslı  قَرِبَا (yaklaştı) fiilinden bir masdardır. Bu, كُفران رُجحان  ve  حُسران  masdarları gibidir. Daha sonra bu kelime ile Allah’a yaklaşma vesilesi olan şeyin bizzat kendisi adlandırılmıştır. Hazreti Peygamberin (s.a.v), Ka’b İbni Ucre’ye  يَا كَعْبُ الصَّومُ جُنَّةٌ وَالصَّلَوةُ قُرْبَانُ  ‘Ey Ka’b, oruç kalkandır, namaz da kurban (Allah’a yaklaşma vesilesi)dir.’ (Buhârî, Savm) 2.sözü de bu manadadır. Yani ‘O namaz ile Allah’a yaklaşılır ve hacetler hususunda Allah’tan yardımı istenir.’ demektir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَأْكُلُهُ النَّارُ  [Onu ateş yer] cümlesinde istiare yoluyla,  تَأْكُلُهُ  fiili ateşe isnad edilmiştir. Gerçek manada yemek fiili insanlar ve hayvanlarda olur. Ateş alevleriyle dilini uzatıp yiyerek tüketen birine benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan   قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ  cümlesi,  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır. 

قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. 

Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ٓي ‘nin sılası olan  قُلْتُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıtadır. Takdiri,  إن كنتم صادقين  (Eğer doğru söylüyorsanız)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi  فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ  istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle zemde mübalağa kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

قَالُٓوا - قُلْ - قُلْتُمْ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

جَٓاءَكُمْ - يَأْتِيَنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قُلْتُمْ - قَتَلْتُمُو  kelimeleri arasında cinas-ı nâkıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Manayı kısaca ifade etmek ve bu fiili onlara kaydetmek için  وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ  şeklinde ismi mevsûl gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Peygamberin onlara cevabı kavl-i bil mucip ve mantık yollu kelamdır. “Eğer peygambere mucize getirmediği için inanmıyorsanız, önceki peygamberler istediğiniz mucizelerle gelmişti, onları neden öldürdünüz? Demek ki sizin amacınız mucizeyi görüp iman etmek değil.” (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Ayetin şart üslubundaki ikinci cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. كان ‘nin  dahil olduğu şart cümlesi  كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri  فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ  (...onları niçin öldürdünüz?) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.    

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ‘nin  haberi olan  صَادِق۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelmiştir.

كَان ‘nin  haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

كُنْتُمْ - صَادِق۪ينَ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

[Eğer doğru kimseler iseniz] cümlesi kendilerine ahitten ileri sürdüklerinin yalan ve boş şeyler olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak, bu ayette fiili  جَٓاءَتْكُمْ رُسُلٌ  müennes değil de  جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ  müzekker sıygada buyurmuştur. Çünkü müennes kelimenin fiili, kendinden önce geldiğinde müzekker sıygasıyla olabilir. (Cemi olan isim) önce geldiğinde fiili müennes yerine müzekker de getirilebilir. Fakat ayetteki,  وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ  “O dediğinizi…” sözünden maksat, Yahudilerin Peygamberden (s.a.v) istedikleri şeydir ki bu da ateşin yiyip bitirdiği kurban mucizesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 184. Ayet

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ  ١٨٤


Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık delilleri, hikmetli sayfaları ve aydınlatıcı kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 كَذَّبُوكَ seni yalanladılarsa ك ذ ب
3 فَقَدْ doğrusu
4 كُذِّبَ yalanlanmıştı ك ذ ب
5 رُسُلٌ peygamberler de ر س ل
6 مِنْ
7 قَبْلِكَ senden önce ق ب ل
8 جَاءُوا getiren ج ي ا
9 بِالْبَيِّنَاتِ açık deliller ب ي ن
10 وَالزُّبُرِ hikmetli sahifeler ز ب ر
11 وَالْكِتَابِ ve Kitabı ك ت ب
12 الْمُنِيرِ aydınlatıcı ن و ر

“Belgeler” diye çevrilen beyyinât kelimesi “açık kanıtlar, belgeler veya mûcizeler” anlamına gelmektedir; zübür ise “kitap” anlamına gelen zebûrun çoğuludur. “Aydınlatıcı kitap”tan maksat Tevrat veya herhangi bir ilâhî kitaptır.

Burada Hz. Peygamber teselli edilmekte ve ondan yahudilerin kendisini yalanlamalarına üzülmemesi istenmektedir. Çünkü onların bu tutumu Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu mûcizelerdeki veya kitaptaki eksiklikten değil, aksine niyetleri ve inançları bozuk olan insanların öteden beri peygamberlere karşı açığa vurdukları isyan duygusundan ileri gelmektedir. Önceki peygamberler de kitaplar getirmişler ve mûcizeler göstermişlerdi. 

Özellikle Hz. Mûsâ, Tevrat gibi itikadî, ahlâkî ve hukukî hükümleri içeren büyük bir kitap getirmişti. Buna rağmen insanlar o peygamberleri de yalancılıkla suçlayıp onlara da isyan ettiler. Şu halde yahudilerin Hz. Peygamber’i yalancılıkla itham etmeleri şaşılacak bir olay sayılmamalıydı. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُو  şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

كُذِّبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  رُسُلٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru  رُسُلٌ ' nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَٓاؤُ۫و بِالْبَيِّنَاتِ  cümlesi,  رُسُلٌ  'nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

جَٓاؤُ۫و  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫و  fiiline mütealliktir. الزُّبُرِ وَالْكِتَابِ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  الْبَيِّنَاتِ ’ye matuftur. الْمُن۪يرِ  kelimesi  الْكِتَابِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil cümlesi, ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْمُن۪يرِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)                 

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ

 

Ayet,  فَ  ile önceki ayetteki  …قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ  cümlesine atfedilmiştir. İki cümle arasında inşâ üslubunda olmak bakımından ittifak vardır. 

Şart üslubunda gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasındaki şart cümlesi  كَذَّبُوكَ  , faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir. 

فَ  karinesiyle gelen  فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ  şeklindeki cevap cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.  Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

كُذِّبَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

رُسُلٌ ‘deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.

قَدْ  mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s.458)

جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ  cümlesi  رُسُلٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Kitabın nurlu olması istiaredir. Kitabın içindeki ayetler, deliller, açıklamalar, insanın cehaletini giderip zihnini açtığı için nura benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَالزُّبُرِ  ve  وَالْكِتَابِ  tezayüf nedeniyle  بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruruna atfedilmiştir.

الْكِتَابِ ‘nin sıfatı olan  الْمُن۪يرِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْكِتَابِ ‘nin aydınlatan manasındaki  الْمُن۪يرِ  ile sıfatlanması istiaredir. Kitabın etrafına ışık veren bir şeye benzetilmesi onun değerini artırmak için yapılan mübalağadır. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.

كَذَّبُوكَ - كُذِّبَتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِالْبَيِّنَاتِ - الزُّبُرِ- الْكِتَابِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَالزُّبُر  kelimesi sahifeler/suhuf anlamındadır. وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ  [Aydınlatıcı kitap] Tevrat, İncil ve Zebur’dur. Bu ayet, gerek kendi kavminin gerekse Yahudilerin iman etmemesinden dolayı Peygamberi (s.a.v) teselli etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الْكِتَابِ الْمُن۪يرِ  sözündeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette geçen  الْبَيِّنَاتِ, hüccetler ve mucizeler demektir. الزُّبُرِ  kelimesi ise kitaplar demek olup “Zebur” kelimesinin cemisidir, “Mezbûr (yazılmış)” manasına olan Zebur, mektup (yazılmış) manasına gelen kitap manasınadır. Mesela, “kitabı yazdım” manasında زَبَرْتُ الكِتَابَ  denir. Buna göre her kitap, Zebur demektir. Zeccâc, “Zebur”un, hikmetli kitap manasına geldiğini söylemiştir. Zeccâc'ın bu görüşüne göre ayete uygun olan, buradaki “Zebur” kelimesinin, “men etmek” manasına olan “zebr” kökünden olmasıdır. Mesela birisini, batıl bir şeyden men ettiğin zaman  زَبَرْتُ الرَّجُلَ  dersin. Kitap da hakkın hilafına hususlardan men eden şeyler kendisinde bulunduğu için “Zebur” diye adlandırılmıştır. İşte Davud’ (a.s.) verilen Zebur da içinde men eden şeyler ve mevizeler çok bulunduğu için bu ismi almıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Zebur” kelimesi, aslında güzelleştirilmiş şey demektir. Buradaki anlamı, içinde bir çok hüküm bulunan kitaptır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette yeralan, الْبَيِّنَاتِ  kelimesinden murad, mucizelerdir. Allah Teâlâ, bunun peşine الزُّبُرِ  ve  الْكِتَابِ  kelimelerini de atfetmiştir ki bu, onların mucizelerinin kitaplarından başka olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da diğer peygamberlerin getirdikleri kitapların kendileri için bir mucize olmadığına delalet eder. Binaenaleyh Tevrat, İncil, Zebur ve diğer peygamberlerin sahifelerinden hiçbiri mucize değildir. Fakat Kur’an başlı başına bir kitap ve bir mucizedir ki bu da Hazreti Muhammed’in (s.a.v) hususiyetlerindendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ, الْكِتَابِ الْمُن۪يرِ [Nur verici kitap] vasfını böyle olan her kitap, “Zebur (kitap)” olmasına rağmen “zübür (sahifeler, kitaplar)” kelimesi üzerine atfetmiştir. Bu, yerinde ve güzel bir atıftır. Çünkü nur verici kitap (Kitab-u Münir), kitapların en şereflisi ve en güzelidir. Binaenaleyh bu atıf yerindedir. Kitab-u Münir’in (Kur’an’ın), daha şerefli oluşu ya bütün şeriatları ihtiva etmesinden veyahut da kıyamete kadar sürecek olmasındandır. Bu ayette geçen Zübur (kitaplar) ifadesi ile diğer peygamberlere verilen sahifelerin, “Kitab-u Münir” ifadesi ile Tevrat, Zebur ve İncil’in kastedilmiş olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 185. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ  ١٨٥


Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلُّ her ك ل ل
2 نَفْسٍ can ن ف س
3 ذَائِقَةُ tadacaktır ذ و ق
4 الْمَوْتِ ölümü م و ت
5 وَإِنَّمَا şüphesiz
6 تُوَفَّوْنَ size eksiksiz verilecektir و ف ي
7 أُجُورَكُمْ ecirleriniz ا ج ر
8 يَوْمَ günü ي و م
9 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
10 فَمَنْ kim ki hemen
11 زُحْزِحَ çekilip kurtarılır ز ح ز ح
12 عَنِ
13 النَّارِ ateş(in elin)den ن و ر
14 وَأُدْخِلَ ve sokulursa د خ ل
15 الْجَنَّةَ cennete ج ن ن
16 فَقَدْ işte o
17 فَازَ kurtuluşa ermiştir ف و ز
18 وَمَا ve değildir
19 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
20 الدُّنْيَا dünya د ن و
21 إِلَّا başka bir şey
22 مَتَاعُ zevkten م ت ع
23 الْغُرُورِ aldatıcı غ ر ر

Bazı âlimler nefsin “ruh ve zat” anlamına geldiği gerekçesinden ve “Herkes ölümü tadacaktır” meâlindeki bu âyetten hareketle ruhun ölmeyeceği kanaatine varmışlardır. Çünkü tatmak bir hayat eseri olup tatma anında tadan kimsenin diri olmasını gerektirir. Buna göre âyetten anlaşılan şudur: Ruh ve beden ayrı ayrı varlıklar olduğu için bedenin ölmesiyle ruh ölmeyecektir; diri ve bâki olan ruh (nefis), bedenin ölümünü tadacaktır. Bu görüşte olanlar, âhiret kavramını da ruhun ölmezliği prensibine dayandırarak, âhiret hayatını ruhsal bir hayat şeklinde düşünmüşlerdir. Başka birçok müfessir ise bu yorumun bir zorlama olduğunu ileri sürerek “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki cümlenin, “Her nefis ölecektir” anlamına geldiğini söylemiştir. (Elmalılı, II, 1244)

Elmalılı’ya göre ölümden sonra nefis ve ruhun büsbütün yok olmayıp bir süre daha kalabileceği başka delillerle sabit ise de genel anlamda bütün ruhların ölmez olduğu iddiası ne aklen ne de naklen sabittir. Ancak, “Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü de genel anlamda cârî olmayıp bunun da istisnaları vardır. Nitekim Zümer sûresinin 68. âyetinde sûra üflendiği zaman göklerde ve yerde ne varsa hepsinin öleceği, ancak Allah’ın, dilediği kimselerin ölmeyecekleri bildirilmiştir. Bu sebeple göklerde ve yerde meleklerden ve ruhlardan diri kalanlar olacaktır. (II, 1244 vd.)

Yapılan iyi veya kötü işlerin bütün karşılığını dünyada iken almak çok zaman mümkün olmayabilir. Meselâ şehitlerin mükâfatlarını dünyada almaları mümkün değildir. Asıl mükâfat veya cezalar âhirette eksiksiz olarak ödenecek ve ebedî mutluluk veya bedbahtlık orada olacaktır. Dünya geçici olduğu için dünyada alınan karşılıklar da geçici ve aldatıcıdır. Bu yüzden âyette “Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir” buyurulmuştur. Bir kimsenin dünyada bolluk ve refah içinde yaşaması onun kurtuluşa erdiği anlamına gelmediği gibi fakirlik ve yoksulluk içerisinde yaşaması da onun yanlış yolda ve Allah’ın yardımından yoksun, bedbaht biri olduğunu göstermez.

Asıl kurtuluş ve mutluluk âhirette cehennem azabından kurtulup cennet nimetlerine erişildiğinde gerçekleşecektir. Âhiret hayatı kalıcı ve sürekli olduğu için Hz. Peygamber kişinin cennette sahip olacağı en küçük bir yerin fâni olan dünyadan ve orada bulunan nimetlerden daha hayırlı olduğunu bildirmek üzere şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin kamçısının cennette işgal edeceği az bir yer, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır!”. (Buhârî, “Cihâd”, 73; “dünya hayatının geçici menfaatleri” konusunda ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/14) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

Atın, araban, evin, elbisen, yiyeceğin ve dünyada seni başkalarından ayıran her uğraşın gafletin başlangıcıdır, seni gafletin içine sokar ve sen onlarla övünerek dünya hayatının içinde kaybolur gidersin.

''Her nefis ölümü tadıcıdır'' sözünde isabetli olan yaklaşım Gazzâlî’nin görüşüdür. Ahiret hayatı ebedi olduğuna göre ruhun ölmemesi gerekmektedir. Aksi halde sonsuz hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Onun içindir ki Yüce Allah “Her insan ölümü tadacaktır” buyurmuştur. Tatma da bilindiği gibi bir hayat eseridir. Bu yüzden tatma anında, tadan kimsenin diri olması gerekmektedir. Buna göre âyetten anlaşılan şudur: Ruh ile beden birbirinden ayrı iki varlıktır. Bedenin ölmesiyle ruh ölmemektedir. Böyle olduğu için de diri olan ruh, bedenin ölümünü tadacaktır. Aksi halde bedenin ölümü esnasında insanın acı hissetmesi mümkün olmayacaktı. (Kur’ân Tefsirinde Farklı yorumlar)


كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ

İsim cümlesidir.  كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur.  نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  ذَٓائِقَةُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْمَوْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذَٓائِقَةُ ; sülâsî mücerredi  ذوق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

تُوَفَّوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اُجُورَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَوْمَ  zaman zarfı,  تُوَفَّوْنَ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

 Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www. arapca dilbilgisi.com/Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُوَفَّوْنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ


İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. زُحْزِحَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنِ النَّارِ  car mecruru  زُحْزِحَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اُدْخِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الْجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıtadır.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

فَازَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.   

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زُحْزِحَ  fiili asıl (kök) harfleri dört harfli olan rubâî mücerred (ilavesiz dörtlü) fiillerdendir. Rubâî mücerredin babı  دَخْرَجَ  babıdır. Bu babdan gelen fiillerin çoğu müteaddi bazıları da lazımdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bu gibi fiillerin mudaaf olduğu görüşü de vardır. زُحْزِحَ f iili uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır.  زَحَّ kelimesinin tekrarıyla meydana gelmiştir. Bir şeyi süratlice yerinden acele ile çekmek, kenara almak, yerinden uzaklaştırmak demektir. 

اُدْخِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.    


وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. الْحَيٰوةُ  mübteda olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَٓا  kelimesi  الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup, mukadder elif üzere damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

اِلَّا  hasr edatıdır.  مَتَاعُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُرُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  كُلُّ نَفْسٍ  ve müsnedün ileyh olan  ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ‘nin, izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.

نَفْسٍ  ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

ذَٓائِقَةُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ  [Her nefis ölümü tadıcıdır, tadacaktır] cümlesinde istiare vardır. Ölüm acısını hissetmek, dille hissedilen tada benzetilmiştir. Burada ism-i fail olan  ذَٓائِقَةُ  kelimesi, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail subut ve istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ [Her can (nefs) ölümü tadıcıdır.] cümlesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah Teâlâ, kendisini “nefs” diye adlandırmış ve “Benim nefsimde olan her şeyi sen bilirsin, ben (İsa) ise senin nefsinde olanı bilmem.” (Maide/116) buyurmuştur. Hem nefis ile zat aynı şeydir. Buna göre bütün cansızlara da “nefis” denir. Binaenaleyh ölümün, cansız varlıkları da içine alması gerekir. Yine Cenab-ı Hakk, “Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir.” (Zümer/68) buyurmuştur ki bu ayet de müstesna olanların ölmeyeceklerini göstermektedir. Halbuki ölümün umumi oluşu herkesin, hatta cennet ve cehennemde olanların ölmelerini gerektirir. Çünkü hepsi “her nefis” tabirine dahildir.

Buna şöyle cevap verilir: Bu ayetten maksat, Hak Teâlâ’nın bunun peşi sıra gelen, “Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtulmuş olur.” ifadesinin de delil oluşu ile bu dünyadaki mükellefler (insanlar)dir. Çünkü bu ayette ifade edilen husus, onlar için söz konusudur. Bir de umumi bir lafız, tahsis edildikten (sınıflandırıldıktan) sonra da hüccet olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذَٓائِقَةُ  kelimesi, ذوق  masdarından ism-i faildir. İsm-i fail, bir isme muzâf olup kendisi ile mazi manası murad edildiğinde, muzâfun ileyhin ancak mecrur olması caiz olur. Bu senin tıpkı زَيْدٌ ضَارِبُ عَمْرٍ وَ اَمْسِ (Zeyd, dün Amr’ı dövdü.) demen gibidir. Eğer ism-i fail ile şimdiki zaman veya istikbal manası murad edilir ise muzâfun ileyhin hem mecrur hem de mansub olması caizdir. Mesela sen, هُوَ ضَرِبُ زَيْدٍ غَدًا (O, yarın Zeyd’i dövecek) ve  هُوَ ضَرِبُ  زَيْدًا غَدًا (O, yarın Zeyd’i dövecek) dersin. Nitekim Allah Teâlâ, هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتٌ ضُرَِّهُ  [Onlar, O’nun zararını giderebilici midirler?] (Zümer Suresi, 38) buyurmuştur. Buradaki  ضُرَِّهُ  kelimesi,  كَاشِفَاتٌ  kelimesi istikbal manasında olduğu için fethalı ve kesreli olarak iki şekilde okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hakk Teâlâ’nın, “Her nefis ölümü tadıcıdır.” buyruğu, öldürülen kimseye de “meyyit” denilebileceğine delalet eder. Fakat besmele ile kesilen hayvana, örfün (ona başka isim) tahsis etmesi sebebi ile “meyyit” denmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelam, hakkı tasdik edenler için mükâfat vaadi, tekzib edenler için de azap vaididir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Cümle iki tekit hükmündeki kasr edatı  اِنَّمَا ‘nın dahil olduğu müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kasr, fiille mef’ûl arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Ya da faille mef’ûl arasında kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir.

تُوَفَّوْنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

[Mükâfatlarınız kıyamet gününde ödenecek] sözünde istiare vardır. İnsan ücretle çalışan bir işçiye benzetilmiştir.

Buradaki haber cümlelerinden maksat, kolayca anlaşıldığı gibi nasihat etmektir.

Önceki ayette Allah Teâlâ, Hz. Peygambere hitap ederek Yahudi ve müşriklerin inkârından duyduğu acıdan dolayı teselli etmişti. Bu ayette, hitap cemi muhataba dönerek iltifat yapılmıştır.

تُوَفَّوۡنَ - أُجُورَكُمۡ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümledeki ifade müminleri teselli edecek kasr-ı kalptir. Ölümleri ve yenilgileri dolayısıyla yaşadıkları üzüntüden dolayı, mükâfatın aslının cennet saadetinde olmasına rağmen, yaptıkları amel dolayısıyla dünyevi menfaat olan zafer ve ganimet bekleyen kişiler menziline konmuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ücretiniz verilecek demektir. Dini destekledikleri için dünyada da onlara büyük bir mükafat verildiğine bir tariz vardır. Bedir gününde kazanılan zafer ve Mekke’de yaşarlarken hicret edebilecek duruma gelinceye kadar müşriklerin ellerinin onlardan kesilmesi gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تُوَفَّوۡنَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat) 


فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ


فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden  مَنْ  şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan  زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ  , cümlesi aynı zamanda  مَنْ ’in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Aynı üsluptaki  وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ  cümlesi, tezat dolayısıyla şart cümlesine atfedilmiştir.

النَّارِ - الْجَنَّةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb,  زُحْزِحَ - اُدْخِلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ  cümlesiyle  اُدْخِلَ الْجَنَّةَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

زُحْزِحَ , çok uzaklaştırdı demektir. Aynı seslerin tekrarlanması vurguyu artırır. Kahkaha, laklaka gibi.

زُحْزِحَ  ve  اُدْخِلَ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

فَمَنْ زُحْزِحَ  cümlesindeki  فَ  edatı  تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ  cümlesine tefri içindir.  زُحْزِحَ  fiilinin manası uzaklaştırmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ فَازَ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

زَحْزَحَ  fiili uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır. Bu fiil  الزَّحُّ  lafzının iki kere söylenmesiyle meydana gelmiştir ki   زَحَّ  birşeyi süratlice yerinden bir tarafa çekmek demektir. Bu da insanın dünyada olduğu müddetçe sanki ateş içinde imiş gibi olduğuna bir dikkat çekmedir. Çünkü dünyanın afetleri çok belaları şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hazreti Peygamber (s.a.v),  اَلدُّنْيَا سِجْنُ المُؤْمِنُ   “Dünya, müminin hapishanesidir.” (Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizi, Zühd, 16 (4/562); İbni Mâce, Zühd, 3 (2/1378)) demiştir. Bil ki insanın, ilâhî azaptan kurtulması ile ilâhî mükâfatı elde etmekten öte hiçbir maksadı ve gayesi yoktur. Böylece Cenab-ı Hakk bu iki maksada ulaşan kimsenin en büyük maksadı ve kendisinden sonra başka bir matlubun söz konusu olmadığı bir gayeyi elde etmiş olacağını beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  مَٓا  nefy harfi ve اِلَّا  istisna harfiyle oluşan iki tekid mesabesindeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا  mevsuf/maksûr, مَتَاعُ الْغُرُورِ  sıfat/maksûrun aleyhtir. Dünya hayatının bir aldanış vasıtasından başka birşey olmadığı etkili bir şekilde ifade edilmiştir.

مَتَاعُ الْغُرُورِ  fadesinde istiare vardır. Canlılar için kullanılan aldatmak manasındaki الْغُرُورِ , mala nispet edilmiş, böylece cansız olan  مَتَاعُ , canlı bir şey için müstear olmuştur. 

الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا ‘nın  مَتَاعُ الْغُرُورِ ‘ye nisbet edilmesi de istiare sanatıdır. Dünya hayatı aldatan mala benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.

الدُّنْيَٓا  kelimesi  الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  

الْمَوْتِۜ - الْحَيٰوةُ  arasında tıbâk-ı îcab,  الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا - يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ  tabirleri ve  فَازَۜ - الْغُرُورِ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Zemahşeri şöyle der: Allah dünyayı, müşteri aldanıp da alsın diye kusuru gizlenen bir mala benzetmiştir. Aldatan ve kandıran şeytandır. Bu; istiare kabilindendir. (Safvetü’t Tefasîr, Al-i İmran/185)

[Dünya hayatı sadece aldanma malzemesidir.] sözünde dünya hayatı bir alım-satımda müşterinin aldatıldığı bir metaa benzetilmiştir. Bu; dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler içindir. Oysa dünya hayatı, ahiret hayatını kazanmaya çalışanlar için matluba ulaşmaya yarayan iyi bir vasıtadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَتَاعُ الْغُرُورِ  ifadesinde istiare vardır. (Beliğ teşbih formunda olan bu ifadede dünya hayatı, müşterisini kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen, alındıktan sonra bayağı ve değersiz olduğu anlaşılan ticaret metaına benzetilmiştir.)

Çünkü aldatmanın (gurur) gerçekte metaı olmaz. Bununla kastedilen, insanın yararlandığı her metaın, geçici bir gölge ve silinerek yok olan kına [gibi] olmasıdır.  ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ifadesi de yukarıdaki gibi istiaredir. Çünkü gerçek anlamda tatmak (zevk) duyu ile algılanmaktadır. Burada canın (nefs) ölümü tatmakla nitelenmesi güzel düşmüştür. Çünkü can (nefs) ölümün korku, keder ve sıkıntısını kuvvetle hissettiği için sanki ölümü tatma duyusuyla hisseder gibidir. (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Cenab-ı Hakk,  وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ “Dünya hayatı bir aldanma metaından başka birşey değildir.” buyurmuştur. “Gurur (aldanma)” kelimesi, senin غَرَرْتُ فُلَانًا غُرُورًا  “Falancayı iyice aldattım.” sözünden masdardır. Allah Teâlâ dünyayı, müşterinin alması için süslenerek güzel gösterilen, bozukluğu ve adiliği sonradan ortaya çıkan mala benzetmiştir. Aldatan ve garûr olan, şeytandır. Said İbni Cübeyr’den bu ayetin, dünyayı ahirete tercih edenler hakkında olduğu, fakat bu meta ile ahireti isteyen (onu Allah yolunda sarf eden) kimseler için ise “Bu ne güzel bir mal!” dediği rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Dünyanın bir aldanma metaı olduğunu ve müminlerin emiri Hazreti Ali İbni Ebi Talib’in (r.a) tavsif ettiği gibi olduğunu anlamış olursun. Çünkü o, “Dünyanın dokunması yumuşak, fakat zehiri öldürücüdür.” demiştir. Birisi de “Dünyanın dış görünüşü sevinçlerin bineği, içi ise şerlerin bineğidir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Meta” satılık kumaş ve kullanacak aletler ve avadanlıklar veya gerek aletler ve avadanlıklar gerek mallar ve diğer genel faydalanmaya yarayan az-çok lüzumlu şey manalarına gelir ki dilimizde “matah” dediğimiz zaman bu üçüncü manayı kastederiz. “Gurur” aldanmak demek olduğu gibi غار ’ın çoğulu olarak aldatıcılar demek de olabilir. Meta-ı gurur, müşteriyi kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen ve alındıktan sonra aşağılık olduğu anlaşılan meta (sermaye, mal) demektir. İşte dünya hayatı budur. Bunun alıcısı olanlar, bütün nazar (bakış) ve ümidini buna dikenler, ne saadet görülecekse bunda görülecek sananlar aldanmış olurlar.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Âl-i İmrân Sûresi 186. Ayet

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يراًۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ  ١٨٦


Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَتُبْلَوُنَّ deneneceksiniz ب ل و
2 فِي hususunda
3 أَمْوَالِكُمْ mallarınız م و ل
4 وَأَنْفُسِكُمْ ve canlarınız ن ف س
5 وَلَتَسْمَعُنَّ ve (sözler) duyacaksınız س م ع
6 مِنَ
7 الَّذِينَ kendilerine
8 أُوتُوا verilenlerden ا ت ي
9 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
10 مِنْ
11 قَبْلِكُمْ sizden önce ق ب ل
12 وَمِنَ
13 الَّذِينَ kimselerden
14 أَشْرَكُوا ortak koşan(lar) ش ر ك
15 أَذًى incitici ا ذ ي
16 كَثِيرًا çok ك ث ر
17 وَإِنْ ama
18 تَصْبِرُوا sabreder ص ب ر
19 وَتَتَّقُوا ve korunursanız و ق ي
20 فَإِنَّ şüphesiz
21 ذَٰلِكَ işte bunlar
22 مِنْ
23 عَزْمِ yapmağa değer ع ز م
24 الْأُمُورِ işlerdendir ا م ر

Bir önceki âyette her canlının öleceği bildirilmiş ve dünya hayatının aldatıcı zevk ve menfaatlerden başka bir şey olmadığı vurgulanarak müminler bu âyette verilecek haberlere psikolojik olarak hazırlanmıştır. Burada müminlerin, Allah’ın kendilerine lutfettiği mal ve can konusunda denenip sınanacakları, daha önce kendilerine kitap verilmiş olan yahudi ve hıristiyanlarla putperest müşrikler tarafından birçok eziyetlere ve sıkıntılara, özellikle sözlü saldırılara mâruz kalacakları haber verilmekte, müminlerden bu sıkıntılara kendilerini hazırlamaları, olayları sabır ve metanetle karşılamaları, Allah’ın rızâsına aykırı davranışlardan sakınmaları istenmektedir. 

Ayrıca yüce Allah müminlerin, Ehl-i kitap veya müşriklerden gelecek tahriklere kapılmamalarını; onların suçlamalarına, sataşmalarına, alay etmelerine, kötü söz ve propagandalarına karşı sabırlı olmalarını; yanlış, adaletsiz, ahlâk dışı söz ve hareketlerden sakınmalarını, azimli, kararlı ve sabırlı olmalarını, sıkıntılara katlanmalarını, maddî ve mânevî olarak zarar veren her türlü kötü davranıştan sakınmalarını istemektedir. Müminler bu şekilde davrandıkları takdirde zafere ulaşacaklardır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

Sizden önce kitap verilenler ve şirk koşanlar tarafından çok eziyete uğrayacaksınız / çok eziyet işiteceksiniz: Demek bunlar fiili davranışlardan daha çok sözlü eziyetler olacaktır. (Küçümsenmek gibi.)

Eğer sabrederseniz ve sakınırsanız, işte bu azim işlerdendir. (Sabredip onların seviyesine inmemek gerekir.) 

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يراًۜ

 

Fiil cümlesidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

تُبْلَوُنَّ  fiili mahzuf  ن 'un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan cemi و 'ı naib-i fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ  car mecruru  تُبْلَوُنَّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِكُمْ  atıf harfi  وَ  ’la  اَمْوَالِكُمْ ’e matuftur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَسْمَعُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan cemi و ' ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle  تَسْمَعُنَّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا الْكِتَابَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle atıf harfi  و  ile ilk cemi müzekker has ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اَشْرَكُٓوا اَذًى  ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اَشْرَكُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَذًى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. كَث۪يرًا  kelimesi  اَذًى  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isim, sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme, mansub halinde takdiri fetha, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid  نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُبْلَوُنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بلو ’dir. 

اَشْرَكُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك‘dir. 

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَصْبِرُوا  şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

تَتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

ذٰلِكَ  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْ عَزْمِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاُمُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يراًۜ

 

Fasılla gelen ayette  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.

Mukadder kasemin cevap cümlesi  لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ , kasem ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

وَاَنْفُسِكُمْ  ifadesi tezayüf nedeniyle  ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ  car mecruruna atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Mallarınızda ve canlarınızda imtihan olunacaksınız.] sözünde hazif icazıyla hükmî mecaz vardır. Azalmasıyla, artmasıyla, kaybedilmesiyle demektir.

İmtihan olunacak şeylerin mal ve can olarak ayrılması taksim sanatıdır.

ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla mal ve nefis, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. 

Aynı üsluptaki   وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يرًاۜ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrurlar  مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا  ve  مِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓو , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  لَتَسْمَعُنَّ  fiiline mütealliktir. Sılası  اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يرًاۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُو۫تُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا  ibaresindeki başındaki harfi cerle aynı fiile müteallık ikinci ism-i mevsûl birinci mevsûle matuftur. Sılası  اَشْرَكُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bu kişileri tahkir içindir.

لَتَسْمَعُنَّ  fiilinin mef’ûlü olan  اَذًى ’deki nekrelik nev ve kesret içindir.

اَذًى  için sıfat olan  كَث۪يرًاۜ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

[Onlardan çok eziyet işiteceksiniz.] ifadesi sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Müminler kendilerinin veya başkalarının başına bir musibet geldiği zaman üzülüyorlardı. Bu durum kelamın, yemine delalet eden  ل  ve tekîd  ن ’uyla gelmesini gerektirdi. Böylece buna ünsiyet duyacaklar ve Allah Teâlâ’nın sünneti olduğunu daha kolay kabul edebileceklerdir. (Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi, Fatma Serap Karamollaoğlu)

Bu ayetteki tekid; ya hadiselerin tesirini azaltmak ya da bu hadiselere hazırlıklı olmaya ziyadesiyle teşvik içindir. Ayette önce malın gelmesi daha çok vaki olması sebebiyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“İbtila”, imtihan, sınama, deneme anlamındadır. Bu mana elbette ancak işlerin akıbetlerini bilmeyenler için düşünülebilir. Alîm (her şeyi bilen) ve Habîr (her şeyden haberdar olan) Allah Teâlâ hakkında ise mecazi anlamda kullanılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette sarahaten  مِنْ قَبْلِكُمْ  [sizden önce] buyurulması, onların düşmanlık ve hakka muhalefet sebebini zımnen bildirmek ve ana sebebi takviye etmek içindir. Çünkü onların kitaplarının daha önce nazil olması, kendilerince ona bağlı kalmalarını gerektirmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

اَشْرَكُٓوا - اُو۫تُوا  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. “Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Ayet, müminleri hak ehlinin ve rasullere tabi olanların başına gelen musibetler konusunda uyarmak ve tenbih için gelmiş bir istinaf cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetteki  لَتُبْلَوُنَّ  kelimesi  لَتُحُتَبَرُنَّ  “imtihan olunacak, deneneceksiniz” manasındadır. Halbuki Allah hakkında, “deneme” fiilinin kullanılamayacağı herkesin malumudur. Çünkü deneme, iyinin kötüden ayırt edilip bilinmesi için bilgi edinme gayesiyle yapılır. Fakat bu kelimenin Hakk Teâlâ hakkında kullanılışı, “O, kuluna, denenen ve imtihan edilen kimseye yapılan muamele gibi bir muamele yapar.” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

 

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَصْبِرُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Aynı üslupta gelerek şart cümlesine atfedilen  وَتَتَّقُوا  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Rabıta harfi  فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ  car mecruru  اِنَّ nin mahzuf haberine mütalliktir. 

اِنَّ ’nin isminin ismi işaret olarak gelmesi işaret edilenin önemini vurgulayarak tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Az sözle çok anlam ifade eden عَزْمِ الْاُمُورِ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzaf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf Suresi 20)

عَزْمِ, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَصْبِرُوا - تَتَّقُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  اِنَّ - اِنْ  arasında cinas-ı nakıs ve  الَّذ۪ينَ - مِنْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales’sadr sanatları vardır. 

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)

عَزْمِ الْاُمُورِ  ifadesi; sıfatın mevsufuna izafeti şeklinde gelmiştir. Yani  الأُمُورِ العَزْمِ  demektir.  الأُمُورَ  kelimesi çoğuldur,  عَزْمِ  kelimesi ise tekildir. Çünkü  عَزْمِ  kelimesi aslında mastardır. Dolayısıyla tek bir hali olur. Burada mef’ûl manasında gelmiştir. Yani  مِنَ الأُمُورِ المَعْزُومِ عَلَيْها  (azim işlerdendir) manasındadır. Doğru belli olup da görüşü netleştirdikten sonra tereddüt etmemek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تَصْبِرُوا - تَتَّقُوا  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. “Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)

Sabır, hoş olmayan şeylere tahammül etmekten; takva da gerekmeyen şeylerden sakınmaktan ibarettir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk önce sabrı zikretti, sonra bunun peşi sıra takvayı getirdi. Çünkü insan, ancak gerekmeyen şeylerden geri durmak için sabra yönelir. Bunun şu şekilde bir diğer izahı daha vardır. Sabırdan murad şudur: Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, kötülüklerin artmasına sebebiyet verir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, dünya zararlarını azaltmak için sabrı, ahiret zararlarını azaltmak için de takvayı emretti. Ayet bu izaha göre dünya ve ahiret âdabını içinde toplamaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki,عَزْمِ الْاُمُورِ “İşte bu, azm edilmesi gereken işlerdendir.” buyruğu kendisinde doğruluğun zuhur ettiğinde şüphe olmayan en doğru tedbirlerdendir, demektir. Bu da her akıllının, kendisine azm etmesi ve kesin olarak yapması gereken şeydir. “Azm” sanki hazm (ihtiyatlı ve sebatlı olma) cümlesindendir. Bunun aslı, عَزَمْتُ عَلَيْكَ اَنْ تَفْعَلَ كَذَا  sözüne dayanır ki bu, “Onu, terk etmen caiz olmayacak bir şekilde hiç şüphesiz sana mecbur kıldım.” manasınadır. Neticesi güzel olan, doğruluğu bilinen her iş, azm edilmesi gereken işlerdendir. Çünkü bunlar, insanın terk etmesine ruhsat verilmemiş olan şeylerdendir. Bu ifade şöyle bir diğer manaya da gelebilir: Bu, size kendisini alıp yapmanız mecbur edilen şeylerdendir. Yani onu yapmaya mecbursunuz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
Her nefis ölümü tadacaktır. Nefis; ruh ve bedenden oluşan veya sadece bir varlığa sahip bulunan canlının kendisidir. Burada nefisten kasıt insanlar ve cinlerdir. Ölümü tatmak ifadesinden anlaşılan ölüm anında ölmeyen bir unsurun bulunduğudur. Bu da bedenin öldüğünü, fakat ruhun öbür aleme canlı olarak intikal ettiğini gösterir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Rabbim bugünlerimizi aratmasın, yarınlarımızı boşa harcatmasın. Mahşerde yüzü gülenlerden, kitabını sağ eline alanlardan, cennet kapılarından meleklerin selamını alarak geçenlerden, Allah'ın sevdiklerine komşu olan kullarından olma duasıyla. Bereketle ve hayırlarla dolu bir hayat yaşamamızı nasip etsin Rabbim.

Aynadaki kendinle gözgöze geldiğinde gülümse ve de ki "Gözlerimdeki bu ışığı verene ve nefes aldırana hamd olsun. Demek ki hiçbir şey için geç değil! Bismillahirrahmanirrahim!"

***

Yeryüzü hayatta kalmak ve kaliteli bir ömür yaşamak için doğumdan ölüme kadar çeşitli eğitimlerle doludur. Beslenme, konuşma, tuvalet, yemek ve okumak gibi birçok eğitimle dolu dolu geçer. Bu eğitimlerden herhangi birini doğru tamamlamayanların yaşadıkları zorluklar artar ve hatta yaş ilerledikçe psikolojik sıkıntıları tetikleyici veya onlara katkı olarak ortaya çıkar. Sürece çocuğu doğru hazırlamak ve öğretmek tavsiye edilir.

Allah yolunda yürüyen ya da yürümeyen her beşer, bu eğitimlerden geçmek zorundadır. Zira, hepsinin somut yani elle tutulur ve gözle görülür değeri vardır. Normal şartlar altında yaşayan her çocuğun bu eğitimlerini öyle ya da böyle tamamladığı görülür. Fakat manevi boyutu ağır basan eğitimlerin, ibadetlerini doğru ve bilinçli niyetlerle yerine getirmeye çalışan kimi müslüman tarafından bile hafife alındığı görülür.

Bu tıpkı şu işe benzer: Üniversiteye başlayan, sınavların ve diğer sorumlulukların farkındadır. Küçüklüğünden bu tarafa, bu dönemin bilinciyle yetişmiştir. Herhangi bir sınav ya da teslim tarihi bildirildiğinde veya o günlere ulaşıldığında; öğrenci kendisini yerden yere atıp bu işler de hep benim başıma geliyor sözleriyle kendisini diğer insanlardan ayırarak, elindeki zamanı ve fırsatları geri tepmesi anlamsız karşılanır. 

Kısacası, uhrevi eğitimlerin etkisi çok daha fazladır. Her şeyden önce insanı gerçek manada dünya hayatına hazırlarlar. Can ve malın yani dünyalık hiçbir şeyin vazgeçilmez olmadığını öğretirler. Allah’ın yardımıyla beraber sıkıntıların üstesinden gelebileceği, yaşananların boşa gitmediği ve kendisini maddi manevi her anlamda geliştirmeye devam etmesi bilincini aşılarlar. En önemlisi; sıkıntılı ve huzurlu anlarında, başlangıçlarda ve sonlarda Allah’a sığınmasını hatırlatırlar.

Ey Allahım! Yarınımız ile bugünümüzü aratma. Bugünümüz ile ahiretimizi mahvetmemize izin verme. Nefsani  düşünce ve duygularımıza kapılarak bulunduğumuz anları kaybettirme ve Senin katındaki değerimizi düşürtme. Bizi cehennemden uzaklaştırarak cennetine aldığın kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji