بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ ١٥٨
وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُتُّمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. İki sakinin birleşmesinden dolayı illet harfi mahzuftur. Aslı, مُوتّم şeklindedir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/158) Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. قُتِلْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اِلَى اللّٰهِ car mecruru تُحْشَرُونَ fiiline mütealliktir. تُحْشَرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
مُتُّمْ fiilinin mîm’i; مَاتَ - يَمُوتُ - مَاتَ - يَمَاتَ bablarından olup dammeli ve kesreli okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ
وَ atıf harfidir. Ayet önceki ayetteki kasem cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnad olan terkipte لَئِنْ مُتُّمْ cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının ve kasemin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَوْ , muhayyerlik ifade eden atıf harfidir. Aynı üslupta gelen قُتِلْتُمْ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şart cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muvattie lam’ının dahil olduğu لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ cümlesi kasemin cevabıdır.
لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ , cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَى اللّٰهِ , amiline ihtimam için takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُحْشَرُونَ ve قُتِلْتُمْ fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
قُتِلْتُمْ - مُتُّمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تُحْشَرُونَ fiili meçhul gelmiştir. Fail çok açık olduğu için zikredilmesine gerek duyulmamıştır. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ [Allah'a toplanacaksınız.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatı toplayacağını beyan ederken, bunun içine ödül ve cezayı idmâc etmiştir. Ayrıca bu ifadede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâya ‘döndürüleceksiniz’ tabiriyle, her işin sevap ve günah yönünden değerlendirileceği, etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir.
لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ [Allah'a toplanacaksınız.] Kıyamet gününün yegâne hakimi Allah Teâlâ’dır. Lafza-i celâl, isimlerin en büyüğüdür. Bu isim, rahmetinin mükemmelliğine delalet ettiği için en büyük vaadi, kahrının mükemmelliğine delalet ettiği için de en şiddetli vaîdi ifade eder.
[Evet sonunda yalnızca Allah’a] yani merhameti engin er-Rahîm ’e ve sevabı büyük el-Müsîb’e [haşredileceksiniz.] Allah ism-i celâlinin öne alınması ve ona bitişik olan harfe tekid lamı eklenmesi, erbabı için gizli olmayan bir hususiyet taşımaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hak Teâlâ, "Allah" ismini, isimlerinden biri olarak zikretmiştir ki isimlerinin en büyüğüdür ve rahmeti ile kahrının mükemmel olduğunu gösteren bir isimdir. Binaenaleyh bu isim, rahmetinin mükemmelliğine delalet ettiği için vaad çeşitlerinin en büyüğünü, kahrının mükemmelliğine delâlet ettiği için de vaîd çeşitlerinin en şiddetlisini ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تُحْشَرُونَ [toplanacaksınız..] Herkese yöneltilen bir hitaptır. Bütün alemlerin haşrolunacağına, zalimle mazlumun, katille maktulün bir araya geleceğine, Cenab-ı Hakk'ın kulları arasında adaletiyle hükmedeceğine delalet etmektedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ١٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَبِمَا | sebebiyle |
|
| 2 | رَحْمَةٍ | rahmeti |
|
| 3 | مِنَ |
|
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 5 | لِنْتَ | sen yumuşak davrandın |
|
| 6 | لَهُمْ | onlara |
|
| 7 | وَلَوْ | eğer |
|
| 8 | كُنْتَ | olsaydın |
|
| 9 | فَظًّا | kaba |
|
| 10 | غَلِيظَ | katı |
|
| 11 | الْقَلْبِ | yürekli |
|
| 12 | لَانْفَضُّوا | dağılır, giderlerdi |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | حَوْلِكَ | çevrenden |
|
| 15 | فَاعْفُ | öyleyse affet |
|
| 16 | عَنْهُمْ | onları |
|
| 17 | وَاسْتَغْفِرْ | ve mağfiret dile |
|
| 18 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 19 | وَشَاوِرْهُمْ | ve onlara danış |
|
| 20 | فِي |
|
|
| 21 | الْأَمْرِ | işini |
|
| 22 | فَإِذَا | zaman |
|
| 23 | عَزَمْتَ | karar verdiğin |
|
| 24 | فَتَوَكَّلْ | dayan |
|
| 25 | عَلَى |
|
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 27 | إِنَّ | elbette |
|
| 28 | اللَّهَ | Allah |
|
| 29 | يُحِبُّ | sever |
|
| 30 | الْمُتَوَكِّلِينَ | kendine dayanıp güvenenleri |
|
Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Peygamber emri dinlemediler, hem de savaş gibi çok önemli bir zaman ve yerde, savaştan kaçmaya başladılar vs sebebiyle ama Efendimiz onlara çok kızmadı.
Sertlik dağılmaya sebep oluyor. Demek ki kritik anlarda daha yumuşak olmamız lazım. Yukarıda da Allah’ın ismi olarak Halim geçmişti, yani cezayı ertelemek. Birileri hata yapmışsa ve onlara ceza vereceksek, o kritik anda bunu yapmayacağız. Buradan bu dersi alabiliriz.
Onları affet, Allah’ın affetmesini iste ve onlarla durum hakkında istişare et.
Bir konuda sizinle istişare edildiği zaman şöyle düşünürsünüz: Benim fikrime değer verildi. O zaman konuyu daha çok benimser, kendinizi daha çok oraya dahil hissedersiniz. Cemaat ruhu böyle oluşur.
Bir işe azmettiğin vakit, artık gerisini Allah’a bırak. İstediğin gibi olmazsa üzülme vs.. Bu insana öylesine rahatlık verir ki..
Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.
Leyene لين :
لِينٌ sözcüğü sertlik anlamındaki خُشُونَةٌ 'un haşinin zıddıdır. Genellikle somut varlıklar hakkında kullanılır. Bundan ayrı olarak istiare yoluyla ahlak ve benzeri konularda da kullanılır. Kimi zaman medih kimi zaman da yerme maksadıyla kullanılabilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı fiil ve iki farklı isim formlarında 5 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli Lîna'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Galîzul kalb غَلٖيظَ الْقَلْبِ, kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyen ve yumuşamayan kimsedir. (Sabuni)
Lanfazzû لَانْفَضُّوا kelimesinin kökü fazza (فضّ) olup birşeyi kırmak ve parçalarını birbirinden ayırmak demektir. İnfial babında manası ‘dağılmak’ demektir. İşlem gören madenlerin en düşüğü olan gümüş de bu kelimeden türemiş olup fızza (الفِضَّة) dır.
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. بِمَا رَحْمَةٍ car mecruru لِنْتَ fiiline mütealliktir. مَا harfi zaiddir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru رَحْمَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
لِنْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru لِنْتَ fiiline mütealliktir.
فَبِمَا ’daki مَا , tekid ve Peygamberin onlara karşı yumuşak davranmasının tamamen Allah’ın rahmetinin eseri olduğunu ifade etmek içindir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. فَظًّا kelimesi كُنْتَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَل۪يظَ kelimesi كُنْتَ ‘nin ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقَلْبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
انْفَضُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ حَوْلِكَ car mecruru انْفَضُّوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
انْفَضُّوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi فضض ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerret yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
فَظًّا - غَل۪يظَ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أساؤوا فاعف عنهم (Kötülük yaparlarsa onları affet) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. اعْفُ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنْهُمْ car mecruru اعْفُ fiiline mütealliktir. اسْتَغْفِرْ atıf harfi وَ ile اعْفُ fiiline matuftur.
اسْتَغْفِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُمْ car mecruru اسْتَغْفِرْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. شَاوِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَمْرِ car mecruru شَاوِرْ fiiline mütealliktir.
اسْتَغْفِرْ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, غفر ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
شَاوِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi شور ’dır.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. عَزَمْتَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَزَمْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَوَكَّل sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَكَّل fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُتَوَكِّل۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُتَوَكِّل۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ
فَ istînafiye, بِ sebebiyyedir. Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
Ayette takdim-tehir sanatı vardır. لِنْتَ fiiline müteallik olan بِمَا رَحْمَةٍ car mecruru ihtimam için, amiline takdim edilmiştir. Car mecrura dahil olan مَا , tekid ifade eden zaid harftir.
رَحْمَةٍ ‘deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder. Tasavvur edilemeyecek bir özelliğe sahip demektir.
مِنَ اللّٰهِ car-mecruru, رَحْمَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz.Peygamberdir. اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَحْمَةٍ - لِنْتَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَبِمَا ’daki مَا , tekid ve Peygamberin onlara karşı yumuşak davranmasının tamamen Allah’ın rahmetinin eseri olduğunu ifade etmek içindir. Bu rahmet, Peygamber’e -içi pır pır etmesine rağmen- Allah’ın sebat vermesi ve onlara karşı yumuşak ve nazik davranmaya muvaffak kılmasıdır; kendisine muhalefet edip emrine karşı gelmelerine ve bozguna uğrayıp onu terketmelerine rağmen, onların katmerli kederlerini paylaşıp onlar adına gam çekmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la لِنْتَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubundaki terkipte كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ cümlesi, şarttır. كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَظًّا , nakıs fiil كَان ’nin ilk, غَل۪يظَ الْقَلْبِ izafeti ikinci haberidir.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s. 124)
Hz. Peygamberde olmayan özelliklerin ‘katı kalpli ve kaba’ şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.
فَظًّا , kötü görülen ahlâk demektir. Mide suyu manasındaki فَظًّ kelimesinden alınmıştır ve zaruret dışında içilmesi mekruhtur. غَل۪يظَ ; incelik, hassasiyet demek olan الرقة kelimesinin zıttıdır. الفظاظة (Kötü ahlak), الغلظة ‘dan ortaya çıkar. فَظًّا ; gizli olduğu için takdim edilmiştir. Kalpte olmasından korkulan kötü ahlakın diğerine takdim edilmesi; 5 duyuyla anlaşılan zahir olanın kalpte gizli olan şeye takdimidir.
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
فَظًّا - غَل۪يظَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, غَل۪يظَ - لِنْتَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَظًّا , kaba ve ahlâksız demektir. ”Katı kalpli" ise, kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyen demektir. İnsan bazan, kötü huylu olmaz ve kimseyi de incitmeyebilir. Fakat, merhametli olup, hassas da davranmaz. Aradaki fark da işte budur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bu harf bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
غَل۪يظَ ve فَظًّا kelimeleri ile لِنْتَ kelimesi arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ cümlesiyle فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ
Fasılla gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Şart üslubundaki terkipte cevap cümlesi olan فَاعْفُ عَنْهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri; إن أساؤوا (Kötülük yaparlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Yine emir üslubunda talebî inşaî isnad olan وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ ve وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ cümleleri وَ ’ la cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فِي الْاَمْرِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işler, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü iş, hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Hz.Peygambere emirlerin [onları affet] [onlar için mağfiret dile] [onlara danış] şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
فَاعْفُ - اسْتَغْفِرْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Emrin zahiri vücubiyet bildirir. اعْفُ [Affet] emrinin başındaki فَ harfi 'hemen' manasını ifade eder. Allahu Teâlâ Hz. Peygambere derhal affetmesini vacip kılmıştır. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin kemâline delalet eder. O, müslümanları affetmiş, peygamberine de onları derhal affetmesini vacip kılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ [Eğer katı] yani taş [kalpli, kaba] saba [biri olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi] de, yanında bunlardan bir kişi bile kalmazdı. Seninle ilgili hususlarda فَاعْفُ عَنْهُمْ [onları affet] Allah hakkını ilgilendiren meselelerde de وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ [onlar için mağfiret dile] ki onlara şefkatin tam olsun. فِي الْاَمْرِ [Emirde] yani hakkında sana vahiy inmeyen savaş vb. hususlarda وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ [onlara danış;] böylece, hem onların görüşlerinden güç alırsın hem de onları hoşnut etmiş, itibar kazandırmış olursun. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ
Şart üslubundaki cümle, atıf harfi فَ ile önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı şartın cevap cümlesidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi عَزَمْتَ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَوَكَّلْ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda bu kelimenin türevlerinden الْمُتَوَكِّل۪ينَ kelimesi gelmiştir.
İstişare ederek, فَاِذَا عَزَمْتَ [kesin kararını verdiğin zaman da] işini en doğru, en yararlı bir şekilde yürütme hususunda [Allah’a güvenip dayan.] Çünkü senin için en yararlı olanı; ne sen bilirsin, ne de istişare ettiğin kimseler; bunu sadece Allah bilir. فَاِذَا عَزَمْتَ ’deki تَ (te) فإذَا عَزَمْتُ şeklinde merfû‘olarak da okunmuştur ki buna göre mana şöyle olur: ‘’Senin için Ben bir şeyi kesinleştirip, seni ona yönelttiğimde bana güvenip dayan ve ondan sonra da kimseyle istişarede bulunma.’’ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-i celâl müsnedün ileyh, يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve hükmü pekiştirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
تَوَكَّلْ - الْمُتَوَكِّل۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet-i kerimede عَلَى (bana) yerine Allah ismi açıkça gelmiştir. Burada maksat emri pekiştirmektir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de İtnâb Üslûbu)
Mekkî surelerde azap ve cezadan daha çok bahsedilir. Medenî surelerde ise “Allah sever” veya “sevmez” gibi ifadeler ağırlıklıdır. Önceleri insanlar üzerinde daha çok etkili olan korkutma idi. Sonra iman iyice yerleşince inanan kişilere yönelik ifadeler gelmiştir.
اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ١٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | يَنْصُرْكُمُ | size yardım ederse |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | فَلَا | artık yoktur |
|
| 5 | غَالِبَ | yenecek |
|
| 6 | لَكُمْ | sizi |
|
| 7 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 8 | يَخْذُلْكُمْ | sizi yüz üstü bırakırsa |
|
| 9 | فَمَنْ | kimdir |
|
| 10 | ذَا |
|
|
| 11 | الَّذِي | kimse |
|
| 12 | يَنْصُرُكُمْ | size yardım edebilecek |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | بَعْدِهِ | O’ndan sonra |
|
| 15 | وَعَلَى |
|
|
| 16 | اللَّهِ | ve Allah’a |
|
| 17 | فَلْيَتَوَكَّلِ | dayansınlar |
|
| 18 | الْمُؤْمِنُونَ | Mü’minler |
|
اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ
Fiil cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْصُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
غَالِبَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَكُمْ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَالِبَ ; sülâsi mücerredi غلب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَخْذُلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi ذَا haber olarak mahallen merfûdur.
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl, ذَا ’dan bedel olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَنْصُرُكُمْ ’dür. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَنْصُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru يَنْصُرُكُمْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَتَوَكَّلِ fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن أراد المؤمنون النصر فليتوكّلوا على الله (Müminler zafer istiyorlarsa sadece Allah’a tevekkül etsinler) şeklindedir.
لْ emir lam’ıdır. يَتَوَكَّلِ sükun ile meczum muzari fiildir. الْمُؤْمِنُونَ fail olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. يَتَوَكَّلِ iki sakinin bileşmesinden dolayı esre ile harekelenmiştir.
يَتَوَكَّلِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve taleb anlamları katar.
الْمُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ
Fasılla gelen ayet, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi müminleri uyarmak ve emre itaate teşvik amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَلَا غَالِبَ لَكُمْ şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. غَالِبَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. لَكُمْ ’un müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
غَالِبَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Bu istinafi cümlede hitab, teşrif için mü'minlere tevcih edilmiştir. Bundan maksad, Allah Teâlâ'ya tevekkülün lüzumunu belirtmek, Allah'a ilticaya teşvik etmek, ilâhî yardımdan mahrum kalmayı mûcıb hâllerden sakındırmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Alimlerimiz bu ayetle, imanın, ancak Allah'ın yardımı; küfrün de, ancak Allah'ın bu yardımını kesmesiyle tahakkuk edeceği hususuna istidlal etmişlerdir ki, bunun izahı son derece açıktır. Zira bu, bütün işlerin Allah'a ait olduğuna delâlet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Ayetin bu ikinci şart cümlesi وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Şart üslubunda gelen terkipte يَخْذُلْكُمْ şart cümlesidir.. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi مَنْ , mübteda, işaret ismi ذَا , haberdir.
İsim cümlesi formunda gelen cümle gerçek anlamda soru manası taşımamaktadır. Sorunun asıl maksadı teşviktir. Bu nedenle vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müsned olan ism-i işaret ذَا , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir.
Has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , işaret ismi ذَا için bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıla cümlesi olan يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ cümlesiyle وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَخْذُلْكُمْ - يَنْصُرُكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَنْصُرُكُمْ - اِنْ - اللّٰهُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
[Size] Bedir Savaşı’nda yardım ettiği gibi yine [Allah yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Ama eğer] Uhud ’da yardımsız bıraktığı gibi, [sizi yardımsız bırakırsa, O’nun dışında size yardım edecek kimdir?] Bu emrin tamamen Allah'a ait olduğuna ve O'na güvenip dayanmak gerektiğine dikkat çekmektedir. Burada, müminler ilâhî yardım ve desteği, sayesinde hak edecekleri şeyleri yapmaya ve taate teşvik edilmekte; kendisi yüzünden cezalandırılıp, yardımdan mahrum kalacakları tutum ve davranışlardan ve isyandan sakındırılmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ [ondan sonra size kim yardım edebilir?] Buradaki soru, olumsuzluk ve mübalâğa ifade eder. Yani, kimse yardım edemez, demektir. Bu durum, bütün işlerin Allah'a ait olduğuna dikkati çekmek içindir. Bu sebeple O'na tevekkül edilmesi emredilir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
خِزلان muhtacı, tam ihtiyacı sırasında bırakıvermektir. Bedir vakası birinci fırkanın, Uhud vakası da ikinci fırkanın misalleridir. Gerçi Uhud'da Cenab-ı Allah müminleri perişan bırakmamıştır. Fakat Bedir gibi tam yardım da bahşetmemiş ve bu şekilde Allah'ın yardımsız bırakmanın dehşetini takdir ettirecek bir imtihan yapmış olduğundan, bu da ikinci fırkayı tecrübeyle takdir etmek için yeterli örnek olmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Şart üslubundaki cümle, atıf harfi فَ ile önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mukadder şartın cevabı olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. فَلْيَتَوَكَّلِ fiiline müteallik olan عَلَى اللّٰهِ car mecruru ihtimam için amiline takdim edilmiştir.
فَلْيَتَوَكَّلِ fiiline dahil olan فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi عَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إن أراد المؤمنون النصر [müminler eğer yardım istiyorlarsa] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet, heybet ve muhabbeti artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin başındaki muhatap zamirinden bu cümlede gaib zamire dönülerek iltifat sanatı yapılmıştır.
[O halde, müminler] O’ndan başka yardım edecek biri olmadığını bildikleri ve O’na imanları bunu gerektirdiği için [sadece Allah’a güvenip dayansınlar,] işlerini O’na bıraksınlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ١٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildir |
|
| 2 | كَانَ | olur şey |
|
| 3 | لِنَبِيٍّ | bir peygamberin |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَغُلَّ | hiyanet etmesi |
|
| 6 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 7 | يَغْلُلْ | hıyanet ederse |
|
| 8 | يَأْتِ | getirir |
|
| 9 | بِمَا | şeyi |
|
| 10 | غَلَّ | hıyanet ettiği |
|
| 11 | يَوْمَ | günü |
|
| 12 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 13 | ثُمَّ | sonra |
|
| 14 | تُوَفَّىٰ | tastamam verilir |
|
| 15 | كُلُّ | her |
|
| 16 | نَفْسٍ | kişiye |
|
| 17 | مَا | ne ki |
|
| 18 | كَسَبَتْ | kazandı |
|
| 19 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 20 | لَا |
|
|
| 21 | يُظْلَمُونَ | hiçbir haksızlığa uğratılmazlar |
|
Okçular, merkezi terkedip ganimete koşmalarına sebep olarak, "Rasûlullah herkesin aldığı kendisinin olsun der de ganimetleri taksim etmez diye korktuk, nitekim Bedir'de taksim etmemişti." demişler, Rasûl-i Ekrem de:
"Demek ki ganimetleri size taksim etmeyeceğiz de hainlik yapacağız zannettiniz." buyurmuştu. Bu sebeple Peygamber'in şânını tenzih ve hainliğin Allah'ın gazabını çeken büyük bir günah olduğunu ve cezasız kalmayacağını açıklamak için şu âyetler inmiştir: . Gulûl = ", ganimet malından gizli bir şey aşırmak, emanete hiyanet etmektir ki, genelde devlet mallarında su-i istimal (kötüye kullanma) de bu türdendir. Rasûlullah, gulûl (hainliğ)i büyük günahlardan saymıştır ve bu konuda bir çok hadisi şerif vardır. Bu cümleden olarak: "Her kim üç şeyden uzak olarak ruhu cesedinden ayrılırsa cennete girer. Kibir, gurur, borç" "İpliği, iğneyi de eda ediniz (veriniz), çünkü kıyamet gününde âr (utanma), nâr (ateş) büyük ayıptır. " buyurulmuştur. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
Ğalle غلّ :
غَلَلٌ Bu kelime aslen bir şeyi zırh gibi giyinmek /kuşanmak ya da ona bir zırh gibi bürünmek ve onun ortasında olmaktır. Ağaçların arkasında akan suya da غَلَلٌ denmesi buradan gelir. Bu itibarla sözcüğü de özellikle kendisiyle bağlandığı ve böylece ortasına uzuvlarını yerleştirildiği demirden yapılmış kelepçe ya da halka türü şeylere verilen isimdir. غِلٌّ ve غُلُولٌ hıyaneti ve düşmanlığı zırh gibi giymek/ kuşanmak veya bürünmek demektir. Fiil olarak غَلَّ hıyanet etti; أغَلَّ hıyanet sahibi haline geldi manasında kullanılır. Maide/64 ayetinde geçen يَدُ اللّهِ مَغْلُولَةٌ şeklindeki ifadede yahudiler Allah-u Teala'yı cimrilikle zemmederek eli bağlanmış hükmündedir dediler. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri mağlul, mağlulen ve gıllıgış (kin ve dalavere) dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِنَبِيٍّ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَغُلَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَغْلُلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
فَ karînesi olmadan gelen يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ cümlesi, şartın cevabıdır.
يَأْتِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يَأْتِ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
غَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَوْمَ zaman zarfı, يَأْتِ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تُوَفّٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. كُلُّ naib-i fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُوَفّٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ۟ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِنَبِيٍّ car mecruru, كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَغُلَّ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِنَبِيٍّ ’deki tenvin tazim ifade eder.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ
وَ istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَغْلُلْ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يَغْلُلْ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَأْتِ fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَغْلُلْ - غَلَّ - يَغُلَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ [Kıyamet günü, zimmetine geçirdiği şeyle birlikte gelir,] yani zimmetine geçirdiği şeyin aynısını taşır halde gelir. Nitekim bir hadiste; “Kıyamet günü onu boynunda taşıyarak gelir” buyrulmuştur (Müslim “İmâre” 36). (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzafun ileyh olan نَفْسٍ ‘deki nekrelik kesret, cins ve umum ifade eder.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nin sılası olan كَسَبَتْ cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.
تُوَفّٰى ve يُظْلَمُونَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, soru; 127)
Ayetin son cümlesine dahil olan وَ , haliyyedir. Önceki cümlenin mazmununu tekid eden hal cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden ıtnâb sanatıdır.
Munfasıl zamir هُمْ müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُظْلَمُونَ۟ cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder.
تُوَفّٰى - يُظْلَمُونَ۟ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ cümlesi Kur’ân’da 11 kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, S. 314)
Ceza verilirken aralarında “…hiç haksızlık edilmeden” adaletli davranılır; herkesin alacağı karşılık işlediği amele denk olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ١٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَمَنِ | hiç olur mu? |
|
| 2 | اتَّبَعَ | uyan |
|
| 3 | رِضْوَانَ | rızasına |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 5 | كَمَنْ | kimse gibi |
|
| 6 | بَاءَ | uğrayan |
|
| 7 | بِسَخَطٍ | hışmına |
|
| 8 | مِنَ |
|
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 10 | وَمَأْوَاهُ | ve yeri |
|
| 11 | جَهَنَّمُ | cehennem (olan) |
|
| 12 | وَبِئْسَ | ne kötü |
|
| 13 | الْمَصِيرُ | sonuçtur orası |
|
“Allah’ın rızâsını elde eden Allah’ın gazabına uğrayan gibi olur mu hiç” sorusu bir önceki âyette geçen, “Sonra, herkese kazanmış olduğunun karşılığı kendileri haksızlığa uğratılmaksızın tastamam ödenir” meâlindeki cümlenin açıklaması mahiyetindedir. Yani “Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, doğruluğu ve dürüstlüğü sayesinde Allah’ın rızâsını kazanmış olanla emir ve yasak dinlemeyen, devlet ve millet malını zimmetine geçirdiği için Allah’ın gazabına uğrayan kimse hiç eşit olur mu?” denilmektedir. Elbette Allah’ın rızâsını kazanan cennette her türlü güzel nimetlere kavuşurken, diğeri cehenneme gönderilecektir. 162. âyetin son cümlesi buranın ne kadar kötü bir yer olduğunu vurgulamaktadır. 163. âyet de bu iki grubun Allah katındaki derecelerinin farklı olduğunu, âhirette farklı muamele göreceklerini ifade buyurmaktadır. Bu farkın dünya hayatında beşerî ilişkilere, istihdamda ehliyet ve önceliğe yansıması da tabiidir. Bununla birlikte âyette söz konusu edilen derece farklılığının Allah’ın rızâsını kazananlarla ilgili olma ihtimali de vardır. Bu takdirde Allah’ın rızâsını kazananların da eşit olmadıklarına, onların da Allah katındaki derecelerinin amellerine göre değişeceğine işaret edilmiş demektir.
(Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اتَّبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. رِضْوَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَ harf-i cerdir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle, mübteda مَنْ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası بَٓاءَ بِسَخَطٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
بَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِسَخَطٍ car mecruru بَٓاءَ fiiline veya بَٓاءَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ملتبسا بسخط şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru سَخَطٍ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَأْوٰيهُ mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ haber olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.
وَ istinâfiyyedir. بِئْسَ , zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمَص۪يرُ fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جهنّم şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi 4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ
Ayette فَ istînâfiyyedir. Mahzufa atıf için geldiği de söylenmiştir.
İstifham üslubunda talebî inşaî isnad olan cümlede hemze inkarî istifham harfidir. Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. İsm-i mevsûl مَنْ mübteda, haber mahzuftur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ cümlesi, مَنْ ’in sılasıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اتَّبَعَ fiili iftiâl babında gelerek Allah’ın rızasına tâbi olmanın birdenbire değil, aşama aşama gerçekleştiğine işaret etmiştir.
Az sözle çok anlam ifade etmesi için gelen رِضْوَانَ اللّٰهِ izafetinde رِضْوَانَ , lafza-i celâle muzâf olmaktan ötürü şan ve şeref kazanmıştır.
Teşbih harfi sebebiyle mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl كَمَنْ , ilk mevsûlün mahzuf haberine mütealliktir. مَنْ ’in sılası olan بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَٓاءَ fiiline müteallik بِسَخَطٍ car-mecruru, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde tecrîd sanatı, ikazı artırmak, yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Sıla cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilen وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَأْوٰيهُ mübteda, جَهَنَّمُ haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ cümlesi ile بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
رِضْوَانَ - بِسَخَطٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَأْوٰيهُ جَهَنَّمُ ifadesinde istiare vardır. مَأْوٰي , aslında sığınılacak yer, barınak, ev demektir. Burada Cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir.
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Takdiri جهنّم ’dir. Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمَص۪يرُ , zem fiili بِئْسَ ‘nin failidir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Dönüş manasındaki الْمَص۪يرُ kelimesi mimli masdardır. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَص۪يرُ - مَأْوٰي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟ ١٦٣
هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. دَرَجَاتٌ haber olup damme ile merfûdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; ذوو درجات (Dereceler sahibidirler) şeklindedir.
عِنْدَ mekân zarfı, دَرَجَاتٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
İsim cümlesidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ haber olup, damme ile merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle بَص۪يرٌ ‘a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ۟ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَص۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عِنْدَ اللّٰهِ mekân zarfıyla gelen izafet دَرَجَاتٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade eden عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması عِنْدَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
هُمْ دَرَجَاتٌ cümlesinde muzâf hazfedilmiştir. Yani, "Onlar farklı derecelere sahiptirler" demektir. Müminin derecesi yüksek; kâfirin derecesi alçaktır.
دَرَجَاتٌ ifadesinde istiare vardır. Çünkü insan derece değildir. Bununla anlatılmak istenen, onların Allah katında farklı derecelere sahip olduklarıdır. Nitekim müminin derecesi yüksek, kâfirin derecesi de düşüktür. (Şerif er-Radi, Kur’an Mecazları)
[Onlar derecelerdir] manasında sebebe isnad yapılmıştır. Veya “Onlar için, Allah katında dereceler vardır" şeklindedir. Amellerinin farklı oluşu onları, zatları bakımından da farklı kılmıştır. Bu mecazî ifade, hakiki ifadeden daha beliğdir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’ân)
وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırmak ve yüceliğine dikkat çekmek için Allah isminin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası يَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Müsned olan بَص۪يرٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım melzum alakasıyla mecazı mürsel mürekkeptir.
[Allah yaptıklarını görür] ifadesinde tevcih vardır. İyi kulların yaptığı hayırlı işleri görür, sevap verir. Şakî kulların yaptıklarını görür, cezasını verir. Allahu Teâlâ yapılan, yapılmayan herşeyi görür. Özellikle [Yaptıklarını görür] buyurulması tağlibtir. İnsanın hareketlerine dikkat etmesi gerektiğine işarettir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ١٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَقَدْ | andolsun ki |
|
| 2 | مَنَّ | lutufta bulundu |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | عَلَى | karşı |
|
| 5 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlere |
|
| 6 | إِذْ |
|
|
| 7 | بَعَثَ | göndermekle |
|
| 8 | فِيهِمْ | kendilerine |
|
| 9 | رَسُولًا | bir elçi |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | أَنْفُسِهِمْ | kendi içlerinden |
|
| 12 | يَتْلُو | okuyan |
|
| 13 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 14 | ايَاتِهِ | (Allah’ın) ayetlerini |
|
| 15 | وَيُزَكِّيهِمْ | ve kendilerini yücelten |
|
| 16 | وَيُعَلِّمُهُمُ | ve kendilerine öğreten |
|
| 17 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 18 | وَالْحِكْمَةَ | ve hikmeti |
|
| 19 | وَإِنْ |
|
|
| 20 | كَانُوا | bulunuyorlarken |
|
| 21 | مِنْ |
|
|
| 22 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 23 | لَفِي | içinde |
|
| 24 | ضَلَالٍ | bir sapıklık |
|
| 25 | مُبِينٍ | açık |
|
"Andolsun ki Allah, müminlere, kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur." Bu, ne büyük bir ilâhî lütuftur. Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olan ve özellikle sohbet ve arkadaşlık şerefiyle şereflenmiş bulunan müminlere ne mutlu! Öyle bir Rasûl ki onlara vahyi anlatarak Allah'ın âyetlerini okur, ilâhî bilgilere ulaştırır ve bakış güçlerini terbiye eder. Onları ıslah ve tasfiye eder de amelî kuvvetlerini, ahlâklarını tamamlatır (kemale erdirir), onlara kitabı ve hikmeti öğreterek Allah'a adamaya yükseltir. Kitap, şeriatin zahir durumlarına, hikmet de onun güzelliklerine ve Allah bilgilerine, sırlarına, hedeflerine ve faydalarına işarettir. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ
Fiil cümlesidir. لَ harfi mahzuf kasemin cevabına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
مَنَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru مَنَّ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اِذْ zaman zarfı, مَنَّ fiiline mütealliktir. بَعَثَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. ف۪يهِمْ car mecruru بَعَثَ fiiline mütealliktir. رَسُولًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ اَنْفُسِهِمْ car mecruru رَسُولًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ cümlesi, رَسُولًا ’in hali veya sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَتْلُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْهِمْ car mecruru يَتْلُوا fiiline mütealliktir.
اٰيَاتِه۪ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُزَكّ۪يهِمْ cümlesi, atıf harfi وَ ile يَتْلُوا fiiline atfedilmiştir.
يُزَكّ۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ cümlesi, atıf harfi وَ ile يَتْلُوا fiiline atfedilmiştir.
يُعَلِّمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a)(إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُزَكّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir.
يُعَلِّمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Cümle, يُعَلِّمُهُمُ ‘daki failin hali olup mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. اِنْ tekid ifade eden muhaffefe اِنَّ ’dir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. قَبْلُ kelimesinin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
لَ harfi, اِنْ ‘in muhaffefe اِنَّ olduğuna delalet eden (ayırt edici) lam-ı farikadır.
ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru كَانُوا ‘nun mahzuf haberine mütealliktir. مُب۪ينٍ kelimesi ضَلَالٍ ‘ün sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
اِنْ كَانُوا ‘daki اِنْ harfi, اِنَّ ‘nin şeddesiz halidir. لَف۪ي ‘deki لَ ise bu şeddesiz اِنْ ’in olumsuzluk edatı olmadığını ifade etmek içindir. Yani, halbuki daha önce mutlak bir sapıklık içindeydiler demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٍ ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle اللّٰهُ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
اِذْ zaman zarfı, مَنَّ fiile mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
رَسُولًا ’deki nekrelik tazim ifade eder.
ف۪يهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla zürriyet, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında değil, sonraki nesle verilen önemi mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere عَلَيْ yerine kullanılmıştır.
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ
Cümle, رَسُولًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اٰيَاتِه۪ izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ için şan ve şeref ifade eder.
يُزَكّ۪يهِمْ ve وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ cümleleri atıf harfi وَ ‘la يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Birbirine matuf sıfat cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
الْكِتَابَ , Kur’an-ı Kerim’den kinayedir. وَالْحِكْمَةَۚ kelimesi, الْكِتَابَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.
يَتْلُوا - يُزَكّ۪يهِمْ - يُعَلِّمُهُمُ fiillerinin muzari sıygayla gelmesi tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder. Tef'il babında gelen fiiller fiillerdeki çokluğa işaret eder.
يَتْلُوا - الْكِتَابَ ile اللّٰهُ - رَسُولً - الْمُؤْمِن۪ينَ ve الْكِتَابَ - الْحِكْمَةَۚ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ [Onlara ayetleri okur] buyruğundan sonra, وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ [kitabı öğretir] ifadesinin zikredilmesi, kitabın okunmasının yeterli olmadığını bildiren tekmil ve ihtiras ıtnâbıdır.
وَيُزَكّ۪يهِمْ istiare-i tebeiyyedir. Cahiliye inançları kire, necasete benzetilmiştir. Efendimiz'in öğrettikleri onları bu pisliklerden arındırmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Cümle, يُعَلِّمُهُمُ ‘daki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
اِنْ , muhaffefe اِنَّ ’dir. اِنْ ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. اِنْ ’nin ismi mahzuftur. Haberi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin mahzuf haberine müteallik olan لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ car mecrurundaki لَ , lam-ı farikadır. اِنْ ’in muhaffefe اِنَّ olduğuna işaret eder. كَان ’nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ قَبْلُ car mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette sapkınlık, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun şiddetli kötülüğü, sapıklığın onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır.
ضَلَالٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.
ضَلَالٍ için sıfat olan مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Dalaletin مُب۪ينٍ ‘le sıfatlanması, onların sapkınlığının gözle görülür bir hal aldığını ifade eder.
اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ١٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمَّا | için mi? |
|
| 2 | أَصَابَتْكُمْ | size geldiği |
|
| 3 | مُصِيبَةٌ | bir bela |
|
| 4 | قَدْ | doğrusu |
|
| 5 | أَصَبْتُمْ | onların başlarına getirdiğiniz halde |
|
| 6 | مِثْلَيْهَا | onun iki katını |
|
| 7 | قُلْتُمْ | dediniz |
|
| 8 | أَنَّىٰ | nereden (başımıza geldi) |
|
| 9 | هَٰذَا | bu |
|
| 10 | قُلْ | de ki |
|
| 11 | هُوَ | O (bela) |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | عِنْدِ | -dendir |
|
| 14 | أَنْفُسِكُمْ | kendiniz- |
|
| 15 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 16 | اللَّهَ | Allah |
|
| 17 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 18 | كُلِّ | her |
|
| 19 | شَيْءٍ | şey |
|
| 20 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Müslümanlar Uhud’da Hz. Peygamber’in önderliğinde ve Allah yolunda savaştıkları için galibiyete kesin gözüyle bakıyorlardı. Hz. Peygamber de onlara, sabrettikleri ve yanlış davranışlardan sakındıkları takdirde, Allah’ın yardım vaadini bildirmişti. Fakat durum beklediklerinin tersine oldu. İslâm’ı ve müslümanları yok etmek için Mekke’den gelmiş olan müşrikler karşısında içlerine sindiremeyecekleri ağır bir yenilgiye uğradılar ve “Bu nereden başımıza geldi?” diyerek yenilginin sebebini sormaya başladılar. Âyetin “De ki: O, kendinizdendir” meâlindeki bölümü bu soruya cevap vermektedir. Bununla âdeta şöyle denmiş oluyordu: Yenilginin sebebi sizsiniz.
Bu felâket Allah’ın sabır ve takvâ tavsiyelerine aykırı hareket etmenizden, okçularınızın Hz. Peygamber’in ve kumandanlarının emirlerini dinlemeyip nöbet yerini terkederek ganimet toplamaya koşmalarından dolayı başınıza gelmiştir. İşte felâketin asıl sebebi budur. Yoksa bazılarının zannettiği gibi Allah vaadinden dönmüş değildir, O vaadini yerine getirmiş ve düşmana karşı size yardım etmiştir. Nitekim savaşın başında düşmanı bozguna uğratmıştınız. Ama sabırsızlık gösterdiniz ve başınıza felâketin gelmesine sebep oldunuz. Bununla birlikte Allah zafere ulaştırmaya da yenilgiye uğratmaya da kadirdir. Dileseydi bu şartlarda bile size zafer nasip ederdi. Ancak bu onun tabii kanunlarına aykırı olurdu. Ayrıca müminlerin de bir daha böyle bir hataya düşmemeleri için ders almaları gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu.
Âyette aynı zamanda, bu savaşla öncekinin sonuçları hatırlatılarak müminler olaylara tek açıdan bakmayıp karşılaştırmalı düşünmeye ve sağlıklı bir muhakeme yapmaya çağırılmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar Bedir Savaşı’nda sayıca müşriklerden çok az oldukları halde onlara büyük kayıplar verdirmişlerdi; Uhud Savaşı’nda da kendilerinden kat kat fazla bir orduyla karşılaşmışlar, ama bu güç dengesi içinde düşünüldüğünde onlarınkinden çok daha az sayılabilecek kayıp verince “Bu nereden başımıza geldi?” demeye başlamışlardı. Âyetin “düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp” anlamına gelen ifadesi genellikle şöyle açıklanmıştır: Müslümanlar Uhud Savaşı’nda yetmiş dolayında şehit vermişlerdi (Buhârî, “Megåzî”, 26). Bedir Savaşı’nda ise müşriklerden yetmiş kişiyi öldürmüşler, bir o kadar da esir almışlardı Buhârî, “Megåzî”, 10); yani Uhud’da kendilerinin verdikleri zayiatın iki katını Bedir’de düşmanlarına verdirmişlerdi. (Kur’ân Yolu,Diyanet Tefsiri)
اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup قُلْتُمْ ‘e mütealliktir. اَصَابَتْكُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَصَابَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُص۪يبَةٌ fail olup damme ile merfûdur. قَدْ اَصَبْتُمْ cümlesi, مُص۪يبَةٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
قَدْ tahkik harfidir. اَصَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِثْلَيْهَا mef’ûlun bih olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahalllen mecrurdur. Şartın cevabı قُلْتُمْ ’dur.
قُلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اَنّٰى هٰذَا ’dir. قُلْتُمْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنّٰى istifham harfi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Yani; من أين هذا demektir. İşaret ismi هٰذَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ [Bir musibet kendi başınıza gelince mi?] ifadesiyle Allah Teâlâ, Uhud ’da Müslümanlardan yetmiş kişinin şehit edilmesi musibetini kastetmektedir ki Bedir günü, 70 ölü ve 70 esirle onları قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا [iki misline uğratmıştınız.]. Ayetteki لَمَّٓا kelimesi قُلْتُمْ ile mansubdur. اَصَابَتْكُمْ lafzı ise لَمَّٓا ’ya muzâf ileyh olup mahallen mecrurdur. Buna göre cümle “başınıza gelince mi … dediniz?” şeklinde takdir edilir. اَنّٰى هٰذَا ise kavlin makulü, yani söyledikleri söz olup mansubdur. اَوَلَمَّٓا ’daki hemze de itirafa zorlama ve serzenişte bulunma anlamındadır. Buradaki وَ kendisinden sonraki cümleyi neye atfetmektedir? dersen, şöyle derim: Daha önce Uhud Savaşı’ndan bahseden ayette geçen وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ cümlesine atfetmektedir. Mahzuf bir cümleye de atfetmiş olabilir, yani bir nevi “şöyle yapıp daha sonra da اَنّٰى هٰذَا yani “Nereden çıktı bu?” mu diyorsunuz!?” denilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصَابَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُص۪يبَةٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اَنْفُسِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurudur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَدِ۪يرٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ‘e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İbnu’s -Serrâc, el-Fârisî, İbn Cinnî ve İbn Mâlik gibi bir çok nahivciye göre لَمَّٓا , zarf, yani isimdir. Sîbeveyhi ise zarf değil harf olduğunu iddia eder.
Âl-i İmrân: 165 ayetinde اَوَلَمَّٓا ‘daki وَ ’ın nereye atıf yaptığı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır:
I. Sîbeveyhi ve Cumhur’a göre: Kendisinden sonra gelen kısmı, hemen öncesine atf etmektedir. Yukarıda da geçtiği gibi hemzeden sonra gelen tüm atıf harfleri için görüşleri aynıdır.
II. Zemaħşerî ise وَ ’ın 152. Ayetteki وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ cümlesine atıf yaptığı görüşündedir. Ancak bu uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Zira ikisi arasında tamı tamına on üç ayet mevcuttur. Zemaħşerî ayrıca, atfın كَذَا اَفْعَلْتُمْ gibi takdir edilebilecek mahzuf bir cümleye de olabileceğini söylemiştir. (Mustafa Kayapınar, Belâğatta Talebî İnşâ (Dilek Bildiren Anlatımlar)
قَدِ۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ
Fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfi, وَ istînâfiyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Cevap cümlesine mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ şart cümlesi olup aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا cümlesi مُص۪يبَةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَا , müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُلْتُمْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنّٰى هٰذَا cümlesi, istifham üslubunda taleb-i inşâî isnaddır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. اَنّٰى mukaddem haber, هٰذَا muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi tahkir ifade eder.
Ayetteki ikinci istifham cümlesi de gerçek manada soru olmayıp taaccüp manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Soruda tecahül-i arif sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَنّٰى هٰذَا [Bu nereden?] sorusu, taaccüpten doğan tecâhül-ü âriftir, istifham-ı inkârîdir. Bu soru hoş görmemek anlamındadır, 'Olmamalıydı' demektir. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an)
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette mütekellim zamirine iltifat yapılmıştır.
اَصَابَتْكُمْ - مُص۪يبَةٌ - اَصَبْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ [Bir musibet kendi başınıza gelince mi?] ifadesiyle Allah Teâlâ, Uhud’da Müslümanlardan yetmiş kişinin şehit edilmesi musibetini kastetmektedir. Ayetteki لَمَّٓا kelimesi قُلْتُمْ ile mansubdur. اَصَابَتْكُمْ lafzı ise لَمَّٓا ’ya muzâf olup mahallen mecrurdur. Buna göre cümle “başınıza gelince mi … dediniz?” şeklinde mukadderdir.
اَنّٰى هٰذَا ise kavlin mekulü, yani söyledikleri söz olup, mahallen mansubdur. اَوَلَمَّٓا ‘daki hemze de itirafa zorlama ve serzenişte bulunma anlamındadır.
قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
قُلْتُمْ - قُلْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ [kendi yüzünüzden] buyrulmuştur. Yani Medine’nin dışına çıkmayı tercih ettiğiniz için veya bulunmanız gereken mahalli terk ettiğiniz için başınıza gelen musibetin sebebi asıl sizsiniz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İstînâfiye olarak gelen cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle iki tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
(Ayetin evvelinde bulunan musibetin isâbet etmesine bir işaret olarak) Yani yardıma da o yardımı engellemeye de, bir kez size, diğer kez onlara musibet vermeye güç yetirendir. Ve Allah Teâlâ bununla onlara gelen musibetin sebebinin dinlerindeki bir zayıflık olduğunu, (bilakis) Allah’ın kudretindeki bir zafiyetin olmadığına dikkat çekti. Çünkü her şeye güç yetiren bir zat her durumda da onları savunmaya güç yetirendir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bir mahallede, bir deli yaşarmış. Deli dediklerine bakma, bir çok kişiden daha akıllıymış. Her gün sokağın ortasında oturur, şarkılar söylermiş. Her birinin içine özlü sözler saklar, dinleyenleri düşündürürmüş. Herkes ihtiyacı olanı alır, yarasına merhem niyetiyle sürermiş. Baktım bir sabah, mahalleli yine etrafında toplanmış. Ben de katıldım, sanki kalbim bu şarkıyı daha önce de dinlemiş.
“Hayat, bir şarkı misali. Kalp kırmaya değer mi? Çok yakın bitiş çizgisi. Kalbini üzmeye değer mi? Derler ki affetmek saflıktır. Asıl saflık o yükü peşinde dolaştırmaktır. Devamlı hatırlayarak, kendine daha çok eziyet etmektir. Derler ki affetmek yapılanı kabul etmektir. Aslında yapılanın açtığı yaralardan arınmaktır. Hırsa bürünmüş kalbine, nefes aldırmaktır.
Hayat bir rüya misali. Uyanacaksın, her şey geride kalmış. Elinde hayal meyal hatırladığın anı kırıntıları. Anlayacaksın, ahirete taşımak istediklerin çok başkaymış. Affetmeyi küçümseyen, insan evladı. Yarın, hangi yüzünle af dileyeceksindir? Kendini af olunmaya layık sanan, akıllı. Rabbinin merhameti karşısında, değerin kaçtır? Huzura vardığın gün, yalnız ibadetlerinin karşılığını isteyecek cesarete sahip misin? Yoksa sende mi hepimiz gibi O’nun rahmetine muhtaçsın?
Hayat bir nefis terbiyesi. Başkasına gelince, karışma. Kimsenin yerine affedemezsin. Kendine gelince, affet. Kalbinin selameti için. Kendi özgürlüğün için. Affetmekten korkma. Görülmesi gereken her hesap, zaten O’nun katında görülecektir. Hiçbir hak sahipsiz ve karşılıksız kalmayacaktır. Affetmek, dünyadaki yükünden kurtulup, hüznünü Rabbe arzetmek ve Rahman’ın adaletine güvenmektir. “
Rabbim! Kalplerimizi yumuşat. Affetmesini bilenlerden. Yalnız kendisi için değil, başkaları için de af dileyenlerden. Ve affına layık kullarından olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji