بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ١١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 4 | لَنْ |
|
|
| 5 | تُغْنِيَ | yarar sağlamayacaktır |
|
| 6 | عَنْهُمْ | onlara |
|
| 7 | أَمْوَالُهُمْ | malları |
|
| 8 | وَلَا | ne de |
|
| 9 | أَوْلَادُهُمْ | evladları |
|
| 10 | مِنَ | karşı |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 12 | شَيْئًا | hiçbir şey |
|
| 13 | وَأُولَٰئِكَ | ve onlar |
|
| 14 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 15 | النَّارِ | ateş |
|
| 16 | هُمْ | onlar |
|
| 17 | فِيهَا | orada |
|
| 18 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
Burada, mal ve evlâtlarının çokluğu sebebiyle şımarmış olan dolayısıyla kendilerine azap edilmeyeceğini iddia eden (bk. Sebe’ 34/35), asıl iman edilmesi gerekenleri inkâr ederek dinden uzaklaşan herkes uyarılmakta; mal ve evlât çokluğu gibi maddî ve geçici güçlerin insanları Allah’a yaklaştırıcı ve onun katında değerli kılıcı sebepler olmadığı, bu tür zenginliklerin Allah’tan gelecek olan cezaları önleyemeyeceği bildirilmektedir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تُغْنِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. عَنْهُمْ car mecruru تُغْنِيَ fiiline mütealliktir. اَمْوَالُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَٓا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَوْلَادُهُمْ atıf harfi وَ ile اَمْوَالُهُمْ ‘e matuftur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَمْوَالُهُمْ ve اَوْلَادُهُمْ ’ın mahzuf haline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, بديلا من عذاب الله şeklindedir. شَيْـًٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
تُغْنِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, اَصْحَابُ ’ ın hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamiri هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ kelimesine mütealliktir. خَالِدُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ ism-i mevsûl اِنَّ 'nin ismi, لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا cümlesi اِنَّ 'nin haberidir.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Müsnedün ileyh konumundaki الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Nefy ve tekit harfi لَنْ ’in dahil olduğu لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا cümlesi اِنَّ ’nin haberidir.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile, مِنَ اللّٰهِ car-mecruru da ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ tezayüf nedeniyle fail olan اَمْوَالُهُمْ ’a atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan لَٓا , olumsuzluğu tekid ifade eden zaid harftir. “ikisi ayrı ayrı da, bir arada da olsa kesinlikle fayda vermez” demektir.
اَمْوَالُهُمْ - اَوْلَادُهُمْ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
شَيْـًٔا ’in mahzuf haline müteallik olan مِنَ اللّٰهِ car-mecrurunda muzâfın ve halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. من عذاب الله (Allah’ın azabından) takdirindedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Mef’ûl olan شَيْـًٔا ’deki tenvin kıllet ve umum ifade eder. Mal ve evlat, Allah’tan gelecek en ufak bir azaba karşı dahi kâfirleri koruyamaz. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.
Allah Teâlâ sözlerini, اِنَّ , لَنْ ve لَٓا ile tekid ederek mal ve evladın insana ahirette hiçbir fayda vermeyeceğini kesin bir dille belirtmiştir. Bu tekidler kâfirlerin bu konudaki aksi fikirlerinin yanlışlığını ortaya koymak içindir.
Hesap günü fayda sağlamayacak şeylerin mal ve evlat olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.
Dünyada en çok değer verilen iki şey: Mal ve evlattır. Bunların ahirete faydası, ancak dünyadayken salih işlerde kullanılması ile olur.
Malın evlada takdimi, özellikle küfür ehli için malın kıymetli olması dolayısıyladır.
Bu mananın mefhumu muhalifi, müminlere mal ve evladının ahirette faydası olduğu gibi dünyada da fayda vermesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, bu ayette bilhassa malları ve çocukları zikretmiştir. Çünkü cansızların en faydalısı mallar, canlıların en faydalısı ise çocuklardır. Daha sonra Hak Teâlâ, kâfirlerin, ahirette bu iki şeyden kesinlikle faydalanamayacaklarını beyan buyurmuştur ki bu, onların o iki şeyin dışındaki şeylerden öncelikle faydalanamayacaklarını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la اِنَّ ‘nin haberi … لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اَصْحَابُ النَّارِ ’ın, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اَصْحَابُ النَّار ‘dan müekked hal olarak ıtnâbtır.
Tekid edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , ihtimam için, amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Ateşe aid zamirin dahil olduğu ف۪يهَا ’daki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, 1631 Soru ve Cevap, soru 501)
هُمۡ فِیهَا خَـٰلِدُونَ sözü tehdit ve uyarıdır. Müminlere vaad edilenin belirtilmemesi belki de şanlarının yüceliğindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Onların ateş halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesinde taksim sanatı vardır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır.(Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı:18 s.174)
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hal-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ’sız gelir.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ cümlesi aynen, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ cümlesi ufak değişikliklerle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu cümle hasr ifade ettiğine göre cehennemde kâfirlerden başka hiç kimsenin ebedi kalmayacağı sabit olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ١١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَثَلُ | durumu |
|
| 2 | مَا | şeylerin (malların) |
|
| 3 | يُنْفِقُونَ | harcadıkları |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 6 | الْحَيَاةِ | dünya |
|
| 7 | الدُّنْيَا | hayatında |
|
| 8 | كَمَثَلِ | benzer |
|
| 9 | رِيحٍ | bir rüzgara |
|
| 10 | فِيهَا | kendisine |
|
| 11 | صِرٌّ | dondurucu |
|
| 12 | أَصَابَتْ | vurup |
|
| 13 | حَرْثَ | ekinine |
|
| 14 | قَوْمٍ | bir topluluğun |
|
| 15 | ظَلَمُوا | zulmeden |
|
| 16 | أَنْفُسَهُمْ | nefislerine |
|
| 17 | فَأَهْلَكَتْهُ | onu mahveden |
|
| 18 | وَمَا |
|
|
| 19 | ظَلَمَهُمُ | onlara zulmetmedi |
|
| 20 | اللَّهُ | Allah |
|
| 21 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 22 | أَنْفُسَهُمْ | onlar kendi kendilerine |
|
| 23 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
Bu misalde ekin insan hayatını sembolize etmektedir. Çünkü insan hayatta iyi ve kötü işler yapar, âhirette de bunların karşılığını alır, yani dünyada ne ekerse âhirette onu biçer. Buna göre yüce Allah bu misalle şöyle bir ders vermektedir: Hava ekinlerin yetişmesi için yararlıdır. Ancak aşırı sıcak veya soğuk hava zararlı da olabilir hatta ekinleri yok edebilir. Bunun gibi sadaka verip yardım etmek de âhiretteki sevabın çoğalmasına yardımcı olabilir. Fakat bu sadaka inkârla zehirlenmişse o sevabı mahvedebilir de.
<style="text-align:>Allah insanın ve onun etkinlikte bulunduğu alanların mutlak hâkimi olduğu gibi, sahip olduğu servetin de gerçek sahibidir. Eğer Allah’ın kulu, O’nun iradesinin üstünlüğünü kabul etmez veya O’nun nimetlerini kullanırken, O’nun kanunlarını çiğnerse suçlu duruma düşer, hatta bu harcamalarından dolayı cezalandırılır. (Mevdûdî, I, 253) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri) </style="text-align:>Sarra صرّ :
إصْرارٌ bir suça/günaha sıkıca kendini düğümleme, kendini sıkı sıkıya bağlama ve ondan kopmaktan imtina etme, sakınma, uzak durma veya kopmayı reddetme anlamındadır. Kelimenin aslı sıkıca bağlamak anlamına gelen صَرٌّ sözcüğünden gelir.
Türkçede de kullanılan sürre صُرَّةٌ içine içine dirhemlerin düğümlendiği kesedir(para kesesi).
إصْرارٌ kişinin kalben üzerine bağlandığı, azim ve kararlılık gösterdiği her türden arzudur. Son olarak صَرَّةٌ'e gelince bir kapta toplanmışçasına birbiriyle kenetlenmiş topluluktur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de if'al babında fiil ve iki farklı isim formunda olmak üzere 6 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri ısrar ve sürre (alayı)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ
İsim cümlesidir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُنْفِقُونَ ’dir. İrabtan mahalli yoktur.
يُنْفِقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي هٰذِهِ car mecruru يُنْفِقُونَ fiiline mütealliktir. الْحَيٰوةِ işaret isminden bedel olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
كَمَثَلِ car mecruru, mübteda مَثَلُ ’nün mahzuf haberine mütealliktir. ر۪يحٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ف۪يهَا صِرٌّ cümlesi ر۪يحٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. صِرٌّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَصَابَتْ حَرْثَ cümlesi, ر۪يحٍ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اَصَابَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. حَرْثَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesi, قَوْمٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
ظَلَمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهْلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
“Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali” cümlesindeki ما edatı, masdar edatı olabileceği gibi aidi hazf edilmiş bir ism-i mevsûl de olabilir. “Onların o harcadıklarının misali…” anlamındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred, ikincisi isim, üçüncüsü fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’dır.
اَهْلَكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
اَصَابَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Cümle, önceki cümledeki ظَلَمُٓوا ’daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
ظَلَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. اَنْفُسَهُمْ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ [İşte bunlara haksızlık eden de Allah değil…] ifadesindeki zamir, münafıklara raci olup Allah onların harcamalarını kabul etmemek suretiyle onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmettiler, zira onu kabul edilecek şekilde yapmadılar, demektir. Veya ekin sahiplerine racidir ve mana; Allah onların ekinlerini helak etmek suretiyle onlara zulmetmedi. Aksine onlar cezayı hak edecekleri günahlar işleyerek kendi kendilerine zulmettiler demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلٰكِنْ kelimesi لَكِنَّ şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur ki bu taktirde ibare; وَ لَكِنَّ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَهَا هُمْ [Ancak kendilerine, bizzat kendileri zulmetmiştir.] şeklinde olur. Şeddesiz okunduğunda şan zamirini düşmüş kabul ederek وَ لَكِنَّهُ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ [Ancak durum şudur ki kendileri zulmetmişlerdir.] anlamının murad edilmesi caiz değildir; bu ancak şiir zaruretinde caiz olur.(Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh …مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ , az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle marife olmuştur.
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla hayat içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü hayat hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Dünya hayatının هٰذِهِ ile işaret edilmesi müşarun ileyhe dikkat çekmek içindir.
Teşbih harfi كَ ’nin dahil olduğu كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. Haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪يهَا صِرٌّ cümlesi ر۪يحٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur ف۪يهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. صِرٌّ, muahhar mübtedadır. Mübtedaki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
ر۪يحٍ ’deki nekrelik tazim ve evsafı bilinmeyen bir neve işarettir.
ف۪يهَا صِرٌّ cümlesinde rüzgara aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. Rüzgar lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Rüzgar içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Zarfiyet özelliği taşıyan nesne ile rüzgar arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ر۪يحٍ için ikinci sıfat cümlesi اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûlün muzâfun ileyhi olan قَوْمٍ ‘deki tahkir ifade eden nekrelik, sıfat sayesinde marifeliğe yaklaşmıştır.
ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesi قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
فَ ile … اَصَابَتْ cümlesine atfedilen فَاَهْلَكَتْهُ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetteki temsîli teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
Burada kâfirlerin böbürlenmek ve riya için yaptıkları harcamaların tamamının boşa gittiği son derece çarpıcı ve canlı bir temsille anlatılmaktadır. Onların, Allah’ın rızasını aramaksızın insanlar arasında güzelce anılmaya ve övülmeye sebep olan şeyler uğrunda mallarını infak etmeleri, soğuk bir rüzgârın isabet etmesiyle yok olup giden ekine benzetilmektedir. Bu benzetmeyi Beyzâvî şu ifadelerle açıklar: “Allah Teâlâ’nın maksadı, kâfirlerin zayi olan harcamalarını şiddetli ve çok soğuk bir kasırganın vurduğu, kendileri için ne dünyada ne de ahirette hiçbir yarar bırakmadığı ekine benzetmektir. Bu teşbih bir mürekkeb teşbihtir. Bundan dolayı teşbih edatının حَرْثَ (ekin) kelimesinin başına değil de ريح (rüzgâr) kelimesinin başına getirilmesinde bir mahzur görülmemiştir. Ayrıca كمثل مهلك ريح (rüzgârın helak ettiği) şeklinde bir takdir de caizdir. Müfessirimiz son açıklamalarıyla bu teşbihte yer alan müşebbehün bihin, ayrışabilen basit bir yapıdan değil, aksine ‘kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgâr’şeklinde birbirinden ayrışması mümkün olmayan kompleks bir yapıdan, bir tasavvurdan oluştuğu için teşbih edatının ilk bakışta müşebbehün bih gibi algılanan ‘ekin’kelimesinin başında yer alma beklentisinin doğru olmadığına zira bu tür mürekkeb teşbihlerde müşebbehün bihin sadece teşbih edatının başında yer aldığı kelime değil, o benzetmede bulunan bütün cümlelerden anlaşılan, karma bir mana tablosu olduğuna dolayısıyla yapıya bütüncül bakmak gerektiğine dikkat çekmek istemiştir.” (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Nasıl ki don vuran tarla mahvoluyorsa infak eden kişinin de ahirete hiçbir hayrı kalmaz. Bunun sebebi de inkârıdır. Burada rüzgâr küfre, ekin de infaka benzetilmiştir. Temsilî teşbih vardır. Kâfirlerin iftihar veya şöhret, münafıkların da riya ve korku için yaptıkları harcamaların durumu dondurucu bir rüzgârın vurduğu ekine benzetilmiştir.
صِرٌّ , sesi ve soğuğu şiddetli olmak, diş gıcırdatmak demektir. صِرٌّ kelimesinin türevi olan صرصر hamam böceğidir.
مَثَلِ [örnek] ve كَ [gibi] manası üst üste gelerek vurgu yapılmıştır.
Kâfirlerin hayırlarından fayda olmadığı söylenerek şer için yaptıklarının cezasının büyüklüğüne de tariz yapılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Onların infakları, helak olan ekine benzetilmektedir. O halde infakları kavurucu ve soğuk bir rüzgâra nasıl benzetilir denirse biz deriz ki: “Teşbih (benzetme)”, iki kısımdır:
1- İki cümlenin cüzleri arasında benzerlik bulunmasa bile iki cümlenin maksatları arasında bir benzerliğin bulunması; buna, teşbih-i mürekkeb adı verilir.
2- İki cümleden kastedilen şeyler ile iki cümlenin cüzleri arasında bir benzerliğin bulunması. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ظَلَمَهُمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonundaki وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ ifadesinden sonra ne geleceği anlaşılmaktadır.
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl اَنْفُسَهُمْ , amili olan يَظْلِمُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Fasılaya riayet için yapılan bu takdim onların kendi kendilerine zulmettiklerini vurgular, tahsis için değildir.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
ظَلَمُو - اَنْفُسَهُمْ - مَثَلُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا ظَلَمُونَا - يظلمون kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ cümlesiyle وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
ظَلمنا ve يَظْلِمُونَ ifadelerinde, onların zulüm ve inkârda devam ettiklerini göstermek için geçmiş ve şimdiki zaman kipleri birlikte kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
ظَلَمُوا أنْفُسَهُمْ ifadesi temsile dahil olarak, temsili korkunç ve kötü bir hale getirir. Müşebbehün bihin bir cüzü değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
İnsan kendine zulmetmez fakat yaptığı zulmün sonucunda nefsine azap edilmesine yol açar. Bu nedenle sebebe isnaddır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ١١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | ki onlar |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا | sakın |
|
| 5 | تَتَّخِذُوا | edinmeyin |
|
| 6 | بِطَانَةً | kendinize dost |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | دُونِكُمْ | kendinizden başkasını |
|
| 9 | لَا |
|
|
| 10 | يَأْلُونَكُمْ | onlar sizi geri durmazlar |
|
| 11 | خَبَالًا | bozmaktan |
|
| 12 | وَدُّوا | isterler |
|
| 13 | مَا | şeyleri |
|
| 14 | عَنِتُّمْ | size sıkıntı verecek |
|
| 15 | قَدْ | doğrusu |
|
| 16 | بَدَتِ | taşmaktadır |
|
| 17 | الْبَغْضَاءُ | öfke |
|
| 18 | مِنْ | -ndan |
|
| 19 | أَفْوَاهِهِمْ | onların ağızları- |
|
| 20 | وَمَا | şeyler (kin) ise |
|
| 21 | تُخْفِي | gizledikleri |
|
| 22 | صُدُورُهُمْ | göğüslerinde |
|
| 23 | أَكْبَرُ | daha büyüktür |
|
| 24 | قَدْ | elbette |
|
| 25 | بَيَّنَّا | açıkladık |
|
| 26 | لَكُمُ | size |
|
| 27 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 28 | إِنْ | eğer |
|
| 29 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 30 | تَعْقِلُونَ | düşünüyor |
|
Bitâne, esasında elbisenin iç yüzündeki astar demektir. Bundan bir kimsenin sırlarına vakıf olan pek sıkı dostuna da "bitâne denilir. Müminler, milletlerinin ehlinden başkasını, yani gerek kâfirleri ve gerekse münafıkları (iki yüzlüleri) iç yüzlerine vakıf olacak özel işlerinde ve muamelelerinde kullanmaktan yasaklanmıştır ki, bu yasaklamanın özel hususlara da şümulü bulunmakla beraber âyetin siyâkı (gelişi) -daha çok genel işlere bakmaktadır. Bunun gerekçesi de her iki tarafın ruhî durumları izah olunarak anlatılmıştır.
Evvela size fesat ve zarar yapmakta hiç kusur etmezler. Size meşakkat ve zahmet veren şeylerden memnun olurlar. Buğuzları ağızlarından taşmış, aleyhinize devamlı propaganda yapmaktadırlar. Halbuki sîne (göğüs, kalp)lerinde gizledikleri öfkeler, kinler daha büyüktür. (Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri) .
Beğada بغض :
Hoşlanılmayan şeye karşı duyulan nefrettir. Hubb sözcüğünün zıddıdır.
Köke ait بَغْضاء formu aşırı buğz ve nefret anlamında kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli buğzdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Değiştirme anlmında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِطَانَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ دُونِ car mecruru بِطَانَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri; أصفياء (en safları) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَبَالًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَبَالًا [Kötülük] kelimesi ikinci mef’ûl olarak mansub gelmiştir. Çünkü “geri kalmamak” anlamındaki لَا يَأْلُونَ َfiili iki mef’ûlü teaddi eder. Masdar olarak (mef’ûlü mutlak) da mansub gelmiş olabilir. Yani “Onlar size, sizi bozacak şekilde kötülük yaparlar.” demek olur. Harf-i cerin hazfı ile nasb edilmiş olması da mümkündür. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَتَّخِذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ
Fiil cümlesidir. وَدُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel وَدُّوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
عَنِتُّمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُّمْ fail olarak mahallen merfûdur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَدَتِ fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. الْبَغْضَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ اَفْوَاهِ car mecruru بَدَتِ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تُخْف۪ي ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تُخْف۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. صُدُورُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَكْبَرُ mübteda مَا ’nın haberi olup damme ile merfûdur.
تُخْف۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’dir.
اَكْبَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَيَّنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمُ car mecruru بَيَّنَّا fiiline mütealliktir. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْقِلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْقِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; لا توالوهم أو فلا تتّخذوا منهم أصدقاء (Onlarla arkadaş olmayın veya onları dost edinmeyin.) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
بَيَّنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
Mef’ûl olan بِطَانَةً ‘deki nekrelik kıllet, umum ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, umum ve şumûle işarettir.
مِنْ دُونِكُمْ car-mecruru, بِطَانَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِن دُونِكُمْ ifadesinde مِن harfinin zaid olması ve دُونَ kelimesinin de ‘etrafınızda’manasında mekân ismi olması caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy siyakında nekre umum ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kişinin ‘’bitane’’si, yani astarı, kişinin güvenip sırlarını anlattığı kimsedir. Böylece kişinin sırdaşı elbisenin astarına benzetilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِطَانَةً kelimesi astar demektir. باطِن kelimesi de aynı köktendir. Dost, sırdaş, gizli olan şeyi paylaşan manaları vardır. Bu ibarede istiare vardır. Yakın arkadaşlar elbise astarına benzetilmiştir Çünkü kişinin ve yaptıklarının iç yüzünü bilirler, astarın vücuda yakınlığı kadar ona yakındırlar. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ
Ayetin ikinci cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ألو fiili ihmal etmek demektir. Kur’an’da 3 kez fiil olarak geçmiştir. Rahman suresinde 34 kez آلاء nimetler manasında geçmiştir.
İkinci mef’ûl olan خَبَالًا ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
خَبَالًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
خَبَالًاۜ , zihin bozukluğu, çılgınlık, akıl karışıklığı, kusur etme demektir.
وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Masdar harfi مَا ve onu takip eden عَنِتُّم cümlesi masdar teviliyle وَدُّوا fiilinin mef’ûlü yerindedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَنِتُّمْۚ - خَبَالًا ve وَدُّوا - يَأْلُونَكُمْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ ifadesi; مَا masdariye kabul edilerek [sıkıntıya düşmenizi isterler] manasındadır. العنت aşırı zarar ve sıkıntı anlamında olup aslında kemiğin sarıldıktan sonra kırılması demektir. Yani size gerek dininizde gerekse dünyanızda en büyük ve en ağır zararı vermeyi arzu ederler. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Birinci istînaf cümlesi, onların halini açıklamakta ve onlardan uzak durmayı emretmekte; ikinci istînaf cümlesi de nehyi teyit ve nehyedilen şeyden şiddetle sakınmanın gerekliliğini ifade etmektedir. Yani onlar, sizin hep sıkıntıya ve şiddetli bir zarara uğramanızı isterler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin başındaki قَدْ tekid içindir. Tahkik ifade eder. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ [Kin ve nefretleri ağızlarından taşmıştır.] Yani konuşmalarında görülmektedir, çünkü onlar aşırı nefretlerinden dolayı dillerine sahip olamazlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ [Kinleri ağızlarından dökülür.] ifadesinde ağızdan dökülen bir şey yoktur, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Ağı
اَفْوَاهٌ kelimesi فمٌ kelimesinin çoğuludur. فمٌ kelimesinin aslı فوهٌ olduğu sonra hafiflik olsun diye hâ harfinin hazfedilip vav’ın yerine her ikisi de şefevi (dudak) harflerinden olduğu için mim harfi getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müsned olan اَكْبَرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ [Sînelerinin gizlediği] ifadesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kalplerinde olan düşünceleri ‘’göğüslerde gizlenen’’şeklinde ifade edilmiştir.
صُدُورُهُمْ - اَفْوَاهِهِمْۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تُخْف۪ي - بَدَتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ cümlesiyle وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْبَرُۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Dost edinilmemesi gereken kimselerin verecekleri zararların sıkıntıya düşürmek, öfkelerini sözlerle belli etmek, kalplerinde büyük kin beslemek şeklinde ayrıntılanması taksim sanatıdır.
تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ [Sînelerin gizlediği] ibaresi kinayedir.
تُخْف۪ي fiilinin صُدُورُهُمْ ’a nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gizleme fiili صُدُورُ ’a nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ cümlesi, istînâfiyye veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin başındaki قَدْ tekid içindir. Tahkik ifade eder. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delalet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder. Ayetlerin açıklanmasına “celal, izzet ve galebe” manaları katmıştır.
Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
تُخْف۪ي - بَيَّنَّا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, şart üslubundadır. Şart cümlesi olan كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir.
كَانَ ’nin haberi تَعْقِلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)
Öncesinin delaletiyle takdiri فلا توالوهم أو فلا تتّخذوا منهم أصدقاء (Onlarla dost olmazsınız.) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
[Size] dinde samimi olma, Allah dostlarını dost, Allah düşmanlarını ise düşman edinmenin farz olduğuna delalet eden [ayetlerimizi açık seçik bildirdik. Tabii] size bildirilenleri [akleder] ve bunlarla amel eder[seniz.](Zemahşeri, Keşşâf ’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ١١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هَا أَنْتُمْ | işte siz |
|
| 2 | أُولَاءِ | öyle kimselersiniz ki |
|
| 3 | تُحِبُّونَهُمْ | onları seversiniz |
|
| 4 | وَلَا |
|
|
| 5 | يُحِبُّونَكُمْ | halbuki onlar sizi sevmezler |
|
| 6 | وَتُؤْمِنُونَ | ve inanırsınız |
|
| 7 | بِالْكِتَابِ | Kitabın |
|
| 8 | كُلِّهِ | hepsine |
|
| 9 | وَإِذَا | zaman |
|
| 10 | لَقُوكُمْ | sizinle karşılaştıkları |
|
| 11 | قَالُوا | derler |
|
| 12 | امَنَّا | inandık |
|
| 13 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 14 | خَلَوْا | yalnız kaldıkları |
|
| 15 | عَضُّوا | ısırırlar |
|
| 16 | عَلَيْكُمُ | size karşı |
|
| 17 | الْأَنَامِلَ | parmak uçlarını |
|
| 18 | مِنَ | -den |
|
| 19 | الْغَيْظِ | öfke- |
|
| 20 | قُلْ | de ki |
|
| 21 | مُوتُوا | ölün |
|
| 22 | بِغَيْظِكُمْ | öfkenizden |
|
| 23 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 24 | اللَّهَ | Allah |
|
| 25 | عَلِيمٌ | bilir |
|
| 26 | بِذَاتِ | özünü |
|
| 27 | الصُّدُورِ | göğüslerin |
|
Şüphesiz ki mümin olmayanları sırdaş edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını ya da menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek sakıncalı olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur.
Kur’ân müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gİslâm, dinin temel ilke ve amaçlarına ters düşmeyecek ölçüler içinde gayri müslimlerle ilim, teknik ve sanat alışverişinde bulunmayı yasaklamaz. Çünkü ilmin vatanı ve milliyeti yoktur. Hadiste de buyurulduğu gibi (Tirmizî, “İlim”, 19) yararlı bilgi ve fikir müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır. Bu konularda müslümanlar din ayırımı yapmaksızın herkesten istifade edebilirler ve kendi birikimlerinden başkalarını yararlandırırlar. Nitekim tarihte de böyle yapmışlardır (gayri müslimlerin dost edinilmemesi hususunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/28)
Gayri müslimlerle beşerî ilişkilerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte ve böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir (Mümtehine 60/8). Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir. Bu tür gayri müslimlerle dostluk bağları Kur’ânları yüce Allah zalimler olarak nitelemiştir. (bk. Mümtehine 60/9) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ
İsim cümlesidir. هَٓا tenbih harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi اُو۬لَٓاءِ haber olarak mahallen merfûdur. تُحِبُّونَهُمْ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تُحِبُّونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يُحِبُّونَكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْكِتَابِ car mecruru تُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. كُلِّه۪ kelimesi الْكِتَابِ için manevi tekid olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ [Sizler o kimselersiniz ki] yani sizler kâfirlerle dostluk kurmakta hata eden o kimselersiniz demektir. تُحِبُّونَهُمْ [Onları seversiniz], لَا يُحِبُّونَكُمْ [onlar ise sizi sevmezler], bu da dostluklarındaki hatayı açıklamaktadır ve ikinci haberdir ya da اُو۬لَٓاءِ ’nin haberidir, cümle de اَنْتُمْ ’ün haberi ya da hal’dir, amili de işaretteki manadır. اُو۬لَٓاءِ ’nin, arkasındaki şeyin tefsir ettiği gizli bir fiille mensup olması da caizdir, o zaman cümle haber olur. [Kitapların hepsine iman edersiniz.] bütün kitapların cinsine demektir ki o da لَا يُحِبُّونَكُمْ ’den hal’d ir. Cümlede Müslümanları azarlama vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
تُحِبُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
تُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. لَقُوكُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَقُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ ’ dır.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubtur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezm etmeyen zaman zarfıdır. خَلَوْا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَلَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Şartın cevabı عَضُّوا عَلَيْكُمُ ’dir.
عَضُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمُ car mecruru عَضُّوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; حانقين عليكم (Size kızgındırlar) şeklindedir. الْاَنَامِلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ harf-i ceri sebebiyyedir. مِنَ الْغَيْظِ car mecruru عَضُّوا fiiline mütealliktir.
قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
مُوتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. بِغَيْظِكُمْ car mecruru مُوتُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الصُّدُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin aşındaki هَـٰۤأَ tenbih harfidir.
اَنْتُمْ müsnedün ileyh, تُحِبُّونَهُمْ cümlesi müsneddir. اُو۬لَٓاءِ , münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu nida cümlesi, itiraziyyedir.
Muhtevanın son derece önemli olduğuna dikkat çekmek için gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
اَنْتُمْ ’ün haberi olan تُحِبُّونَهُمْ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا يُحِبُّونَكُمْ cümlesi, وَ ’la تُحِبُّونَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تُحِبُّونَهُمْ - لَا يُحِبُّونَكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُحِبُّونَهُمْ cümlesiyle لَا يُحِبُّونَكُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ [Sizler o kimselersiniz ki] yani sizler kâfirlerle dostluk kurmakta hata eden o kimselersiniz demektir. تُحِبُّونَهُمْ [Onları seversiniz], لَا يُحِبُّونَكُمْ [onlar ise sizi sevmezler], bu da dostluklarındaki hatayı açıklamaktadır ve ikinci haberdir ya da اُو۬لَٓاءِ ’nin haberidir, cümle de اَنْتُمْ ’ün haberi ya da hal’dir, amili de işaretteki manadır. اُو۬لَٓاءِ ’nin, arkasındaki şeyin tefsir ettiği gizli bir fiille mensup olması da caizdir, o zaman cümle haber olur. [Kitapların hepsine iman edersiniz.] bütün kitapların cinsine demektir ki o da لَا يُحِبُّونَكُمْ ’den hal’d ir. Cümlede Müslümanları azarlama vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ
Cümle, haber olan تُحِبُّونَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygada gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
كُلِّه۪ۚ , manevî tekit olarak بِالْكِتَابِ ’yi tekit etmiştir.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayette bir hazif vardır ve takdiri şu şekildedir: “(Onlar kitaba inanmadıkları halde) siz kitabın tamamına inanırsınız.” Bu hazif, yerinde bir haziftir. Çünkü biz iki zıddın birlikte anlaşılacağını söylemiştik. Binaenaleyh iki zıttan birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine gerek bırakmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ
Şart üslubunda gelen cümle atıf harfi وَ ‘la تُحِبُّونَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan لَقُوكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُٓوا اٰمَنَّا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli, اٰمَنَّا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تُؤْمِنُونَ - اٰمَنَّاۗ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman/7, c. 2, s. 397)
وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ
Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan خَلَوْا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا cümlesiyle وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ [Parmakları ısırmak] ibaresinde tecessüm sanatı vardır. Gözümüzün önüne o sahne gelir.
Arapçada kelimenin ilk harfi ع ikincisi ض olursa fiilde şiddet ve eza manası olur. عضد pazunun kuvvetlenmesi, عضل güç iş denmektir. (Medine Balcı)
عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ [Size karşı kızgınlıklarından tırnaklarını kemirir, kendi kendilerini yerler.] Ebu Hayyan şöyle der: Kızgın ve pişman olan kişiye, tırnaklarını kemiriyor denilirse bu hakikat olur. Bunun temsilî mecaz olma ihtimali de vardır. Bu takdirde onların şiddetli kinleri ve müminlere eziyet edememekten duydukları üzüntüleri bu şekilde ifade edilmiş olur.
اٰمَنَّا [İman ettik] derler’in zıddı; “İnkar ederler” olacakken عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ [Kinlerinden parmaklarını ısırırlar.] ifadesi gelmiştir. Tıbâka mülhak îhâm-ı tezâddır. Sebep-müsebbep alakasıyla inkârın neticesi olan parmak ısırma zikredilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir ve beddua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
لَقُوكُمْ - قَالُٓوا - قُلْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
غَيْظِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“De ki: Geberin kininizle...” buyurmuştur ki bu onlar için ölünceye kadar kinlerinin artmasına yapılan bir bedduadır. Onların kinlerinin artmasından murad ise kinlerinin artmasını gerektiren İslam’ın daha fazla kuvvet buluşu ve Müslümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile gayz içine düşmeleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ [Kininizle ölün!] sözü kinayedir. Ölmek manası yoktur. O hal içinde ölmüş gibi beter bir durumda kalın demektir. Beddua makamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrarî teceddüt ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. بِذَاتِ الصُّدُورِ car mecruru عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِذَاتِ الصُّدُورِ , kalplerin sahibi ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir şey yerine konmuştur.
Kalp yerine صُّدُورِ kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’sözü, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’manasıdır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Ayrıca bu cümlede tağlib sanatı vardır. Allah Teâlâ her şeyi bilir. Özellikle ‘sînelerin özünü bilir’buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir
Bu cümle, ‘onlar sizin kitabınıza inanmazlar’manasında tarizdir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan اِنَّ harfiyle tekid edilmiştir, عَل۪يمٌ kelimesi mübalağa sıygasındadır ve بِذَاتِ الصُّدُورِ tabiri geçmiştir. Burada فِي الصُّدُورِ buyurulmamıştır, çünkü عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)
Ayette kalpler olarak tercüme edilen صدور kelimesinin müfredi olan صدر (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)
‘’Parmakları ısırma” kızgınlıktan kinaye olan bir tabir halini almıştır. Öyle ki ortada hakiki manada bir ısırma bulunmasa bile kızan kimseler için “O, öfkesinden parmaklarını ısırıyor.” denilmiştir. Müfessirler, “Onlar, müminlerin birbirleriyle ülfet edip söz birliği ettikleri ve birbirlerinin aralarını bulduklarını gördükleri için bu denli öfkelenmişlerdir.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların her biri kalpte bir hal oldukları için ona nispet edilmiş ve böylece o hal kalbin âdeta sahibi olmuştur. Binaenaleyh bu tabirin manası, “Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan düşünceler, niyetler, art niyetler ve maksatları bilir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ [Allah elbette sînelerin özünü bilir (zihinlerin en derin bölgelerine bile vakıftır)!] Dolayısıyla münafıkların içlerindeki öfke ve kini, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ne halde olduklarını çok iyi bilmektedir! Bu cümlenin, mekulü’l-kavle yani söylenmesi istenen söze dahil olması kadar olmaması da muhtemeldir. “Her iki ihtimale göre cümlenin manası nasıl olur?” dersen, şöyle derim: Mekulü’l-kavle dahil ise mana, “Sana olan kinlerinden dolayı öyle derim: Aralarında gizlice parmaklarını ısırdıklarını onlara haber ver ve ‘Allah aranızda gizlice yaptığınız bu şeylerden daha gizli olanları, kalplerde gizlenenleri dahi bilir, o halde zannetmeyin ki sizin herhangi bir sırrınız ona gizli kalır.’de” şeklinde olur. Mekulü’l-kavlin dışında ise o zaman da “Ya Muhammed! Onlara bunu söyle ve Seni onların sırlarına muttali kılmama şaşırma. Çünkü Ben bundan daha gizli olanları yani kalplerinde gizleyip de dilleriyle ifade etmedikleri şeyleri de bilirim!” şeklinde olur. Ayrıca burada herhangi bir sözün olmaması ve “De ki: Geberin kininizle” ifadesinin, Peygamberin (s.a.v) gönlünü ferah tutup ümitvar olması ve bunların; İslam’ın aziz, kendilerinin ise zelil olması neticesinde kinlerinden helak olacağına dair ilâhî vaid mujdesini almasına yönelik bir emir olması da mümkündür. Sanki “bunu kendine söyle” denilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟ ١٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | تَمْسَسْكُمْ | size dokunsa |
|
| 3 | حَسَنَةٌ | bir iyilik |
|
| 4 | تَسُؤْهُمْ | onları tasalandırır |
|
| 5 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 6 | تُصِبْكُمْ | size dokunsa |
|
| 7 | سَيِّئَةٌ | bir kötülük |
|
| 8 | يَفْرَحُوا | sevinirler |
|
| 9 | بِهَا | ona |
|
| 10 | وَإِنْ | eğer |
|
| 11 | تَصْبِرُوا | sabreder |
|
| 12 | وَتَتَّقُوا | ve korunursanız |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | يَضُرُّكُمْ | size zarar vermez |
|
| 15 | كَيْدُهُمْ | onların tuzağı |
|
| 16 | شَيْئًا | hiçbir şekilde |
|
| 17 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 18 | اللَّهَ | Allah |
|
| 19 | بِمَا | şeyleri |
|
| 20 | يَعْمَلُونَ | onların yaptıkları |
|
| 21 | مُحِيطٌ | kuşatmıştır |
|
Kâfirlerin ve münafıkların müslümanların en küçük başarılarına, birlik, beraberlik ve refahlarına tahammül edemedikleri; müminlerin başına gelecek kötülük ve sıkıntılara sevindikleri bildirilmiş; onların bu menfi tutumlarına rağmen müslümanlara sabırlı olmaları, onlarla samimi dost olmaktan kaçınmaları, ancak onların hukukunu çiğnemekten de sakınmaları tavsiye edilmiştir. Zira bu davranış düşmanlıkların ortadan kalkmasına, dostlukların gelişmesine sebep olur.
Nitekim Fussılet sûresinin 34. âyetinde, “Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” buyurulmuştur. Âyette, bu tedbirler alındığı takdirde onların tuzaklarının müminlere hiçbir zarar vermeyeceğine dikkat çekilmiştir. Allah’ın onların yaptıklarını hem bilgisiyle hem de kudretiyle kuşatmış olduğunun belirtilmesi, onların, Allah’ın bilgisi dışında ve izni olmadan hiçbir şey yapamayacaklarını ifade eder. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ
Fiil cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَمْسَسْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حَسَنَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen تَسُؤْهُمْۘ cümlesi şartın cevabıdır.
تَسُؤْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir هُمْۘ mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur. اِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. تُصِبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَيِّئَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَفْرَحُوا بِهَاۜ cümlesi şartın cevabıdır.
يَفْرَحُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru يَفْرَحُوا ’ye mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصِبْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَصْبِرُوا şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَتَّقُوا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
تَتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يَضُرُّكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّ sükun ile meczum muzari fiildir. Şedde sebebiyle iki sakinin birleşmesinden dolayı damme ile harekelendi. Muttasıl zamir كُمْ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَيْدُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَيْـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; شيئا من الضرر (bir zarar) şeklindedir.
تَتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle مُح۪يطٌ۟ kelimesine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُح۪يطٌ۟ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
مُح۪يطٌ۟ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ
Şart üslubundaki ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiş müstenefedir. Şart cümlesi olan تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan حَسَنَةٌ ’daki nekrelik kıllet ve nev ifade eder.
تَمْسَسْكُمْ fiili, حَسَنَةٌ ’a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili güzelliğe nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi تَسُؤْهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilen وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ cümlesinin atıf sebebi tezattır. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan سَيِّئَةٌ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder.
تُصِبْكُمْ fiili, سَيِّئَةٌ ’a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan hedefe yönelme fiili kötülüğe nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ karînesi olmadan gelen يَفْرَحُوا بِهَا şeklindeki cevap cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Her iki şart cümlesinde de fiillerin muzari fiil sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ cümlesiyle اِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا cümlesi arasında dörtlü mukabele sanatı vardır.
تَمْسَسْكُمْ - تُصِبْكُمْ ve حَسَنَةٌ - يَفْرَحُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حَسَنَةٌ - سَيِّئَةٌ ile يَفْرَحُوا - تَسُؤْهُمْۘ ve حَسَنَةٌ - تَسُؤْهُمْۚ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İyilikle birlikte تَمْسَسْ [temas], kötülükle birlikte اصب fiilleri kullanılmıştır. Bu da gösteriyor ki iyilik hafif bir dokunma kadar basit bir şey bile olsa düşmanları üzer, kötülüğe gelince ancak düşmanların bile üzülebileceği bir seviyeye gelince sevinirler. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ [İyilik dokunursa] cümlesinde istiare-i mekniyye vardır. حَسَنَةٌ için مسَ fiili kullanılmıştır. سَيِّئَةٌ , isabet eden bir oka benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
مُح۪يطٌ۟ ihata etme fiilinin ism-i failidir. İhata etmek, bir şeyi tam ve mükemmel olarak idrak etmek demektir. Bu kelimenin Allah hakkında kullanılışı mecazîdir. Bir şeyi ihata edip kuşatan onu her tarafından sarar. Bu da cisimlere ait bir sıfattır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ
Şart üslubundaki terkip, atıf harfi وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan تَصْبِرُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَتَتَّقُوا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَ karinesi olmadan gelen لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا şeklindeki cevap cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan كَيْدُهُمْ ’un izafet formunda gelmesiyle az sözle çok anlam ifade edilmiştir.
كَيْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûlü mutlaktan naib olan شَيْـًٔا ’deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
كَيْدُهُمْ - يَضُرُّكُمْ ve تَصْبِرُو - تَتَّقُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَصْبِرُوا - تَتَّقُوا kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
اِنْ تَصْبِرُوا [Eğer sabrederseniz] cümlesi, “kâfirlerin düşmanlıklarına karşı veya teklifin ağırlığına, zorluğuna sabrederseniz” demektir. Mef’ûlün hazfı faydayı çoğaltmak içindir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
كَيْدُ kelimesinin manası, insanın, başkasını istenmeyen bir durumla yüz yüze getirmek için hileler, yollar, çareler araştırmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı,
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki بِ harf-i ceriyle مُح۪يطٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası يَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِمَا يَعْمَلُونَ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili مُح۪يطٌ۟ ’a takdim edilmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan مُح۪يطٌ , mezid bab olan افعال ‘nin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Bu sözden maksat bu yapılanların karşılığını sevap ve ceza olarak vereceğini bildirmektir. Bu yüzden lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. ‘kuşatıcıdır’ifadesi lâzım, 'cezalandırıcıdır’manası melzûmudur.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır.
Burada Allah Teâlâ, Müslümanlara düşmanın tuzağına karşı nasıl hareket edeceklerini öğretmekte, sabır ve takvaya sarılmaya yöneltmektedir. Nitekim hakimlerden birinin, “Seni kıskanan birini yenmek istiyorsan kendi faziletini artırmaya bak!” dediği nakledilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحٖيطٌ buyurmuş fakat اِنَّ اللّٰهَ مُحٖيطٌ بِمَا يَعْمَلُونَ buyurmamıştır. Çünkü Araplar, daha mühim ve daha ilgili şeyi cümle içinde önce zikrederler. Burada maksat, Allah’ın Alîm olduğunu beyan etmek değil, aksine amellerin Allah’ın malumu olduğunu ve onlara bir karşılık vereceğini beyan etmektir. İşte bu sebeple burada amelleri bildiğinden bahsetmiştir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ ١٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | غَدَوْتَ | sen erkenden |
|
| 3 | مِنْ | -den |
|
| 4 | أَهْلِكَ | ailen- |
|
| 5 | تُبَوِّئُ | ayrılmıştın |
|
| 6 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minleri |
|
| 7 | مَقَاعِدَ | yerleştiriyordun |
|
| 8 | لِلْقِتَالِ | savaş için |
|
| 9 | وَاللَّهُ | Allah da |
|
| 10 | سَمِيعٌ | işitendi |
|
| 11 | عَلِيمٌ | bilendi |
|
Genis tefsir icin:
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Âl-i%20İmrân-suresi/414/121-122-ayet-tefsiri
Bu ayetten itibaren 175 ayete kadar Uhud Savaşı'ndan bahsedilmektedir. Bu konuyu bilmek ayetleri daha güzel anlamamızı sağlar.
Sevgili Peygamberimiz döneminde kimi konularda rüyaların yönlendirici olduğu görülmektedir. Nitekim Hz. Peygamber"in namaz vakitlerinde insanları bir araya nasıl toplayacağını düşündüğü bir sırada ashâbdan Abdullah b. Zeyd"e rüyasında ezan öğretilmiş, Allah Rasûlü de bunu onaylayarak Bilâl"den ezanı bu şekilde okumasını istemiştir.31 Ezan konusunda rüyada işaret edilen durum Hz. Peygamber tarafından uygun bulunup bunda karar kılınmış olmakla birlikte, bunun tersi olan uygulamalar da mevcuttur. Nebî (sav), Uhud Savaşı öncesinde rüyasında sağlam bir zırh içinde bulunduğunu ve boğazlanan sığırları görmüştü.
Rasûl-i Ekrem, sağlam zırhı Medine, sığırları ise savaşanlar olarak tabir etmiş ve bu rüyayı “Şayet biz Medine"de kalırsak, onlar üzerimize geldiklerinde, onlarla savaşırız.” diyerek müşriklerle savunma savaşı yapılması gerektiğine yormuştu. Ancak daha sonra ashâbıyla yaptığı görüşmeler sonucunda meydan savaşına karar verilmişti.
Neticede Allah Rasûlü, Uhud Savaşı"nda uygulayacağı stratejiye karar verirken gördüğü rüyaya göre hareket etme konusunda ısrarcı olmamış, ashâbıyla yaptığı istişareye göre hareket etmiştir.32 Buna göre, insanların çeşitli konularda gördükleri ve hayata dair birtakım işaretler barındıran rüyaların amel konusunda bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Kişisel bir bilgi kaynağı olan rüya, genel ve kesin bir hüküm ifade etmemektedir. (Hadislerle İslâm Cilt 1 Sayfa 472)
وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. غَدَوْتَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
غَدَوْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ اَهْلِ car mecruru غَدَوْتَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, غَدَوْتَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
تُبَوِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. مَقَاعِدَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلْقِتَالِ car mecruru تُبَوِّئُ fiiline mütealliktir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklinddir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبَوِّئُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بوأ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَمِیعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌۙ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌۙ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ
وَ , istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذْ ’in muzâfun ileyhi غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hitab Efendimize olduğu için muktezâ-i zâhirin hilafına, kelamdan bileni bilmeyen yerine koymaktır.
Veciz ifade kastına matuf اَهْلِكَ izafetinde, Hz.Peygambere ait zamire muzâf olan اَهْلِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Fasılla gelen … تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ cümlesi غَدَوْتَ fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Müminleri yerleştiriyordun] cümlesinde, “müminler” sözüyle umum söylenmiş, hususen Uhud’da savaşan sahabiler kastedilmiştir. Onların özellikle bu vasıflarının zikredilmesi, savaşta yerlerinden ayrılanların dinden çıkmadığını, bir hata etseler de müminlerden olduklarını bildirir.
Son cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; Allah işiten ve bilendir. Melzûm; halinizi bilip size yardım edecektir. Konuşmalarınızı işitendir, konuştuklarınıza dikkat edin. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ
وَ , istînâfiyyedir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah iyi işitici ve iyi bilendir (yani gereğini yapar). Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede ‘Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’manasına, emirlerine uymadığınız takdirde gereken cezayı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
[Allah iyi işitici ve iyi bilicidir.] sözü zımnen onlardan sadır olmaması gereken bazı söz ve fiillerin sadır olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
Önce yaz, sonra sonbahar bitti. Kış bana 30. defa geldi.
Parmaklarımın arasından hızla akan zamana, beraberinde gelip geçen mevsimlere şaşarım. Hayatın solup, bitip tekrar dirildiğine şahit olup, akıllanmak bilmeyen benliklere hayret ederim. Ne kadar yaşarsam yaşayayım, harekete geçmediğim sürece bu nefis akıllanmaz bilirim.
Kendine bir bak derim. Geçen kıştan bu yana neler yapmışsın, hangi kötü alışkanlığından vazgeçmiş, kendine ne yenilik katmışsın? Sana değer ve ilim katacak neler okumuşsun? Yalnız kalmamak için yolda ilk karşılaştığınla mı ya da kendine hayır katma umuduyla özenle seçtiğinle mi arkadaşlık yapmışsın? Sırf süslü sözlere veya süslü görünenlere özendiğin için nelerden taviz vermişsin? Kimleri kendine sırdaş edinmiş, yürüdüğün yolda sana yoldaş olmayacağını bile bile neden kendini kandırmışsın?
Hakkı hatırlatanlara kulak verme zamanı geldi.
"Hâfız der ki;
Meclisin pîri vâizin ilk sözü şudur:
Seninle aynı değerleri paylaşmayanla dost olma!"
Rabbim; bu yolda hayırlı insanlarla karşılaşanlardan, kendine hayırlı yoldaşlar seçenlerden. Senin rızan için elinden gelenin en iyisini yapanlardan. Malları ve çocukları iki cihanda da kendisine fayda sağlayanlardan. Hayırla ölenlerden, hayırla dirilenlerden. Öldüğüne de, dirildiğine de sevinenlerden. Kitabı sağ elinden verilenlerden. Verildiğinde "alın okuyun kitabımı çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum" diyenlerden olmayı nasip et.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji