20 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 92-100 (61. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 92. Ayet

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  ٩٢


Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَنْ asla
2 تَنَالُوا eremezsiniz ن ي ل
3 الْبِرَّ iyiliğe ب ر ر
4 حَتَّىٰ kadar
5 تُنْفِقُوا (Allah için) harcayıncaya ن ف ق
6 مِمَّا şeylerden
7 تُحِبُّونَ sevdiğiniz ح ب ب
8 وَمَا ve ne ki?
9 تُنْفِقُوا harcarsanız ن ف ق
10 مِنْ herhangi bir
11 شَيْءٍ şeyden ش ي ا
12 فَإِنَّ şüphesiz
13 اللَّهَ Allah
14 بِهِ onu
15 عَلِيمٌ bilir ع ل م

“İyilik” diye çevirdiğimiz birr kelimesi ayrıca “erdemlilik, ihsan, çok iyi ve hayırlı” gibi anlamlara gelir. Kur’ân terimi olarak birr, “kişiyi Allah’a yaklaştıran iman, ibadet ve ahlâk ile en doğru ve en güzel hayatı yaşamak” mânasına geldiği gibi (bk. Bakara 2/177) “Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cenneti” şeklinde de yorumlanmıştır. 

Râzî bunu, “saygı ifade eden bütün davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” olarak değerlendirmiştir (V, 37). Kur’ân-ı Kerîm’in en geniş kapsamlı kavramlarından olan birr, “Allah’a karşı saygılı olma” anlamına gelen takvâ kelimesiyle paralel ve ona yakın bir mâna ifade etmekte, günah anlamına gelen ism ve kötülük anlamına gelen fücûrun karşıtı olarak kullanılmaktadır (krş. Bakara 2/177; Mâide 5/2; İnfitâr82/13-14). Birr ile takvâ arasındaki bu yakınlık Kur’ân’da çeşitli vesilelerle ifade edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin 189. âyetinde birrin takvâ sahibi insana özgü bir fazilet olduğu bildirilerek, Mâide sûresinin 2. âyetinde de “Birr ve takvâ hususunda yardımlaşınız” buyurularak bu iki fazilet arasındaki yakınlık vurgulanmaktadır.

Müfessirler kişinin sevdiği şeyleri “servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddî ve mânevî imkânlar” şeklinde yorumlamışlardır. Âyet-i kerîme, sadaka veya Allah yolunda yapılan diğer harcamaların işe yarar, kıymetli şeylerden yapılmasının gereğine işaret etmekte, aksi takdirde yapılan harcamada hedeflenen gayeye ulaşılamayacağını bildirmektedir. Bu tür sosyal harcamalarda verilen şey, bireyin veya toplumun bir ihtiyacını karşılayacak ve onu sıkıntıdan kurtaracak mahiyette olmalıdır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

Riyazus Salihin, 322 Nolu Hadis

Enes radıyallahu anh şöyle dedi:

Medine’de ensâr arasında en fazla hurmalığı bulunan Ebû Talha idi. Ebû Talha’nın en sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ adlı hurma bahçesiydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi.

Enes (sözüne devamla) dedi ki: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, en iyiye eremezsiniz” âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Ebû Talha Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve:

- Yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak sana “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, en iyiye eremezsiniz” âyetini gönderdi. En sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızası için sadaka ediyorum. Allah’dan onun sevabını ve âhiret azığı olmasını dilerim. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- “Âferin sana! Kârlı mal dediğin işte budur! Seni duydum, Ebû Talha. Onu akrabalarına vermeni uygun görüyorum.”

Ebû Talha:

- Öyle yapayım, yâ Rasûlallah, dedi ve bahçeyi akrabaları ve amcasının oğulları arasında taksim etti.

Buhârî, Zekât 24, Vekâlet 14, Vesâyâ 10, 17, 26, Tefsîru sûre (3) 5, Eşribe 13; Müslim, Zekât 42, 43

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ

 

Fiil cümlesidir.  لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَنَالُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبِرَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  تُنْفِقُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  تَنَالُوا  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. 

تُنْفِقُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûlu  مِنْ  harf-i ceriyle  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تُحِبُّونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. 

تُحِبُّونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır. 

تُحِبُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يم

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

تُنْفِقُوا  şart fiili olup,  ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. مِنْ شَيْءٍ  car mecruru مَا تُنْفِقُوا  ’nun mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  بِه۪  car mecruru  عَل۪يمٌ ’ e mütealliktir.  عَلِیمٌ  kelimesi  اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.

İbn Mesud  حَتَّى تُنْفِقُوا بَعْضَ  مَا تُحِبُّونَ [sevdiklerinizin bir kısmını infak etmedikçe] şeklinde okumuştur ki  مِمَّا  lafzındaki  مِنْ ’ in,  اَخَذْتُ مِنَ الْمَالِ [maldan biraz aldım] cümlesindeki  مِنْ  gibi baziyet / kısmîlik ifade ettiğini göstermektedir.  مِنْ شَيْءٍ  deki مِنْ ise  وَمَا تُنْفِقُوا  ifadesini açıklamakta olup “gerek sevdiğiniz iyi şeylerden gerekse hoşlanmadığınız kötü şeylerden, infak ettiğiniz her şeyi Allah bilir ve size ona göre muamele eder” manasındadır.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘ nın, gizli  أنْ ‘ le masdar yaptığı  تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  تَنَالُوا  fiiline mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. Sılası  تُحِبُّونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِمَّا تُحِبُّونَ  [sevdiğiniz şeyler] sözü maldan kinayedir. 

Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lazım; birre erişemezsiniz; melzum; birrden uzak olduğunuz zaman Allah’ın rızasına ve cennet derecelerine erişemezsiniz manalarıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

[Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe] yani [Kazandıklarınızın ve size yerden çıkardıklarımızın iyilerinden infak edin. (Bakara Suresi, 267)] ayetinde ifade edildiği gibi infakınız sevip tercih ettiğiniz mallarınızdan oluncaya kadar [asla “iyiliğe” erişemezsiniz] yani iyiliğin hakikatine ulaşamazsınız ve iyi olamazsınız. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’ t - Te’vîl)

Âşûr, البر ‘ deki ال ‘ ın cins için olduğunu belirtir.

الْبِرَّ : Bakara Suresinin 177. ayetinde açıklandığı üzere ihsan (iyilik etmek), geniş hayır, tam hayır demektir. “Birr” ile “hayır” arasında şöyle bir fark da göstermişlerdir: “Birr”, hayra ulaşan ve kastedilmiş fayda; “hayır” ise kasıtsız bile olmuş olsa muhakkak faydadır. Birrin zıddı ukuk (isyan etmek), hayrın zıddı şerdir. Bununla beraber “birr”, hıns (günah) karşılığı da kullanılır. Burada birre erişmek, hayır ve iyilik etme sıfatıyla sıfatlanmış olmak veya “İyiler mutlaka nimet içindedirler.” (İnfitar Suresi, 13) ayetinin delaleti üzere iyiliğe ve ilâhî sevaba ermek manalarından her biriyle tefsir edilmiştir ki ikisi birbirinden ayrılmazlar. “Allah asla sözünden dönmez.” (Âl-i İmran Suresi, 9) ayeti gereğince Allah’a söz vermek ve anlaşmada tamamıyla ayak direyerek ilâhî vaade tamamen kavuşmak, ermek manası, her ikisini de içine alır. Buna göre iman, dinin temeli; birr, dinin gayesi demektir. Hak tevhid, hayra erişmek: İşte din, bu iki esasın mahsulüdür. Ve bu şekilde bu ayet, kendisinden önceki iman konularının bir sonucu, kendisinden sonraki hükümlere dair konuların da mukaddimesi yerindedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu hitap, müminler içindir. Bundan önce kâfirlere faydası olmayan ve kendilerinden kabul edilmeyen şeyler beyan edildikten sonra bu istînâfî kelam ile de müminlere faydası olan ve kendilerinden kabul edilen şeyler beyan edilmektedir.

Sizler, en değerli, en çok sevdiğiniz, en çok beğendiğiniz mallarınızdan bir kısmını, Allah yolunda harcamadıkça iyi insanların uğrunda yarıştıklar hakikî hayra eremezsiniz; hayrın yüksek derecesine ulaşamazsınız ve gerçek iyiler zümresine dahil olamazsınız; (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb


وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet muzari fiil sıygasındaki  تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ cümlesi, şarttır. 

شَيْءٍ  ‘ deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir. مِنْ  beyaniyyedir. مِنْ شَيْءٍ  car mecruru  مَا ' nın mahzuf haline mütealliktir. شَيْءٍ ‘ deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِه۪ , ihtimam için amili olan  عَل۪يمٌ ‘ a takdim edilmiştir. 

عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkâri kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

تُنْفِقُوا  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  [Allah hayır olarak yaptıklarınızı bilir] ifadesi bir vaaddir. Bu ifadenin altında “Hayırlarınızın karşılığı verilecektir” anlamı yatmaktadır. Lazım-melzum alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir. 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ [İnfak ettiğiniz şeyi muhakkak ki Allah bilir.] sözünde idmâc sanatı vardır. Güzel şeyler infak ettiyseniz mükâfat alır, kötü şeyler infak ettiyseniz kınanırsınız manalarını taşır. 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

مِنْ شَيْءٍ ‘ deki  مِنْ  harf-i ceri kısmîlik ifade eder; infak edilecek malın, elinde olan her şeyi değil, bir bölümü olabileceğini ifade eder. Eğer  مِنْ  harf-i ceri tebyin içinse “İnfak edilenin tayyib mi habis mi olduğunu bilir.” anlamındadır.  شَيْءٍ  ifadesindeki nekrelik taklîl ifade eder. Yani “Benim verecek hiçbir şeyim yok!” demeyin, küçücük bir şey dahi verseniz Allah onu bilir demektir. 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ [Ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilir.] Cezanın isim cümlesi olarak gelmesi; bildiğiyle amel etmeyeni ikaz içindir. Sanki Allah’ın bildiğini, gördüğünü bilmiyormuş gibi ya sevilmeyen şeylerin infak edildiğine ya da infakın karşılığını alamam korkusuyla infaktan kaçınanlara bir tarizdir. Cenab-ı Allah’ın o infakı bilmesi, “ona sevap vermesi” manasında bir kinayedir. Bu gibi yerlerde tariz (üstü kapalı anlatmak), açıkça ifade etmekten daha beliğdir. Lâzım; ‘’Allah ne infak ederseniz onu bilir,’’ melzûm; ‘’mükâfatını verir, sizi infaka sevk eden şeyin ihlas mı yoksa riya mı olduğunu ve sizin malınızın en iyisi, en güzelini mi yoksa en adisi, en kötüsünü mü infak ettiğinizi bilir’’ manasıdır. 

Cümle hem tehdit hem müjde içerdiği için tevcihtir. Yani güzel şeyler infak ederseniz mükâfatını verecektir. Sevmediğiniz şeylerden infak ederseniz kınanır ve cezasını görürsünüz. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يم  Bu tabirde ceza (karşılık verme) manası vardır. Buna göre ayetin takdiri; “Her ne infak ederseniz -ister az olsun ister çok olsun- o infakınızdan dolayı Allah size mükâfat verir. Çünkü Allah onu bilir ve o Allah’a gizli kalmaz.” Böylece Cenab-ı Allah’ın o infakı bilmesi, “ona sevap vermesi” manasında bir kinaye kılınmıştır. Bu gibi yerlerde, tariz (üstü kapalı anlatmak), açıkça ifade etmekten daha beliğdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İnsan en çok nefsini sever. İman edenler Allah’ı sevdikleri için, O’nun için sevdiklerini de rahatça verebilirler.

Âl-i İmrân Sûresi 93. Ayet

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓائ۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٩٣


Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلُّ bütün ك ل ل
2 الطَّعَامِ yiyecekler ط ع م
3 كَانَ idi ك و ن
4 حِلًّا helal ح ل ل
5 لِبَنِي oğullarına ب ن ي
6 إِسْرَائِيلَ İsrail
7 إِلَّا dışında
8 مَا şeyler
9 حَرَّمَ haram kıldığı ح ر م
10 إِسْرَائِيلُ İsrail’in
11 عَلَىٰ
12 نَفْسِهِ kendisine ن ف س
13 مِنْ
14 قَبْلِ önce ق ب ل
15 أَنْ
16 تُنَزَّلَ indirilmeden ن ز ل
17 التَّوْرَاةُ Tevrat
18 قُلْ de ki ق و ل
19 فَأْتُوا getirin ا ت ي
20 بِالتَّوْرَاةِ Tevrat’ı
21 فَاتْلُوهَا ve okuyun ت ل و
22 إِنْ eğer
23 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
24 صَادِقِينَ doğru ص د ق

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓائ۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ 

 

Ayet, mukadder fiilin mekulü’l-kavlidir. Takdiri; قالت اليهود: كلّ الطعام (Yahudiler dediler ki: Bütün yiyecekler… ) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur. الطَّعَامِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَانَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri هو ’ dir.  حِلًّا  kelimesi  كَانَ ’ nin haberi olup fetha mansubdur. لِبَن۪ٓي  car mecruru حِلًّا ’ ye mütealliktir. بَن۪ٓي  muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى ’ dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazfedilmiştir. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

اِلَّا  istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  حَرَّمَ اِسْرَٓاء۪يلُ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. حَرَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اِسْرَٓاء۪يلُ  fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى نَفْسِه۪ car mecruru  حَرَّمَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  حَرَّمَ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تُنَزَّلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  لتَّوْرٰيةُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl mukadder şart cümlesidir. قُلْ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن كنتم صادقين بقولكم فأتوا بالتوراة (Eğer doğru sözlü iseniz Tevrat’ı getirin.) şeklindedir. 

أْتُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالتَّوْرٰيةِ  car mecruru  أْتُوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتْلُو  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ ün haberi olup, nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevap cümlesi,  فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ  cümlesinin delaletiyle hazfedilmiştir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓائ۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ

 

Ayetin ilk cümlesi, takdiri, قالت اليهود (Yahudiler dedi ki...)   https://tafsir.app/aljadwal/3/93

Müsnedün ileyh  كُلُّ الطَّعَامِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. 

Mübteda olan  كُلُّ ’ nün haberi   كَانَ حِلًّا لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓاء۪يلُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ , nakıs fiil  كَانُ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُلُّ ‘ nün muzâfun ileyhi olan  الطَّعَامِ ‘ daki marifelik cins içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Yahudilerin sözlerindeki  لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  lafzında tecrîd sanatı vardır.

لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  car-mecrurunun müteallakı ve  كَانُ ‘ nin haberi olan  حِلًّا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Dolayısıyla müzekkere ve müennese sıfat olmada eşit olduğu gibi müfret ve cemi oluşta da eşit olan bir kelimedir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’ nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

اِلَّا  istisna harfi, akabindekiler, helal olanlardan istisna edilenlerdir.

Müstesna konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘ nın sılası olan  حَرَّمَ اِسْرَٓاء۪يلُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

Masdar harfi  اَنْ  ve  تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُ  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلِ ‘ nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

حِلًّا - حَرَّمَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اِسْرَٓاء۪يلُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِسْرَٓاء۪يلُ - التَّوْرٰيةُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تُنَزَّلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.  تُرْجَعُونَ  fiilinde de bir tehdit ve uyarı olduğu düşünülebilir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

[Bütün yiyecekler helaldi.] cümlesinde umum söylenmiş, hususi olarak yenilmesi helal olan bütün yiyecekler kastedilmiştir. Yoksa içki, ölü hayvan eti gibi şeyler o zaman da haramdı.


قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا

 

Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi istînâfiyyedir.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ , şart üslubunda gelmiştir.

Rabıta harfinin dahil olduğu  فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ  cümlesi, takdiri  إن كنتم صادقين بقولكم (Eğer doğru sözlü iseniz) olan şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi îcâzı hazif sanatıdır.

Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Ayette, önceki ayette olduğu gibi mütekellim inkârcılardır.

Bu takdire göre mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَاتْلُوهَٓا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ 

 

 

Ayetin şart üslubundaki ikinci cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. كان ’ nin dahil olduğu şart cümlesi  كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.    

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’ nin haberi olan  صَادِق۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelmiştir.

كُنْتُمْ - كَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette ilk geçen  التَّوْرٰيةِ , Hz. Musa’ya indirilen asıl Tevrat’tır. İkinci zikredilen Tevrat; Efendimiz dönemindeki Yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat’tır. Bu iki kelime arasında cinas-ı tam ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَاتْلُو  ile fiili  فَأْتُوا  arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Harf ihtilafı birden fazladır. Ayrıca iştikaka mülhak olmuştur, ilk okuyuşta aynı fiil kökünden gelmiş izlenimi vermektedir. 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delaleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)

كَان ’ nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

كُنْتُمْ - صَادِق۪ينَ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

“Doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirin okuyun!” cümlesi mantık yollu kelamdır. قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ  (De ki: Tevrat’ı getirin.) Buradaki emir Yahudileri kınamak ve susturmak içindir. Onların yaptıklarının son derece çirkin olduğunu gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) Âşûr ise; emrin aciz bırakmak için olduğunu bildirir.

Yahudiler, Hz Muhammed (s.a.v) 'in şeriatını kabul etmeme hususunda, neshi inkâr etme esasına dayanıyorlardı. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, onların bu iddialarını, "İsrail'in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğulları için helal idi" buyurarak çürütmüştür. İsrail (Yâkub (a.s)'in, kendisine haram kıldığı o şeyler, önceden helal idi. Sonra onlar hem kendisine, hem de soyuna haram kılınmıştır. Böylece bir "nesh" hadisesi meydana gelmiştir. Binaenaleyh "nesh caiz değildir" şeklindeki sözünüz asılsız olmuş olur. Sonra yahudiler, bu soru kendilerine yöneltilince, İsrail (Yakub)'in kendisine haram kılmış olması sebebiyle Cenab-ı Hakk'ın haram kılmış olduğu o yiyeceğin haram olduğunu inkâr etmişler, aksine bunun Hazret-i Adem'den bu zamana kadar haram olduğunu iddia etmişlerdir. İşte tam bu sırada Hz Peygamber onlardan Tevrat'ı getirmelerini istemiş, çünkü Tevrat'ın bazı yiyeceklerin İsraîl (Yakub)'in, kendisine haram kılmış olması sebebiyle haram olduğunu göstereceğini söylemiştir. Böylece onlar rezil ve kepaze olmaktan korkmuş ve Tevrat'ı getirmekten kaçınmışlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 94. Ayet

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ  ٩٤


Artık bundan sonra Allah’a karşı kim yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنِ artık kim
2 افْتَرَىٰ uydurursa ف ر ي
3 عَلَى hakkında
4 اللَّهِ Allah
5 الْكَذِبَ bir yalan ك ذ ب
6 مِنْ
7 بَعْدِ sonra da ب ع د
8 ذَٰلِكَ bundan
9 فَأُولَٰئِكَ işte
10 هُمُ onlar
11 الظَّالِمُونَ zalimlerdir ظ ل م

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. افْتَرٰى  şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  افْتَرٰى  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مِنْ بَعْدِ  car mecruru افْتَرٰى  fiiline mütealliktir.  ذا  işaret ismi olup sükun üzere mebni, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda veya fasıl zamiridir.  الظَّالِمُونَ  kelimesi  هُمُ ’ un veya  اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

 Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَرٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’ dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden  مَنْ  şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı zamanda  مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Mütekellimin Allah Teâlâ olduğu ayette lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. 

Cümledeki işaret isminde istiare vardır.  ذٰلِكَ  ile hükümlere işaret edilerek onlara dikkat çekilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılır. Bu ayette olduğu gibi aklî bir şey için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

افْتَرٰى  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda bu manaya uygun olan الظَّالِمُونَ  kelimesi gelmiştir.

افْتَرٰى - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Rabıta harfi  فَ  ile gelen  فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ  cümlesi, şartın cevabıdır. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda, هُمُ الظَّالِمُونَ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

اُو۬لٰٓئِكَ ‘ nin haberi olan  هُمُ الظَّالِمُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.

هُمُ  için haber olan  الظَّالِمُونَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Bunun manası, dalalette olma özelliğinin onlarda sabit olduğudur.  

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

الظَّالِمُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ [Kim Allah'a yalan iftira ederse...] sözünde vurgu vardır. İftira etmek zaten yalanla olur. Ayrıca “yalan” denmesi vurgu içindir. Bir nevi mef’ûlu mutlak gibi olmuştur. İftiranın yalan olduğu zaten açıktır, bu cümlesi de mef’ûl olarak  الْكَذِبَ ’ nin gelmesi, ıtnâb sanatının îgāl babındandır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

الكذب ’ deki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet onların Tevrat’a uymadıkları ile ilgilidir. Tevrat kelimesi gizlemek manasındaki  ورى ’ dan gelir.

İftira, " yalan uydurmak’’tır. Bu kelimenin kökü olan  فري  yalan söylemek ve iftira etmek demektir. Bu kelimenin aslı, Arapçadaki deriyi kesip parçalamak manasıdır. Binaenaleyh yalan için ‘iftira’ kelimesi de kullanılmıştır. Çünkü yalan söyleyen kimse de, yalanıyla bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmaksızın, o şey hakkında konuşarak kat'î ve kesin bir hüküm verir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[İşte onlar zalimlerin ta kendileridir.] ibaresi; ayetleri gizlemenin bir haksızlık, zulüm olduğunu bildirir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)


Âl-i İmrân Sûresi 95. Ayet

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  ٩٥


De ki: “Allah, doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 صَدَقَ doğru söyledi ص د ق
3 اللَّهُ Allah
4 فَاتَّبِعُوا öyle ise uyun ت ب ع
5 مِلَّةَ dinine م ل ل
6 إِبْرَاهِيمَ İbrahim
7 حَنِيفًا hanif (Allah’ı birleyici) olarak ح ن ف
8 وَمَا (O) değil
9 كَانَ idi ك و ن
10 مِنَ -dan
11 الْمُشْرِكِينَ ortak koşanlar- ش ر ك

De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi." 

“Allah doğruyu söylemiştir” ifadesi, Kur’ân’da anlatılanların Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah kelâmı olduğuna ve yahudilerin yalan söylediklerine işaret eder. Çünkü birbirine zıt iki haberden biri doğru ise diğeri mutlaka yalandır. Dolayısıyla burada Allah’ın doğru söylediği bildirilince yahudilerin yalan söyledikleri kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır.

“İbrâhim’in dini” diye çevrilen “milletü İbrâhîm” tamlaması, Hz. İbrâhim’e bildirilmiş olan ve bütün peygamberler tarafından benimsenip tebliğ edilmiş bulunan ilâhî ve değişmez ilkeleri, mesajları, topyekün bir inanç sistemini ifade eder. Bu da Hz. Muhammed’in yeni bir din uydurmadığı, aksine ona vahyedilen Kur’ân’ın bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri içerdiği ve bu bakımdan onun geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular.

Nitekim Bakara sûresinin 135. âyetinde müslümanlara hitap edilerek “Biz hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız” demeleri emredildiği gibi burada da “Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz” buyurularak, Hz. Muhammed’in getirdiği din ile Hz. İbrâhim’in getirdiği din arasında temelde bir fark bulunmadığı, bunların aynı ilâhî gerçekleri içerdiği belirtilmektedir (hanîf kelimesinin anlamı için bk. Bakara 2/135). (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl  صَدَقَ اللّٰهُ ’ dır.  قُلْ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

صَدَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

اتَّبِعُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِلَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır. حَن۪يفًا kelimesi  اِبْرٰه۪يمَ ’ in hali olup fetha ile mansubdur.  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اتَّبِعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

حَن۪يفًا ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’ nin ismi, müstetir olup takdiri  هو ‘ dir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.  

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette muhatap, Hz. Peygamberdir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümlede mekulü’l-kavl olan  صَدَقَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

Mekulü’l-kavle matuf  فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا  cümlesi de emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ  izafetinde  اِبْرٰه۪يمَ  ismine muzâf olan  مِلَّةَ , şan ve şeref kazanmıştır.

مِلَّةَ , din manasıdadır.

Hal olan  حَن۪يفًا , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu bu özelliğin mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Hal, cümlenin anlamını kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

[De ki Allah doğru söylemiştir.] sözünde Yahudilerin yalan söylediğine tariz vardır. Allah’ın indirdiği hükümlerde doğru söylediği kesin olarak sabit olduğu gibi Yahudilerin de yalancı kimseler olduğu gerçeği de kesinleşmiştir.

Hanif, eğriden doğruya yönelmeyi ifade eder. Ebu Hanife’nin ismi de buradan gelir. 

‘Müşrik değildi’ sözü tekiddir, vurgu yapılmıştır. Hanif olması manayı ifade etmiştir.

[İbrahim’in dini] nisbetli kinayedir, İslam demektir.

[İbrahim’in dinine uyun] emri istila, irşad, tehdit bildirir. Vasıtalı kinayedir. ‘’İbrahim’in dinini şu anda ben tebliğ ediyorum, benim dediklerime tâbi olun’’ demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

[De ki: Doğruyu (siz değil) Allah söylemektedir…] ifadesi, onların yalan söylediklerine tarizde bulunmakta olup “İndirdiği ayette Allah doğru söylemekte, siz ise yalan söylemektesiniz.” demektir. [Öyleyse İbrahim’in dinine uyun] ki o, Muhammed ve O’nunla birlikte olanların mensup oldukları İslam dinidir. Siz de o dine tâbi olun ki amaçlarınıza ulaşmak için sizi Allah’ın kitabını tahrife mecbur eden; sizi, Allah’ın İbrahim ve tâbilerine helal kıldığı lezzetli yiyecekleri haram kılmaya zorlayan, din ve dünyanızı bozmaya sürükleyen Yahudilikten kurtulasınız. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi ’t - Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ' la hal olan  حَن۪يفًا ‘ e atfedilmiştir. Müfret halden cümleye, müspetten menfiye iltifat sanatı vardır. 

Menfî  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  car mecrurunun müteallakı olan كان ‘ nin haberi mahzuftur. 

الْمُشْرِك۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

مَا كَان ’ li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ  [Müşriklerden değildi] cümlesindeki anlamda, yahudi ve hristiyanların müşrik kabul edildiği manası gizlidir. Bu üslup idmâc sanatıdır.

حَن۪يفًاۜ - الْمُشْرِك۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bu cümle, Yahudilerin Allah'a (c.c) ortak koştuklarına açık bir tariz ve İbrahim (a.s) ile onlar arasında dinî bir bağ olmadığına da sarih bir beyandır. Bundan amaç, Hz.Peygamber’in usulde İbrahim (a.s)’ın dininde olduğunu vurgulamaktır. Çünkü İbrahim (a.s)’da, yalnız tevhide ve Allah'tan başka bütün mabûdlardan uzak durmaya çağırıyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 96. Ayet

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ  ٩٦


Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ doğrusu
2 أَوَّلَ ilk ا و ل
3 بَيْتٍ ev ب ي ت
4 وُضِعَ (ma’bed olarak) kurulan و ض ع
5 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
6 لَلَّذِي olandır
7 بِبَكَّةَ Mekke’de
8 مُبَارَكًا uğur, bereketlidir ب ر ك
9 وَهُدًى ve hidayet kaynağıdır ه د ي
10 لِلْعَالَمِينَ alemlere ع ل م

Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.

Geniş tefsir için:

https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Âl-i%20İmrân-suresi/389/96-ayet-tefsiri

    Evele اول :

  Te'vil تَاْوِيلٌ asla dönüş manasındaki  kökünden gelmektedir. Buna göre te'vil bir şeyi ilmen veya fiilen kendisiyle kastedilen amaca döndürmek demektir.

  Evvel أوَّلٌ başkasının kendisiyle sıraya girdiği şeydir ve bir kaç şekilde kullanılır:

  1-Zaman bakımından önce gelen

  2- Bir şeye başkanlık etme ve başkasının kendisini örnek alması ya da kendisine uyması bakımından önce gelen

  3- Konum ve nisbet/oran bakımından önde olan

  4- Yapılış düzeni bakımından önce gelen (örneğin önce temelin sonra binanın gelmesi)

  Yüce Allah'ı nitelemek için kullanılan ألأَوَّلُ kavramı varlıkta hiçbir şey O'na yetişemez, O her şeyden önce vardır anlamına gelir. (Müfredat)

   Kuran’ı Kerim’de dört farklı isim formunda 170 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri evvel, evvelâ, meâl, alet ve tevildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.   

اَوَّلَ  kelimesi  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  بَيْتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وُضِعَ لِلنَّاسِ  cümlesi,  اَوَّلَ ’ nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. Veya  بَيْتٍ ‘ in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. وُضِعَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. لِلنَّاسِ  car mecruru  وُضِعَ  fiiline mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. بِبَكَّةَ  car mecruru mahzuf sılaya müteallik olup, gayri munsarif olduğundan fetha ile mecrurdur.  مُبَارَكًا  naib-i failin hali olup fetha ile mansubdur.

 

هُدًى  atıf harfi  وَ ’ la  مُبَارَكًا ’ e matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  لِلْعَالَم۪ينَ  car mecruru  هُدًى ’ e müteallik olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Ebu Hayyan; naib-i failin mahzuf haline müteallık olması caiz olduğunu söylemiştir. Takdiri; وضع متعبّدا للناس (İnsanların ibadet etmesi için konmuştur.) şeklindedir. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır.(Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُبَارَكًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müf’ale babının ism-i mef’ûlüdür.

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ehli kitabın, Beytullah’ın ilk mabed olmasını inkârlarına karşı ayet tekidle gelmiştir.

اِنَّ ’ nin ismi olan  اَوَّلَ بَيْتٍ , izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

بَيْتٍ ‘ deki nekrelik tazim ifade eder. 

Müspet mazi fiil sıygasındaki  وُضِعَ لِلنَّاسِ  cümlesi, اَوَّلَ  veya  بَيْتٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

وُضِعَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

مُبَارَكًا  kelimesi naib-i failin halidir. Hal, cümlenin anlamını kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُبَارَكًا ‘ in ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından sahib-i hal üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.

اِنَّ ‘ nin haberi konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’ nin sılası mahzuftur.  بِبَكَّةَ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, müsnedin şanı için ve zikre gerek kalmayacak kadar meşhur olup muhataplar tarafından bilindiği içindir.

لِلْعَالَم۪ينَۚ  car-mecruru, مُبَارَكًا ‘ e tezayüf nedeniyle atfedilen  هُدًى ‘ e mütealliktir. 

هُدًى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ  [Mekke’deki ev] demektir. Burada ism-i mevsûlun mevsûfu olan  بَيْتٍ kelimesinin hazfedilmiş olması, onun büyüklüğünü gösterir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وُضِعَ لِلنَّاسِ  [İnsanlar için kurulan] kelimesi  بَيْتٍ  [ev]  kelimesinin sıfatıdır. Onu kuran ise Yüce Allah’tır. Fail Allah olmak üzere malum olarak  وَضَعَ لِلنَّاسِ  [Allah’ın kurduğu] şeklinde okunması da buna delalet eder. Allah’ın onu insanlar için “ev” olarak kurması ise onu onlar için mabet yapması anlamındadır. Sanki “İnsanlar için kurulan ilk mabet Kâbe’dir.” denilmiştir. لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ  [Mekke’dekidir]  yani Mekke’deki mabettir. Bekke, o saygın şehrin özel ismidir. Mekke ve Bekke aynı şeyi ifade eder.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Mabede  بَيْتٍ  isminin verilmesi istiare-i asliyyedir. Bir ev insanın barınağı, sığınağı, dinlendiği, korunduğu, beslenip huzur bulduğu yerdir. Allah’a ibadet için inşa edilen mabedler de böyledir. İnsana huzur verir, rahatlatır, onu tüm ağyardan korur. Ruhunu manevi gıdalarla besler. Dünya, nefis ve şeytan düşmanlarından kaçan insan mabede sığınır.

Bundan önce Yahudilerin, bütün yiyeceklerin İbrahim'e helal olduğunu inkâr ettikleri gerçeği üzerinde durulmuştu. Şimdi burada da Yahudilerin, İbrahim (a.s)’ın dininin diğer bazı ayırıcı vasıflarını inkâr ettikleri dile getiriliyor.

Rivayete göre Yahudiler, dediler ki:

"- Beytülmakdis, Kâbe'den daha büyüktür; çünkü eski Peygamberlerin hicret yurdudur; bir de Beytülmakdis, mukaddes topraklarda bulunmaktadır."

Müslümanlar da dediler ki: "- Hayır, Kâbe daha büyüktür."

Nihayet söylenenler, Resûlüllah'a ulaştı. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. İbadet için kurulup mabed yapılan ilk beyt, Kâbe'dir. Bunun kurucusu (bânii) ve koyucusu (vâzıı) da Allah'dır (cc).

"Bekke", Mekke isminin başka bir okunuş şeklidir. Zira Araplar "b" harfi ile "m" harfinin okunuşunu birbirine yaklaştırırlar. "Bekke" kelimesine çeşitli anlamlar verilmiştir. Şöyle ki:"Bekke", izdiham (yoğun kalabalık) demektir. Zira ziyaret için oraya gelen insanlar, izdiham oluşturur. Katâde diyor ki: "Şehre gelen çok sayıda insan izdiham sebebiyle itişip kakıştığı ya da zorbalar dövülüp kakıldığı için buraya "Bekke" ismi verilmiştir. Nitekim Allah (cc) kötülük için Mekke'ye yönelen her zorbanın boynunu kırmıştır."

Bekke, Mekke'nin ortasındaki vadinin adıdır.

Bekke, Kabe'nin yerinin adıdır.

Bekke, Mescid-i Haram'ın; Mekke ise, bütün şehrin adıdır.

İzdihamın şehrin her yerinde değil yalnız tavaf sırasında olduğu da, bu görüşü teyit eder.

Bekke, şehrin; Mekke ise, Mescid-i Haram'ın ve tavaf yeri (metaf)nin adıdır. Zira ayette "Bekke'deki beyt" ifadesi vardır.

Rivayete göre, Peygamberimiz (s.a.v)'e insanlar için kurulan ilk ev, mabed, soruldu."- İlk kurulan ev, Mescid-i Haram'dır; sonra Beytülmakdis’dir." dedi. İkisinin kuruluşu arasındaki zaman fasılası soruldu. " Kırk sene..." dedi.

Allah'ın Beytinin ilk kim tarafından inşa edildiği konusunda değişik görüşler vardır. Şöyle ki:

1- Kâbe'yi ilk önce bina eden İbrahim (a.s)’ dır.

2- Kâbe'yi ilk önce bina eden Âdem (a.s)’ dır. Bu konuya ilişkin görüşlerin tamamı Bakara Suresinde zikredilmişti.

3- Zaman itibariyle değil, şeref itibariyle ilk kurulan Mekke'deki Kâbe'dir.Kâbe'nin âlemler veya bütün insanlar için mübarek (bereket kaynağı) olması, hac veya umre maksadıyla onu ziyaret ve sırf ibadet amacıyla tavaf eden, orada itikafa giren kimselerin kazandıkları sevap ve mazhar oldukları mağfiret gibi hayır ve yararlardır. Yine Kâbe, aynı zamanda bütün insanlar için bir hidayet kaynağıdır. Çünkü onların kıblesidir, mabedidir. Bir de onda, Allahu Teâlâ'nın sonsuz kudretine ve sınırsız hikmetine delalet eden çok garip deliller vardır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- 

Akli ‘s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Mekke, sütü annesinden iyice çekmek demektir. Mekke de mecazen insanları kendisine çeker. Bir de suyu az yer demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Âl-i İmrân Sûresi 97. Ayet

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ  ٩٧


Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فِيهِ onda vardır
2 ايَاتٌ deliller ا ي ي
3 بَيِّنَاتٌ açık açık ب ي ن
4 مَقَامُ Makamı ق و م
5 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’in
6 وَمَنْ ve kim
7 دَخَلَهُ ona girse د خ ل
8 كَانَ ك و ن
9 امِنًا güvene erer ا م ن
10 وَلِلَّهِ Allah’ın bir hakkıdır
11 عَلَى üzerinde
12 النَّاسِ insanlar ن و س
13 حِجُّ (gidip) haccetmesi ح ج ج
14 الْبَيْتِ Ev’e ب ي ت
15 مَنِ herkesin
16 اسْتَطَاعَ gücü yeten ط و ع
17 إِلَيْهِ onun
18 سَبِيلًا yoluna س ب ل
19 وَمَنْ ve kim
20 كَفَرَ nankörlük ederse ك ف ر
21 فَإِنَّ şüphesiz
22 اللَّهَ Allah
23 غَنِيٌّ zengindir غ ن ي
24 عَنِ -den
25 الْعَالَمِينَ bütün alemler- ع ل م

 Ayeti Kerime'de geçen إسْتَطاعَ fiili aslında itaatin husulünü talep ve irade etmektir. Bu da güç yetmeye bağlı olduğundan sonradan kudret manasında meşhur olmuştur. (Elmalılı Hamdi Yazır)

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ


Ayet, önceki ayette geçen ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir.  ف۪يهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اٰيَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. بَيِّنَاتٌ  kelimesi  اٰيَاتٌ ‘ nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

مَقَامُ  kelimesi  اٰيَاتٌ ‘ den bedel-i iştimâl olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. 

Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. دَخَلَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  كَانَ اٰمِنًاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri هو ’ dir.  اٰمِنًا  kelimesi  كَانَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمِنًاۜ ; sülâsi mücerredi  أمن  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَلَى النَّاسِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  حِجُّ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَيْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مَنِ  müşterek ism-i mevsûl  النَّاسِ ‘ den bedel-i ba’z mine’l-kül olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَطَاعَ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اسْتَطَاعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اِلَيْهِ  car mecruru سَب۪يلًا ’ nin mahzuf haline mütealliktir. سَب۪يلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اسْتَطَاعَ  fiili sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع ‘dır. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.

 

 وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ


 İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  غَنِيٌّ  kelimesi  إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. عَنِ الْعَالَم۪ينَ car mecruru  غَنِيٌّ’ e müteallik olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

غَنِيٌّ , sıfat-ı müşşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ 

 

Ayetin ilk cümlesi önceki ayetteki müfred müzekker has ism-i mevsûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  ف۪يهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar müsnedün ileyh olan  اٰيَاتٌ ’ deki tenvin nev, tazim ve kesret ifade eder. 

بَيِّنَاتٌ  kelimesi  اٰيَاتٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  

مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ  ise  اٰيَاتٌ ’ den bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)

Veciz ifade kastına matuf  مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ  izafetinde  اِبْرٰه۪يمَۚ  ismine muzâf olan  مَقَامُ , şan ve şeref kazanmıştır.

[Apaçık ayetler] sıfat tamlamasıdır. Birçok ayette bu tamlama mevsûfu hazfedilerek sadece  بَيِّنَاتٌ  şeklinde gelmiştir. Apaçık ayetler, İbrahim makamı ile açıklanmıştır.

Makam-ı İbrahim'in, bir çok delil olması da bir çok delili kapsaması itibariyledir. Çünkü, onun bastığı sert kayaya ayak izlerinin çıkması, ayaklarının topuklarına kadar bu kayaya gömülmesi, yalnız bu kaya parçasının yumuşatılmış olması,

geçmiş Peygamberlerin mucizeleri içinde yalnız bunun baki kalması, pek çok düşmana rağmen binlerce seneden beri bu izlerin korunması başlı başına birer delil ve mucizedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

 وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ  ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden  مَنْ  şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan   دَخَلَهُ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  دَخَلَهُ  cümlesi aynı zamanda  مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  كَانَ اٰمِنًا  ise,  كَانَ ‘ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

“Kim oraya girerse emin olur.” cümlesi, lafzen haber ifade etse de emir manası taşımaktadır. Anlamı şöyledir: “Kim, Mescid-i Haram’a girerse siz ona emniyet verin.” (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Kişi her türlü suçu işledikten sonra Harem’e sığınacak olsa orada ona dokunulmazdı. Ömer (ra) bu konuda “Orada babamın katilini yakalama imkânını bulsam, oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam.” derken, Ebu Hanife Rahimehullah da şöyle demiştir: “Bir kimse haremin dışında birini öldürmek, dinden çıkmak veya zina etmek suretiyle öldürülmeyi hak etse ve daha sonra Harem’e sığınsa ona orada dokunulmaz. Oradan çıkmak zorunda kalması için sadece kendisine barınma, yeme ve içmede yardım edilmez ve onunla alışveriş yapılmaz.” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

 

وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ

وَ  istînâfiyyedir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar müsnedün ileyh olan  حِجُّ الْبَيْتِ  izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.  

الْبَيْتِ ‘ ye muzâf olması  حِجُّ  için şan ve şeref ifade eder.

Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.

النَّاسِ ’ nin bedeli konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’ in sılası  اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلًا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَب۪يلًا ‘ in mahzuf haline müteallik olan car-mecrur  عَلَيْهِ , ihtimam için, amiline takdim edilmiştir

Cümlede istiare sanatı vardır. سَب۪يلًا , imkan manasında müstear olmuştur.

Sözlükte yol anlamına gelen "sebil" burada haccetmek için gerekli olan mal ve zenginlik ve diğer imkânlar demektir. ( Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âşûr, mecaz olduğunu belirtir.

 وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

وَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ كَفَرَ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki كَفَرَ  cümlesi, mübtedanın haberidir.Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ  şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Hükmün illetini belirtmek için zamir makamında zahir olarak tekrarlanmasında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

عَنِ الْعَالَم۪ينَ  car-mecruru, haber olan  غَنِيٌّ ‘ e mütealliktir.

غَنِيٌّ - اسْتَطَاعَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِلَيْهِ [ona] kelimesindeki zamir Kâbe’ye veya hacca racidir. Bir şeye kendisiyle ulaşılan her şey onun yoludur. Bu ifadede türlü tekid ve mübalağalar vardır. Mesela,  وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ  [Ev’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.] yani Allah’ın insanların boynundaki, mutlaka eda etmeleri gereken ve asla uhdelerinden düşmeyen kesin bir hakkıdır. 

Önce  عَلَى النَّاسِ [insanlar] denilmesi, sonra ondan bedel olarak  مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلًاۜ [oraya yol bulabilen herkes] ifadesine yer verilmesi ki bunda iki çeşit tekid vardır. Birincisi: bedel kullanma, murad edilen şeyi iki kez zikretme ve tekrarlamadır. İkincisi: önce kapalı ifade edip sonra izah etme ve mücmel olarak/özetle zikredip ardından açıklamak, aynı şeyi iki ayrı şekilde ortaya koyma anlamına gelir. 

Bir diğer tekid ise haccetmeyenlere karşı bir baskı oluşturmak üzere, “her kim haccetmezse” yerine  وَمَنْ كَفَرَ  [her kim inkâr ederse] buyrulmasıdır. 

Bir başka tekid de Allah’ın ona ihtiyacının olmadığının ifade edilmesidir ki bu, ona gazap edip yüz üstü bırakarak azap edeceğine delalet eder. 

Bir başka tekid ise “ona” değil de [hiç kimseye] denilmesidir. Bu ifade, Allah’ın insana ihtiyacının olmadığına burhanî bir yolla delalet etmektedir. Çünkü hiç kimseye ihtiyacı olmayınca bu, ona ihtiyacının olmadığını da kaçınılmaz olarak ifade edecektir. Ayrıca bu, tam bir istiğnâya delalet eder ki kendisini ifade etmek üzere kullanıldığı ilâhî gazabın büyüklüğüne en açık şekilde delalet eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

وَمَنْ كَفَرَ [Kim inkâr ederse] sözü “kim haccetmezse” manasında gelmiştir. Bu durum haccın farziyetini ifade eder. Bu emri terk edenin büyük bir günah işlediğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Haccın vücûbunu kuvvetle vurgulamak ve onu terkin ne kadar ağır vebali olduğunu bildirmek için "kim haccetmezse" yerine " وَمَنْ كَفَرَ  / kim inkâr ederse" buyurulmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Şart cümlesinin cevabı, kesinlik ifade etmesi için haber sıygasında gelmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Bu ayet lafız itibariyle ihbârî, mana itibariyle inşâî cümledir. حَجُّوا  emir kipi yerine bu anlamı ifade eden haber cümlesinin kullanılması, hac emrinin önemine vurgu yapmak içindir. Zira şer’i hüküm ifade eden bir lafız, haber cümlesiyle bildirilirse inşâdan daha tekidli olur. Emri uygulamaya teşvikte mübalağa ifade eder. Ayetin izahında belâğî inceliklere etraflıca temas eden Beyzâvî, hac işinin zor olduğunun bu ayet-i celilede çeşitli yönlerden pekiştirilerek anlatıldığını ifade ederek şunları kaydeder: “İnşâ anlamı (emir) olduğu halde haber sıygası ile verilmesi, isim cümlesi olarak getirilmesi, haccın Allah’ın insanların boynunda bir borcu olarak bildirilmesi, hükmü önce genelleyip sonra tahsis etmesi, haccı terk etmeye küfür demesi, Allah’ın zengin olduğunun bildirilmesi, -çünkü bu ifade, bu gibi yerlerde gazaba ve yardımını kesmeye delalet eder- âlemlerden demesi de bunu gösterir, zira bu ifadede genel bir mübalağa vardır. Zenginliğini delille ispat etmesi ve gazabının büyük olduğunu bildirmesi. Çünkü hac ibadeti zor bir iştir, onda nefsi kırma, bedeni yorma, malı sarf etme, şehvetlerden soyulup Allah’a yönelme vardır.(Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Bir de, haccın farziyetini sarahatle ortaya koyan bu kelamda tamim (genelleme) den (bütün insanlar) sonra tahsis (yoluna gücü yetenler), ibhâmdan sonra beyan, icmaldan sonra tahsis yapılmıştır. Bu ifade tarzında daha fazla tahkik ve izah vardır.

Ayrıca, ayette haccın terki, bütün çirkinliklerin sonu olan ve bunun ötesinde başka bir çirkinlik bulunmayan küfürle tavsif edilmiştir. Bunun müeyyidesi de, Allah Teâlâ'nın, bütün alemlerin ibadetlerinden müstağni olduğu şeklinde belirtilmiştir.

Bu, haccı terk edenin itibardan düşürüldüğü, zikrinin bile müstehcen sayıldığı, Allahu Teâlâ'nın gazap ve öfkesinin, haccı terk eden herkesi kapsadığı anlamını ifade eder. Bu da, ilâhî gazabın son derece büyük olduğuna delalettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

“O Mevlâ, hem kafirlerden hem de onların ibadet ve taatlerinden müstağnidir.” Bilindiği üzere yalnızca müminler değil, müşrikler de Kâbe’yi ziyaret edip kendilerince ibadet ediyorlardı. Allah Teâlâ, gücü yetip de onu tavaf edenlerin bile ibadetlerine muhtaç değilken müşriklerin bu fiiliyatlarından beri olduğunu bu ifadelerle açıklamıştır. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)


Âl-i İmrân Sûresi 98. Ayet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ  ٩٨


De ki: “Ey kitab ehli! Allah, yaptıklarınızı görüp dururken Allah’ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَا أَهْلَ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 لِمَ neden?
5 تَكْفُرُونَ inkar ediyorsunuz ك ف ر
6 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَاللَّهُ Allah
9 شَهِيدٌ tanık iken ش ه د
10 عَلَىٰ
11 مَا şeylere
12 تَعْمَلُونَ yaptığınız ع م ل

De ki: "Ey Ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz?" 

Rivayet olunuyor ki, Şemmas b. Kays isminde bir yaşlı yahudi varmış. Küfrü ve müslümanlara karşı hiddeti, kini ve çekememezliği pek şiddetliymiş. Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerinden birtakım ashab-ı kiram bir mecliste oturmuş konuşurlarken bu yahudi yanlarından geçmiş, cahiliyye zamanında aralarında şiddetli düşmanlık ve hasımlık bulunan bu kimselerin İslâm'dan sonra aralarındaki bu ülfeti, toplanmayı, düzelmeyi ve sevgiyi görünce: 

"Allah'a yemin ederim ki bunlar böyle toplandıkça, bizim buralarda rahatımız kalmaz." demiş ve yanındaki bir yahudi delikanlısına: "Haydi şunların yanlarına otur, yevm-i bûâsı (buas gününü) ve daha öncekilerini hatırlarına getir ve o zaman söyledikleri şiirlerden bazı parçalar da okuyuver." diye tenbih etmişti. 

"Büas günü" ise İslâm'dan önce yüzyirmi sene kadar birbirleriyle düşmanlık ve hasımlık üzere yaşamış olan Evs ve Hazrec kabilelerinin savaş yaptıkları ve Evs'in Hazrec'e galip geldiği son bir gün idi. Delikanlı dediğini yapmış ve derken bir münakaşa kapısı açılmış, iki taraf öğünmeye başlamışlar, nihayet bir çekişme, ağız kavgası olmuş, Evs'ten Evs b. Kayzî, Hazrec'den Hübar b. Sahr sıçramışlar, birbirlerine söz atmışlar, birisi diğerine: "İsterseniz bugün yine öyle bir gün yaparız" demiş. İki taraf öfkeyle gelmiş: "Haydi yaptık, silâh silâh, haydi zahireye, harre meydanına!" demişler, sözün kısası Evs kabilesi birbirleriyle, Hazrec de birbirleriyle birleşmişler, o sırada durum Peygamberimize ulaşmış, O da yüce huzurlarında bulunan Muhacir ashab-ı kiramla birlikte onların yanlarına gelmiş: "Ey müslümanlar topluluğu!.. Allah Allah! Ben aranızda bulunurken de cahiliye davası mı yapıyorsunuz? Cenab-ı Allah sizi İslâm'a hidayet ettikten ve küfürden kurtarıp kerem (cömertlik) ve yardımıyla cahiliyyenin kökünü kestikten ve aranızı bulduktan sonra, yine eski küfre mi dönüyorsunuz?" diye nasihat edince, hepsi düştükleri tehlikenin bir şeytan tuzağı olduğunu anlayarak derhal ellerindeki silahlarını bırakmışlar, gözlerinden yaşlar dökerek birbirlerine sarılmışlar, kucaklaşmışlar ve Rasûlullah'a itaat ederek beraberce gitmişlerdi. 

Cenab-ı Allah bu şekilde Şemmas'ın fitne ateşini söndürmüş, bu sebeple hem Ehl-i Kitab'a bir öğüt, hem de müminleri onlardan herhangi birine uymaktan yasaklama maksadıyla hükmü âmm (genel) olan şu âyetleri indirmiştir: Ali imran 99-101 (Elmalili Hamdi Yazir)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ


Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’ dir. قُلْ  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  لِمَ تَكْفُرُونَ ’ dir.  

لِمَ  car mecruru  تَكْفُرُونَ  fiiline müteallik olup, مَا  istifham isminin elifi, ism-i mevsûlden ayırt edilmesi için hazfedilmiştir. 

تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  تَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  شَه۪يدٌ  haber olup damme ile merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  شَه۪يدٌ  ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ  ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَعْمَلُونَ۟  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

شَه۪يدٌ  ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette muhatap, Hz. Peygamberdir.

Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mekulü’l-kavl olan  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle  tevbih ve kınama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

تَكْفُرُونَ  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-ı celâle muzâf olması, ayetlere tazim, teşrif ve ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna işaret eder.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَ ‘ la gelen  وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ  cümlesi, haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  شَه۪يدٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan  مَا  başındaki  عَلٰى  harf-i ceriyle  شَه۪يدٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ  muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

‘Allah yaptıklarınızı görür’ ifadesi, yaptıklarınızı görmekle kalmaz karşılığını verir anlamındadır. Lâzım-melzûm  alakasıyla mecazı mürsel mürekkebdir.

Allah yaptığınız şeyler üzerine şahittir. Mefhumu muhalifi yapmadıklarınıza da şahittir. O halde hem yaptıklarımızı hem de yapmadıklarımızı gözden geçirelim.

[Ey ehli kitap] nidasında tevcih vardır. “Hem kitap ehli olmak, hem de inkâr etmek yakışır mı?” anlamındadır.

[Allah yaptıklarınıza şahittir.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zâhirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir. 

شَه۪يدٌ “َbilmek, görmek” anlamıyla كفر  fiilinin “örtmek, kapatmak” anlamı arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

[Allah şahitken…] ifadesindeki وَ , hal için olup cümle şu anlamdadır: Neden Allah’ın, Peygamberin (s.a.v) doğru söylediğine delalet eden ayetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah sizin yaptıklarınıza şahittir ve sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Ve bu durum, O’nun ayetlerini inkâra kalkışmamanızı gerektirmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لم تكفرون بالايات الله  [Allah'ın ayetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?] suali de bir tevbihtir. Allah'ın ayetlerini inkâr için hiçbir sebep olmadığını ve bundan kaçınmak gereğini belirtir.‘’Allah'ın ayetleri ’’nden maksat, geniş manada hac ve diğer konulara ilişkin ayetleri ihtiva eden Kur’an ile Peygamber (s.a.v)’ in vasıflarını anlatan Tevrat ve İncil ayetleridir. وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُون [Allah yaptıklarınızı görüp duruyor] ifadesi, söz konusu tevbih ve reddi daha da ağırlaştırmak içindir. Burada şöyle demek isteniyor:"Siz hangi sebeple Allah Teâlâ'nın ayetlerini inkâr ediyorsunuz? Oysa Allah sizin bütün yaptıklarınızı görüyor ve o yaptıklarınıza nasıl bir karşılık vereceğini de biliyor. İşte bu gerçek, sizin bütün yollarınızı kapatır ve sarılmak istediğiniz bütün sebepleri de ortadan kaldırır." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)    

شَه۪يدٌ  kelimesi  شَاهِدُ ' un mübalağasıdır.  شَاهِدُ, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar, gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. شهيد  insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.

رقيب  ile  شهيد  sözcükleri eş anlamlı sözcüklerdir. Bu yüzden murakabe, kalbi amellerin en üstünü olarak kabul edilmiştir. Allah’a  رقيب  ve  شهيد  isimleri ile dua etmek de kalbî amellerin en önemlilerindendir.  (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Âl-i İmrân Sûresi 99. Ayet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ  ٩٩


De ki: “Ey kitab ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde, niçin Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeğe yeltenerek inananları Allah’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَا أَهْلَ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 لِمَ niçin?
5 تَصُدُّونَ çevirmeğe çalışıyorsunuz ص د د
6 عَنْ -ndan
7 سَبِيلِ yolu- س ب ل
8 اللَّهِ Allah
9 مَنْ kimseleri
10 امَنَ inanan ا م ن
11 تَبْغُونَهَا göstermeğe yeltenerek ب غ ي
12 عِوَجًا eğri ع و ج
13 وَأَنْتُمْ ve siz
14 شُهَدَاءُ (gerçeğe) tanık olduğunuz halde ش ه د
15 وَمَا değildir
16 اللَّهُ Allah
17 بِغَافِلٍ habersiz غ ف ل
18 عَمَّا -dan
19 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız- ع م ل

Beğaye بغي :

  بَغْيٌ kelimesi aranan şeyde orta yolu aşmayı istemektir, gerçekten aşılıp aşılmaması farketmez.

  بَغْيٌ iki çeşittir: Birincisi iyidir, bu da adaletten ihsana, farzdan nafileye geçmektir. İkincisi kötüdür, bu da haktan batıla, şüpheye geçmektir.

  إبتغاء ise özellikle istemede tüm gücünü ortaya koymak için kullanılır. Bu maddenin fesad, zina, zulüm yada düşmanlık manasında olmadığı, bilakis kelimedeki hakiki anlamın şiddetle istemek olduğu ortaya çıkmıştır. Ve bu anlam çeşitli karinelerle muhtelif mefhumlar için kullanılır. (Müfredat-Tahqiq) 

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda olmak üzere 96 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan bir şekli bulunmamasına rağmen boğa sözcüğü işari olarak bu kökü hatırlatmaktadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ


Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  لِمَ تَصُدُّونَ ’ dir.  

لِمَ  car mecruru  تَصُدُّونَ  fiiline müteallik olup, مَا  istifham isminin elifi, ism-i mevsûlden ayırt edilmesi için hazfedilmiştir. 

تَصُدُّونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  تَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. تَبْغُونَهَا  cümlesi,  تَصُدُّونَ  ‘ deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

تَبْغُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِوَجًا  hal olup, fetha ile mansubdur.  وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُ  cümlesi,  تَبْغُونَهَا  ‘ deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءُ  haber olup damme ile merfûdur. Sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olup, gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. 

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).İlki fiil,ikincisi müfred, üçüncüsü isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  مَا ’ nın ismi olup damme ile merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir. غَافِلٍ  lafzen mecrur,  مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl,  عَنْ  harf-i ceriyle  تَعْمَلُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’ nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 142)

Kur’an-ı Kerim’de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’ nin, 19 yerde de  مَا ’ nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik) 

غَافِلٍ ; sülâsi mücerredi غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette muhatap, Hz. Peygamberdir.

Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mekulü’l-kavl olan  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰه مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı  لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰه مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ  ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle  tevbih ve kınama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafeti lafza-i celâle muzâf olan  سَب۪يلِ  için şan ve şeref ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  اٰمَنَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

تَبْغُونَهَا عِوَجًا  cümlesi  تَصُدُّونَ  fiilinin failinden veya  سَب۪يلِ ’ den haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal وَ ’ ıyla gelen  وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُ  cümlesi,  تَبْغُونَهَا ‘ deki failin haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Müfessirler şöyle demişlerdir: "Ehl-i Kitabın, inananları Allah yolundan saptırmak istemeleri, zayıf müslümanların kalplerine şek ve şüphe sokmak suretiyle oluyordu ve onlar Hazret-i Muhammed (s.a.v)'in sıfatlarının kendi kitaplarında anlatıldığını da inkâr ediyorlardı." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bundan önce Allah (c.c), Resulüne; Ehl-i Kitabın dalaletinden dolayı onları kınamayı emir buyurmuştu. Burada onların insanları dalalete düşürme (idlâl) gayretlerinden dolayı onları kınamayı emir buyurmaktadır.

قُلْ [De ki] emrinin tekrarı, Peygamber’i onları tevbih ve takbihe ziyadesiyle sevk etmek içindir.

Bundan önceki ayette  لِمَ تَكْفُرُونَ [niçin inkâr ediyorsunuz?] dendiği halde burada  لِمَ تَصُدُّونَ [niçin çeviriyorsunuz veya alıkoyuyorsunuz ?" buyurulması, onların inkâr ve alıkoymalarının her birinin, başlı başına tevbih ve takbihi gerektirdiğini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

98. ayette de bu ayette de nida edatı uzaklık içindir.

لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰه [Niçin Allah yolundan alıkoyarsınız?] tecessüm sanatıdır. 

َتَبْغُونَهَا عِوَجًا  çarpıklığını istemek, doğru yolun zıddına eğri yolu arayıp bulmaktır. Teşbihi tenasidir. Doğru yol hazırken bozuk yol arama kaygısına düşme hilekârlığına ve boşa çaba harcama eblehliğine remz ve tarizdir. 

وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ [Sizler şahitler olduğunuz halde] şeklindeki hal cümlesi, zımnî delalet ile bile bile yapılan kötülüklerin Allah katında sorumuluğunun daha fazla olduğunu bildirmektedir.


وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir.(Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nefy harfi  مَا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  harfi  ليس  gibi amel etmiştir. مَا ‘ nın haberi olan  بِغَافِلٍ ’ deki  بِ  harfi tekid ifade eden zaid harftir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عن  harf-i ceriyle  بِغَافِلٍ ‘ ye müteallik olan masdar harfi  مَا ‘ nın sılası  تَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.2, II, 142)

Haber olan  غَافِلٍ ‘ nin ism-i fail sıygasında gelerek isim cümlesindeki sübut ve istimrar anlamını kuvvetlendirmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ [Allah gafil değildir.] sözü “Allah onların yaptıklarını bilir.” ifadesinden daha güçlüdür. Olumsuz cümlelerde daha fazla vurgu vardır.

[Allah yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir] ifadesi amellerin karşılığının verilmesi konusunda bir vaîd, yani tehdittir. Bu ifadenin altında “Her davranışınız değerlendirilmektedir” anlamı yatmaktadır. Bir anlamın içine başka bir anlamın gizlenmesi idmâc sanatıdır. 

Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

غَافِلٍ - تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

مَا ’ nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.  

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Öncesi için bir zeyl mahiyetinde olan bu cümle, onlar için pek ağır bir tehdit anlamı taşır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ [Allah yaptığınız şeylerden gafil değildir.] fasılası değişik şekillerde gelmiştir. Bu cümlenin olumsuz cümle olması, zaid  بِ  harfinin gelmesi ve isim cümlesi olması dolayısıyla diğerlerine göre daha fazla vurgu vardır. 

وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ [Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.] cümlesi bileni bilmeyen yerine koymak suretiyle muktezâ-i zâhirin hilafına kelamdır. Bile bile kötülük yapmak ve bunun cezasız kalacağını sanmak, Allah’tan gafil olmayı daha da ilerisi Allah’ın kendilerinden gafil olduğunu sanmaktır ki bir önceki ayette sorulan “Neden inkâr ediyorsunuz?” ifadesini pekiştirir. 

ُ َما تَعْمَلُون  [Yaptıklarınız] sıfatlı kinayedir, ism-i mevsûl zem içindir. 

عَمَّا تَعْمَلُونَ  َifadesindeki  عن َ harf-i ceri buud ve uzaklaşma manasıyla amellerinin kötü ve cezaya müstehak olmasına işaret eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Allahu Teâlâ bir önceki ayeti, "Allah yaptığınız her şeye şahittir" tabiriyle; bu ayeti de, "Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" tabiriyle bitirmiştir. Çünkü, onlar Hz Peygamber'in nübüvvetini açıkça inkâr ediyorlar, ama müslümanların kalplerine şüphe atma işini açıkça yapmıyorlar, aksine bu hususta çok çeşitli hilelere başvuruyorlardı. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, açıkça yaptıkları işler hususunda "Allah şahittir"; gizli yaptıkları şeyler hususunda ise, "Allah, yaptığınız hiçbir şeyden gafil değildir" buyurmuştur. Hak Teâlâ, her iki ayette de, "De ki: Ey Ehl-i Kitap!.." hitabını tekrar etmiştir. Çünkü gaye, onları en güzel bir şekilde kınamaktır. Bundan dolayı, bu hoş hitabın tekrar etmesi, onları sapma ve saptırma hususundaki yollarından çevirme konusunda yumuşak davranma gayesine daha uygundur ve din hususunda onlara nasihat edip sakındırmaya daha güzel delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 
Âl-i İmrân Sûresi 100. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ  ١٠٠


Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 إِنْ şayet
5 تُطِيعُوا uyarsanız ط و ع
6 فَرِيقًا gruba ف ر ق
7 مِنَ herhangi bir
8 الَّذِينَ kimselerden
9 أُوتُوا verilen(ler) ا ت ي
10 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
11 يَرُدُّوكُمْ sizi döndürürler ر د د
12 بَعْدَ sonra ب ع د
13 إِيمَانِكُمْ imanınızdan ا م ن
14 كَافِرِينَ kafir olarak ك ف ر

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا ’ dır.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُط۪يعُوا  şart fiili olup, ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  فَر۪يقًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّذ۪ينَ  müşterek ism-i mevsûl مِنَ  harf-i ceriyle  فَر۪يقًا ’ nın mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَرُدُّوكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَرُدُّو  fiili  ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَعْدَ  zaman zarfı,  يَرُدُّوكُمْ  fiiline mütealliktir. 

ا۪يمَانِكُمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَافِر۪ينَ  hal olup, nasb alameti  ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.  

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُط۪يعُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dır. 

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

كَافِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi  كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

Nidanın cevabı  اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ  cümlesi şart üslubunda gelmiştir.  اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ  şeklindeki şart cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  فَر۪يقًا ‘ daki nekrelik muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder. 

Mecrur mahaldeki ikinci cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  فَر۪يقًا ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan  اُو۫تُوا الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsm-i mevsûl ehl-i kitaptan bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında tahkir ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُو۫تُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi  يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰمَنُٓوا - ا۪يمَانِكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

كَافِر۪ينَ - اٰمَنُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bundan önce Ehl-i Kitap, yaptıkları iğva ve idlâlden vazgeçmemelerinden dolayı kınandılar, tevbihe uğradılar. Bu ayette ise, Kitap Ehline uymaktan ve onların fitnesinin etkisi altında kalmaktan sakındırmak için, hitap müminlere tevcih edilmiştir.

اِنْ تُط۪يعُو [eğer tâbi olursanız, uyarsanız] kaydı, onlara uymaktan ziyadesiyle sakınmanın ve o insanlarla arkadaşlık etmekten kaçınmanın lüzumunu daha iyi ifade etmek içindir. Nitekim bundan önceki ayette tevbihin (kınamanın) umumi olması da, caydırıcılığı kuvvetlendirmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

"Evs ile Hazrec, savaşmak üzere saf bağladılar. İşte o sırada Âl-i İmrân  Suresinin "umulur ki hidayete erersiniz" cümlesine kadar 100-103. ayetleri nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) gelip iki saf arasında durdu ve bu âyetleri yüksek sesle okumaya başladı. Onlar Resûlüllah'ın (s.a.v) sesini duyunca, susup dinlediler. Nihayet Resûlüllah (s.a.v) sözlerini bitirince, onlar silahlarını atıp birbirleriyle kucaklaşmaya ve ağlamaya başladılar."

Ayetteki  بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ  [îmanınızdan sonra] ifadesi de, "derin imanınızdan sonra" demektir ki bu, mü'minler için apaçık bir sebat telkinidir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Günün Mesajı
Birr; gerçek fazilet ve hakiki manada iyilik demektir. Buna ulaşmak için sevdiğimiz şeylerden infak etmek gerekir. Sevdiğimiz şeyler; mal, servet, makam, ilim ve beden kuvveti gibi şeylerdir. Bunlardan sahip olduklarmızı paylaşmalıyız. Mekkedeki Kabe'yi ziyaret etmek ve hac yapmak, Allah'ın kulları üzerindeki hakkıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dün sabah gözlerimi bir zindanda açtım. Korkuyla dolan kalbim, yalnız olmadığımı farkedince sakinleşti. Kalktığımda, bir kaç adımdan fazlasını gidemedim. Ellerim, ayaklarım ve bedenim duvara kelepçelenmişti.

Cevabını merak ettiğim sorularım vardı. Yine de kimseyle konuşmadım. Ta ki bir kişinin kelepçelerinden kurtulup, çıkışını görene kadar. Hayretim, karşımda oturanı güldürmüştü. Ona bakarken şaşkınlığım daha da arttı. Çünkü kendisini buraya bağlayan hiçbir şey yoktu ama oturmaya devam ediyordu. Düşüncelerimi gözlerimden okumuş gibi konuşmaya başladı:

“Halimi zincirlerden kurtarana hamd olsun. Kendimi, ne zaman dünyaya meyil edecek bir hale yakın bulsam buraya gelirim. Kafeste doğup büyüyen bir kuşun kendisini özgür sanması gibi bu halde yıllarca yaşadığımı hatırlamak için. Hakiki özgürlüğün lezzetine varana dek herkes kendini özgür sanar. Burada, kiminin zinciri daha uzundur, kısa olanlarla dalga geçer. Kiminin sadece bir uzvu kelepçelidir, fazlasına sahip olanlara acır. Hepsi kendisinin, diğerinden daha özgür olduğunu düşünür. Halbuki gerçek manada özgür olan, böyle kıyaslamalarla uğraşmaz bile. Çünkü artık derdi başkadır.  

Kendine hiç sormadın mı? Aslında hiç kimseye kalmayacağını bildiğin ve her ölümle geçiciliğine şahit olduğun bu dünyalıklara olan aşırıya kaçmış bağlılığının faydası nedir? Mutluluk ve huzur dünyaya mı, yoksa ahirete yaklaşmakta mı gizlidir? Bildiğin gerçeklere rağmen sadece nefsinin isteklerini tatmin etme çaban, dengesizlik değilse nedir? Bir gün gideceğini bildiğin alemden alacağını almak varken kazığı çakabilecekmişsin gibi yerleşmeye çalışman oldukça saçma değil mi?”

Aniden kalktı ve: “İşin sırrı istemekte gizli.” diyerek gitti. Sorduğu soruları düşünürken kalbim halden hale büründü. Her duamla bir kelepçem açıldı:

Allahım! İyiliğe eren kullarından olmak. Dünyayla olan gereksiz bağımı koparıp özgürleşmek. Emrettiğin gibi hanif olan Hz. İbrahim (as)’a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e uyanlar gibi yaşamak. Rızanı ve hem dünyamı, hem de ahiretimi kazanmak. Her emrine gerektiği gibi uymak ve her yasağından gerektiği gibi sakınmak istiyorum.

Allahım! Beni, kelamında buyurduğun Ehl-i Kitap gibilerinin şerlerinden ve halimin onlara benzemesinden koru. Bana merhametinle muamele et. İki cihanda da iyilik, mutluluk ve ferahlık getirecek hayırlar ver. Her adımımı rahmetinle kolaylaştır ve güzelleştir. İki cihanda da beni her kötü halden koru. Aldığı her nefeste imanınla yaşayanlardan ve huzuruna imanınla gelenlerden olmak duasıyla.

Amin.

•••

Televizyon, sosyal medya ya da silah gibilerin zararlı mı yoksa faydalı mı olduğuyla ilgili yapılan tartışmalardan birinde, kendi dünyasına dalmış oturuyordu. Üç aşağı, beş yukarı; tartışmanın nasıl sonuçlanacağı belliydi. İnsanların nasıl kullanmayı tercih ettiklerine göre fayda ve zarar oranları değişiyordu. Sonunu bildiği için de zihninde uyanan düşünceleri dinlemeyi seçmişti:

Şüphesiz ki, Allah’ın rahmeti, bütün alemi ve amelleri kuşatmıştı. Her anında, Allah’ın rızasını kazanmayı çabalayan bir kulun yolu açıktı. Zira, halis bir niyet ile doğru seçimleri yaptığı sürece, bulunduğu her yerin çıkışında ve yaptığı her işin sonunda, Allah’ın rızasına kavuşabilirdi. 

Allah için; aç kaldığında oruç, malından verdiğinde infak, kitap okuduğunda ilim, yolculuk yaptığında Mekke’de umre/hac ya da diğer topraklarda ibret almak/ziyaret, yıkandığında abdest, düşündüğünde tefekkür, istediğinde dua, sevindiğinde şükür ve pişmanlığında tövbe olur. Allah için susmak, konuşmak, kalkmak, oturmak, gülümsemek, dinlemek, affetmek ve akla gelen -Allah için yapılan- diğer her iş, Allah katında sevaba dönüşür.

Derler ki; bu mertebeye ulaşmak kolaydı ancak dünyasını nefsi ile yaşayan ve her işin sonunda daha mutlu olması gerektiğini düşünenler çoğaldı. Anlık mutlulukların peşinden koşarken, her anında Allah’ın rızasını kazanma ihtimalinin kıymetini çoğu bilemedi. 

Ey Allahım! Bizi, her işini Senin rızan için yapanlardan ve Senin rızanı kazanma fırsatlarını değerlendirenlerden eyle. Ey Allahım! Hidayet ve bereket kaynağın olan Mekke’deki evine gelmemizi ve ibadet etmemizi nasip eyle. Rızana kavuşmak için yaptıklarımızı kolaylaştır ve kabul buyur.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji