بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ ١٤١
وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِ harfi, يُمَحِّصَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceri ile يَعْلَمَ fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يُمَحِّصَ fetha ile mansub muzari fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَمْحَقَ fiili atıf harfi وَ ’la يُمَحِّصَ fiiline matuftur.
يَمْحَقَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُمَحِّصَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi محص ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi, önceki ayetteki …وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ cümlesine matuftur.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
لِيُمَحِّصَ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tazim içindir.
Müsnedün ileyh olan اللّٰهُ ism-i celâlinin açıkça zikredilmesi, müminleri günahlardan arındırmaya çok önem verildiğini göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ cümlesi, tezat sebebiyle لِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Allah iman edenleri saflaştırsın, kirlerini gidersin.] cümlesiyle وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ [kafirleri de telef etsin] cümlesi arasında ikili mukabele vardır.
مَحِّصَ; kusurlarını temizlemek ve saflaştırmaktır. Altın için de kullanılır. Başımıza gelen sıkıntılar bizi saflaştırmak içindir.
مْحَقَ ; azaltmak ve telef etmek, bereketini gidermektir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
لِيُمَحِّصَ ile يَمْحَقَ arasında cinas-ı ıtlak, tıbâk-ı hafiy ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اٰمَنُوا - الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Zeccâc şöyle demiştir: “Allah Teâlâ günleri müslümanlarla kâfirler arasında dönüp dolaşan bir şey kılmıştır. Binaenaleyh eğer kâfirler galip gelirlerse maksad-ı ilâhî müminlerin günahlarını temizlemektir. Yok eğer müminler galip gelirler ise bu durumda maksad-ı ilâhî, kâfirlerin kökünü kazıyıp onları yok etmektir. Böylece Cenab-ı Hak, müminleri günahlardan temizlemeyi, kâfirleri helak etmeye mukabil kılmıştır. Çünkü müminleri günahlarını yok etmek suretiyle temizlemek, kâfirlerin bizzat kendilerini yok etmenin mukabilidir. Bu, mana bakımından çok latif ve güzel bir mukabeledir. Doğruya en yakın olan şudur: Buradaki kâfirlerden maksat, onlardan belli bir kısımdır ki bunlar Uhud günü, Hazreti Peygambere (s.a.v) karşı savaşanlardır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ ١٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | حَسِبْتُمْ | siz sandınız |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | تَدْخُلُوا | gireceğinizi |
|
| 5 | الْجَنَّةَ | cennete |
|
| 6 | وَلَمَّا |
|
|
| 7 | يَعْلَمِ | bilmeden |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah |
|
| 9 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 10 | جَاهَدُوا | cihad edenleri |
|
| 11 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 12 | وَيَعْلَمَ | (sınayıp) bilmeden |
|
| 13 | الصَّابِرِينَ | sabredenleri |
|
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. Yani, بل أحسبتم demektir.
حَسِبۡ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمۡ fail olarak mahallen merfûdur. أَن ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri; حسبتم دخولكم الجنّة حاصلا (Cennete girişiniz oldu bitti zannettiniz.) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَدۡخُلُوا۟ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلۡجَنَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. Takdiri, أحسبتم أن تدخلوا الجنّة وحالكم هذه الحالة (Bu halde iken siz cennete gireceğinizi mi sandınız.) şeklindedir.
وَ haliyyedir. لَمَّا cahdı-müstağraktır. Fiil-i muzariyi cezm eder. يَعْلَمِ sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası جَاهَدُوا مِنْكُمْ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.
جَاهَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru جَاهَدُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ vav-ı maiyyedir. يَعْلَمَ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Beraberlik ifade eder.
يَعْلَمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الصَّابِر۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
لَمَّا ; muzârinin başında cezm, kalb ve nefî harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
اَمْ munkatı’ olup hemze inkâr yani yadırgama anlamındadır. وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ [mot-a-mot “Henüz Allah bilmeden”] ifadesi, “siz cihad etmeden” demektir; çünkü bilgi bilinen şeye tâbidir (yani “bilinen” olmadan “bilgi” olmaz); işte Allah, bilmediğini belirtirken “o şeyin olmadığı”nı belirtmiş olmaktadır, çünkü o olmadan ona dair bilgi gerçekleşmez. Kişi; مَا عَلِمَ اللَّهُ فِي فُلاَنٍ خَيْرًا [Allah falancada bir hayır bilmemekte] dediği zaman, “Adamda hayır yok ki Allah onu bilsin!” demek ister. لَمَّا harfi, لَمْ manasında olup لَمْ ’den farklı olarak bir tür olumluluk içerdiği için لَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ ifadesi cihadın henüz olmadığına ama gelecekte olabileceğine delalet etmektedir. وَعْدَنِي اَنْ يَفْعَلَ كَذَا وَلَمَّا (Bana şöyle yapacağını va’detti ama henüz yapmadı) ifadesi, وَلَمْ يَفْعَلْ وَاَنَا اَتَوَقَّعُ فِعْلَهُ (yapmadı ama yapacağını ümit ediyorum) demektir. لَمَّا يَعْلَمِ ifadesindeki م harfi üstün olarak da okunmuş olup Allah’ın لَمَّا يَعْلَمَنْ demek istediği, fakat نْ harfini hazfettiği söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi صبر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمِ ; hemze ve بَلْ manasını taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.
Cümle, mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve inkâr manasında olan cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Masdar harfi أَن ve akabindeki تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ cümlesi masdar teviliyle حَسِبۡتُمۡ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ cümlesi haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
يَعْلَمِ fiilinin mef’ûlu konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası جَاهَدُوا مِنْكُمْ cümlesi, sebata, temekküne ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْكُمْ car-mecruru, جَاهَدُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
حسب ve علم fiilleri arasında îhâm-ı tezâd vardır. “Bilme”nin zıddı cehalettir, zannetmek de ikisi arasında bir durumdur. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Ayetin son cümlesi وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ ’ye dahil olan وَ , vav-ı maiyyedir.
وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ cümlesi وَ , vav-ı maiyye ile atfedilmiş mef’ûlu meah anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, masdar tevilindedir. Masdar-ı müevvel, önceki cümledeki masdar manasına matuftur.
جَاهَدُوا - الصَّابِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَمَّا يَعْلَمِ - يَعْلَمَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمَّا harfi, لَمْ manasında olup لَمْ ’den farklı olarak bir tür olumluluk içerdiği için لَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ ifadesi cihadın henüz olmadığına ama gelecekte olabileceğine delalet etmektedir.(Zemahşeri, Keşşâf ’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَمَّا ; gelecekte onların cihad etmelerinin beklendiği anlamını verir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Ayetin başında اَمْ [yoksa] harfinin kullanılması, daha önce zikredilen teselliden, Müslümanların karşılaştıkları sıkıntıların sebebinin beyanına geçildiğini belirtmek ve o sıkıntıların, en ileri isteklere erişmenin ilk unsurları olduklarını bildirmek içindir.
Ayetteki istifham, red ve inkâr içindir. Yani Allah, sizden cihad ve sabredenleri bilmeden, sizler de hem cihad hem de sabır tahakkuk etmeden cennete gireceğinizi, cennetin nimetlerine erişeceğinizi hiç sanmayın. Çünkü mükâfatın amele bağlı olduğunu bilen kimsenin, amelsiz olarak mükâfat beklemesi, akıl sahiplerince pek uzak bir ihtimaldir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki hitap, Uhud Savaşı’nda kısmî hezimete uğrayan Müslümanlaradır.
Bir başlangıç kelamı olan bu ayet, galibiyet günlerinin insanlar arasında münavebe ile döndürülmesinin nihai gayesini, ihlaslı müminlerin tefrik ve temyiz edilmesinin, tertemiz kılınmalarının; onlardan şehitler veya şahitler edinilmesinin neticesi olduğunu açıklamakta ve bu faziletlere ermenin zorluğunu dile getirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Allah’ın ilminin olmaması (Allah bilmemesi), malûmun (ilmin taalluk ettiği şeyin) da olmamasından kinayedir. Zira aralarında öyle bir gereklilik, bağlılık var ki ikincinin tahakkuku ile birincinin tahakkuku lazım gelir. Çünkü zorunlu olarak Allahu Teâlâ'nın bilgisi olmadan bir şeyin tahakkuk etmesi imkânsızdır. Kinaye üslubunun sarih ifadeye tercih edilmesi, kastedilen manayı daha kuvvetli olarak ifade etmek içindir. Çünkü bu kinaye, onların cihadının olmadığını delil ile ispat etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cihad üç şekilde olur: Kâfirlere karşı cihad; ilim ve askeri güçle, Batıl ve sapkın düşüncelere karşı cihad; ilim ve delille, Nefsimizle cihad; yine ilimledir.
Uhud aslında bir yenilgi değildi ama zafer de değildi. Müslümanlara bir derstir. Sabredenler ve cihad edenler anlaşılmıştır.
Rahata kavuşmak için rahattan, nimete kavuşmak için nimetten fedakârlık etmek gerekir.
لَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ [Allah cihad edenleri belirlemeden] buyurduktan sonra sabredenlerin ayrıca zikredilmesi tekid ifade eden îgāldir. Çünkü cihad, sabır olmadıktan sonra yapılmış sayılmaz.
Cihad ve sabır arasında mürââti nazîr vardır. “Sabredenler” umum, “cihadda sabredenler” husustur. İkisi arasında vasıl, tezayüf vardır. Câmi’, aklîdir. Cihad da sabır da nefsi zorlayan amellerdir. Cihad da sabır da belli bir çalışma, alışma döneminden sonra istidat halini alır, zamanla öğrenilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ ١٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | andolsun ki |
|
| 2 | كُنْتُمْ | siz |
|
| 3 | تَمَنَّوْنَ | arzuluyordunuz |
|
| 4 | الْمَوْتَ | ölümü |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | قَبْلِ | önce |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | تَلْقَوْهُ | onunla karşılaşmadan |
|
| 9 | فَقَدْ | işte |
|
| 10 | رَأَيْتُمُوهُ | onu gördünüz |
|
| 11 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 12 | تَنْظُرُونَ | bakıp duruyorsunuz |
|
Başta Hz. Peygamber olmak üzere bazı tecrübeli sahâbîler Uhud Savaşı’na çıkmadan önce yapılan müzakerede, Medine’de kalıp savunma savaşı yapmayı tercih etmişlerdi. Ancak savaş tecrübesi olmayan, özellikle Bedir Savaşı’nda bulunmamış olan sahâbîler, Bedir’e katılanların Allah katındaki derecelerinin yüceliğini ve sevaplarının çokluğunu öğrenince böyle bir fırsatın kendileri için de doğmasını dilemişlerdi.
İşte Uhud Savaşı öncesinde bu müslümanlar Hz. Peygamber’e düşmanla meydan savaşı yapmak istediklerini, gerekirse seve seve canlarını feda edeceklerini bildirdiler ve “Bizi düşman karşısına çıkar ki kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar” dediler. Gençlerin ısrarlı olduklarını gören Hz. Peygamber onların görüşüne uyarak meydan savaşı yapmak üzere Uhud’a geldi. Ancak düşmanın şiddetli saldırıları neticesinde müslümanlar yetmiş dolayında kayıp verdiler, birçoğu da yaralandı.
Bu arada Hz. Peygamber’in öldürüldüğü haberi de yayılınca müminlerden büyük bir grup büsbütün ümitlerini yitirdiler ve düşmanın şiddetli saldırıları karşısında dayanamayıp geri çekilmek durumunda kaldılar. Bir kısmı paniğe kapıldı ve savaş alanını terketti. İşte bu âyette onların bu davranışları kınanmaktadır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Riyazus Salihin, 1327 Nolu Hadis
Abdullah İbni Ebû Evfâ radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem düşmanla karşılaştığı günlerden birinde güneş batıya meyledinceye kadar bekledi. Sonra ashâbın arasında ayağa kalktı ve:
"Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz; Allah'tan afiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır" buyurdu. Rasûl-i Ekrem sonra sözüne devamla şöyle dua etti:
"Ey Kur’ân'ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allah'ım! Şu düşmanları perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl." Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 89
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَمَنَّوْنَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَمَنَّوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمَوْتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِ car mecruru تَمَنَّوْنَ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَلْقَوْ fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
تَمَنَّوْنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi مني ’dir. Aslı تتمنون şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
رَاَيْتُمُو sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. تُمُ muttasıl zamir fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَنْظُرُونَ۟ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَنْظُرُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. رَاَيْتُمُوهُ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Ayette kasem fiilinin mahzuf olması icaz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayrı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş لَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُ cümlesi, kasemin cevabıdır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
كان ’nin haberi olan تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَلْقَوْهُۖ cümlesi, masdar tevilinde olup تَمَنَّوْنَ fiiline müteallik olan مِنْ قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَلْقَوْهُۖ [onunla karşılaştınız] ifadesinde istiare sanatı vardır. Ölüme aid zamirin karşılaşmak fiiline nispet edilmesiyle ölüm gözle görünen bir şey mesabesine konmuştur. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ [Ölümü temenni ediyordunuz.] ifadesinde sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Aslında istedikleri, savaşa katılmaktır.
كان ’nin haberine فَ ile atfedilen فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
وَ ’la gelen اَنْتُمْ تَنْظُرُون cümlesi, رَاَيْتُمُوهُ fiilinin failinden haldir. Hal, cümlede failin, mef'ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan تَنْظُرُون cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Aynı manayı içeren birbirine atfedilmiş son iki cümle arasında tenâsüb sanatı vardır.
Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa Aydın)
رَاَيْتُمُوهُ - تَنْظُرُونَ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Savaş, ölümün aşamalarından olduğu için الْمَوْتَ [ölüm] olarak ifade edilmiştir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
Ölümü görmek ifadesinde mecazî isnad vardır. Görülen ölüm değil ölenlerin müşahede edildiği mahaldir. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ [Ölümü temenni ediyordunuz.] ifadesiyle daha önce Bedir Savaşı’na katılmayıp Peygamberle (s.a.v) beraber bir savaşa katılıp Bedir şehitleri gibi şehitlik mertebesine erişmeyi arzulayanlara hitap edilmektedir. Bunlar, Uhud savaşı öncesindeki istişarede Peygambere (s.a.v) Medine’den çıkıp müşrikleri dışarıda karşılama yolunda ısrar edenlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
Bu ayet, savaşı temenni edip ona sebep olduktan sonra korkup hezimete uğrayanları kınamaktadır. Ancak bu kınama, onların şehit olmayı temenni etmelerinden ve şehit olmaları da zımnen kâfirlerin galibiyeti demek olmasından dolayı değildir. Zira şehitlik temenni eden kimsenin arzusu, başka bir şey aklına gelmeksizin sırf şehitlerin faziletine ermektir. Bu cihetten kınanmaya müstahak değillerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dünya sevgisi, ahiret saadeti ile birlikte bulunmaz. Birinin çoğaldığı yerde, diğeri azalır. Allah’tan başka her şeyi (masiva) kalpten boşaltıp oraya Allah sevgisini doldurmadıkça ahiret mutluluğu elde edilemez. Bu iki şey bir arada bulunmaz. Bu sırdan dolayıdır ki ayette, ikisinin bir arada bulunması çok uzak görülmüştür. Allah’ı sevmek, iddiayla olmaz. Allah’ın dinini ikrar eden herkes de samimi olmaz. Bu ikisini birbirinden ayırmak için ortaya bazı haram ve mekruhlar konmuştur. Sevgi; cefa ile eksilmez, vefa ile de artmaz. Birtakım belalarla imtihan edildikten sonra yine de varlığını koruyan sevgi, gerçek sevgidir. Bu hikmetten dolayı Allah sizi cihad, şiddetli mihnet ve sıkıntı ile imtihana tabi tutmadan sadece peygamberi tasdik etmekle “cennete gireceğinizi mi sandınız?” buyurmuştur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ ١٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildir |
|
| 2 | مُحَمَّدٌ | Muhammed |
|
| 3 | إِلَّا | başka (bir şey) |
|
| 4 | رَسُولٌ | bir elçi |
|
| 5 | قَدْ | muhakkak |
|
| 6 | خَلَتْ | gelip geçmiştir |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | قَبْلِهِ | ondan önce de |
|
| 9 | الرُّسُلُ | elçiler |
|
| 10 | أَفَإِنْ | eğer şimdi |
|
| 11 | مَاتَ | o ölür |
|
| 12 | أَوْ | veya |
|
| 13 | قُتِلَ | öldürülürse |
|
| 14 | انْقَلَبْتُمْ | geriye mi döneceksiniz? |
|
| 15 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 16 | أَعْقَابِكُمْ | ökçelerinizin |
|
| 17 | وَمَنْ | kim |
|
| 18 | يَنْقَلِبْ | geriye dönerse |
|
| 19 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 20 | عَقِبَيْهِ | ökçesi |
|
| 21 | فَلَنْ |
|
|
| 22 | يَضُرَّ | ziyan veremez |
|
| 23 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 24 | شَيْئًا | hiçbir |
|
| 25 | وَسَيَجْزِي | ve mükafatlandıracaktır |
|
| 26 | اللَّهُ | Allah |
|
| 27 | الشَّاكِرِينَ | şükredenleri |
|
Hz. Muhammed’in sadece bir beşer ve bir peygamber olduğu belirtilip önceki peygamberler gibi onun da ölümlü olduğu hatırlatılmaktadır. Ayrıca âyet münafıkların menfi propagandalarına bir cevap ve onlara kapılanlara yapılmış bir uyarı niteliğindedir. Şöyle ki Uhud Savaşı’nda Abdullah b. Kamia adında bir müşrik, Rasûlullah’ı öldürmek için ona birkaç defa saldırmış, hatta yüzünü yaralamış ve attığı bir taşla dişinin kırılmasına yol açmıştı. Hz. Peygamber’i korumakta olan Mus‘ab b. Umeyr de bu müşrikin saldırılarına karşı koyarken şehit olmuştu. Mus‘ab, Hz. Peygamber’e benzediği için Abdullah b. Kamia Peygamber’i öldürdüğünü sanarak, “Muhammed’i öldürdüm” diye bağırmış, bu haber müslümanlar üzerinde şok etkisi yapmıştı. Bu haberin meydana getirdiği panik üzerine müslümanlar cesaretlerini yitirmişler, içlerinden bir grup dağa doğru çekilirken, bir grup Medine yolunu tutmuş, bazıları da oldukları yerde yığılıp kalmıştı. Hatta bir kısmı “Abdullah b. Übeyy’e gidelim de bizim için Ebû Süfyân’dan eman dilemesini rica edelim” deme gafletinde bulunmuş ve bu durumdan yararlanan bir grup münafık “Muhammed gerçek peygamber olsaydı öldürülmezdi. Atalarımızın dinine dönsek daha iyi olur” diyecek kadar ileri gitmişlerdi. (Reşîd Rızâ, IV, 160)
Bu sırada Hz. Peygamber’in “Ey Allah’ın kulları bana gelin!” diye seslenmesi üzerine etrafında halkalanan yaklaşık otuz kişilik bir grup onu yiğitçe savunmuşlardı. Öte yandan bu habere aldanan Kureyş, aldığı netice ile yetinerek savaş alanını terketmiştir. Hz. Peygamber bu durumun farkına varmış ve bunu kendisi ve arkadaşları için Allah’ın lutfettiği bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Nitekim onun sağ olduğunu müslümanlara duyurmak isteyen Kâ‘b b. Mâlik’e susması için işaret buyurmuşlardır. (Hasan İbrâhim Hasan, İslâm Tarihi, I, 152)
Âyette Hz. Muhammed’in fâni, İslâm’ın ise bâki olduğunu, bu sebeple, o ölse dahi müslümanların bunu sükûnetle karşılayıp dinlerine bağlı kalmaları, düşmanlarıyla sürdürdükleri savaşta sebat etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. Müteakip âyetin sonundaki “Allah şükredenleri ödüllendirecektir” cümlesi buna işaret eder. Müfessirler buradaki “şükredenler” ifadesini, “İslâm’da sebat edip görevlerini yerine getirenler” şeklinde tefsir etmişlerdir (Elmalılı, II, 1194). Nitekim yıllar sonra Hz. Peygamber vefat ettiğinde insanlar şaşırıp ne yapacaklarını bilemez olmuşlar, fakat soğukkanlılığını koruyan Hz. Ebû Bekir, “Kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyor idiyse bilsin ki Allah diridir, ölmez!” demiş ve bu âyeti okumuştur. İbn Abbas “Ebû Bekir bu âyeti okuyuncaya kadar insanlar sanki böyle bir âyetin daha önce inmiş olduğunu bilmiyorlardı, herkes âyeti (ilk defa) ondan öğrenmiş gibiydi. Ondan âyeti dinleyen herkes onu okumaya başladı” demiştir (İbn Kesîr, II, 109). (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مُحَمَّدٌ mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. رَسُولٌ haber olup damme ile merfûdur. قَدْ خَلَتْ cümlesi, رَسُولٌۚ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir.
مِنْ قَبْلِهِ car mecruru خَلَتْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرُّسُلُ fail olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَاتَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. قُتِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
فَ karînesi olmadan gelen انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
انْقَلَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَعْقَابِ car mecruru انْقَلَبْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْقَلَبْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَنْقَلِبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى عَقِبَيْهِ car mecruru يَنْقَلِبْ fiiline müteallik olup, عَقِبَيْ müsenna olduğu için cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَضُرَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Yani: لن يضرّه شيئا من الضرر (Ona hiçbir şey zarar vermez.) demektir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْقَلِبْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’ dir.
وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الشَّاكِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
الشَّاكِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap sahabedir.
Ayetin ilk cümlesi وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Mübtedaya dahil olan مَا , kasr ifadesi için gelmiş nefy harfidir. مَا ve اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. مُحَمَّدٌ mevsûf/maksûr, رَسُولٌ sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ cümlesi رَسُولٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. خَلَتْ fiiline müteallik olan car-mecrur مِنْ قَبْلِهِ , konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir.
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ ifadesinde mecazî isnad vardır. Mekandaki boşluk demek olan خَلَتْ , mecâz-ı aklî yoluyla mekanın sahibine isnad edilmiştir.
مُحَمَّدٌ - رَسُولٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazir, رَسُولٌ ‘un tekrarında ıtnâb ve reddü’l acüz- ale’s - sadr sanatı vardır.
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ Muhammed, bir peygamberden başka birşey değildir, sözünde mevsufun sıfata kasrı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hz. Peygamberin ölümsüz olduğunu zannedenlerin yanlış anlayışını düzeltmek için mevsuf sıfata kasredilerek şu anlam ortaya konmuştur: “Hz. Muhammed sadece risaletle görevlendirilmiştir. Onun resül olması, ölümsüzlüğü manasına gelmez, zira her resulün irtihali mukadderdir. Ölümsüzlük sadece Allah’a mahsustur. Yani burada Hz. Muhammed (s.a.v) resullük özelliğiyle sınırlanmış, ölümsüzlük gibi bir vasfının bulunmadığı anlatılmak istenmiştir.
Ayetteki hitap sahabe-i kiramadır. Zira onların bir kısmı Hz. Peygamberin risalet görevi ile birlikte ölümsüzlük vasfının da bulunduğu vehmine kapılarak, Uhud Savaşı sırasında, “Muhammed öldürüldü.” şeklindeki yalan haberin tesiriyle savaştan çekilmeyi düşünmüş, hatta içlerinden kaçmak isteyenler bile olmuştur. Bu olay üzerine “Muhammed ancak bir resuldür. O’ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmran Suresi, 144) ayeti nazil olmuş ve Hz. Peygambere risalet vasfıyla birlikte ölümsüz olma özelliğinin verilmediği, O’nun da tıpkı önceki peygamberler gibi irtihal edeceği, risaletine inanmanın hak olduğu gibi irtihaline inanmanın da gerekli olduğu, önemli olanın O’nun getirmiş olduğu kalıcı ilkelere sımsıkı sarılmak olduğu hatırlatılmaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belagat İlmi Ve Uygulanışı - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُ [Muhammed ancak bir resuldür, O’ndan önce nice resuller gelip geçti.] cümlesi, lâzım-ı faide-i haberdir. Bileni, bilmeyen yerine koymak için tekid ifade eden kasr cümlesi ile geldi. Çünkü ashabın Efendimizin öldüğünü sandıkları andaki tepkileri, savaşı bırakacak gibi olmaları, O’nun ölecek bir beşer olduğuna inanmayan bir tavırdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ
Fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfi, فَ atıf, اِنْ şartiyyedir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği manadan çıkarak inkâr ve kınama anlamı taşıyan terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen اِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ terkibinde مَاتَ şart cümlesidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Aynı üslupta gelen قُتِلَ cümlesi, اَوْ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قُتِلَ , fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مَاتَ - قُتِلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
انْقَلَبْتُمْ - اَعْقَابِكُمْ - قَبْلِهِ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ [Gerisin geriye mi döneceksiniz?] Şerîf er-Radî şöyle der: Bu bir istiaredir. Bununla dinden dönmek kastedilmiştir. Yüce Allah şüpheye düşerek geri dönmeyi, ökçeleri üzerine geri dönmeye benzetmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sahabenin Muhammed’e (s.a.v) olan sevgisinden bahsedilmektedir. Bu sevgi içlerine öylesine nüfuz etmiş ki O’nun ölme ihtimalinden gaflet etmişler, onun için Hz. Peygamberde resullük ve ölümsüzlük sıfatı varmış gibi düşünüyor makamına konulmuşlardır. Dolayısıyla O’ndan ölümsüzlük vasfı nefyedilmiş, sadece resullük vasfının olduğu zikredilmiştir. Binaenaleyh de kasr-ı ifrad olmuştur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet-i kerimede اِنْ vukuu kesin olan fiillerin başına gelmiştir. Bu fiiller ölüm ya da Allah yolunda öldürülmektir. Ayet-i kerimede اِنْ harfi إذا yerinde kullanılmıştır. Ölümün başına gelmesi insanların ölüm gerçeğini bilmelerine rağmen bundan gafil bir hayat yaşamaları sebebiyledir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ ifadesinde فَ şart cümlesini bir önceki cümleye -ondan kaynaklandığı anlamında- bağlamaktadır. Hemze ise peygamberlerin göçüp gitmesini, Peygamberin (s.a.v) vefat ederek veya şehit olarak bu dünyadan göç etmesi halinde O’na tâbi olmaktan vazgeçip gerisin geri dönmeye bahane etmenin yadırgandığını göstermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Müslümanlar, Peygambere (s.a.v) ölüm erişeceğini kesin olarak bildikleri halde bu cümlede şart ve tereddüt ifade eden “اِنْ / eğer” kullanılması muhatapların O’nun ölümünü gözlerinde çok fazla büyüttüklerinden bu konuda tereddüt ediyormuş gibi sayılmalarındandır. Bu açıklama Kur’an’da اِنْ - eğer şart edatının kullanıldığı diğer ayetler için de geçerlidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelamında zikredilen, اِنْ şartı, hiçbir yerde tereddüt anlamını taşıyan zahirî manasında değildir; -zira zorunlu olarak Allah Teâlâ, bir şeyin vaki olup olmayacağını kesin olarak bilir- fakat ifade edilen tereddüt, dinleyen veya okuyanın haline veya makama münasip başka bir manaya yöneliktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ ا cümlesi, mübtedanın haberidir.
Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
فَ karînesiyle gelen فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔا şeklindeki cevap cümlesi menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
شَيْـًٔا , mef’ûlü mutlak olan mahzuf masdardan naibdir.
فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔا [Allah’a hiçbir şeyle zarar veremez.] sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Allah’ın dinine, peygamberine zarar veremez, demektir.
يَنْقَلِبْ - انْقَلَبْتُمْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ [Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez.] ayetinden maksat, tehdidi tekid etmektir. Çünkü aklı başında olan herkes, kâfirlerin küfrünün Allah’a zarar veremeyeceğini bilir. Daha doğrusu bu tabirle anlatılmak istenen, böyle bir kimsenin ancak kendisine zarar vereceğidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ [Gerisin geri dönmek] Peygamberin (s.a.v) ifa ettiği cihat ve diğer meseleleri terketmek demektir. Bunun dinden dönmeyi ifade ettiği de söylenmiştir. Ancak o gün münafıkların bazı ileri geri konuşmalarından başka hiçbir Müslüman dininden dönmemiştir. Bu ifade, orada bulunan Müslümanların, savaş alanından kaçmaları ve Peygamberi (s.a.v) yalnız bırakıp düşmana teslim etmeleri sebebiyle sertçe azarlanmaları anlamına da gelebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
Ayetin son cümlesindeki وَ istînâfiyyedir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet ve ikaz amacına matuftur.
Durumun ciddiyetini ve olayın önem derecesini göstermek için lafza-i celâl tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الشَّاكِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Allah, en büyük nimet ve en aziz hayır olan, İslam dininde sebat edenleri mükâfatlandıracaktır. Sebat edenlerin الشَّاكِر۪ينَ [şükredenler] olarak tavsifi, İslam’da sabır ve sebatın, bu büyük nimete şükretmek ve hakkını takdir etmek demek olduğundandır. Burada o savaştan dönenlerin, Allahu Teâlâ'nın bu büyük nimetine nankörlük ettiklerine işaret vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ ١٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | لِنَفْسٍ | hiçbir kişi için |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | تَمُوتَ | ölmek |
|
| 6 | إِلَّا | olmadan |
|
| 7 | بِإِذْنِ | izni |
|
| 8 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 9 | كِتَابًا | yazılmıştır |
|
| 10 | مُؤَجَّلًا | belirli bir süreye göre |
|
| 11 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 12 | يُرِدْ | isterse |
|
| 13 | ثَوَابَ | sevabını (menfaatini) |
|
| 14 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 15 | نُؤْتِهِ | kendisine veririz |
|
| 16 | مِنْهَا | ondan |
|
| 17 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 18 | يُرِدْ | isterse |
|
| 19 | ثَوَابَ | sevabını |
|
| 20 | الْاخِرَةِ | ahiret |
|
| 21 | نُؤْتِهِ | kendisine veririz |
|
| 22 | مِنْهَا | ondan |
|
| 23 | وَسَنَجْزِي | ve mükafatlandıracağız |
|
| 24 | الشَّاكِرِينَ | şükredenleri |
|
Gerçekten Allah Teâlâ'nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah'ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Demek ki Muhammed vefat eder veya öldürülürse düşmanın saldırmasıyla değil, Allah'ın izniyle olacaktır. Aynı şekilde her hangi bir şahıs da ölecek veya öldürülecek olursa, o da düşmanın saldırmasıyla değil, Allah'ın emriyledir. Ve bunun böyle olduğu da Uhud olayının tecrübî (deneysel) sonuçlarından biri olmak üzere sabittir. Eğer böyle olmasaydı, o gün hiçbir kimse kurtulamazdı. Buna göre her iki takdirde Allah'ı unutmamak ve Allah'ın iradesine, tam bir rıza ile itaat edip görev yapmak gerekir. Harp meydanında vazife ise kâfirlere karşı koymak ve i'lây-ı kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) uğrunda hiçbir şeyden çekinmemektir. İyi bilinmelidir ki, korkunun ecele faydası yoktur.
Kâfirlere mağlub olanlar, bir müddet hayatta kalsalar bile, dinden dönme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Allah'ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur. Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, "Zavallı eceli gelmeden kazaya uğradı." derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi "ecel bir mi, iki mi?" diye konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah'tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak tanınmış birçok şeyler de vardır.
İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir. Şu halde ölüm endişesi, hayatla ilgili kayıtlanmalar, Allah'a karşı olan mühim vazifeleri unutturmamalıdır. Çünkü hayat ve ölümün bizzat dayanağı sırf Allah'ın dilemesidir. Ve bunda kimsenin tesiri yoktur.
Fakat hayattan istifade ve hayatın meyvelerini toplayabilme, devşirebilme hususu böyle değildir. Bu cihet (yön) beşer iradesiyle ilgilidir. Bunun için buyuruluyor ki, ve her kim dünya sevabı isterse, ona dünya sevabından veririz; her kim de ahiret sevabı isterse, ona da ahiret sevabından veririz. Kayıtları gösteriyor ki istenilenin hepsi verilmezse de, her halde biraz olsun verilir. Ve kulun iradesi büsbütün hükümsüz kalmaz. Burada "dünya sevabı" kısmı, ganimet arzusuyla koşanlara bir ta'riz (taşlamay)i içermektedir. O şükredenler ki, İslâm nimetinde sebat edip, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kudret ve kuvveti, yaratılış gayesi olan itaate sarfederek şükrünü eda ederler ve hiçbir engel karşısında bundan dönmezler. Bu şükredenlerden maksat ya lâm-ı ahd (ahid lâmı) ile şehidler ve diğer bilinen mücahidler bunda ilk girenlere dahildirler. Burada şükrün cezasından kastedilenin de, ahirete ait sevab olduğu, sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِنَفْسٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَمُوتَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. اِلَّا hasr edatıdır. بِإِذۡنِ car mecruru تَمُوتَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Yani: تموت منتهيا أجلها بإذن الله (Allah’ın izniyle eceli geldiği zaman ölür.) demektir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كِتَابًا mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; كتب ذلك (Bunu yazdı) şeklindedir. مُؤَجَّلًا kelimesi كِتَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤَجَّلًا , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُرِدْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. ثَوَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الدُّنْيَا muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen نُؤْتِه۪ مِنْهَا cümlesi şartın cevabıdır.
نُؤْتِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا car mecruru نُؤْتِه۪ fiiline mütealliktir. Şart ismi مَنْ atıf harfi وَ ile birinci مَنْ ‘e matuftur.
يُرِدْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. ثَوَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاٰخِرَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen نُؤْتِه۪ مِنْهَا cümlesi şartın cevabıdır.
نُؤْتِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا car mecruru نُؤْتِه۪ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرِدْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
نُؤْتِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.
يَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الشَّاكِر۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
الشَّاكِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi شكر olan fiilinin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِنَفْسٍ car mecruru, كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfi ما ve istisna harfi إلا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. لِنَفْسٍ ‘in müteallakı olan haber maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Âşûr’a göre cümle-i muterize olup وَ da itiraziyyedir.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf اِذْنِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması اِذْنِ ’ye şeref kazandırmıştır.
كِتَابًا , takdiri كتب olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak masdar vezninde gelmiştir.
مُؤَجَّلًا ise كِتَابًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
كِتَابًا lafzî tekid olup ‘ölümü yazmakla yazdı’anlamındadır. مُؤَجَّلًا “önceye ve sonraya alınamayan belli bir zamanı olan süre olarak” demektir.
وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا [Kim dünyevi karşılık isterse] ifadesi Uhud savaşında ganimet toplama hırsına yenilenlere tarizde bulunmaktadır.
نُؤْتِه۪ مِنْهَا [… kendisine ondan” yani onun karşılığından “veririz.] وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ ifadesi, “Şükredenleri” yani Allah’ın nimetine şükreden ve hiçbir şeyin kendilerini cihattan alıkoyamadığı kimseleri “elbette yakında” müphem [yani misli görülmemiş muazzam] bir ödülle “ödüllendireceğiz” demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki اِذْنِ kelimesi, mecaz olarak Allah'ın iradesi, dilemesi yerinde kullanılmıştır. Çünkü ilâhî irade, O’nun izninin gereğidir, yahut Allah ölüm meleğine, o nefsin canını alması için izin vermedikçe hiçbir kimse için ölmek yoktur. Ayet, her nefsin ölümünün Allah Teâlâ'nın iradesine bağlı olduğunu, ilâhî irade o kişinin ölümüne taalluk etmedikçe savaş meydanlarına dalmak ve korkunç geçitlere atılmakla ölümün gerçekleşmeyeceğini belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ
وَ istînâfiyye, مَنْ şartiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi نُؤْتِه۪ مِنْهَا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki cümledeki lafza-i celâlden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
نُؤْتِه۪ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Aynı üslupta gelen ikinci şart terkibi tezat sebebiyle makabline atfedilmiştir.
Birbirine matuf, şart ve cevap cümlelerinden oluşan bu iki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مَنْ - يُرِدْ - ثَوَابَ - نُؤْتِه۪ - مِنْهَاۚ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ cümlesiyle وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu ifade, Uhud Savaşında ganimetlerle meşgul olan okçulara bir tarizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ
Ayetin son cümlesindeki وَ istînâfiyyedir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye dahil olan istikbal harfi سَ vaad sıygasında geldiği için tekid ifade etmiştir.
Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.
الشَّاكِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Bu son cümle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ [Şükredenleri mükâfatlandıracağız.] cümlesinde الشَّاكِر۪ينَ [Şükredenler] den kasıt, ön cümlede zikredilen “ahireti isteyenler” grubudur. Onlardan zamirle değil de bir başka isimle bahsedilmesi, tecrîddir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
كِتَابًا lafzı tekid için gelmiş masdar olup “ölümü yazmakla yazdı” anlamındadır. مُؤَجَّلًا ise “önceye ve sonraya alınamayan belli bir zamanı olan süre olarak” demektir. [Kim dünyevi karşılık isterse] ifadesi Uhud Savaşı’nda ganimet toplama hırsına yenilenlere tarizde bulunmaktadır. “…kendisine ondan” yani onun karşılığından “veririz.” وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ ifadesi, “Şükredenleri” yani Allah’ın nimetine şükreden ve hiçbir şeyin kendilerini cihaddan alıkoyamadığı kimseleri “elbette yakında” müphem yani misli görülmemiş muazzam bir ödülle “ödüllendireceğiz” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Kimin niyeti ahireti istemek olursa Allah da onun kalbine zenginlik koyar. Gücünü birleştirir de dünya ona basit gelir. Kimin niyeti de dünyayı elde etmek ise Allah ona fakirlik verir, gücünü dağıtır ve nasibinden başkasına da ulaşamaz.” (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ ١٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَأَيِّنْ | nice var ki |
|
| 2 | مِنْ | den |
|
| 3 | نَبِيٍّ | peygamber- |
|
| 4 | قَاتَلَ | çarpıştılar |
|
| 5 | مَعَهُ | kendileriyle beraber |
|
| 6 | رِبِّيُّونَ | Rabbani (erenler) |
|
| 7 | كَثِيرٌ | birçok |
|
| 8 | فَمَا |
|
|
| 9 | وَهَنُوا | yılmadılar |
|
| 10 | لِمَا | şeylerden |
|
| 11 | أَصَابَهُمْ | başlarında gelen |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah |
|
| 15 | وَمَا |
|
|
| 16 | ضَعُفُوا | zayıflık göstermediler |
|
| 17 | وَمَا |
|
|
| 18 | اسْتَكَانُوا | boyun eğmediler |
|
| 19 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 20 | يُحِبُّ | sever |
|
| 21 | الصَّابِرِينَ | sabredenleri |
|
وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînafiyyedir. كَاَيِّنْ çokluk anlamında isim olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ نَبِيٍّ car mecruru, temyizidir. قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ cümlesi, كَاَيِّنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَاتَلَۙ fetha üzere mebni mazi fiildir. مَعَ mekân zarfı قَاتَلَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِبِّيُّونَ fail olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. كَث۪يرٌ kelimesi رِبِّيُّونَ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
كَاَيِّنْ lafzı كَمْ (nice) manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı كَ ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli اَيِّ kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla مِنْ harf-i ceriyle yapılan, mebni bir kelimedir.(Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاتَلَۙ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرٌۚ , sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. وَهَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle وَهَنُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَصَابَهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru اَصَابَهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا ضَعُفُوا cümlesi, atıf harfi وَ ile وَهَنُوا ‘ye matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. ضَعُفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا اسْتَكَانُوا cümlesi, atıf harfi وَ ile وَهَنُوا ‘ye matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اسْتَكَانُواۜ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اسْتَكَانُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كين ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. یُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الصَّابِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب 'dir.
الصَّابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi صبر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İlk cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كم manasında haberiye olan كَاَيِّنْ edatı, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Ayet-i kerîmede geçen كَاَيِّنْ lafzı, كم manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı ك ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli اىّ kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla من harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. Süyûtî, el-İtkan, c. 1, s. 463)
مِنْ نَبِيٍّ , çokluk bildiren كَاَيِّنْ ‘nin temyizidir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Mahallen merfû olan نَبِيٍّ ’deki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder.
كَاَيِّنْ , ‘nice, çok’ manalarına gelen çokluk edatıdır. Kendisinden sonra temyizi olan kelime مِنْ ile mecrur olur. (M. Meral Çörtü, Nahiv)
قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌ cümlesi, كَاَيِّنْ ’in haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Müsned olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَاتَلَ fiiline müteallik olan mekan zarfı مَعَهُ , ihtimam için, faile takdim edilmiştir
كَث۪يرٌ kelimesi, رِبِّيُّونَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
“Rabbânî” ile “ribbî” arasında bir mana farkı bulunduğunu söylemişlerdir. İbni Zeyd demiştir ki: “Rabbanî, veli imamlar ve halktır ki ribbeye bağlıdırlar. Buna göre ‘rabbânî’ve ‘ribbî’ ikisi de ‘rabbe intisab’ manasını içermekle beraber, ribbe bağlanmakla terbiye ve öğrenim görmüş topluluk; Rabbanî de Rabbe bağlanmakla diğerlerine öğretim ve eğitim yaptırabilecek yüksek seviyede bulunanlar diye ayrım yapılması en uygun mana olacaktır.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, menfî mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَهَنُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, bütün kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün-bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresindeki فِی harfi de إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
مَٓا اَصَابَهُمْ tabirinde isabet eden şeyler müphemdir. Allah yolunda savaşırken yaralanmalar, ölümler, fakirlik, yakınlarını kaybetmek kastedilmiş olabilir.
وَمَا ضَعُفُوا cümlesi ve ona matuf olan وَمَا اسْتَكَانُواۜ cümlesi, aynı üslupta gelerek … مَا وَهَنُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
رِبِّيُّونَ ’nin özelliklerinin gevşeklik göstermemek, zaafa uğramamak, boyun eğmemek şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
ضَعُفُوا - وَهَنُوا - اسْتَكَانُواۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Uhud Savaşı’nda kâfirlerin saldırıları karşısında ve Peygamberin (s.a.v) öldürülmesiyle ilgili olarak çıkan yalan haberi üzerine bazılarının gevşediklerine, azimlerinin kırıldığına, savaşta zaaf gösterdiklerine, münafık Abdullah b. Ubeyy b. Sekil vasıtasıyla Ebu Süfyan’dan eman almak istediklerine ve bu suretle müşriklere boyun eğdiklerine tarizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ
وَ istînâfiyyedir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük, muhabbet uyandırmak ve ikaz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
الصَّابِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Burada الصَّابِر۪ينَ [sabredenler] den murad; ya Uhud Savaşı’nda sabır ve sebat gösterenlerdir ki zamir kullanılmayıp zahir olarak zikredilerek hükmün (ilâhî sevginin) sebep ve illeti zımnen bildirilmiştir. Ya da bütün sabredenlerdir ve Uhud Savaşı’nda sabredenler de öncelikle bunlara dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle, mefûl farklılığıyla Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ١٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildi |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | قَوْلَهُمْ | sözleri |
|
| 4 | إِلَّا | başka |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | قَالُوا | demelerinden |
|
| 7 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 8 | اغْفِرْ | bağışla |
|
| 9 | لَنَا | bizim |
|
| 10 | ذُنُوبَنَا | günahlarımızı |
|
| 11 | وَإِسْرَافَنَا | ve taşkınlığımızı |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | أَمْرِنَا | işimizde |
|
| 14 | وَثَبِّتْ | ve sağlam tut |
|
| 15 | أَقْدَامَنَا | ayaklarımızı |
|
| 16 | وَانْصُرْنَا | bize yardım eyle |
|
| 17 | عَلَى | karşı |
|
| 18 | الْقَوْمِ | toplumuna |
|
| 19 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
قَوْلَهُمْ kelimesi كَانَ ’nin mukaddem haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl رَبَّنَا اغْفِرْ ’dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اغْفِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَنَا car mecruru اغْفِرْ fiiline mütealliktir. ذُنُوبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِسْرَافَنَا atıf harfi وَ ’la ذُنُوبَنَا ’ya matuftur. ف۪ٓي اَمْرِنَا car mecruru اِسْرَافَنَا ’ya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا ’dır.
وَ atıf harfidir. ثَبِّتْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. أَقۡدَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡكَـٰفِرِینَ cümlesi, atıf harfi وَ ile nidanın cevabına matuftur.
ٱنصُرۡ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى ٱلۡقَوۡمِ car mecruru ٱنصُرۡنَا fiiline mütealliktir. ٱلۡكَـٰفِرِینَ kelimesi ٱلۡقَوۡمِ ’nin sıfatı olup, cer alameti ی ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra ,gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثَبِّتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
و , atıf harfidir. Ayet, önceki ayetteki فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. قَوْلَهُمْ izafeti, كَانَ ‘nin mukaddem haberidir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nefy harfi ما ve istisna harfi إلا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. كان ‘nin haberi olan قَوْلَهُمْ maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nidanın cevabı ve ona atfedilen müteakip iki cümle, emir üslubunda gelmiş olmalarına rağmen dua manası taşımaktadır. Cümleler vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اغْفِرْ fiiline müteallik olan car-mecrur لَنَا , mütekellimin Allah'ın rahmetini istemedeki iştiyakını belirtmek için mef’ûl olan ذُنُوبَنَا ‘ya takdim edilmiştir.
Aynı üslupta gelen وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا ve وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ cümleleri hükümde ortaklık sebebiyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّنَا izafeti muzâfun ileyhin şanı içindir.
Rab’den istenenlerin bağışlanmak, sebat ve yardım şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا [Ayaklarımıza sebat ver.] ifadesinde istiare vardır. Ayakların sıkı, hareketsiz durması, fikir ve inançlardaki kararlılığa benzetilmiştir.
وثَبِّتْ أقْدامَنا ifadesinde, ayaklar kelimesi cüz küll alakası ile mecazı mürseldir. Ehemmiyetine binaen cüz zikredilerek kül olan, murad edilmiştir. Aslında kalbimizi, bedenimizi, bizi sabit kıl manasındadır. Alete isnad vardır.
قَوْلَهُمْ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا Uhud Savaşı’nda savaş alanını terk edenlere apaçık bir tarizdir.
Kâdî şöyle demiştir: “Bu, ister cihad isterse başka hususlarda olsun, musibet ve sıkıntılar esnasında dualarla nasıl istekte bulunacakları hususunda Allah tarafından yapılan bir terbiyedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟ ١٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَاتَاهُمُ | onlara verdi |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah (da) |
|
| 3 | ثَوَابَ | karşılığını |
|
| 4 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 5 | وَحُسْنَ | ve en güzelini |
|
| 6 | ثَوَابِ | karşılığının |
|
| 7 | الْاخِرَةِ | ahiret |
|
| 8 | وَاللَّهُ | (çünkü) Allah |
|
| 9 | يُحِبُّ | sever |
|
| 10 | الْمُحْسِنِينَ | güzel davrananları |
|
فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan istînâfiyyedir.
اٰتٰي fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. ثَوَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الدُّنْيَا muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
حُسْنَ atıf harfi وَ ’la ثَوَابَ ‘e matuftur. ثَوَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاٰخِرَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
یُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُحْسِن۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب 'dir.
الْمُحْسِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ
فَ , istînâfiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
حُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِ ibaresi وَ ’la ثَوَابَ الدُّنْيَا ’ya atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Bu kelimelerin izafetle gelmesi veciz ifade içindir.
حُسْنَ ثَوَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, S. 238)
حُسْنُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
حُسْنُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda müştakı gelmiştir.
الْاٰخِرَةِۜ ve الدُّنْيَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ثَوَابَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muktezâ-i zâhirin hilafına kelamda muzari yerine mazi gelmesi, kesin olacağına işaret içindir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’ân)
Önceki ayette lef bölümünde geçen اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا [Günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla] öğesi ile وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا [sebatımızı arttır] öğesinin neşr bölümündeki karşılıkları olan Allah’ın onlara [dünya nimetini ve ahiret nimetini vermesi] öğeleri arasında sıralı bir bağ bulunmamaktadır. Mürettep leff ü neşri bozan dünya nimetinin verilmesinin öne alınmış olması, muhtemelen savaş sırasında nazil olan bu ayetlerdeki müminlerin ثَبِّتْ اَقْدَامَنَا dualarına verilen karşılığın öncelenmiş olmasındandır. (Hasan Uçar, Kur’an-I Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları)
Ayette, yalnız cennet ve cennet nimetlerinin güzellikle vasıflandırılması, onların faziletini, üstünlüğünü ve Allah Teâlâ katında asıl muteber olan mükâfatın ahiret mükâfatları olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t - Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük, muhabbet uyandırmak ve ikaz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Hükmün illetini bildirmek ve muhabbeti artırmak için tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
Ayetin fasılası, mesel tarikinde tezyîl (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) olarak ıtnâb sanatıdır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟ [Allah muhsinleri sever.] lâzım; “onlara destek verir, kafirlere karşı zafer verir” anlamı ise melzûmdur. Lüzûm alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
حُسْنَ ve الْمُحْسِن۪ينَ۟ arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُحْسِن۪ينَ۟ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْمُحْسِن۪ينَ ’nin ال ile marifeliği cins için olup istiğrak anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Herkesin dünyayla ahireti arasındaki dengeyi koruyabildiği bir mekanı varmış. İslam; dünya ile ahiret arasında bir denge sağlayıcısı. Ne dünya nimetlerine dalıp, ahiretini unut. Ne de ahirete saplanıp, dünyayı kendine zindan et. Her dünya nimetinde, Allah’a teslim olmuş kul için, ahireti hatırlatan bir kapı bulunurmuş. Kimisi hayranlık uyandırır, ‘subhanAllah’ dedirtirmiş. Kimisi korkutur, kul Rabbine sığınırmış. Kimisi ibadetlerdeki ihlası arttırırmış. Hepsi şükrü hatırlatır, kulun gönlünden ‘elhamdulillah’ koparırmış.
Rabbim! Bizi, merhametinle ve affınla günahlarımızdan arındır. Seçim yapılması gerektiği zamanlarda; daima Senin rızan için cihad edenlerden ve sabredenlerden olmamızı nasip et.
Rabbim! Merhametine ve zenginliğine iman ederek, biz Senden iki cihanı da istiyoruz. Dünyadaki hayatımızı kolaylaştır, imtihanlarımızı hafiflet. Halimizi güzelleştir, kalbimizi nurunla doldur. Hayırlı işlerle meşgul olmamızı, hayırlı düşüncelerle dolmamızı nasip et. Ahiretteki derecemizi hayırla ve rahmetinin getirdiği ferahlıkla yükselt. Cennet kullarınla sohbeti ve cennet nimetlerinin tadını sevdiklerinle ve sevdiklerimizle beraber çıkarmamızı nasip et.
"Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım et!"
Bu duayı edip, duası kabul olan kullarına komşu olmak duasıyla.
Amin.
***
Geçirdiği bir hastalıktan sonra dizden aşağı bacaklarını, bir kulağını ve böbreklerini kaybeden bir kadının mücadele ederek hayatına devam etmesini ve elde ettiği başarılarını izledikten sonra şunları yazdı:
Dünya hayatı, dünyevi ya da uhrevi ya da her iki boyuta sahip mücadelelerden ibarettir. Hepsinin sonucunda hedeflenen, görünür ya da görünmez güzelliklere ulaşmaktır. Bunun için bazen beklemek, bazen de harekete geçmek gerekir.
Dünyevi mücadelelerle meşgul olan için ulaşmak istediğinin görünür ve bilinir olması önemlidir. Dünya için yaşayan kişi, genellikle hareket halindedir çünkü geçici nimetlerin peşinden koşar durur. Manevi aleminde ise durağandır yani hareketsizliği seçer.
Ömrünü uhrevi mücadelelerle süsleyen kişi için hayat geçici nimetlerden ibaret değildir. İmtihan aleminde yaşamanın getirdiği beklemeli mi yoksa harekete mi geçmeli gibi kafa karışıklıklarında Allah’a sığınır. Karşısına çıkan fırsatları Allah’ın rızasını gözeterek değerlendirir.
Kendisini maddi ve manevi anlamda geliştirmeye çalışan her kişinin kabul ettiği bir gerçek vardır: mücadele şarttır. Elde edilemeyenlerin ardından bakıp kalmak yerine hayal kırıklıklarıyla yüzleştikten sonra hazırlanmak ve elde olanlarla hareket geçmek gerekir.
Kayıplar ya da hastalıklar ya da kişiye ağır gelen herhangi bir durum; hayatın durması için yeterli bir sebep değildir. Teslimiyet, imtihanlardan dolayı yapıştırılan etiketleri sahiplenerek, maddi ve manevi gelişimi durdurmak demek değildir.
Alınan her nefesle beraber sahip olunan akıl ve beden gücü Allah’ın bir nimetidir ve kişiye Allah’ın yardımı ile harekete geç, dünyamızı bu imtihana karşı vereceğin mücadeleyle beraber daha da geliştir yani potansiyelimizi arttır demektir.
Ey Allahım! Bizi, Senin rızan için kendisini maddi ve manevi anlamda geliştirenlerden eyle. Bizi doğru yer ve zamanlarda, Senin rızanı kazanmak umuduyla bekleyenlerden ve harekete geçenlerden eyle. Senin rızandan uzaklaştıracak dünyalık mücadelelerle ömrümüzü heba etmekten muhafaza buyur. Senin rızana yaklaştıracak mücadeleleri kolaylaştır ve gönüllerimize sevdir.
Amin.