بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ ١٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِنْ | eğer |
|
| 5 | تُطِيعُوا | ita’at ederseniz |
|
| 6 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 7 | كَفَرُوا | inkar eden(lere) |
|
| 8 | يَرُدُّوكُمْ | sizi çevirirler |
|
| 9 | عَلَىٰ | üzere |
|
| 10 | أَعْقَابِكُمْ | arkanız (küfre) |
|
| 11 | فَتَنْقَلِبُوا | o zaman dönersiniz |
|
| 12 | خَاسِرِينَ | kaybedenlere |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ ’dir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُط۪يعُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَرُدُّوكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
يَرُدُّو fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَلٰٓى اَعْقَابِ car mecruru يَرُدُّوكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَنْقَلِبُوا atıf harfi فَ ile يَرُدُّوكُمْ fiiline matuftur.
تَنْقَلِبُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَاسِر۪ينَ hal olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.
Münadanın başında harf-i tarif varsa önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen kelime müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
تُط۪يعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَنْقَلِبُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
خَاسِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
İman edenlerin ismi mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve iman edenlere tazim içindir.
Nidanın cevabı olan اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ cümlesi şart üslubunda gelmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasındaki تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا , şart cümlesidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İki fiili cezm eden اِنْ şart harfi vukuu kesin olmayan durumlarda müstakbel için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
Mef’ûl konumundaki ikinci ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kafirlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve onları tahkir içindir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ ,müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bununla dinden dönmek kastedilmiştir. Yüce Allah şüpheye düşerek imanda geri dönmeyi, ökçeleri üzerine geri dönmeye benzetmiştir.
فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ cümlesi, şartın cevabına فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal olan خَاسِر۪ينَ dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.
يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ [Ökçeleriniz üzerinde geri dönersiniz] ifadesi, harpten kaçmak anlamında kinaye veya istiare sanatıdır. İmandan sonra tekrar küfre dönmek, insanın arkasına dönmesine benzetilmiştir.
فَتَنْقَلِبُوا - يَرُدُّوكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اٰمَنُٓوا - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Hitabın nida ve tenbih ile başlaması, muhtevanın pek önemli olduğunu göstermek içindir.
Muhatapların iman ile vasıflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hallerini kendilerine hatırlatmak ve onda sebatlarını sağlamak içindir. Nitekim اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا [Eğer kâfirlere itaat ederseniz...] ifadesinde münafıkların küfür ile vasıflandırılması, yine aynı gayeye matuf olup onlardan nefret ettirmek ve onlara uymaktan sakındırmak içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)
بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ ١٥٠
بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ
İsim cümlesidir. بَلِ idrâb ve atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَوْلٰي haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. النَّاصِر۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
بَلْ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
النَّاصِر۪ينَ , sülâsî mücerredi نصر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ , ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ idrâb harfi, intikal içindir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اللّٰهُ mübteda, مَوْلٰيكُمْۚ haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet ve muhabbet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan مَوْلٰيكُمْۚ ‘ün, izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi amacına matuftur.
بَل اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ [Allah sizin mevlanızdır.] cümlesi lüzumiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. Lâzım, ‘’Allah sizin mevlanızdır’’, melzûm, yani kastedilen mana ‘’sizi destekler, korur, yardımsız bırakmaz’’ şeklindedir.
بَلْ idrâb edatıdır. İdrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Bir yanlışı veya hatayı düzeltme amacıyla kullanılabildiği gibi bir konudan diğerine geçiş için de kullanılabilir. Sîbeveyh; بَلْ, sözdeki bir şeyi bırakıp başka bir şeyi almak içindir, diyerek bu edatın işlevini ifade etmiştir. Er-Rummânî بَلْ edatını “sözdeki ilk kısımdan vazgeçip ikinciyi zorunlu kılmaktır” şeklinde tanımlamıştır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ
Bu cümle, وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsned olan خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ , îcaz yollarından biri olan izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
[Yardım edenlerin en hayırlısıdır.] cümlesinde ince bir tariz vardır. Müminlerin içten içe 'acaba onlardan yardım alsak mı?' düşüncelerine göndermedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ ١٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سَنُلْقِي | salacağız |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | قُلُوبِ | kalblerine |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar edenlerin |
|
| 6 | الرُّعْبَ | korku |
|
| 7 | بِمَا | dolayı |
|
| 8 | أَشْرَكُوا | ortak koştuklarından |
|
| 9 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 10 | مَا | şeyleri |
|
| 11 | لَمْ |
|
|
| 12 | يُنَزِّلْ | indirmediği |
|
| 13 | بِهِ | kendilerine |
|
| 14 | سُلْطَانًا | hiçbir güç |
|
| 15 | وَمَأْوَاهُمُ | ve gidecekleri yer de |
|
| 16 | النَّارُ | cehennemdir |
|
| 17 | وَبِئْسَ | ne kötüdür |
|
| 18 | مَثْوَى | varacağı yer |
|
| 19 | الظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
Küfrün, imanla karşılaştığı her savaş için geçerlidir bu vaad. Küfredenlerin, korkmadan ve Allah tarafından kalplerine atılan dehşet duygusu harekete geçmeden müminlerle karşılaştıkları vaki değildir. Ancak önemli olan, müminlerin kalplerinde iman ve birtek Allah’a dostluk duygusu gerçeğinin bulunmasıdır. Bu dostluğa sıkı sıkıya bağlı bulunmaları, Allah’ın ordusunun galip olacağı gerçeği konusunda her türlü söylenti ve kuşkudan soyutlanmaları ve kâfirlerin, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamayacakları gibi O’ndan kurtulamayacaklarını da bilmeleridir. Görünüşte bu gerçeğe aykırı bir durum belirdiğinde de Allah’ın ayette geçen sözüne içtenlikle güvenip buna göre hareket etmeleri gerekir. Çünkü, Allah’ın sözü, insanların gözlerinin gördüğü ve akıllarının değerlendirdiği herşeyden daha doğrudur.
Kâfirler korkacaklardır. Çünkü kalpleri gerçek bir dayanaktan yoksundur. Çünkü onlar ne bir güce ne de güçlü birine dayanmaktadırlar. Onlar hiçbir güçleri olmayan tanrılarını Allah’a ortak koşmaktadırlar. Çünkü yüce Allah, bu tanrılara hiçbir güç bahşetmemiştir.
“Kendisine hiçbir güç verilmemiş olan nesneler…” deyimi bazen iddia edilen tanrıları, bazen de kof inançları vasıflandırmak için Kur’ân’da sıkça rastladığımız köklü ve temel bir gerçeğe işaret eden derin anlamlı bir deyimdir. (Fizilalil Kur’ân)
Ru’be korku manasındadır. Kur’ân’ı Kerim’de korku için çok çeşitli kelimeler kullanılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
Havf Kur’ân’da 124 kere geçmiştir. Vukuundan şüphe edilen zararın vuku bulmasıdır. Şayet birisi zarar edeceğini kesin olarak biliyorsa haif değildir. Reca’da da benzerlik vardır. Şayet kişi fayda sağlayacağını kesin olarak biliyorsa raci olmaz. Havfın zıttı emndir.
Haşyet Kur’ân’da 48 kere geçmiştir. Saygıyla karışık sevginin yoğurduğu bir korku halidir. Ayrıca korkulan şeyin varlığıyla ilgilidir. Zeyd’den haşyet duyarım denilebilir, fakat Zeyd’in gitmesinden haşyet duyarım denmez. Bu nedenle Ra’d suresi 21’de Rabb’lerinden haşyet duyarlar, hesabın kötüsünden havf ederler, buyrulmaktadır.
Hazer Kur’ân’da 21 kere geçmiştir. Zarardan korunma, kaçınma, sakınmadır. Hazer zarara engel olur. Havf olmaz. Korkunun ecele faydası yok denildiğindeki korku havftır.
Rehbe Kur’ân’da 12 kere geçmiştir. Korkunun uzaması ve sürekliliğidir, böylelikle korkuya işlerlik kazandırarak ibadet etmektir. Rehbe, korkusuz bir haldeyken şarta bağlı olarak oluşan korkudur. Bunu zıttının rağbet olmasından anlıyoruz. Rağbet, herhangi bir fayda temin etmek suretiyle korkulardan kurtulmak demektir. Havf zararın gerçekleşeceği şüphesi ile birlikte bulunur. Rehbe ise zararın bir şarta bağlı olarak gerçekleşeceği bilgisi ile birlikte bulunur. Söz konusu şart gerçekleşmezse rehbe de meydana gelmez.
Fez’a Kur’ân’da 6 kere geçmiştir. Bir gece baskını veya şiddetli bir ses esnasında aniden bastıran korkudur ve her an gelebilecek bir mekruh (çirkinlik) sebebiyle kalbin endişe duymasıdır.
Vecel Kur’ân’da 5 kere geçmiştir. Zıttı itminandır. Huzursuz olan, mutmain olmayan biri için kullanılır. Enfal/2’de geçen ‘Onlar ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir (vecilet)’ ayeti Allah’ın azameti ve kudreti anıldığında, Allah’a takdim ettikleri ta’ati yeterli görmedikleri için kalpleri mutmain olmaz, kusurlu olduklarını zanneder de bundan dolayı ıztırap duyarlar anlamınadır.
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ
Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نُلْق۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
ف۪ي قُلُوبِ car mecruru نُلْق۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرُّعْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle نُلْق۪ي fiiline mütealliktir.
اَشْرَكُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اَشْرَكُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُنَزِّلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يُنَزِّلْ fiiline mütealliktir. سُلْطَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَأْوٰي mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ haber olup damme ile merfûdur.
نُلْق۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
اَشْرَكُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُنَزِّلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. مَثْوَى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; النار şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الظَّالِم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Önceki ayetteki lafz-ı celâlden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirtmenin yanında korkuyu artırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَنُلْق۪ي fiiline müteallik ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ ifadesi, tahkiri artırmak için, mef’ûl olan الرُّعْبَ ‘ye takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası كَفَرُوا الرُّعْبَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Kâfirler mevsûlle ifade edilerek hem duruma dikkat çekilmiş hem de tahkir edilmişlerdir.
كَفَرُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda yakın manadaki zalimler kelimesi gelmiştir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu kimselerin hissettikleri korkuyu etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.
[Kalplere korku bırakmak] ifadesinde istiare-i tebeiyye ve tecessüm sanatları vardır. Korku bırakılan, salınıp gönderilen bir şey yerine konulmuştur. Bu istiare, korkunun onları çok etkileyip saracağını, derinden etkileyeceğini ifade eder. (https://tafsir.app/aljadwal/3/151)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve sılası اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًاۚ cümlesi, masdar tevilinde نُلْق۪ي fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِاللّٰهِ car-mecruru ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَشْرَكُوا fiilinin mef’ûlü olan ikinci ism-i mevsûl مَا ’nın sılası لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُنَزِّلْ fiiline müteallik olan بِه۪ car-mecruru konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan سُلْطَاناً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder.
Nefiy siyakında nekra, umum ve şumule delalet eder. (Halidi, Vakafat s. 88)
وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.
Cehennem’in isimlerinden olan müsned النَّارُۜ ‘un الْ takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَأْوٰيهُمُ النَّارُ ifadesinde geçen مَأْوٰي aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümi istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.
مَأْوٰيهُمْ kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)
Kalpleri korkuyla doldurulacak olan kimselerin özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır
الرُّعْب ; “Kalpte meydana gelen korku” demektir. Bunun asıl manası, “doldurmak” tır. Sel, vadileri ve nehirleri doldurduğunda سَيْلٌ رَاعِبٌ denilir. Korkuya da kalbi doldurduğu için, رُعْبٌ denilmiştir.
الرُّعْبَ kelimesi, korkuyla dolmak demektir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ [İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız.] tabirinin zahiri, bu korkunun bütün kâfirlerin kalplerine düşmüş olduğunu ifade eder. İşte bundan dolayı bazı alimler bu ayeti zahiri manası ile almışlardır. Çünkü İslam'a karşı olan herkesin kalbinde ya savaşırken veya Müslümanlarla tartışırlarken Müslümanlara karşı bir tür korku bulunur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Mantık yollu kelam; yani “şirk koşuyorlar da hadi ellerinde bari bir delilleri olsa” demektir. Bu ifade tariz ve tecrîddir. Sanki Allah'ın hakkında delil indirdiği şeylerle şirk koşmak normalmiş gibi bunlar bir de delilsiz şeyleri şirk koşuyorlar, manasında mübalağadan hezil ifade eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Hak Teâlâ’nın, بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ [Allah’a eş koştuklarından dolayı] buyruğuna gelince bil ki buradaki مَٓا lafzı, mâ-i masdariyye olup manası, “Allah'a şirk koşmaları sebebiyle” şeklindedir.
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür.
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili olan بِئْس ’nin mahsusu, mahzuftur. Bu hazif îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; النار ‘dır.
Fiilin faili olan مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ , izafet formunda gelerek az lafızla çok anlam ifade etmiştir.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.
اَشْرَكُوا - كَفَرُوا - الظَّالِم۪ينَ ve مَثْوَى - مَأْوٰيهُمُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ [Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür.] Bu cümlede مَثْوَىهم değil de مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ denilerek zamir yerine açık isim getirilmesi sertlik ifade eder ve onların bir şeyi konulması gereken yerden başka bir yere koydukları için yani Allah'a şirk koştuklarını ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ [Şu zalimlerin varacağı ateş ne de kötüdür!] cümlesinde zamir makamında zahir ismin الظَّالِم۪ينَ kullanılması, azap ifadesini daha çirkin kılmak, hükmün sebep ve illetini belirtmek ve onların Allah'a ortak koşmakla zalim durumuna düştüklerini, yani bir şeyi hakkı olmayan bir yere koyduklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَثْوَى kelimesi, insanın karar kılıp varacağı, yerleşeceği yer, mekân demektir. Çoğulu مَثَاوٍ “meskenler, barınaklar” şeklinde gelir. Bu kelime, Arapların ثَوى - يَثْوِى - ثُوِيًّّا tabirlerinden alınmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ ١٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | elbette |
|
| 2 | صَدَقَكُمُ | size doğruladı |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | وَعْدَهُ | (yardım) va’dini |
|
| 5 | إِذْ | sürece |
|
| 6 | تَحُسُّونَهُمْ | onları öldürdüğünüz |
|
| 7 | بِإِذْنِهِ | kendi izniyle |
|
| 8 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 9 | إِذَا | nezaman ki |
|
| 10 | فَشِلْتُمْ | siz korktunuz |
|
| 11 | وَتَنَازَعْتُمْ | ve (birbirinizle) çekiştiniz |
|
| 12 | فِي | hakkında |
|
| 13 | الْأَمْرِ | (verilen) emir |
|
| 14 | وَعَصَيْتُمْ | ve isyan ettiniz |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | بَعْدِ | sonra |
|
| 17 | مَا |
|
|
| 18 | أَرَاكُمْ | size gösterdikten |
|
| 19 | مَا | şey(galibiyet)i |
|
| 20 | تُحِبُّونَ | sevdiğiniz |
|
| 21 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 22 | مَنْ | kiminiz |
|
| 23 | يُرِيدُ | istiyordu |
|
| 24 | الدُّنْيَا | dünyayı |
|
| 25 | وَمِنْكُمْ | ve sizden |
|
| 26 | مَنْ | kiminiz |
|
| 27 | يُرِيدُ | istiyordu |
|
| 28 | الْاخِرَةَ | ahireti |
|
| 29 | ثُمَّ | sonra |
|
| 30 | صَرَفَكُمْ | (Allah) geri çevirdi |
|
| 31 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 32 | لِيَبْتَلِيَكُمْ | sizi denemek için |
|
| 33 | وَلَقَدْ | andolsun ki |
|
| 34 | عَفَا | bağışladı |
|
| 35 | عَنْكُمْ | sizi |
|
| 36 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 37 | ذُو | sahibidir |
|
| 38 | فَضْلٍ | lütuf |
|
| 39 | عَلَى | karşı |
|
| 40 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlere |
|
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
صَدَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. وَعْدَهُٓ ikinci mef’ûl bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذْ zaman zarfı, صَدَقَكُمُ fiiline mütealliktir. تَحُسُّونَهُم ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَحُسُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاِذْنِه۪ car mecruru تَحُسُّونَهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ
Fiil cümlesidir. حَتّٰٓى ibtidaiyyedir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. فَشِلْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَشِلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. تَنَازَعْتُمْ atıf harfi وَ ’la فَشِلْتُمْ fiiline matuftur.
تَنَازَعْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَمْرِ car mecruru تَنَازَعْتُمْ fiiline mütealliktir. عَصَيْتُمْ atıf harfi وَ ’la فَشِلْتُمْ ’e matuftur.
عَصَيْتُم sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru عَصَيْتُمْ fiiline mütealliktir. مَٓا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَرٰي fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl اَرٰي fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تُحِبُّونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُحِبُّونَ fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şayet حَتّٰٓى اِذَا […e kadar] edatlarının müteallakı nerededir? dersen, şöyle derim: Burada müteallak mahzuf olup; حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ مَنَعَكُمْ نَصْرَهُ [Siz bozulunca size va’dettiği zaferi geri aldı.] şeklinde takdir edilebilir. Mana; صَدَقَكُمُ اللَّهُ وَعْدَهُ اِلَى وَقْتِ فَشِلْكُمْ [Siz bozuluncaya kadar Allah size verdiği sözde durdu.] şeklinde de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنَزَعْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi نزع ‘dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir. تُحِبُّونَۜ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ
İsim cümlesidir. مِنْكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُر۪يدُ الدُّنْيَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الدُّنْيَا mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ cümlesi atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. مِنْكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ 'dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.
صَرَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْهُمْ car mecruru صَرَفَكُمْ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يَبْتَلِيَكُمْ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle صَرَفَكُمْ fiiline mütealliktir.
يَبْتَلِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَبْتَلِيَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بلي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
عَفَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْكُمْ car mecruru عَفَا fiiline mütealliktir.
وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. ذُو harf ile îrab olan beş isimden biri olup, ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. فَضۡلٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru فَضۡلٍ ’e müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى harf-i ceri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَعْدَ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle اللّٰهُ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
اِذْ zaman zarfı, صَدَقَكُمُ fiile mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
صَدَقَكُمُ fiiline müteallik olan بِاِذْنِه۪ ve وَعْدَهُٓ izafetlerinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اِذْنِ ve وَعْدَ şeref kazanmıştır. Bu cümle 151. ayetteki سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ cümlesine atfolunmuştur. Bu başlarına gelenler için bir teselli, Allah’ın müminler üzerindeki ihsanının devamı ve müşriklerin kalplerine korku salacaklarına dair vaadinin doğru olduğuna bir işarettir.
Burada zikredilen الحِسَّ [kırıp geçirmek] fiili Allah’ın onlara verdiği zafer vaadinin gerçekleşmesidir. Çünkü اِذْ edatı mazi için kullanılır. Burada kendisinden sonra muzari gelmesi teceddüt içindir. Yani mazideki kırıp geçirmenin teceddüdünü hikaye etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Leys, buradaki الْحِسُّ kelimesinin “geniş çaplı bir öldürme” anlamına geldiğini; binaenaleyh buradaki تَحُسُّونَهُمْ tabirinin manasının, “Sizler onları çokça öldürüyordunuz.” şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebu Ubeyd, Zeccâc ve İbni Kuteybe de şöyle demektedir: الْحِسُّ kelimesi, öldürerek köklerini kazımak manasına gelir. Nitekim, soğuk kendilerini öldürdüğü zaman جَرَادٌ مَحْسُوسٌ (ölmüş çekirgeler) denir. Her şeyi kasıp kavurduğu zaman سَنِةٌ حَسُوسُ (kırıp geçiren kıtlık…) denir. Buna göre تَحُسُّونَهُمْ tabirinin manası, “Öldürerek onların kökünü kazıyordunuz.” şeklinde olur. İştikak alimleri, bir kimse birisini öldürdüğünde, bunu ifade için حَسَّهُ lafzının kullanıldığını söylemişlerdir. Çünkü o kimse, öldürmek suretiyle maktulü hissiz ve duyarsız bir hale getirmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حُسّ fiili kudret, fikir ve ruhi bakımdan kuşatmak ve üstün gelmek olarak tarif edilmiştir.(Mustafavî, Et-Tahkik)
Manevi açıdan bir otorite sağlamak demektir. Bu farklı manalar farklı kullanım yerleri dolayısıyladır. Şuur ve fehim ile, zan ve ilimle, nüfuz, kudret ve otorite yönüyle ya da kuvve ve beş duyu yönüyle olabilir.
حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. حَتّٰٓى ibtidâ harfi, اِذَا şart manalı zaman zarfıdır. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki cümle şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan فَشِلْتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِذَا ’nın اِذ manasında olması da caizdir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَشِلْ ; “başarısızlığa uğradı” demektir..
Şartın, takdiri; منعكم نصره [Sizin ona yardımınıza engel oldu.] olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ cümlesi, şart cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir.Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فِي الْاَمْرِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْاَمْرِ [iş], içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü iş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
فِي الْاَمْرِ sözündeki tarif, muzâfun ileyhten bedeldir. Yani فِي اَمْرِكُمْ veya شَاْنِكُمْ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede ilk مَٓا masdariyedir. Mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam اَرٰيكُمْ cümlesi, masdar teviliyle مِنْ بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhidir.
İkinci مَٓا ism-i mevsûldür. Sılası olan تُحِبُّونَۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtdaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَا تُحِبُّونَۜ ifadesi; savaş ganimeti manasında kinayedir.
مَٓا ‘lar arasında reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
فَشِلْتُمْ - تَنَازَعْتُمْ - عَصَيْتُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حَتّٰٓى harfi intiha ve gaye içindir. Kendisinden sonraki cümlenin muhtevası kendinden önceki cümlenin muhtevasının gayesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hak Teâlâ’nın, حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ [Siz gevşeklik gösterdiniz.] ifadesi, zahirine göre şart cümlesi gibidir. Bunun mutlaka bir cevabı olması gerekir. Alimler bu konuda şu iki yolu izlemişlerdir:
Birinci yol: Bu ifade, bir şart cümlesi değildir. Aksine وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ حَتَّى اِذَا فَشِلْتُمْ buyruğunun manası, “Sizden bir gevşeklik ve emir konusunda bir münakaşa sadır oluncaya kadar, muhakkak ki Allah size yardım etmişti.” şeklindedir. Çünkü Cenab-ı Hakk, onların muttaki olmaları ve tâatlara sabretmeleri şartıyla onlara yardım edeceğini va’detmişti. Binaenaleyh onlar korkup, yılgınlık gösterip ve de isyan edince Allah'ın yardımı sona erdi. Bu görüşe göre حَتَِّى lafzı, اِلَى (...caya kadar) manasında olmak üzere bir gaye ifade eder. Binaenaleyh ayetteki, حَتَّى إِذاَ terkibinin manası, اِلَى اَنْ (...caya kadar) veya اِلَى حِينَ (yılgınlık gösterdiğiniz zamana, vakte kadar...) şeklinde olur.
İkinci yol: Cenab-ı Hakk’ın, حَتَّى اِذَا فَشِلْتُمْ buyruğunun bir şart cümlesi olmaya elverişli olmasıdır. Bu görüşe göre alimler, bu şartın cevabı hususunda ihtilaf edip şu izahları yapmışlardır: Basralıların görüşü olup buna göre buradaki şartın cevabı mahzuftur. Bu kelamın takdiri ise “Derken siz gevşeklik gösterip Allah sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ederek emir hususunda çekişince Allah sizden yardımını çekti…” şeklinde olur. Hakk Teâlâ’nın, لَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ “Celalim hakkı için Allah size olan vaadini yerine getirmişti.” buyruğunun manası, böyle bir cevabın takdir edileceğine delalet ettiği için bu cevabın hazfi güzel ve yerinde olmuştur.
Diğer görüşe göre ayetin takdiri şöyle olabilir: “(Allah) size sevmekte olduğunuz zaferi gösterdikten sonra siz gevşeklik gösterip isyan edip emir (işlerin idaresi) hususunda çekişerek iki kısma ayrıldınız: Kiminiz dünyayı, kiminiz de ahireti istiyordu.” Binaenaleyh bu şartın cevabı, “iki kısma ayrıldınız…” ifadesidir. Fakat, ayetteki “İçinizden kimi dünyayı istiyor kimi de ahireti diliyordu.” sözü, aynı faydayı sağlayıp aynı manayı ifade ettiği için bu cevap sözde hazf edilmiştir. Çünkü مِنْ edatı tebîz (kısmîlik) ifade eder ki bu da böyle bir bölünmeyi gösterir.
Allahu Teâlâ, فَشِلْ yani “gevşeklik gösterme”yi niçin “çekişme ve isyan etme”den önce zikretmiştir?
Cevap: Okçular, kâfirlerin bozguna uğradığını görüp ganimet elde etme sevdasına düşünce bu arzu yüzünden gönüllerinde orada durma hususunda bir gevşeme meydana geldi. Sonra kendi kendilerine (vicdanlarında), ganimet elde etmek için gidip gitmeme konusunda bir çekişme içine düştüler. Daha sonra da ganimet elde etmekle meşgul oldular.
O yerden ayrılmak suretiyle işlenen bu isyan, onlardan sadece bir kısmına ait iken, niçin ayetteki itâb (kınama), umuma yöneltilmiştir?
Cevap: Bu (isyan ettiniz) hitabı, her ne kadar umumi ise de, kendisinden sonra onu tahsis eden (sınırlayan) bir ifade gelmiştir. Bu da “İçinizden kimi dünyayı istiyor, içinizden kimi de ahireti diliyordu.” sözüdür.
Ayetteki, “arzu ettiğiniz (zafer)i de size gösterdikten sonra…” ifadesinin manası nedir?
Cevap: Bunun maksadı, isyanın büyüklüğüne dikkat çekmektir. Çünkü Allahu Teâlâ’nın, vaadini gerçekleştirmek suretiyle kendilerine ikram ettiğini müşahede ettiklerinde, onlara böyle bir isyandan kaçınmak gerekirdi. Onlar, böyle bir günaha cesaret edip bunu işleyince Hakk Teâlâ bu ikramını onlardan geri çekmiş ve onlara isyanlarının cezasını tattırmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِذَا [ne zaman ki] şartının cevabı mahzuftur. Yani siz korkup zafiyet gösterince Peygamberin verdiği emir hakkında çekişip isyan edince Allah yardımını sizden çekti. Bir görüşe göre anılan şartın gizli cevabı “O zaman iki kısma ayrıldınız.” cümlesidir. Nitekim ayetin bundan sonraki bölümü de bunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ
Beyanî istînaf veya itiraziyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
مِنْكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası يُر۪يدُ الدُّنْيَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Aynı üsluptaki وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.
مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا cümlesiyle وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ cümlesi arasında mukabele sanatı, الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةَۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مِنْكُمْ ’de tecrîd sanatı vardır.
ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ
Tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle mukadder şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَبْتَلِيَكُمْ cümlesi, mecrur mahalde olup صَرَفَكُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ
وَ , istînafiyyedir. لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan عَفَا عَنْكُم cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
مِنْكُمْ - مَنْ - يُر۪يدُ - لَقَدْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ
Ta’lil manasındaki cümlede وَ , istînâfiyedir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اللّٰهُ mübteda, ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ haberdir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan ذُوفَضْلٍ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
فَضْلٍ ’deki nekrelik tazim, kesret ve nev içindir.
Ayetin son cümlesinde عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ ifadesinde muhataptan gaibe iltifat sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyil olarak ıtnâb sanatıdır.
Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Önceki cümleyi tekit için gelmiş tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, mâkablini açıklar mâhiyette bir zeyl gibidir ve bir de şu hakikati bildirmektedir:
Bu İlâhî af, Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olarak gerçekleşmiştir; yoksa Allah bunu yapmak zorunda değildi. Mü'minlere lûtf ve ihsanda bulunmak Allahü teâlâ'nın yüce şânındandır. Olaylar görünürde mü'minlerin lehinde de olsa, aleyhinde de olsa, her halü kârda Allahü teâlâ, mü'minlere lütûfkârdır. Zira mü'minleri denemek de bir İlâhî rahmettir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
عليهم yerine açık isim olarak عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ kullanılması da müminleri şereflendirmek ve bu lütfun sebebinin iman olduğunu göstermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cümlesinde مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا [dünyayı isteyenler] cümlesi مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَ [ahireti isteyen] kimselerin önünde zikredilmiştir. Çünkü burada dünyayı ahirete tercih edenlerin daha yaygın ve fazla olduğuna dair bir vurgu yapılmıştır. (Ömer Yılmaz, Zerkeşî’nin El-Burhân Fî Ulûmi’l-Kur’ân Adlı Eserinin Belâgat İlmi Açısından Değerlendirilmesi)
Ayet-i kerimedeki sitem, yerini terk eden kimseler içindir. Sebat gösteren kimseler için değildir. Çünkü yerinde sebat eden, Allah'ın mükâfatına erişmiştir. Bu da şuna benzemektedir. Herhangi bir topluma genel bir ceza isabet edecek olursa, salih kimseler ve çocuklar da helâk olurlar Fakat onların başına gelen bu musibet onlar için bir ceza olmaz aksine bu, onların mükâfat kazanmalarına sebeptir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ١٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | تُصْعِدُونَ | boyuna uzaklaşıyordunuz |
|
| 3 | وَلَا |
|
|
| 4 | تَلْوُونَ | dönüp bakmıyordunuz |
|
| 5 | عَلَىٰ |
|
|
| 6 | أَحَدٍ | hiç kimseye |
|
| 7 | وَالرَّسُولُ | ve Elçi |
|
| 8 | يَدْعُوكُمْ | sizi çağırırken |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | أُخْرَاكُمْ | arkanızdan |
|
| 11 | فَأَثَابَكُمْ | bundan dolayı size verdi |
|
| 12 | غَمًّا | gam |
|
| 13 | بِغَمٍّ | gam üstüne |
|
| 14 | لِكَيْلَا | diye |
|
| 15 | تَحْزَنُوا | üzülmeyesiniz |
|
| 16 | عَلَىٰ |
|
|
| 17 | مَا | şeye |
|
| 18 | فَاتَكُمْ | elinizden giden |
|
| 19 | وَلَا | ve |
|
| 20 | مَا | şeye |
|
| 21 | أَصَابَكُمْ | başınıza gelen |
|
| 22 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 23 | خَبِيرٌ | haberdardır |
|
| 24 | بِمَا | şeylerden |
|
| 25 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız(dan) |
|
Müfessirler, Arap dilinin özelliklerini dikkate alarak “kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için (söz tutmamanıza karşılık) Allah size tasa üstüne tasa verdi” diye çevrilen cümleyi üç şekilde yorumlamışlardır:
a) Allah size tasa üstüne tasa vererek sizi oyaladı ki kaçırdığınız zafer ve ganimete, başınıza gelen yaralanma ve öldürülme gibi musibetlere üzülmeyesiniz. Buna göre yüce Allah müslümanlara tasa üstüne tasa vererek başlarına gelen musibetleri onlara unutturmuş ve üzüntülerini hafifletmiştir.
b) Olumsuzluk edatı olan “lâ” harfi zaittir. Cümle şöyle yorumlanmıştır: Söz tutmamanızdan dolayı Allah size tasa üstüne tasa verdi ki kaybettiklerinize ve başınıza gelen sıkıntılara üzülesiniz.
c) Müminler bu sıkıntılara katlanmaya ve daha büyük musibetlere karşı sabırla direnmeye alışsınlar diye, daha büyüğünü vererek daha küçüğünü unutturmak için Allah onlara tasa üstüne tasa indirmiştir. (İbn Âşûr, IV, 132-133). (Kur’ân Yolu Diyanet Tefsiri)
اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ
Fiil cümlesidir. اِذْ zaman zarfı عَفَا fiiline mütealliktir. تُصْعِدُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُصْعِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَلْوُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakinin birleşmesinden dolayı و ‘lardan biri mahzuftur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَحَدٍ car mecruru تَلْوُ۫نَ fiiline mütealliktir.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. الرَّسُولُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَدْعُوكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَدْعُو fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ car mecruru يَدْعُوكُمْ ‘daki failin mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ف۪ٓي harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır/mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada mekân zarfı manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ [...siz dönüp hiç kimseye bakmadan…] ifadesinde اَحَدٍ kelimesindeki tenvin, tenvin-i ivazdır. كُمْ [Siz] muzâfun ileyhinin hazfından dolayı muzâfa tenvin verilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصْعِدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صعد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. فَ harfi, sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
اَثَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. غَمًّا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِغَمٍّ car mecruru غَمًّا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; غمّا ملتبسا بغمّ şeklindedir. ب harf-i ceri, مَعَ (ile, beraber) manasındadır.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
لِ harf-i cer olup, ta’liliyyedir. كَيْ masdariyyedir. كَيْ ve لِكَيْ sadece muzari fiilin önüne gelir ve masdar manası verir, onu nasb ederek gelecek zamana çevirir. كَيْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle عَفَا veya اَثَابَكُمْ fiiline mütealliktir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَحْزَنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle تَحْزَنُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası فَاتَكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
فَاتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.
Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ile birinci ism-i mevsûle matufdur. İsm-i mevsûlun sılası اَصَابَكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ب harf-i ceri, مَعَ (ile, beraber) manasındadır.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. Mef’ûlun leh olan belli başlı cümleler vardır. Bunlar: كَيْ ve لِكَيْ ile başlayan fiil cümleleri, Lam-ı ta’lil (لِ ) ,(لِاَنْ) ile başlayan fiil cümleleri, Sebep bildiren حَتَّى ile başlayan fiil cümlesi, لِاَنّ ile başlayan isim cümlesidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ثوب ’dir.
اَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَب۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ‘a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَب۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ
اِذْ zaman zarfı, önceki ayetteki عَفَا fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam تُصْعِدُونَ cümlesi, اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
لَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la تُصْعِدُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. اَحَدٍ ’in muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki tenvin muzâfun ileyhten ivazdır.
لوي , bükmek demektir, Türkçede kullandığımız levye kelimesi bu köktendir.
الِاِصْعَادُ masdarı, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak manasına gelir. صَعِدَ فِي الْجَبَلِ (dağa tırmandı), اَصْعَدَ فِى الْاَرضِ (yüksek bir yere çıktı) denir. Ebu Muaz en-Nahvî şöyle demiştir: “Vadi, nehir ve boğaz gibi aşağısı ve yukarısı olan her şey hakkında bir kimse onun aşağısından yukarılarına çıktığı zaman صَعِدَ فُلَانٌ فِى الْوَادِى (falanca vadinin yukarılarına çıktı) denir. Merdiven gibi şeylere tırmanma için صَعَّدَ fiili kullanılır.” Hakk Teâlâ'nın, لَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ [Hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz.] buyruğuna gelince yani “Harbin şiddetinden dolayı hiç kimseye dönüp bakamıyordunuz.” demektir. Bu tabirin aslı şudur: “Bir şeye dönüp bakmak isteyen kimse oraya doğru boynunu veyahut da hayvanın yularını meylettirir. يَلْوِى اِلَيْهِ عُنُقَهُ; hiçbir şeye meyletmeyip çekip gittiği zaman ise o kimse için ‘ona dönüp bakmadı’ manasında لَمْ يَلْوِهِ denir.” şeklindeki kullanıştır. Daha sonra ise bu fiil, bir şeye meyletmemek ve iltifat etmemek manasında kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ولا تَلْوُونَ عَلى أحَدٍ cümlesi, ‘’bu halde’’ demektir. واللَّيُّ kelimesi mecazdır. العَطْفِ kelimesinin hakiki ve mecazi olarak rahmet ve rıfk manası olduğu gibi. Takdir, ولا يَلْوِي أحَدٌ عَنْ أحَدٍ şeklindedir. Hazif yapılarak mana daha az kelimeyle ifade edilmiştir. Maksad içinizden biri demektir. فَرَرْتُمْ لا يَرْحَمُ أحَدٌ أحَدًا ولا يَرْفُقُ بِهِ yani kimse kimseye merhamet etmeyerek kaçtınız demektir. Kaçan kişilerin ciddiyetini ifade eden, önüne biri çıksa onu çiğner manasında bir temsildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Türkçede gözü bir şeye görmez vaziyette şeklinde ifade ettiğimiz durum manasındadır.
Hal وَ ‘ıyla gelen وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ car-mecruru, يَدْعُوكُمْ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla اُخْرٰيكُمْ, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü اُخْرٰيكُمْ [arkanız], hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hakk, ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ buyurmuştur ki “sizin arkanızdan” demektir. جِئْتُ فِى اَوَّلِهِمْ اُولَاهُمْ (Onların önünde ve başında geldim.) denir. Buna göre mana, “Hazreti Peygamber (s.a.v) onların arkalarında durmuş onları çağırıyordu. Çünkü ashab, bozguna uğramaları sebebiyle O’nun önüne geçmişlerdi.” şeklinde olur. (Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb))
يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ
Cümle, فَ ile تُصْعِدُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
بِغَمٍّ car-mecruru, غَماًّ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
غَمًّا kelimesindeki nekrelik teksir, azamet, neviyet ifade eder.
اَثَابَكُمْ غَمًّا [Gam isabet etti.] ifadesinde istiare vardır. Gamın çokluğunu, kat kat yaşanan acıları ifade etmek üzere gam, verilen mükafat yerine kullanılmıştır. Cehennemle müjdele sözüne benzer.
Örfte اَثَابَ kelimesi, hassaten hayır işleri hakkında kullanılmaktadır. Binaenaleyh buradaki “sevap” lafzını, asıl manasına hamledersek sözümüz doğrudur. Ama bu kelimeyi örfteki manasına hamledersek, bu kelime burada tehekküm ve alay üslûbunda gelmiş olur. Bu, “Âdeta senin selamın vurmak; azarlaman da kılıçtır.” denilmesi gibidir. Yani ayetteki “gam”, onların umdukları sevap ve mükâfaat yerine mükâfaat olarak gam verildiği bildirilmiştir, Bu, Hakk Teâlâ’nın, “Onları elîm bir azap ile müjdele!” (Tevbe Suresi, 34) buyruğundakine benzer bir durumdur.
بِغَمٍّ ibaresindeki بِ harfi cer-i musahabe içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur mahaldeki ta’lil ifade eden masdar ve cer harfi لِكَيْ ve sılası, masdar tevilinde, اَثَابَكُمْ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel olan كَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası فَاتَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci ism-i mevsûl ve sılası وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ , birinciye matuftur. Nefy harfi لَا zaiddir, olumsuzluğu tekid için gelmiştir.
Tıbak oluşturan ما فاتَكم ve ما أصابَكم ifadelerinin bir araya gelmesi, bir diğer tıbak oluşturmuştur. Çünkü, geçen şeyler faydalı, isabet edenlerse zararlıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ cümlesi, أثابَكم için ilk talil cümlesidir. Ganimetten kaçırdığınıza üzülmeyesiniz diye sizi o dertle oyaladı, demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
غَمًّا بِغَمٍّ “Keder üstüne kederle” tabirindeki ب harf-i cerinin, “mukabele”, مُعَاوَضَةٌ (bedel, karşılık) ba’sı olması muhtemeldir. Bu, هذَا بِهَذَا “Bu, buna mukabildir.” denmesi gibidir. Yani “Bu, falancaya bedeldir, mukabildir.” demektir. İkinci görüş olarak; yine bu ب harfinin, مَعَ “ile, beraber” manasında olması da muhtemeldir. Buna göre ayetin takdiri; أَثَابَهُمْ غَمًّا مَعَ غَمًّ “Onları gam üstüne gam ile cezalandırdı.” şeklindedir. Birinci manaya göre ise bu konuda şu izahlar yapılmıştır:
a) Zeccâc’ın görüşü olup buna göre mana şöyle olur: “Siz, Peygamberin emrine isyan etmeniz sebebiyle Resule bir gam ve keder tattırınca Allahu Teâlâ da size bu gam ve kederi tattırdı.” Bu da onların hezimete uğramaları ve dostlarının öldürülmesi sebebiyle ortaya çıkan kederdir, gamdır. Buna göre mana, “Allahu Teâlâ size, o gamdan dolayı bu gammı vermiştir.” şeklinde olur.
b) Hakk Teâlâ’nın, فَاَثَابَكُمْ ifadesindeki fail olan zamirin, Hazreti Peygambere râci olması da caizdir. Buna göre mana şöyle olur: “Sahabe, Hazreti Peygamberin (s.a.v) yüzünün yaralandığını, dişinin kırıldığını ve amcasının da öldürüldüğünü görünce kederlenip mahzun olmuşlardı. Hazreti Peygamber (s.a.v) de onların, ganimet elde etmek için Allah Teâlâ’ya asi olduklarını; sonra da ganimetten mahrum kaldıklarını ve akrabalarının öldürüldüğünü görünce işte bütün bunlardan dolayı gamlanıp kederlenmişti. Böylece Cenab-ı Hakk'ın, فَاَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ tabirinden kasdedilen bu olmuş olur.
İkinci takdiri ise şöyledir: Bu, ب harf-i cerrinin مَعَ manasında olmasıdır, mana şöyle olur: غَمًّا عَلَى غَمًّ [gam üstüne gam] veya غَمًّا مَعَ غَمًّ [gamla beraber gam…] Bu da mümkün olan bir manadır. Çünkü harf-i cerler birbirlerinin yerine geçebilirler. Mesela, sen, مَازِلْتُ بِهِ حَتَّى فَعَلَ [Yapıncaya kadar başından ayrılmadım.]; مَازِلْتُ مَعَهُ حَتَّى فَعَلَ [Yapıncaya kadar onun yanından ayrılmadım.] gibi diyebilirsin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Allah, sizin kâfirleri Bedir gününde gamlı ve mükedder kılmanıza karşılık, dünya işleri gözünüzde önemsiz olsun, böylece de onları elinizden kaçırmanızdan dolayı hüzünlenmeyip elde ettiğinizden dolayı sevinip şımarmayasınız diye, Uhud gününde de sizi gamlı ve mükedder yapmıştır.” Bu iki izah, bizim, غَمًّا بِغَمٍّ ifadesindeki ب harfinin bedel ve karşılık ifade eden bir harf olduğunu kabul etmemiz halinde yapılmıştır. Fakat bu harfin “ile, birlikte” manasında olduğunu söylersek ayetin manası “Siz, ‘Eğer bu yerde kalsaydık ve Hazreti Peygamberin emrini tutsaydık, ganimeti elden kaçırma gamına düşerdik.’dediniz. Fakat biliniz ki siz Hazreti Peygamberin emrine muhalefet edip ganimet elde etme sevdasına düşünce her biriniz o gamdan kat kat daha büyük olan şu büyük gamlara düştünüz. Akıllı olanın, iki zarardan birini seçme durumunda kaldığında, daha büyük olan zararı giderme yolunu seçmesi gerekir. Bundan dolayı size gam üzerine gam gelişi, ganimeti elden kaçırmadan dolayı hüzünlenmenize mani olmuş ve sizi bundan men etmiştir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, haşyet uyandırmak ve ikazı artırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle خَب۪يرٌ ’e mütealliktir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi تَعْمَلُونَ , hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.
خَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
[Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.] ifadesinde idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla “yaptıklarınızın karşılığı verilecektir” manası idmac edilmiştir. Lâzım zikredilmiş, “yaptıklarınıza karşılık verir” manasındaki melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
‘Gel, müslümanların Allah yolunda, geçmişten bugüne, ne savaşlar verdiğini görelim. Ki kaybettiğimiz değerlerden utanalım.’ dedi.
Bir tarih yolculuğuna çıktık. Rasulullah (sav)’in davet günlerindeki işkencelerle gazvelerinden başladık. O günlerden, bugünlere verilmiş nice mücadelelere doğru ilerledik. Suriye, Mısır, Libya, Pakistan, Irak, Bosna, Afganistan, Filistin ve kendi topraklarımız ve daha niceleri. Rabbim Allah dediği için zulüm altında yaşamışlar ve yaşayanlar. Evladını ve eşini, elleriyle şehadete hazırlayan kadınlar.
Geri döndüğümüzde, elime bir kılıç tutuşturdu. Yüzü tebessümle aydınlanmıştı.
‘Biz, ölümü severek büyüdük. Onu bir ayrılık değil, vuslat bildik. Şehadet ninnileriyle sevildik. Dünyadan ihtiyacımız olanı almayı, kalbimizi ahirete dönmeyi öğrendik. Allah yolunda yürürken ‘ben’likten sıyrılıp, biz’liğe büründük. Asıl hedef ahiretti, dünya bizim için sadece bir köprüydü. Dünya nimetleri İslam’ı daha iyi yaşamak için verilmiş bir vesileydi.
Belki meydanlarda savaşamazsın ama gücünün yeteceği cihadını belirleyip Allah yolunda şehadeti umarak koşabilirsin.’
Allahım! Dünya nimetleri arasında uyuya kalmış kalbimi imanınla uyandır. Zihnimi ve bedenimi ağırlaştıran sisi üzerimden kaldır.
Kalbimi rezil duygulardan arındırmak. Dilimi tutmak. Öfkemi yenmek. Baktığımda yalnız güzeli görmek. Hiçbir kulunu ayırmadan hoşgörüyle yaklaşmak. İbadetlerimdeki gevşekliği defetmek. Dünyalık her türlü vesveseye takılmamak. Nereye gidersem gideyim İslam’ın prensiplerinden taviz vermemek. Bulunduğum her toplulukta İslam’ı en hayırlı şekilde temsil etmek. Her yazımda, her konuşmamda ve her adımımda Seni anmak. Yaptığım her işte, İslam dünyasını daha ileriye taşımak gayesiyle dolmak. Zulüm altındaki müslümanlar için elime geçen her fırsatı değerlendirmek. Rızanı kazanma umuduyla elimden geleni yapmak için cihad kararı aldım.
Rabbim! Huzuruna geldiğimiz gün, önce Senin halimizden razı olmamandan, sonra müslümanların bizi şikayet etmelerinden Sana sığınırız. İki cihanda da kazananlardan olmamızı nasip et. Sen bizim mevlamızsın ve yardım edenlerin en hayırlısısın. Cihadımızı bize sevdir, kolaylaştır ve kabul et.
Geçmişten bugüne her mümin kardeşimin tekbir sesiyle, heyecandan titreyen bedenime aldırmadan ayaklandım. Sesimin onlarınkine karışması ve cihadıma şahitlik etmeleri duasıyla.
‘Allahu Ekber!’
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji