4 Haziran 2024
Âl-i İmrân Sûresi 174-180 (72. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 174. Ayet

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَظ۪يمٍ  ١٧٤


Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَانْقَلَبُوا geri döndüler ق ل ب
2 بِنِعْمَةٍ bir ni’metle ن ع م
3 مِنَ -tan
4 اللَّهِ Allah-
5 وَفَضْلٍ ve bollukla ف ض ل
6 لَمْ
7 يَمْسَسْهُمْ kendilerine dokunmadı م س س
8 سُوءٌ hiçbir kötülük س و ا
9 وَاتَّبَعُوا ve uydular ت ب ع
10 رِضْوَانَ rızasına ر ض و
11 اللَّهِ Allah’ın
12 وَاللَّهُ Allah
13 ذُو sahibidir
14 فَضْلٍ lutuf ف ض ل
15 عَظِيمٍ büyük ع ظ م

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ 


Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْقَلَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِنِعْمَةٍ  car mecruru  انْقَلَبُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  نِعْمَةٍ  mahzuf sıfatına mütealliktir. فَضْلٍ  atıf harfi  وَ  ’la  نِعْمَةٍ  ’e matuftur. لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.  

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَمْسَسْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سُٓوءٌ  fail olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

انْقَلَبُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  قلب ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar. 


  وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  رِضْوَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اتَّبَعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع  ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَظ۪يمٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. ذُو  haber olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak, ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır.  الْفَضْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْعَظ۪يمِ  kelimesi  الْفَضْلِ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بِنِعْمَةٍ  car mecruru  انْقَلَبُوا ‘deki failinin mahzuf haline  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  نِعْمَةٍ  mahzuf sıfatına mütealliktir. Halin ve sıfatın hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.   

بِنِعْمَةٍ  ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen  فَضْلٍ  kelimelerinin nekre gelişi tazim, nev ve kesret ifade eder. Ayrıca tenvin burada azlık ifade eder. Çünkü Allah tarafındandır. O’nun tarafından olan az birşey aslında çok büyüktür. Kaynağının Allah Teâlâ olduğu belirtilerek nimetin ve faziletin tazimi artırılmıştır.

نِعْمَةٍ  ’deki  بِ  mülabese içindir. Yani,  مُلا پِسِنَ لِنِعْمَة وَفَضْلٍ مِنَ الله  demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

بِنِعْمَةٍ - وَفَضْلٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Nimetten sonra faziletin zikri, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

فَضْلٍ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. 

Bu cümle, kelamın siyakından anlaşılan bir cümleye atıftır. Yani Peygamber (s.a.v) ve ashab-ı kiram Bedr’e gittler, o vaadi yerine getirdiler ve Allah Teâlâ’nın lütfu ile sağ salim ve ticarette de büyük bir kazanç elde ederek geri döndüler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hak Teâlâ, فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ  [Allah’tan bir nimet ve lütuf ile geri geldiler] buyurmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), savaş için çıkmıştı. Buna göre mana, [Onlar çıktılar ve geri döndüler.] şeklindedir. Binaenaleyh ayette, “çıkma” hususu hazfedilmiştir. Çünkü “geri geldiler” sözü ona delalet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Hak Teâlâ’nın, بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ  [Allah’tan bir nimet ve fazl ile] ifadesinde, Mücahid ve Süddi, buradaki  نِعْمَةٍ ’in, afiyet (belasız olarak dönme) ve  فَضْلٍ ‘ın da ticaret olduğunu söylemişlerdir. Ayetteki  نِعْمَةٍ ‘ın dünya menfaatlerini, فَضْلٍ ’ın da ahiret sevabını ifade ettiği söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb , Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ  ifadesinde tertipli lef ve neşr sanatı vardır. Bedenlerin selameti nimet, ticaretteki kar ise fadl’a aittir.  (https://tafsir.app/aljadwal/3/174)

لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ  cümlesi, müekked hal olarak ıtnâbtır. 

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına وَ  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada وَ  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌ  ifadesinde mef’ûlün takdimi tahsis için ve tehir edilmesi durumunda mana bozukluğu söz konusu olacağı içindir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)  

لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ  [Onlara kötülük dokunmadı.] ifadesinde dokunmak kelimesi mecaz-ı mürseldir. Dokunmak, eleme sebep olur. O halde sebep zikredilmiş müsebbep kastedilmiştir.

مسّ  fiilinin  سُٓوءٌۙ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

سُٓوءٌ ’ deki tenvin, kıllet ve nev içindir. ‘Hiçbir’  manasındadır. Olumsuz siyaktaki nekre umum ifade eder.

سُٓوءٌۙ  - فَضْلٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌ  [Onlara kötülük dokunmadı] isnad-ı mecazîdir. Onlar bir kötülük yaşamadı ifadesi yerine masdara isnad yapılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

… فَانْقَلَبُوا  cümlesine atfedilen  وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اتَّبَعَ  fiili iftiâl babında gelerek Allah’ın rızasına tâbi olmanın birden bire değil, aşama aşama gerçekleştiğine işaret etmiştir.

Az sözle çok anlam ifade etmesi için gelen  رِضْوَانَ اللّٰهِ  izafetinde  رِضْوَانَ , lafza-i celâle muzâf olması dolayısıyla tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, Allah’ın inayet ve yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَظ۪يمٍ 

 

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اللّٰهُ  mübteda,   ذُوفَضْلٍ عَظ۪يمٍ  haberdir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında hükmün illetini bildirmek ve teşvik için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  ذُوفَضْلٍ عَظ۪يمٍ  in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

فَضْلٍ   için sıfat olan  عَظ۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsm-i fail vezni ayrıca bu özelliğin, istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَضْلٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayette ilk geçen  فَضْلٍ  kelimesi, sahabelerin elde ettiği ahiret sevabına ve ticaret kârına işarettir. [Allah büyük ihsan sahibidir.] cümlesindeki  فَضْلٍ  kelimesi ise Allah Teâlâ’nın rahmetidir, daha umumi manalıdır. İkisi arasında cinas-ı tam mümasil vardır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Allah kendi lütfundan onlara, imanda sebat ve cihada koşmakta muvaffakiyet, dinde salâbet (sağlamlık), düşmana karşı cüret, üzüntü verici şeylerden himayenin yanı sıra büyük menfaatler elde etmiş olma nimetlerini de bahşetti. Bu itibarla bu ayet, bu sefere katılmamış olan sahabiler için hayıflandırma anlamı taşır ve fikirlerinde yanıldıklarını gösterir. Nitekim onlar, sefere katılanların elde ettikleri maddi ve manevi nimetlerden kendi nefislerini mahrum ettiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Bazı müfessirler demiştir ki; bu ifade ‘Onlar (173. ayette bahsi geçen savaştan ve insanların korkutmasından çekinmeyen müminler) Rasûlullâh’a itaat konusunda Allah’ın rızasına uydular. Allah da lutuf ve inayetiyle, onları işlerinde muvaffak kıldı.’ manasındadır. Bu ifadede savaşa katılmayanların içlerine bir nedamet verme ve savaşa çıkanların elde ettikleri şeylerden onları mahrum etme sebebiyle hatalarını ortaya koyma vardır.(Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l - Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)

Âl-i İmrân Sûresi 175. Ayet

اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ١٧٥


O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz, benden korkun.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 ذَٰلِكُمُ işte o
3 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
4 يُخَوِّفُ sizi korkutuyor خ و ف
5 أَوْلِيَاءَهُ kendi dostlarından و ل ي
6 فَلَا
7 تَخَافُوهُمْ onlardan korkmayın خ و ف
8 وَخَافُونِ benden korkun خ و ف
9 إِنْ eğer
10 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
11 مُؤْمِنِينَ inanmış ا م ن

Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın casusu, müşrik ordusunun geri dönüp Medine’ye baskın yapacağı ve müslümanların kökünü kazıyacağı haberini yayarak onları korkutmaya çalışıyordu. Yüce Allah bu şahsı veya onu göndereni “şeytan” olarak nitelendirmekte ve müslümanlara hitap ederek eğer Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorlarsa o casusun veya gönderenin dostları olan müşriklerden korkmamalarını, kendisinden korkmalarını emretmektedir. Buradaki şeytandan maksat “insan şeytanı” olabileceği gibi, insanlara vesvese veren “cin şeytanı” da olabilir (şeytan hakkında bk. Nisâ 4/117-121; En‘âm 6/112). Allah müminlerin dostu olduğu gibi şeytan da müşriklerin dostu olduğu için müminleri Allah’a ve Rasûlü’ne itaatsizliğe teşvik eder. Yüce Allah müminleri uyararak bu tür propagandalara aldanmamaları, şeytanın vesvesesine kapılmamaları Allah’a isyan etmekten sakınmaları gerektiğini buyurmaktadır. Çünkü O, her şeye kadirdir, zafer de yenilgi de O’nun elindedir. “İşte o şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutur” şeklinde tercüme edilen cümleye, “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur” şeklinde mâna vermek de mümkündür. Bu takdirde şeytanın propagandasına aldanarak korkanlar, onun dostları olan münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan imanı zayıf kimselerdir. Yüce Allah bunları uyararak eğer Allah’ın varlığına, kudretine ve müminlere yardım edeceğine inanıyorlarsa insanlardan korkmamaları, ancak kendisinden korkmaları gerektiğini emreder. Çünkü bütün güç ve kuvvet O’nun elindedir. O dilerse sayıca daha az, savaş araç ve gereçleri bakımından daha zayıf olan müslümanları daha güçlü olan müşriklere üstün kılar. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

  Havefe خوف:

  خَوْفٌ zanna ya da  bilgiye dayanan bir işaretten yola çıkarak nahoş, kötü, fena veya istenmeyen bir şeyin vuku bulacağını beklemektir. Bu tıpkı رَجاء ve طَمَعٌ kavramlarının zanna veya bilgiye dayanan bir işaret ve emareden hareketle hoş, iyi, tasvip edilen ve istenen bir şeyin vuku bulacağını beklemek demek olduğu gibidir. خَوْفٌ lafzının zıddı أمْنٌ (güven) kavramıdır. Allah'dan korkmaktan maksat, ilk akla gelen manadaki  رُعْبٌ , yani ürkmek veya aslana karşı duyulan tarzda bir korku değildir. Bilakis bununla kastedilen yalnızca masiyet ve itaatsizliklerden sakınıp itaat ve taatleri gerçekleştirmenin peşine düşme ve bunun yollarını aramaktır. Tef'il babındaki تَخْوِيفٌ sözcüğü korkutma demektir. خِيفَةٌ ise insanın üzere bulunduğu korku hali/durumudur.  Son olarak Tefe'ul babındaki تَخَوُّفٌ kullanımı insanda korkunun peyda olmasıdır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 124 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli havf (korkanın kendi korkaklığı) ve recâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

İşaret ismi  ذٰلِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  كُمْ  ise muhatap zamiridir. الشَّيْطَانُ  işaret isminden bedel olup damme ile merfûdur.  يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ  cümlesi,  الشَّيْطَانُ  ’nın hali olarak mahallen mansubdur.   

Fiil cümlesidir. يُخَوِّفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri;  يخوّفكم  şeklindedir. اَوْلِيَٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُخَوِّفُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  خوف ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri ; إن حثّوكم على المعصية فلا تخافوهم (Sizi masiyete zorlarsalar, onlardan korkmayın.) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَافُو  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَافُونِ  fiili  ن ’un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. تُمْ  muttasıl zamir  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri إن كنتم مؤمنين فخافوني  şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle  اِنَّمَٓا  kasır edatıyla tekit edilmiştir. 

Kasr, haberle mübteda arasındadır.  ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ  mevsuf/maksûr,  يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ  sıfat/maksûrun aleyholmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

Yani şeytan sadece dostlarını korkutur. Başka kimseyi korkutamaz.

ذٰلِكُمُ  mübteda,  الشَّيْطَانُ  bedeldir. Şeytanın uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle gelmesi tahkir ifade eder.

Haber olan  يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Ayrıca isim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.

اَوْلِيَٓاءَهُ  izafetinde  الشَّيْطَانُ  ‘a ait zamire muzâf olması,  اَوْلِيَٓاءَ  için tahkir ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden  ذٰلِكُمُ  ile Şeytana işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

[Bakınız; bu sözü size söyleyen, aslında, şeytandır] yani o sizi alıkoymaya çalışan şeytandan başkası değildir;  يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ  [O, sadece kendi dostlarını korkutabilir.] Bu, yeni bir cümle olup onun şeytanlığını beyan etmektedir veya ism-i işareti tavsif etmektedir ki bu durumda [korkutabilir] kelimesi, haber olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette hitap, müminlere olup “Ey müminler! Sizi bu seferden alıkoymak için söylenen sözler, sizi kendi dostları olan Ebu Süfyan ve adamlarından korkutmaya çalışan şeytanın sözleridir.” demektir. Başka bir kavle göre ise şeytan o sözleriyle ancak Resulullah ile beraber sefere çıkmak istemeyen dostlarını korkutmaktadır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mukadder şartın cevabına rabıtadır. Takdiri, … إن كنتم مؤمنين (Eğer müminseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap olan  فَلَا تَخَافُوهُمْ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

خَافُونِ  cümlesi ise atıf harfi  وَ  ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi tezattır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Cümlede mef’ûl konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Nûn-u vikayedeki kesre, zamirden ivazdır.

لَا تَخَافُوهُمْ  cümlesi ile  وَخَافُونِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

خَافُونِ  [Benden korkun!] ifadesi, “Azabımdan korkun!” anlamındadır. 

وَخَافُونِ  cümlesi, فَلَا تَخَافُوهُمْ  ile  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين  arasında itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

لَا تَخَافُوهُمْ  - خَافُونِ -  يُخَوِّفُ  kelimeleri arasında iştikak cinası,  لَا تَخَافُوهُمْ  - خَافُونِ  kelimeleri arasında  tıbâk-ı selb ve bütün bu fiiller arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

فَلَا تَخَافُوهُمْ [Artık onlardan korkmayın!]  hitabı, her iki fırka yani hem Peygamber (s.a.v) ile beraber sefere çıkan fırka hem de sefere çıkmayıp evinde kalan fırka içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

 

Tefsiriyye veya istînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, şart üslubunda talebî inşaî isnaddır.  Şart harfi  اِنْ , vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılır. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri  فخافوني  [… benden korkun!] olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe/120-121, s. 80)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

Ayetteki,  وَخَافُونِ  [Benden korkun] ifadesi; “Peygamberimle birlikte cihada çıkın ve her emrine koşun.” manasındadır.  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين  [Eğer müminlerseniz…] ifadesi “İman, Allah'ın korkusunu insanların korkusuna tercih edip üstün tutmanızı gerektirir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 176. Ayet

وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ اِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ١٧٦


Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْزُنْكَ seni üzmesin ح ز ن
3 الَّذِينَ kimseler
4 يُسَارِعُونَ koşan(lar) س ر ع
5 فِي
6 الْكُفْرِ inkara ك ف ر
7 إِنَّهُمْ elbette onlar
8 لَنْ
9 يَضُرُّوا zarar veremezler ض ر ر
10 اللَّهَ Allah’a
11 شَيْئًا hiçbir ش ي ا
12 يُرِيدُ istiyor ر و د
13 اللَّهُ Allah
14 أَلَّا
15 يَجْعَلَ koymamak ج ع ل
16 لَهُمْ onlara
17 حَظًّا hiçbir nasip ح ظ ظ
18 فِي
19 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
20 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
21 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
22 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

Hz. Peygamber, müşriklerin inkârda ısrar etmeleri ve Kur’ân’a karşı olumsuz tavır almaları, münafıkların aleyhte propagandaları, İslâm’a tam ısınmamış olanlardan bazı kimselerin dinden dönmeleri ve yahudilerin yıkıcı hareketleri sebebiyle üzülüyordu. Yüce Allah onların bu tutumlarını “inkârda yarışma” olarak değerlendirmekte, bu ve benzeri âyetlerde Hz. Peygamber’i teselli ederek onların bu düşmanca davranmaları karşısında kendini üzmemesini tavsiye etmektedir (krş. Kehf 18/6; Şuarâ 26/3). 

Çünkü onlar bu davranışlarıyla Allah’a ve O’nun dinine hiçbir zarar veremezler. Onlar istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Onların yaptıklarının vebali kendilerine aittir, hesaplarını Allah’a kendileri vereceklerdir; bu sebeple Peygamber’in üzülmesine gerek yoktur. Onun görevi inanmayanları mutlaka imana getirmek değil, Kur’ân’ı tebliğ ederek onları hak yoluna çağırmaktır (Nahl 16/82). İnkâr eden, üstelik müminleri maddî ve psikolojik yönden ezmek için yarışırcasına çaba harcayan zalimler hakkında Allah yasasını uygulayacak, onlara güzel olan hiçbir şey nasip etmeyecek ve onlar âhiret nimetlerinden mahrum kalacaklardır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

  Hazza حظّ :

  حَظٌّ miktarı belirlenmiş nasip, pay ya da hissedir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam 7 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli hazdır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُسَارِعُونَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُسَارِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْكُفْرِ  car mecruru  يُسَارِعُونَ  ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.

يُسَارِعُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  سرع ’dır. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

اِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَنْ يَضُرُّوا  cümlesi, اِنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَضُرُّوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  شَيْـًٔا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ

 

Fiil cümlesidir.  يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. لاَ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَجْعَلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  لَهُمْ  car mecruru  يَجْعَلَ  fiiline mütealliktir.  حَظًّا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  حَظًّا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.   

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  ise  عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ


وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müminlere hitaptan bu ayette Hz. Peygambere hitaba dönülmesi iltifat sanatıdır. 

Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müsnedün ileyhin bilinen kişilere işaret eden ism-i mevsulle gelmesi tahkir amacına matuftur.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası  يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فِي الْكُفْرِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla küfür içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü küfür hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak onların küfürde karar kıldıklarını, işin başında da sonunda da küfre büyük ilgi gösterdiklerini etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ  [Küfürde yarışıyorlar.] Allah yolunda savaşa katılmayan, küfür içinde her türlü gayreti gösteren münafıklar hakkındaki bu ayet-i kerimede  يُسَارِعُونَ  kelimesinde istiare yapılmıştır.  يُسَارِعُونَ ; koşmak, yarışmak demektir. Küfür alanında ellerinden geleni yaptıkları manasında müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her iki durumun da gayret gerektirmesidir. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; küfür içinde hareket edenlerin Allah katında etkisiz ve değersiz olduğunu vurgulu bir şekilde ifade etmek maksadıdır.  

يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ  sözünde küfre koşuştukları anlatılan kimseler, söz konusu sefere katılmayan münafıklarla Yahudilerden bir topluluktur. Bir görüşe göre ise bunlar, İslam’dan dönen bir kavimdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hitabın değiştirilerek Resulullah’a (s.a.v) tevcihi, ilâhî teselliyi tahsis suretiyle O’nu şereflendirmek ve din işlerinin tedvir ve tedbirinin, Peygambere ait olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)


اِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ

Ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنَّ ‘nin haberi olan  لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاً  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi  لَنْ , aynı zamanda tekid ifade eder.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

شَيْـًٔا ’ deki nekrelik nev ve kıllet için olup “hiçbir” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olmasına rağmen  اللّٰهَ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ  [Allaha zarar veremezler.] ibaresinde sebep; Allah’a zarar veremezler, müsebbep de sana, sahabilerine, dinine zarar veremezler manasıdır. Mecazı mürsel vardır. 

Bu ifade, onların Allah’a hiçbir zaman ve hiçbir şekilde zarar veremeyecekleri hakikatini ortaya koymak suretiyle nehyin illetini beyan ve teselliyi ikmal eder. Yani onlar bu yaptıkları ile Allah dostlarına zarar veremeyeceklerdir. 

Ayette “Allah'ın dostlarına…” yerine “Allah’a…” denmesi, onları şereflendirmek ve Allah’ın dostlarına zarar vermenin Allah Teâlâ’ya zarar vermek gibi olduğunu bildirmek içindir. Bunda ziyadesiyle teselli manası vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

Beyanî istînâf veya itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olmasına rağmen ikaz ve haşyet duyguları uyandırma amacıyla zamir yerine  اللّٰهَ  isminin zikredilmesi, ıtnâb ve tecrîd sanatıdır. 

اَلَّا  edatı, masdar harfi  أَنْ  ve nefy harfi  لاَ ’dan müteşekkildir. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِ  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü bihidir. 

Masdar-ı müevvel, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  حَظًّا ’deki nekrelik nev ve kıllet için olup “hiçbir” manasındadır. Olumsuz siyakta nekre selbin umumuna işarettir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمْ , onlarla ilgili durumun kötülüğünü vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Son cümle olan  وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يم  masdar-ı müevvel cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ, muahhar mübtedadır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.

İşârî olarak o öyle bir azap ki, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

أَلِمَ  kökünden gelen “elem” acı, ağrı;  اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azab edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

عَذَابٌ - يَضُرُّوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَذَابٌ - حَظًّا  ve  يَضُرُّوا - حَظًّا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

 وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesiyle  لَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Bu ayet istinaf cümlesi olup onların küfre dalmaya mübtela olmalarının ilâhî sırrını açıklar. Burada  يُر۪يدُ اللّٰهُ  [Allah irade eder, diler.] buyurulmak suretiyle iradenin zikri, onların ahiret nasibinden (hazzı) mahrum kalmalarını ve ilâhî azaba uğramalarını gerektiren gayet açık sebepler olduğunu bildirir. Zira Erhame’r-Rahimîn olan Allah Teâlâ’nın iradesinin ona taalluku bunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Tefsir alimleri derler ki bir şeye koşmak, koşanın nazarında koşulan şeyin şanının pek büyük olduğuna ve kadrinin yüceliğine delalet eder. Burada da aralarında münasebet olsun diye onların mucib olduğu azab büyük olarak vasıflandırılmış ve koştukları şeyin haddi zatında pek değersiz olduğuna dikkat çekilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 177. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١٧٧


İman karşılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 اشْتَرَوُا satın alan(lar) ش ر ي
4 الْكُفْرَ inkarı ك ف ر
5 بِالْإِيمَانِ iman karşılığında ا م ن
6 لَنْ
7 يَضُرُّوا zarar vermezler ض ر ر
8 اللَّهَ Allah’a
9 شَيْئًا hiçbir ش ي ا
10 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
11 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
12 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اشْتَرَوُا الْكُفْرَ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اشْتَرَوُا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكُفْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بِالْا۪يمَانِ  car mecruru  اشْتَرَوُا  fiiline mütealliktir. لَنْ يَضُرُّوا  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَضُرُّوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  شَيْـًٔا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  أَلِیمٌ  kelimesi, عَذَابٌ  ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَلِیمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ‘nin ismi,  لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـًٔا  cümlesi haberdir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’nin sılası  اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy ve tekit harfi  لَنْ ’in dahil olduğu  لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـًٔا  cümlesi  اِنَّ ’nin haberidir.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır. 

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olmasına rağmen ikaz ve haşyet duyguları uyandırma amacıyla  اللّٰهَ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki ayetteki  لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـًٔا  cümlesi, bu ayette tekid amacıyla tekrar edilmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Tekid ile beraber Resulullah’ı teselli etme sebebi zikredildikten sonra önemi kastedilerek bu haber ondan bağımsız olarak ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mef’ûlu mutlaktan naib olan  شَيْـًٔا ’deki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. Kelimeye hiçbir anlamı katmıştır. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.

اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ [Küfrü imanla değiştirdiler.]  cümlesinde meknî istiare vardır. Satın almak manasındaki  اشْتَرَوُا  lafzı, değiştirmek manasında müstear olarak kullanılmıştır. İman ve küfür, satın almaya veya satmaya konu olacak şeyler değildir, dolayısıyla hakiki manada kullanılmamıştır. Muhatabı etkilemek için düz manalar yerine mecazî manalar kullanılabilir. Câmi’ her iki durumda da zararlı duruma düşmektir.

“İmanı, küfürle değiştirdiler.” yerine “Küfrü, imanla değiştirdiler.” denilerek kalp yapılmış ve küfrün kötülüğüne işaret edilmiştir.

اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ  [İmanı vererek küfrü satın alanlar] ifadesi, ya söz konusu kişilerden bir daha bahsetmekte -ve böylece Allah’ın kendilerine nispet ettiği küfrü haklarında tekid ve tescil etmektedir- ya da inkâr edenlerin tamamını kapsarken ilk ibarede özel olarak (ikinci Bedir’e) katılmayan münafıkları veya İslam’dan ayrılanları ifade etmektedir. Yahut da ilk ifade, umumi olarak inkârcılar ikinci ifade ise hususi olarak nifak üzere olup veya dinden çıkarak o harekete katılmayanlara işaret etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

الْكُفْرَ - الْا۪يمَانِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

شَيْـًٔا  kelimesi, masdardan naib olarak mansubdur; mana “hiçbir zarar, herhangi bir zarar” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin son cümlesi olan  وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Allah katından gelen azabın çok azı bile dayanılmaz ve korkunçtur.

Bu ayet-i kerimede  عَذَابٌ  kelimesinin nekre gelmesi azabın büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. 

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez, demektir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَذَابٌ - يَضُرُّوا - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. ((Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Tefsir alimleri der ki cari olan âdete göre bir malı satın alan kimse o alışverişten kârlı çıktığı zaman memnun olur ve o malı elde ettiğine sevinir. Zararlı olduğu zaman ise bu alışverişten elem duyar. İşte bunun gözetilmesi için onların azabı elem verici olarak vasıflandırılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 178. Ayet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  ١٧٨


İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْسَبَنَّ sanmasınlar ح س ب
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar edenler ك ف ر
5 أَنَّمَا ki
6 نُمْلِي süre vermemiz م ل و
7 لَهُمْ kendilerine
8 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
9 لِأَنْفُسِهِمْ kendileri için ن ف س
10 إِنَّمَا
11 نُمْلِي biz süre veriyoruz م ل و
12 لَهُمْ onlara
13 لِيَزْدَادُوا artırsınlar diye ز ي د
14 إِثْمًا günahı ا ث م
15 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
16 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
17 مُهِينٌ alçaltıcı ه و ن

Bu, Allah’ın bütün insanlık için koymuş olduğu değişmez kanunudur (sünnetullah). İnsanlar bu dünyada kendi hür iradeleriyle tercihte bulunurlar, diledikleri gibi yaşarlar. Ancak yüce Allah burada inkârlarına rağmen kâfirlere böyle bir fırsat vererek onları serbest bırakmasının kendileri için hayırlı bir şey olduğunu sanmamaları gerektiğini, onlara sadece günahlarının artması için mühlet verdiğini, dolayısıyla bunun sevinilecek veya övünülecek bir şey olmadığını haber vermekte ve bu suretle onları uyarmaktadır. Çünkü insan kuvvetli bir imana, güzel bir ahlâka ve iyi bir amele sahip ise işte o zaman yüce Allah’ın ona verdiği fırsat, uzun ömür ve bol servet faydalı olur. Oysa inkârcılarda iman ve imana dayalı güzel amel yoktur. 

Bu sebeple onların ömürlerinin uzun, servetlerinin çok olması günahlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Günahları arttıkça da azapları şiddetlenecektir. Bu sebeple yüce Allah onlar için alçaltıcı bir azap hazırlanmış olduğunu bildirmektedir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُٓوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَحْسَبَنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نُمْل۪ي لَهُمْ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, نمليه  şeklindedir.

نُمْل۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  لَهُمْ car mecruru  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir.  

خَيْرٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لِاَنْفُسِ  car mecruru  خَيْرٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا [Sakın o inkâr edenler sanmasınlar] buyruğundaki  لَا يَحْسَبَنَّ [Sanmasınlar] kelimesi hem  ي  hem de  ت  olarak okunmuştur. Birinci kıraate göre, "İnkâr edenler sanmasınlar" takdirindedir. ت  ile şöyledir: "İnkâr edenleri... sanmayasın." (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir)

İsm-i mevsûl olmayan  ما  harfi  اِنَّ  ve kardeşleri ile birleştiğinde, sahih olan görüşe göre  ليت  hariç onun amelini engeller. ما  ile  اَنَّ  birleştiğinde iki durumda caizdir; yani  اَنَّ  harfi amel ettirilebileceği gibi, ettirilmeye de bilir. Zaid  ما  ile tekit harfi birleştiğinde amel ettirilmesinin örneği, İbn Âşûr’a göre Ali İmran sûresinin 178. ayetidir. Erken ve geç dönem tefsir âlimleri ayette geçen  اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ [Kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.] cümlesindeki  اَنَّمَا  ’daki  اَنَّ ’nin kardeşlerinden ve  ما  harfinin zaid olmayan ism-i mevsûl olduğunda icma etmiştir. İbn Âşûr’a göre ise söz konusu  أنما ’daki  اَنَّ ‘nin kardeşlerindendir ona bitişen  ما  harfi ise kâffe olan  ما ‘dır. Bu, müfessirlere göre hasr üsluplarından birisidir. (İbn Âşûr ’ûn Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihler / Doktora Tezi Aboubacar Mohamadou )    

نُمْل۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ملو  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

  اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

نُمْل۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لَهُمْ car mecruru نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir. 

لِ  harfi,  يَزْدَادُٓوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir.

يَزْدَادُٓوا  fiili, نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِثْمًا  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَزْدَادُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  زيد ’dir. İftial babının fael fiili  د ذ ز  olursa iftial babının  ت  si  د  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

نُمْل۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ملو  ’dir.

 

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُه۪ينٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُه۪ينٌ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki nun-i sakile ile tekit edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Fail konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan   كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

Müsnedün ileyh, küfredenleri tahkir amacıyla ve gelecek habere dikkat çekmek için mevsûlle gelmiştir. 

أَنَّ , masdar ve tekid harfidir. Kendinden sonra gelen isim cümlesini masdara çevirir.  اَنَّ  ve akabindeki sübut ve istimrar ifade eden  اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْ  isim cümlesi, masdar teviliyle  لَا يَحْسَبَنَّ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ’nin ismi olarak nasb mahallindeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi formunda gelmesi cümlenin hükmünü takviye etmiştir. Hükmü takviye demek, hükmün gerçeğe mutabık olduğunu tekid etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

نُمْل۪ي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ [onlara süre vermemiz daha hayırlıdır] cümlesi atının istediği gibi otlaması için ipi gevşetmesi manasında kullanılmış müstear lafızdır. Onlara biraz süre tanımak; atın yaratılışına uygun olarak koşması için ipinin gevşetilmesine benzetilmiştir. Mühlet vermek ve serbest bırakmak manasındaki müşebbeh hazfedilmiş, ipi gevşetmek manasındaki müşebbehu bih zikredilmiştir. Bunun için tasrihi istiaredir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/178)  

 اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

 

Cümle, ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasr, fiille car-mecrur arasında,  نُمْل۪ي  maksur- sıfat,  لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ  maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen car mecrura tahsis edilmiştir. Yani Allah onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyor. 

نُمْل۪ي  fiilinin azamet zamirine isnadı ve bu cümlede tekrar edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle  ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَزْدَادُٓوا اِثْماً  cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اِثْمًا ’ deki nekrelik, nev ve teksir ifade eder. 

اِثْمًا - خَيْرٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la  ikinci  نُمْل۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.

عَذَابٌ  için sıfat olan  مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafirlerin azabını ifade ettiği söylenmiştir. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tahkir, kıllet ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Allah katından gelen azabın çok azı bile dayanılmaz ve korkunçtur. 

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

İşârî olarak o öyle bir azap ki, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

أَلِمَ  kökünden gelen “elem” acı, ağrı;  اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azab edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

Azap,  مُه۪ينٌ  olmakla vasıflanarak mecâzî isnad yapılmıştır. Azap, alçaltan, hor gören bir canlıya  benzetilmiştir. 

Bu üslup, azabın ne kadar yoğun olduğuna ve şiddetine delalet eden mecazî bir üsluptur.

عَذَابٌ - مُه۪ينٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّمَا  ve  اَنَّمَا  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı,  نُمْل۪ي - لَهُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا  cümlesi, kâfirlere mühlet vermenin hikmetini açıklar.  لِ  harfi, ehl-i sünnete göre irade içindir. (Yani Allah onlar için böyle irade buyuruyor, demektir.)  Çünkü onlara göre “hayır ve şer Allah tarafından”dır. Ayette geçen “imla” ömrü uzatmaktır. Bu ise şüphesiz Allah’ın işidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah’ın her şeyi kuşatan ilminde onların günahlarını arttıracakları bilindiği için kendi haline bırakma mecaz yoluyla onların günahlarının artması için bir illet ve sebep olmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetten anlaşılan inkârcı ve günahkâr kulların ömürlerinin uzatılıp dünya isteklerini elde etmeleri, kendileri için hayırlı bir şey değildir. Bunlar her ne kadar görünürde nimet ise de gerçekte kendileri için azaptır. Bir insana zehirli tatlı ikram eden kişi gerçekte tatlı değil, zehir ikram etmiştir. Bu da ona benzer. Çünkü sonuç bakımından onun helakına sebep olmuştur. Kulun yapacağı şey uzun ömüre, yardımla destek görmesine, mal ve çocukların çokluğuna aldanmamaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  [Onlara, alçaltıcı bir azap vardır.] Onunla ahirette horlanıp aşağılanacaklardır. Hazreti Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “İnsanların hayırlısı ömrü uzun, ameli güzel olandır. İnsanların şerlisi ise ömrü uzun, ameli de kötü olandır.”  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kâfirlere mühlet verme kapsamında onları dünya lezzetlerinden ve ziynetlerinden faydalandırma bulunduğu ve bu da onların güçlenmelerine ve zorba tavırlar sergilemelerine zemin hazırladığı için onların azabı alçaltıcı olarak vasıflandırılmıştır ki cezaları hallerine uygun bir ceza olsun.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Âl-i İmrân Sûresi 179. Ayet

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ  ١٧٩


Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah, size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir). O hâlde, Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız sizin için büyük bir mükâfat vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 كَانَ değildir ك و ن
3 اللَّهُ Allah
4 لِيَذَرَ bırakacak و ذ ر
5 الْمُؤْمِنِينَ mü’minleri ا م ن
6 عَلَىٰ (şu) üzerinde
7 مَا bulunduğunuz
8 أَنْتُمْ sizin
9 عَلَيْهِ (hal) üzere
10 حَتَّىٰ kadar
11 يَمِيزَ ayırıncaya م ي ز
12 الْخَبِيثَ pis olanı خ ب ث
13 مِنَ -den
14 الطَّيِّبِ temiz- ط ي ب
15 وَمَا
16 كَانَ ve değildir ك و ن
17 اللَّهُ Allah
18 لِيُطْلِعَكُمْ sizi vâkıf kılacak ط ل ع
19 عَلَى üzerine
20 الْغَيْبِ gayb غ ي ب
21 وَلَٰكِنَّ fakat
22 اللَّهَ Allah
23 يَجْتَبِي seçer ج ب ي
24 مِنْ -nden
25 رُسُلِهِ elçileri- ر س ل
26 مَنْ kimi
27 يَشَاءُ diliyorsa ش ي ا
28 فَامِنُوا o halde inanın ا م ن
29 بِاللَّهِ Allah’a
30 وَرُسُلِهِ ve elçilerine ر س ل
31 وَإِنْ eğer
32 تُؤْمِنُوا inanır ا م ن
33 وَتَتَّقُوا ve korunursanız و ق ي
34 فَلَكُمْ sizin için vardır
35 أَجْرٌ bir mükafat ا ج ر
36 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

Ayeti kerimede münafıka murdar, Mümine ve temiz, tayyip denmesi herbirine layık olan vasfı tescil etmek ve onları birbirinden ayırmak hükmünün illetini bildirmek içindir. (Ebussuud)

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ

 

Fiil cümlesidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كان الله مريدا لأن يذر المؤمنين  şeklindedir.

لِيَذَرَ  fiiline dahil olan لِ , lâm-ı cuhuddur. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. 

يَذَرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  يَذَرَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْتُمْ عَلَيْهِ ’dir. İrabtan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf  haberine mütealliktir.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَم۪يزَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَذَرَ  fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.

يَم۪يزَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْخَب۪يثَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ الطَّيِّبِ  car mecruru  يَم۪يزَ  fiiline mütealliktir. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette ilki lamul cuhuddan sonra ikincisi harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

الطَّيِّبِۜ  ve  الْخَب۪يثَ  sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

   

 وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كان الله مريدا لأن يذر المؤمنين. şeklindedir.

لِيُطْلِعَ  fiiline dahil olan لِ , lâm-ı cuhuddur. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. 

يُطْلِعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَى الْغَيْبِ  car mecruru  يُطْلِعَ  fiiline mütealliktir. 

يُطْلِعَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طلع  ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لٰكِنَّ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَجْتَب۪ي  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَجْتَب۪ي  fiilii  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ رُسُلِه۪  car mecruru  يَجْتَب۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.        

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا جاءكم المجتبى من الله فآمنوا به  şeklindedir. 

اٰمِنُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. رُسُلِه۪  atıf harfi وَ  ’la lafza-ı celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَجْتَب۪ي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  جبي ’dır. 

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

اٰمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.   

      

وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُوا  şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا  atıf harfi وَ  ’la makabline matuftur. 

تَتَّقُوا  şart fiili olup, iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرٌ  muahhar mübteda olup, damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ  kelimesi اَجْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

تَتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

عَظ۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, dolayısıyla faide-i haber inkârî kelamdır. Lâm-ı cuhud olumsuz  كَانَ ‘nin olumsuzluğunu tekid eder.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79) 

Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı   لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّب  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لِيَذَرَ  fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  اَنْتُمْ عَلَيْهِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَنْتُمْ  ’un haberi mahzuftur. عَلَيْهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّب  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile  يَذَرَ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّب  [Temiz ve pis ortaya (açığa) çıkıncaya kadar] ibaresinde istiare vardır. İman ve küfür, temiz ve pis kelimeleriyle ifade edilmiştir. 

الْخَب۪يثَ - الطَّيِّب  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

“Müminler” şeklinde gaib zamirle başlayan cümlede, muhatap zamir  اَنْتُمْ ’e iltifat vardır.

Burada müminlerden murad, ihlaslı müminlerdir.  عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ  [üzerinde olduğunuz, bulunduğunuz] hitabı ise bir görüşe göre ihlaslı olsun, münafık olsun, zahiren İslam’ı tasdik eden cumhur içindir. Onların içinde bulunduğu durumdan maksat da ihlaslı müminlerle münafıkların karışık halde olmaları ve İslamî hükümlerin icrasında eşit olmalarıdır. Zira iki fırka arasındaki ortaklık ancak bu durumdur. Diğer iki görüş ise bundan uzaktır. Meânî alimlerinin çoğunun düşüncesine göre nazımda hitaptan önce müminlerin zikri, hükmün illetini bildirmek içindir. (Yani onların o durumda bırakılmamalarının sebebi mümin olmalarıdır.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s - Selîm)

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ  [Allah, müminleri bırakacak değildir.] ibaresindeki “bırakmamak” fiili, münafıklara nispet edilmemiştir. Çünkü bu fiilin nisbeti, önemsemeyi gerektirir. Akl-ı selime göre bir şeyi bulunduğu halde bırakmamak ifadesinden ilk akla gelen, onu kendisine yakışmayan bir halde bırakmamaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette, münafığa murdar (خَب۪يثَ), mümine de temiz (الطَّيِّب) denmesi, herbirine layık olan vasfı tescil etmek ve onları birbirinden ayırmak hükmünün illetini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ

 

Aynı üslupta gelen bu cümle hükümde ortaklık nedeniyle … مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, ikazı artırmak ve Allah’ın yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak ism-i celâlin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِيُطْلِعَكُمْ - الْغَيْبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

مَا - كَانَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Allah sizden birine gayb ilmi verip kalplerde olan küfre ve imana bununla muttali kılacak değildir. Lakin Allah dilediğini risaleti için seçer, ona vahyeder ve ona bazı gaybî şeyleri bildirir. Veya gaybe delalet eden bazı emareler ortaya koyar anlamındadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَمَا كَانَ اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiştir. 

İstidrak harfi  لَـٰكِنَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

لَـٰكِنَّ ‘nin ismi telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَجْتَب۪ي  fiiline müteallik olan car-mecrur  مِنْ رُسُلِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan ism-i mevsûl  مِنْ ‘e takdim edilmiştir.

رُسُلِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  رُسُلِ  için şan ve şeref ifade eder.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir. يَشَٓاءُ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazfedilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkan sağlar. 

Genel olarak  شَٓاءُ   fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhâtabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ

 

 

Şart üslubunda gelen terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri,  إذا جاءكم المجتبى من الله  [Allah’tan size seçilmiş kişi geldiği zaman ...]  olan şart cümlesi mahzuftur.

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.

Lafz-ı celâle matuf olan  رَسُولِه۪  izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması  رَسُولِ  için tazim ve teşrif ifade eder.

رَسُولِ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah isminin ayette 4 kez zikredilmesiyle ikaz artırılmış, O’nun azamet ve kudretine vurgu yapılmıştır. 

إجْتَبَى - يَجْتَب۪ي  (seçmek)  fiilinin kullanılarak,  وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ  [Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer.] buyurulması, bu gibi gaybî sırlara muttali olmanın (bir konuyu öğrenme) ancak Allah Teâlâ’nın, pek yüce makamlar için layık gördüğü ve cumhurun irşadı için yine onun içinden seçtiği kimselere mümkün olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ   [Peygamberlerinden dilediğini]  buyrulması da ictibanın (seçmenin) diğer peygamberlere teşmil ve tamimi (genelleme) ise peygamberin bu konudaki durumunun pek sağlam olduğunu, bunun aslının peygamberler arasında câri olan sünnetullaha, ilâhî âdet ve geleneğe dayandığını göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Ayetin her iki cümlesinde de ism-i celilin ( اللّٰهَ) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 


وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine ‘irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  تُؤْمِنُوا  şart cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَتَتَّقُوا  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle  تُؤْمِنُوا  cümlesine atfedilmiştir.

تَتَّقُوا  ve  تُؤْمِنُوا  fiillerinin mef'ûlü olan Allah lafzı hazf edilmiştir. Buna göre mahzufla birlikte cümlenin anlamı “Allah'tan korkarsanız ve Allah’a inanırsanız” şeklindedir. 

تَتَّقُوا - تُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرٌ , muahhar mübtedadır.  

اَجْرٌ ’un nekre gelişi kesret ve tazim ifade eder. 

اَجْرٌ  için sıfat olan  عَظ۪يمٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عَظ۪يمٌ  sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَجْرٌ  ifadesinde istiare vardır. İnanan takva sahiplerinin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

Azim ecir kazanacakların iman etme ve takva sahibi olma özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

الْمُؤْمِن۪ينَ - اٰمِنُوا - تُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنَ - مَنْ  kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı  vardır.

Bu mükâfat, takvanın derecesine göre artar. Yüce maksatlara yürümek ve seçilmişlerin derecesine ulaşmak, ancak takva ayaklarıyla hazırlanır. Allah’a ve O’nun peygamberine inanmak, kalp ile tasdik etmek ve şeriata sarılmakla mümkündür. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

اِنْ [Eğer] şart edatı, kulun inanıp-inanmamakta, sakınıp-sakınmamakta hür olduğunu göstermektedir. Şayet kul iradesini inanmadan yana kullanırsa, muhteşem bir ödüle sahip olacaktır. Ayetteki  'عَظ۪يمٌ ’kelimesi, "büyük, sonsuz, muhteşem" manalarına gelir. Bu ödül, imana teşviktir. Aslında kâmil mümin ödül için değil, Allah'ın rızasını elde etmek için inanır. Bununla birlikte ilk başta, inanmak için bu ödülün teşvik edici olduğu da inkar edilemez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)

Âl-i İmrân Sûresi 180. Ayet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟  ١٨٠


Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْسَبَنَّ sanmasınlar ح س ب
3 الَّذِينَ kimseler
4 يَبْخَلُونَ cimrilik eden(ler) ب خ ل
5 بِمَا ne ki
6 اتَاهُمُ kendilerine vermiştir ا ت ي
7 اللَّهُ Allah
8 مِنْ -ndan
9 فَضْلِهِ lütfu- ف ض ل
10 هُوَ o
11 خَيْرًا hayırlıdır خ ي ر
12 لَهُمْ kendileri için
13 بَلْ (hayır) bilakis
14 هُوَ o
15 شَرٌّ şerlidir ش ر ر
16 لَهُمْ kendileri için
17 سَيُطَوَّقُونَ boyunlarına dolandırılacaktır ط و ق
18 مَا şeyler
19 بَخِلُوا cimrilik ettikleri ب خ ل
20 بِهِ onunla
21 يَوْمَ günü ي و م
22 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
23 وَلِلَّهِ Allah’ındır
24 مِيرَاثُ mirası و ر ث
25 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
26 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
27 وَاللَّهُ Allah
28 بِمَا ne ki
29 تَعْمَلُونَ yapıyorsunuz ع م ل
30 خَبِيرٌ haber alandır خ ب ر

Riyazus Salihin, 1482 Nolu Hadis

Zeyd İbni Erkam’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:

 “Allâhumme innî eûzü bike mine’l-aczi ve’l-keseli ve’l-buhli ve’l-heremi ve azâbi’l-kabr. Allâhumme âti nefsî takvâhâ, ve zekkihâ ente hayrü men zekkâhâ, ente veliyyühâ ve mevlâhâ. Allâhumme innî eûzü bike min ilmin lâ yenfa‘ ve min kalbin lâ yahşa‘ ve min nefsin lâ teşba‘ ve min da‘vetin lâ yüstecâbü lehâ: 

Allahım!

 Âcizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve kabir azâbından sana sığınırım. Allahım! Nefsime takvâ nasip et ve onu her türlü günahtan temizle; onu en iyi temizleyecek sensin. Ona yardım edip eğitecek sadece sensin. Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”

Müslim, Zikir 73

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert, sadaka verdikce, üzerindeki zırh genişler, uzar, ayak parmaklarını örter ve ayak izlerini siler. Cimri ise, bir şey vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer, onu sıkıştırır; genişletmek için ne kadar çalışsa da başaramaz.”

Buhârî, Cihâd 89; Zekât 28, Talâk 24; Libâs 9; Müslim, Zekât 76-77. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 61

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَبْخَلُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَبْخَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَبْخَلُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. للّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪  car mecruru  اٰتٰيهُمُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

هُوَ  fasıl zamiridir. خَيْرًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Veya birinci mef’ûlun bih hazfedilmiştir. Kelamın siyakı buna delalet eder. Takdiri, البخل  şeklindedir. لَهُمْ  car mecruru  خَيْرًا ’e mütealliktir. 

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

 بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrab ve atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  شَرٌّ  haber olup damme ile merfûdur.  لَهُمْ  car mecruru شَرٌّ ’a mütealliktir.  

بَلْ  harfi, önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَرٌّ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ 

 

Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يُطَوَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası بَخِلُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

بَخِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  بَخِلُوا  fiiline mütealliktir.  يَوْمَ  zaman zarfı  سَيُطَوَّقُونَ  fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

يُطَوَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طوق ‘dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. م۪يرَاثُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  kelimesi  السَّمٰوَاتِ ’ye atıf harfi وَ  ’la makabline matuftur.   

 

وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl, بِ  harf-i ceriyle خَب۪يرٌ۟ ’a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

خَب۪يرٌ۟  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. 

خَب۪يرٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin başlangıcı, 178. ayetin başlangıcıyla aynıdır. Tekrarlanan kelimeler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları  vardır.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nun-i sakile ile tekit edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Müsnedün ileyh, bahsi geçenleri tahkir amacıyla ve gelecek habere dikkat çekmek için mevsûlle gelmiştir. 

Fail konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Ayrıca muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle birlikte  يَبْخَلُونَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اٰتٰيهُمُ  fiiline müteallik olan  فَضْلِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır. 

Munfasıl zamir  هُوَ , tekit ifade eden fasıl zamiri veya zamir-i imâddır.

خَيْرًا  kelimesi birinci mef’ûlü mahzuf olan  لَا يَحْسَبَنَّ  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Kelimedeki nekrelik nev ifade eder.

خَيْرًا - فَضْلِه۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هُوَ خَيْرًا لَهُمْ  [Bu kendileri için bir hayır…] ifadesindeki  هُو  zamirine, Basralılar “zamir-i fasıl”, Kûfeliler ise “zamir-i imâd” adını vermişlerdir. Çünkü daha önce “cimrilik edenler” ifadesinin zikredilmesi, sanki cimriliğin zikredilmesi gibidir. Buna göre âdeta “Cimrilik edenler, bu cimriliklerini kendileri için bir hayır sanmasınlar.” denilmektedir. Bu hususta sözün özü şudur: Hem mübtedanın hem de haberin bir hakikati vardır. Mübtedanın hakikatinin haberin hakikati ile tavsif edilmesi, mübtedanın ve haberin hakikatinden farklı bir şeydir. Binaenaleyh bu tavsif, her iki şeyin kendisinden fazla bir mana olunca o tavsife delalet eden üçüncü bir sıyganın olması gerekir ki bu da “هُو (o)” kelimesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb

لَا يَحْسَبَنَّ [Sanmasınlar]’ın faili ya Allah Resulü veya herhangi biridir. Buna göre "Allah'ın Resulü veya herhangi bir kimse, cimrilik edenlerin cimriliğinin onlar için hayır olacağını sanmasın" manasındadır.  Fiilin faili,  الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ [cimrilik edenler] dir. Buna göre mefûl hazfedilmiştir. Takdiri; "Cimrilik edenler cimriliklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar" şeklindedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân) 

بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ 

 

İstînâfiyye olan cümle önceki manayı tekit etmek üzere fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittîsâldir.

بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  هُوَ  mübteda,  شَرٌّ  haberdir. Müsned olan  شَرٌّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

شَرٌّ -  خَيْرًا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, مَٓا - الَّذ۪ينَ  ve  فَضْلِه۪ - خَيْرًا  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ  cümlesiyle  هُوَ خَيْرًا لَهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada cimriliğin hali, akıbetinin vehameti ve cimrilerin, (ﺑﺨﻞ)’ün kendileri için hayırlı olduğunu sanmalarında yanıldıkları beyan edilmektedir. Nitekim bundan önce (ayet /178) kâfirlere verilen mühletin de onların hayrına olmadığı beyan edilmişti. Onların cimrilik ettikleri malların, Allah Teâlâ’nın lütuf ve kereminden kendilerine verildiğinin belirtilmesi, davranışlarının kötülüğünü ziyadesiyle ifade etmek içindir. Çünkü bu mallar Allah’ın onlara lütuf ve keremi olması, Allah yolunda infakı gerektirir. Bu hayır mal da olabilir, bir ilim de olabilir.

Cimriliğin hayır olmadığı şer olduğu anlaşıldığı halde sarahatle bunun şer olduğunun belirtilmesi, mübalağa içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fiile dahil olan istikbal harfi  سَ  tehdit siyakında tekid ifade eder.  

İsm-i mevsûlun sılası  بَخِلُوا بِه۪  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

يَوْمَ  zaman zarfı  سَيُطَوَّقُونَ  fiiline mütealliktir.

سَيُطَوَّقُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

[Cimrilik ettiği şeyler kıyamette onların boynuna dolanacak] ifadesinde istiare vardır. Cimrinin malının kendisine fayda değil zarar vereceğini ifade eder.

بَخِلُوا -  يَبْخَلُونَ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayet-i kerime cimriliğin şer olmasının keyfiyetini beyan eder. Yani onların dünyada cimrilik yaptıkları zekatın vebali, kıyamet günü bir yılan olarak boyunlarına geçirilecek ve bu yılan tepelerinden ayaklarına kadar her taraflarını sokacak, tepelerini delecek ve “Ben, cimrilik yaptığın malınım.” diyecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

 

وَ , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler cümle-i mu‘teriza vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh, veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir.

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

Bu cümledeki mirastan murat insanlara ihsan olarak verilen dünya nimetidir. Aslında miras, mirası veren kişiye geri dönmez. Bu lafızda tasrîhî ve tebeî istiare vardır. Çünkü varis olmak, Allah'ın bekası anlamında kullanılmıştır. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Ekseri müfessire ait olan görüşe göre bu ifadeden murad, yerdeki ve göktekilerin helak olup neticede bütün mülkün Allah’tan başka bir maliki olmayacak tarzda geriye kalacağıdır. Bu, veraset manasına gelen bir tabirdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟ 

وَ , istînafiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَللّٰهُ  mübteda,  خَب۪يرٌ۟  haberidir. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı hükmün illetini belirtmek, ikazı artırmak ve Allahın yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  بِمَا تَعْمَلُونَ , konudaki önemini vurgulamak için amiline takdim edilmiştir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup  خَب۪يرٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Bu cümlede gaib zamirden muhatab zamirine iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  خَب۪يرٌ۟  mübalağalı ismi fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Bu üslupta lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  sözü, cimrilere ve diğerlerine nasihat olması sebebiyle tezyildir. Mal, cimrinin değil Allah'ın malıdır. Allah istediği gibi tasarruf eder. göklerin ve arzın varisi O’dur. Onlar üzerindeki hakimiyeti, bunlardan istifade eden bütün insanların yok olmasından sonra da devam eder. Allah semavat ve arzda bulunanların da sahibidir ve insanların yaptıkları cimrilik ve hayırlardan haberdardır. Ayet bir öğüt, bir uyarı ve bir tedittir. Çünkü maksad zikredilenin yani haberdar olmanın lazımıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada zamir makamında Allah isminin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak içindir. Gıyabî ifâadeden bitabı ifadeye geçilmesi "yaptıklarından" değil de "بِمَا تَعْمَلُونَ / yaptıklarınızdan" denmesi, ceza vaîdindeki mübalağayı ifâde ve Rahman'ın gazabının şiddetini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بِمَا تَعْمَلُونَ  cümlesi hem  ت  ile hem de  ى  ile okunmuştur. (Yaptıklarınızdan - Yaptıklarından)  ت ’lı okuyuş [gaibden muhataba] iltifat olup, azap tehdidi hususunda daha etkili bir ifadedir; ى  ile okuyuş ise ibarenin normal akışına göredir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm -  Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Tüm işlerin mercii (dönüp gideceği yer) Allah Teâlâdır. (O halde) Mead günü size fayda verecek olan mallarınızdan dünyada veriniz. Allah Teâlâ amel ettiklerinizi bilir. Yani Allah Teâlâ niyetlerinizi ve gizlediklerinizi bilir.” Allah Teâlâ bu ayet-i kerîmede cimrilik edip mal biriktirenleri bekleyen azabı anlatmış, ayet sonunda ise göklerin ve yerin mirasının kendisine ait olması hasebiyle kullarının cömertliğini de cimriliğini bildiğini vurgulamıştır.(Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Günün Mesajı
Allah yolunda can ve mal ile cihad etmek, cimrilikten sakınmak çok önemlidir. Zekatını verenler büyük bereketlere nail olurlar. Bu farzı ihmal edenler ise cimrilikleri dolayısıyla kınanmış ve ahiretteki kötü akıbetle uyarılmışlardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Her kendimizce hayırlı dediğimiz, bizim için hakiki manada hayırlı olan mıdır? Menfaatimize yaraması veya dünyada kazandırması hayırlı olmasının mı delilidir? Yakalanmadığımız için yapmaya ısrarla devam edebildiğimiz yanlışlarımız, şanslı olduğumuzun mu göstergesidir? İstediğimizi elde etmek için başkalarını yanıltabilmemiz, akıllı olduğumuzun mu belirtisidir? Yoksa bunların hepsi bir imtihan mıdır?

Müslümana, yaptığı yanlışta, süre verilmesi, kendi isteğiyle vazgeçsin ve tövbe etsin diyedir. Çünkü yapabilecekken, Allah rızası için uzak durmayı seçmekle, mecburiyetten bırakmak zorunda kalmak arasında dağlar kadar fark vardır.

Allahım! Dünyada kendisine verilen ömrü en güzel şekilde değerlendirenlerden. Geçici zevkler için ahiretini tehlikeye atmaktan Sana sığınanlardan. Günümüzde normalleşmiş ahlaksızlıklardan, haksızlıklardan ve onları yapanlardan uzak duranlardan. Cimrilik yapmaktan haya edenlerden. Hayırda yarışanlardan. Daima imanının selametine göre hareket edenlerden. Günahını değil, sevabını arttıran kullardan. Günahlarından tövbe edenlerden. Yaptığı yanlışları, Allah’ın rahmetiyle, örtülü kalanlardan. Dünyadaki menfaatinden öte, ahiretteki halini düşünenlerden. Ve yalnız Senden korkanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji