بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ ٧١
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لِمَ تَلْبِسُونَ ‘dir.
لِمَ car mecruru تَلْبِسُونَ fiiline mütealliktir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir. لِمَ cer harfi لِ ile istifham harfi ما ‘ nın bileşimi olan bu edatın anlamı, ‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Fiil cümlesidir. تَلْبِسُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِالْبَاطِلِ car mecruru تَلْبِسُونَ fiiline mütealliktir. تَكْتُمُونَ الْحَقَّ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makablindeki nidanın cevabına matuftur.
تَكْتُمُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. و haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَعْلَمُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp, kınama, tehekküm ve azarlama manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü, Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhaldir.
Ayet 65 ve 70. ayetler gibi başladığı için bu ayetler arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin lügavi tercümesi [niçin hakkın üzerine batıl elbisesi giydiriyorsunuz] şeklindedir. Bu ifadede istiare vardır. Batılın, insanı her yönden kuşatıcı etkisiyle sarması elbiseye benzetilmiştir. Elbisenin insanları gözlerden gizlediği gibi batıl da gerçeği insanlardan gizler. Vech-i şebeh örtmektir.
وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ [Hakkı gizliyorsunuz] cümlesi atıf harfi وَ ’ la nidanın cevabına atfedilmiştir. İstifhama dahil olan cümle önceki manayı tekid eder. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بِالْبَاطِلِ - الْحَقَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تَلْبِسُونَ - تَكْتُمُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْحَقَّ kelimesi önemine binaen tekrarlanmıştır, bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümlesi isim cümlesi olduğunda ve mübtedası da hal sahibine ait bir zamir olduğunda başına و harfinin gelmesi vaciptir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
تَعْلَمُونَ۟ fiilinin mef’ûlü muhatabın serbestçe düşünebilmesi ve faydayı çoğaltmak için hazf olmuştur.
وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ [Bildiğiniz halde.] Halbuki Hz. Muhammed’in sizi davet ettiği dinin hak olduğunu ve onun peygamber olduğunu biliyorsunuz. Bir görüşe göre ayetin anlamı şöyledir: ‘’Siz neden Tevrat’ı ellerinizle yazdıklarınızla karıştıyorsunuz ve Tevrat’ı tahrif ettiğiniz gerçeğini saklıyorsunuz. Oysa siz bunların Tevrat’tan olmadığını gayet iyi bilmektesiniz.’’ Başka bir görüş ise şöyledir: ‘’Sizler işleri gayet iyi aklediyor, hak ile batılı ayırt edebiliyorsunuz. Elinde hiçbir delili olmayan kişi gibi değilsiniz ki mazur görülesiniz.’’ Bir görüşe göre ise ayet-i kerîme şöyle açıklanabilir: ‘’Siz İslam’ı neden Yahudilik veya Hristiyanlıkla karıştırıyor ve “O da İslam gibi haktır.” diyorsunuz? Allah Teâlâ nezdindeki hak dinin İslam olduğunu bilmektesiniz.’’ (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ ٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَتْ | ve dedi ki |
|
| 2 | طَائِفَةٌ | bir grup |
|
| 3 | مِنْ | -nden |
|
| 4 | أَهْلِ | ehli- |
|
| 5 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 6 | امِنُوا | inanın |
|
| 7 | بِالَّذِي | olana |
|
| 8 | أُنْزِلَ | indirilmiş |
|
| 9 | عَلَى | üzerine |
|
| 10 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 11 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 12 | وَجْهَ | önünde |
|
| 13 | النَّهَارِ | günün |
|
| 14 | وَاكْفُرُوا | ve inkar edin |
|
| 15 | اخِرَهُ | sonunda |
|
| 16 | لَعَلَّهُمْ | belki onlar |
|
| 17 | يَرْجِعُونَ | dönerler |
|
İçlerinden bazıları, Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği mesaja sırf inatlarından ötürü karşı çıkmadıkları, aksine objektif bir yaklaşım içinde oldukları izlenimini vermek üzere zaman zaman onun bildirdiklerini onaylayan bir tavır takınıp kısa bir süre sonra da bunları inkâr yönüne gidecekler ya da onun bildirdiklerinin bir kısmını tasdik edip bir kısmını inkâr edecekler, böylece Kur’ân etrafında bir kuşku çemberi oluşturup hem kendi çevrelerinin bu mesaja iltifat etmesini önlemiş, hem de inancı henüz çok kuvvetli olmayan müminlerin hak yoldan dönmelerini sağlamış olacaklardı.
Yüce Allah’ın, bu haince girişimi haber vermesi, Rasûlullah’ın ilâhî vahye mazhar olmuş hak bir peygamber olduğunu apaçık bir biçimde ortaya koymuş bulunuyordu. Dolayısıyla bu, bir taraftan düşmanların bu tür girişimleri için caydırıcı bir rol oynayan, diğer taraftan müminlerin bunlara karşı daha dikkatli ve bilinçli olmaları gerektiğini hatırlatan bir uyarı niteliğindeydi (Râzî, VIII, 95). (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Nehera نهر :
نَهْرٌ taşan suyun mecrası, süratle aktığı veya geçip gittiği yerdir. Çoğulu أنْهارٌ şeklinde gelir. نَهَرٌ ise suyun akışına benzetme yapılarak genişlik ve bolluk için kullanılmıştır. نَهارٌ kavramı temelde güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman aralığıdır. Şer'i dilde ise fecrin doğuşundan güneşin batış vaktine kadar geçen zaman aralığıdır. Son olarak نَهْرٌ ve إنْتِهارٌ sert bir şekilde azarlamaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de çeşitli kalıplarda 113 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli nehirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. طَٓائِفَةٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ اَهْلِ car mecruru طَٓائِفَةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mekulü’l kavli اٰمِنُوا بِالَّذ۪ٓي ’dir. قَالَتْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمِنُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ٓي müfred müzekker has ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى harf-i ceriyle اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَجْهَ zaman zarfı اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّهَارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اكْفُرُٓوا atıf harfi وَ ile اٰمَنُوا ‘ya matuftur.
اكْفُرُٓوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰخِرَ zaman zarfı, اكْفُرُٓوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir, إنّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَرْجِعُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْجِعُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ
وَ ,istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan طَٓائِفَةٌ ‘ ün nekre gelişi tahkir ifade eder.
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli اٰمِنُوا بِالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ٓي ‘ nin sılası اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Yine mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Sılası اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Zarf-ı zaman olan وَجْهَ النَّهَارِ izafeti, اٰمِنُوا fiiline mütealliktir.
اٰمِنُوا - اٰمَنُوا ve الَّذ۪ٓي - الَّذ۪ينَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ cümlesi atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ cümlesi ile وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اٰمَنُوا - اكْفُرُٓوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, اٰخِرَ - وَجْهَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
وَجْهَ النَّهَارِ [gündüzün yüzü] ifadesinde istiare vardır. Gündüz insana benzetilmiştir. İnsanın bir cüzü olan yüz kelimesi gündüze isnad edilmiştir. Müşebbehün bihin bir cüzü olduğu için meknî istiaredir. Yüz, bir insanın en önemli dikkat çeken, tanınmasını sağlayan en önemli cüzüdür. Gündüz de aydınlık dolayısıyla her şeyin açıkça görüldüğü tespit edildiği bir zamandır. Vech-i şebeh açıklık, tanınmadır.
[Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: Gün başlarken müminlere indirilmiş olana (görünüşte) iman edip günün sonunda inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler.] Yani müminler dinlerinden dönerler. Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’a iman edin. Kur’an aynı zamanda müminlere de indirilmiş gibidir. Çünkü faydası onların hepsinedir. وَجْهَ النَّهَارِ gündüzün başıdır. Zira gündüzün başı elbisenin yüzü gibi ilk karşılaşılan ve görülen kısmıdır. Ve yine bir şeyin yüzü, üstü ve değerli kısmıdır. Bu kelimenin mansub olması zarf olması sebebiyledir. Müfessirlerin çoğuna göre ayetin tefsiri şöyledir: Onları günün başında tasdik edip sonunda inkâr edin. Şüphesiz ki bu onları dinlerinden dönmeye sevk edecektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
[Günün başında (وَجْهَ النَّهَارِ ; gündüzün başlangıcında) iman edin ve günün sonunda inkâr edin] sözü mecaz-ı mürekkebtir. Maksat zaman bildirmek değil alay etmektir.
Kitap ehlinin büyüklerinden ve başkanlarından bir grup, kendilerine tâbi olanlara, sabahleyin Kur an'a inanmalarını ve daha sonra da inkâr etmelerini söylemişlerdir. Böylece, müminlere iman etmiş olarak görünecekler. Sonradan da düşünüp, güya müminlerin görüşlerinin çarpık olduğunu anlayacaklar ve döneceklerdir. Böylece müminler de onlarla beraber döneceklerdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Ayette geçen وَجْهَ النَّهَارِ , "gündüzün evveli" manasınadır. Arapça'da "vech", "her şeyin insana bakan tarafı ve yüzü" manasındadır. Çünkü insanın baktığı şeyde ilk karşılaştığı budur. Nitekim elbisenin görünen tarafına da وَجْهَ السٌَوب denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘ nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
لَعَلَّ ’ nin haberi olan يَرْجِعُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
يَرْجِعُونَ fiilinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ sözünün manası, "Biz şüpheyi onların kafalarına attığımızda, belki Muhammed'in taraftarları O'nun dininden bu yola dönerler ve vazgeçerler" şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تُؤْمِنُوا | ve güvenmeyin |
|
| 3 | إِلَّا | başkasına |
|
| 4 | لِمَنْ | kimseden |
|
| 5 | تَبِعَ | uyan |
|
| 6 | دِينَكُمْ | sizin dininize |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 9 | الْهُدَىٰ | Hidayet |
|
| 10 | هُدَى | hidayetidir |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | يُؤْتَىٰ | verilmesinden (mi?) |
|
| 14 | أَحَدٌ | birine |
|
| 15 | مِثْلَ | benzerinin |
|
| 16 | مَا | şeyin |
|
| 17 | أُوتِيتُمْ | size verilen |
|
| 18 | أَوْ | veya |
|
| 19 | يُحَاجُّوكُمْ | (aleyhinize) deliller getireceklerinden (mi?) |
|
| 20 | عِنْدَ | huzurunda |
|
| 21 | رَبِّكُمْ | Rabbinizin |
|
| 22 | قُلْ | de ki |
|
| 23 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 24 | الْفَضْلَ | Lutuf |
|
| 25 | بِيَدِ | elindedir |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 27 | يُؤْتِيهِ | onu verir |
|
| 28 | مَنْ | kimseye |
|
| 29 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 30 | وَاللَّهُ | Allah’ın |
|
| 31 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 32 | عَلِيمٌ | (O her şeyi) bilendir |
|
Müfessirler “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın” sözünün yukarıda değinilen şaşırtma planının sahiplerine ait olduğu hususunda fikir birliği içindedirler. (İbn Atıyye, I, 454)
“De ki” hitabından sonra gelen ilk cümlenin yüce Allah’ın peygamberinden söylemesini istediği söz olduğu ise açıktır.
Buna mukabil, “veriliyor diye” şeklinde tercüme edilen “en yü‘tâ” ifadesinin izahında müfessirler oldukça zorlanmıştır. Bu sebeple Râzî bu âyetin Kur’ân’daki en müşkil âyetlerden olduğunu kaydeder. (VIII, 96)
Bunun Allah Teâlâ’nın peygamberinden söylemesini istediği sözünün devamı olarak düşünülmesi halinde, meâlinde olduğu gibi “Birine (Hz. Muhammed) size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?” şeklinde çevrilmesi uygun olur.
Ehl-i kitap’tan komplo hazırlayanların sözünün devamı sayılması halinde ise bu kısmın anlamı şöyle olur: “Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)”.
Bu âyetin meâlinde “lutuf” şeklinde karşılık verilen fadl kelimesi “bol bol iyilik yapma ve yararlı şeylerle donatma” anlamına geldiği gibi, burada “peygamberlik verme”nin kastedildiği görüşü de vardır. Bu görüşün sahipleri, daha sonra gelen “Onu dilediğine verir” cümlesinin ışığında, bu âyet-i kerîmede peygamberlik mertebesine kişisel çaba ve hak edişle değil ancak ilâhî bağışla erişilebileceğine delâlet bulunduğunu belirtirler.
Yine bu âyette geçen “vâsi”, Allah’ın güzel isimlerinden olup “geniş” anlamındadır; genel olarak O’nun sıfatlarının kuşatıcılığını, sınırsızlığını; özellikle ilim, rahmet ve lutfunun genişliğini ifade ettiği şeklinde anlaşılmıştır. Bu sebeple “vallahu vâsiun” cümlesine meâlinde “Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır” şeklinde mâna verilmiştir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُؤْمِنُٓوا fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mukadder müstesna minh‘den bedel olarak mahallen mecrurdur. Takdiri; لا تؤمنوا لأحد إلّا لمن تبع دينكم (Sizin dininize tâbi olmayan hiç kimseye asla iman etmeyin!) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası تَبِعَ د۪ينَكُمْ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَبِعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. د۪ينَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤْمِنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Mekulü’l-kavl اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الْهُدٰى kelimesi اِنَّ ’ nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. هُدَى kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf بِ harf-i ceri ile تُؤْمِنُٓوا fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُؤْتٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mansub, meçhul muzari fiildir. اَحَدٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِثْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫ت۪يتُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫ت۪يتُمْ sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.
يُحَٓاجُّو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı يُحَٓاجُّوكُمْ fiiline mütealliktir. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتٰٓى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
يُحَٓاجُّو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Mekulü’l-kavl اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْفَضْلَ kelimesi اِنَّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِيَدِ car mecruru اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, اِنَّ ‘ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُؤْت۪ي fiili, ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ ; sülâsi mücerredi وسع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ
Taifenin sözleri devam etmektedir. Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki اٰمِنُوا بِالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.
اِلَّا , istisna edatıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cer harfi لِ ‘ nin dahil olduğu مَنْ ism-i mevsûlu, takdiri لا تؤمنوا لأحد (Kimseye inanmayın) olan mahzuftan müstesna olarak nasb mahallindedir.
Müşterek ism-i mevsûlün sılası olan تَبِعَ د۪ينَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette tenâzu’ vardır. Mef’ûl olan mekulü’l-kavlde iki fiil çekişmektedir. Bu söz, ya Yahudilerin sözü olup öncesinin devamıdır ve tahkir ifade eder. Veya Allah’ın sözüdür. Eğer Allah'a ait ise fiil hazf olmuştur: “Böyle oldu diye sırt çevirmeyin!” demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ cümlesi, yahudilerin iki sözü arasında itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ [Hidayet, Allah'ın yoludur] cümlesi bir itiraz (ara) cümlesi olup o Yahudilerin hilelerinin, kendileri için bir fayda sağlamadığını belirtir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl olan اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf هُدَى اللّٰهِۙ izafetinde esma-i hüsnaya ve bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâle muzâf olan هُدَى , şan ve şeref kazanmıştır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Haberin marife olarak gelmesi kasır ifade etmiştir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. الْهُدٰى mevsuf/ maksûr, هُدَى اللّٰهِ sıfat/maksûrun aleyhtir.
Allah’tan başkasının hidayet etmesi, yani insanları hidayet etmeye çalışması, eğer Allah takdir etmediyse, istenen sonucu vermez. Kasr hakikidir. Çünkü Allah'ın takdir etmediği hidayet, hidayet değildir. Gerçek hidayet, Allahın hidayetidir. Onların gerçek hidayet olmayan bir iman sureti içinde olduklarını gösteren ."İndirilene inanın" ve "Sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın" ([Al-i İmran: 72], sözlerine mukabil olarak gelmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasr, isim cümlesi, اِنَّ ve müsnedin marife gelmesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen ب harf-i ceriyle تقرّوا وتعترفوا manasını tazmin etmek üzere تُؤْمِنُٓوا fiiline mütealliktir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/73)
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِثْلَ ‘nin muzafun ileyhi olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اُو۫ت۪يتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
يُؤْتٰٓى ve اُو۫ت۪يتُمْ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْ cümlesi masdar-ı müevvel olan يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عِنْدَ رَبِّكُمْ izafetinde, كُمْ zamirinin رَبِّ ismine muzâfun ileyh olması, zamirin ait olduğu kimseler için ve رَبِّ ismine muzâf olması عِندَ için tazim ve teşrif ifade eder.
هُدَى kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
د۪ينَ - هُدَى - تُؤْمِنُٓوا ve رَبِّ - اللّٰهِۙ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ ifadesi وَلَا تُؤْمِنُٓوا ifadesi ile ilişkili olup bu iki ifade arasındakiler ise ara cümledir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ‘’Herhangi birine size verilenin bir benzerinin verildiğine dair imanınızı sadece dindaşlarınıza izhar edin; başkalarına değil. Yani Müslümanlara da size verilen kitap gibi bir kitap verildiğine inandığınızı gizli tutun; bunu sadece kendi yandaşlarınıza söyleyin; Müslümanlara söylemeyin, zira söylerseniz bu durum onların sebatını artırır. Ayrıca bunu Müşriklere de söylemeyin, zira bu onları İslam ’a davet eder.’’ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl olan اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِيَدِ اللّٰهِ car mecruru اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir.
بِيَدِ اللّٰهِ izafeti veciz anlatım gayesinin yanında muzâfa şan ve şeref ifade eder.
بِيَدِ اللّٰهِ [Allah’ın eli] tabirinde sebebiyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Burada Allah’ın elinden murad, kuvveti ve iradesidir.
يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ cümlesi اِنَّ ’ nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, hükmü takviye, tecessüm ve teceddüt manaları ihtiva eder.
İkinci mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sıla cümlesi يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يُؤْتٰٓى - اُو۫ت۪يتُمْ - يُؤْت۪يهِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْفَضْلَ kelimesinden murad, peygamberliktir. Arapça'da الْفَضْلَ kelimesi, fazlalık anlamına gelir. Kelimenin genel olarak kullanıldığı yer ise "lütfu ihsanın fazlalığı..." anlamıdır. Hayır olan hasletlerde, başkalarından fazla ve üstün olan kimseye, "fâdıl" denilir. Daha sonra ise "fadl" kelimesi, failinin (Onu yapanın) başkasına ihsan etmeyi düşünmüş olduğu her çeşit menfaat hakkında daha fazla kullanılır olmuştur. Hak Tealâ'nın, "Allah'ın elindedir" buyruğunun manası, "O, fadlın sahibi olup, ona kâdir ve muktedir olandır" demektir. O'nun, "onu dilediğine verir" sözü ise "Bu fadl, O'nun dilemesine bağlı olan bir lütuftur" manasına gelir. Bu da peygamberliğin, müstehak olma sebebiyle değil, lütufta bulunma ile meydana gelip tahakkuk ettiğine delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak bu nübüvveti, failinin (Allah'ın) yapıp yapmamakta muhtar olduğu fadl kabilinden kılmıştır. Buna göre bu, müstehak olan kimse hakkında, ancak mecazî bir şekilde kullanılabilir. Allah'ın, "Allah, rahmeti bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir" ifadesi de bu manayı tekid etmektedir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin bol olması kudretinin mükemmelliğine, Alîm olması da ilminin mükemmelliğine delalet eder. Böylece, O'nun kudretindeki son derece mükemmellikten dolayı, dilediği kuluna dilediğini lütfetmesi uygun olduğu gibi ilminin mükemmel olmasından dolayı da O'nun fiillerinin ancak hikmet ve doğruluk üzere olması uygun olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
Ayetin son cümlesinde وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın عَل۪يمٌ ve وَاسِعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın, aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. İkinci haber عَل۪يمٌ, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَاسِعٌ kelimesinin başında sahibi manasındaki ذو ismi hazfolmuştur. Yani Allah zenginlik ve ilim sahibidir. Belki de وَاسِعٌ muzâftır ve “nimet” gibi bir muzâfun ileyh mahzuftur.
وَاسِعٌ ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen ya O'nun bağışının bol ve iyiliğinin çok olması ya da ilim yollarının kuşatıcılığı, saltanat ve izzetinin kapsayıcı olmasıdır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
Burada bazı hazifler vardır. Konuşmaların değişik kişilere ait olma ihtimallerine göre bir kaç şekilde yorumlanmıştır. Tefsir-i Kebir'de bu ayetin çözülmesi en zor ayet olduğu söylenmiş, beş ayrı görüş zikredilmiştir.
"Şüphesiz ki fadl, Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, Vâsi'dir, Alîm'dir" cümleleri de pek açık bir hüccet olarak onların iddialarını red ve iptal eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Bu (ifadeler) manayı tekit eder. Çünkü O Mevlâ’nın vâsi‘ oluşu kemal-i kudrete delalet eder. O’nun alîm olması ise kemal-i ilmine delalet eder. Her şeye gücünün yetmesiyle artık istediği kula istediği kadar fazlı ihsanda bulunması sahih olur. Yine kemali ilmi sebebiyle tüm fiillerinin de hikmet ve isâbet üzere olması sahih hale gelir.” Allah Teâlâ ayet-i kerîmesinde vâsi‘ oluşuyla hidayeti dilediğine vereceğini, alîm oluşuyla da her verdiği fazlın hikmete binaen olacağını beyan buyurmuştur. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ٧٤
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Ayet, önceki ayette geçen اللّٰهُ lafza-i celâlin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَخْتَصُّ damme ile merfû muzari fiildir. بِرَحْمَتِ car mecruru يَخْتَصُّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاء ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَخْتَصُّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خصص’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
İsim cümlesidir. و atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. ذُو haber olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’ dır. الْفَضْلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعَظ۪يمِ kelimesi الْفَضْلِ ‘ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَظ۪يمِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Ayet, önceki ayetin fasılasının üçüncü haberi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil olması hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Ayrıca muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِرَحْمَتِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması, بِرَحْمَتِ ‘ ye tazim ve teşrif içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِرَحْمَتِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan مَنْ ‘ e takdim edilmiştir
Bu cümle 73. ayetteki اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ cümlesinden bedel-i ba’zdır. Çünkü rahmet onun fazlından bir kısımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اللّٰهُ mübteda, ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ haberdir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
الْفَضْلِ için sıfat olan الْعَظ۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsm-i fail vezni ayrıca bu özelliğin, istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
رَحْمَتِه۪ kelimesi ile peygamberlik kastedilmiştir.
بِرَحْمَتِه۪ - الْفَضْلِ kelimeleri arasında mürâat-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi, başka surelerde de tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنْ | -nden |
|
| 2 | أَهْلِ | ehli- |
|
| 3 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 4 | مَنْ | öylesi (vardır ki) |
|
| 5 | إِنْ | eğer |
|
| 6 | تَأْمَنْهُ | ona emanet bıraksan |
|
| 7 | بِقِنْطَارٍ | yüklerle mal |
|
| 8 | يُؤَدِّهِ | onu öder |
|
| 9 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 10 | وَمِنْهُمْ | ve onlardan |
|
| 11 | مَنْ | öylesi (de vardır ki) |
|
| 12 | إِنْ | eğer |
|
| 13 | تَأْمَنْهُ | ona versen |
|
| 14 | بِدِينَارٍ | bir dinar |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُؤَدِّهِ | onu ödemez |
|
| 17 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 18 | إِلَّا | başka türlü |
|
| 19 | مَا |
|
|
| 20 | دُمْتَ | sürekli |
|
| 21 | عَلَيْهِ | başına |
|
| 22 | قَائِمًا | dikilmeden |
|
| 23 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 24 | بِأَنَّهُمْ | onların (içindir) |
|
| 25 | قَالُوا | dedikleri |
|
| 26 | لَيْسَ | yoktur |
|
| 27 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 28 | فِي | karşı |
|
| 29 | الْأُمِّيِّينَ | ümmilere |
|
| 30 | سَبِيلٌ | bir yol (sorumluluk) |
|
| 31 | وَيَقُولُونَ | ve söylüyorlar |
|
| 32 | عَلَى | karşı |
|
| 33 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 34 | الْكَذِبَ | yalan |
|
| 35 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 36 | يَعْلَمُونَ | bile bile |
|
Burada genel olarak Ehl-i kitap’tan söz edilmekle beraber, bu âyetle devamındaki âyetler tarihî bilgilerin ve hadîs-i şeriflerin ışığında incelendiğinde, özellikle kutsal kitaplarındaki ifade ve hükümleri çarpıtarak takdim eden yahudilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bazı yahudi din adamları, yahudilerin kendi dinlerinden olmayanlara karşı yapacakları haksızlıklardan ötürü sorumlu olmayacakları yorumunu yaymışlardı.
İşte 75. âyette, bu anlayışın bir uzantısı olarak Ehl-i kitap’tan bir kesimin, kutsal bir kitapları bulunmayan Araplar’a “ümmîler” diyerek onları hafife alıp mallarını haklı bir gerekçe olmaksızın yiyebilecekleri ve bu yüzden de hiçbir veballerinin olmayacağı iddiasında bulunduklarına işaret edilmektedir.
Her iki davranış biçiminin hayret anlamı içeren cümle yapısı içinde ifade edilmiş olduğunu belirten İbn Âşûr, bunlardan birincisini “Kendi çevrelerinde emanete hıyaneti meşrû sayan bir anlayış hâkim olmasına rağmen dürüstlükten ayrılmayan insanlar da var!” şeklinde, ikincisini “Allah’ın kitabına tâbi olduklarını iddia ettikleri halde emanete hıyaneti ahlâka uygun sayabilen kişiler de var!” şeklinde açıklar. (III, 285) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Denera دنر :
Dinar sözcüğünün aslı دِنَّارٌ 'dır. Sonradan iki nûn ن harfinden biri yâ ي harfine çevrilmiştir. (Müfredat)
Elmalılı Hamdi Yazır dinar kelimesi hakkında 'dinar kelimesinin aslı dinnardır. Kimisine göre din ile nar kelimelerinden oluşmuştur. Hakkıyla alınca ‘din’ olur, haksız alınca da ‘nar’ (ateş) olur.' demiştir.
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli dinardır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْ اَهْلِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اِنْ تَأْمَنْهُ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَأْمَنْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِقِنْطَارٍ car mecruru تَأْمَنْهُ fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ cümlesi şartın cevabıdır.
يُؤَدِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir ه۪ٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْكَ car mecruru يُؤَدِّ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤَدِّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أدي ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile istînâfiyyeye matuftur.
İsim cümlesidir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اِنْ تَأْمَنْهُ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. تَأْمَنْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِد۪ينَارٍ car mecruru تَأْمَنْهُ fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤَدِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir ه۪ٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَيْكَ car mecruru يُؤَدِّ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. مَا ve masdar-ı müevvel, zaman zarfı olarak يُؤَدِّه۪ٓ fiiline mütealliktir.
مَا دُمْتَ istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.
دُمْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir دَامَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru قَٓائِمًا ’ e mütealliktir. قَٓائِمًا kelimesi دَامَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur.
قَٓائِمًاۜ ; sülâsi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harfi ceriyle ذَ ٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine müteallik, mahallen mecrurdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَالُٓوا cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl لَيْسَ عَلَيْنَا ’ dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
عَلَيْنَا car mecruru لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. فِي الْاُمِّيّ۪نَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. سَب۪يلٌ kelimesi لَيْسَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فِي harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak vardır / mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada ‘söz ve görüş konusu olarak’ manasındadır. Yani ümmiler hakkında demektir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَقُولُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّهِ car mecruru يَقُولُونَ fiiline veya الْكَذِبَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. الْكَذِبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Burada rağmen manasındadır. Yani Allah'a rağmen demektir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim)Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ , muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsulûn sılası olan terkip اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَأْمَنْهُ fiiline müteallik car-mecrurdaki قِنْطَارٍ kelimesinin nekreliği kıllet ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle 72. ayetteki وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ cümlesine ya da 69. ayetteki وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ cümlesine matuftur. Kıssanın kıssa üzerine atfı babındandır. Atfın sebebi olan münasebet ise Yahudilerin insanlar arasında İbrahim (a.s)’ın dinine en çok kendilerinin layık olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanlara olan hasetleri ve İbrahim’in dininden sapmaları dolayısıyla Müslümanlarla ilişkilerindeki müdahaleci halleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ sözündeki müsnedin takdimi iki yerde de müsnedin sılasının muhtevasına taaccüb içindir. İlk cümlede din ehlinin ihanet ihtimali ve adetlerinde ihanet için bir mazeret söz konusuyken emanetin kuvvetine taaccüb edilmiştir. İkincide ise taaccüb; Allah’ın kitaplarından bir kitaba uyan kimsenin ahlakında ihanet olmasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette بِقِنْطَارٍ ve بِد۪ينَارٍ lafızlarının zikredilmesinden murad, çok sayıda veya az sayıda maldır. Yani "Ehl-i kitap içinde, kendilerine çok sayıda para ve mal emanet edildiği halde emaneti yerine getiren son derece güvenilir kişiler bulunduğu gibi,
yine onların içinde, kendilerine az miktarda mal emanet edilse bile hıyanet etmekten çekinmeyen son derece hain kişiler de vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ cümlesi atıf harfi وَ ’ la … وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda konumunda olan müşterek has ism-i mevsulûn sılası olan اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَأْمَنْهُ fiiline müteallik car-mecrurun د۪ينَارٍ kelimesindeki nekrelik kıllet ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ şeklindeki cevap cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًا cümlesi masdar teviliyle zaman zarfı olarak يُؤَدِّه۪ٓ fiiline mütealliktir. قَٓائِمًا , nakıs fiil دُمْتُ ’nin haberidir.
مَا دُمْتُ istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْهِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan قَٓائِمًا ‘ e takdim edilmiştir.
لَا ve اِلَّا ile oluşan kasr fiille müteallıkı arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale-s sıfattır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ cümlesiyle وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ cümlesi arasında sekizli mukabele sanatı vardır.
لَا يُؤَدِّه۪ٓ - يُؤَدِّه۪ٓ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
مِنْ - مَنْ - اِنْ - تَأْمَنْهُ - اِلَيْكَۚ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah burada ehli kitaptan iki fırkayı zikretmiştir. Birinci fırka ihanetten uzak durarak emaneti iade edenlerdir. İkinci fırka ise dinlerinde ihanetin mübah olduğunu sebep göstererek emaneti iade etmeyenlerdir. Bu ayetten maksat ikinci fırkayı zemmetmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَأْمَنْهُ fiili بِ ile müteaddi kılınmıştır ve bu بِ harfinin عَلَي manasında olduğu da söylenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًا sözünün vakitlerden müferrağ istisna olması caizdir. مَا ‘ nın konumu bu vakitlere delalet eder. Takdiri şöyledir: Sana olan borcunu her zaman iade etmez. Sadece üzerinde dikilip durduğun zaman öder. اِلَّا dan sonra gelen مَا zarf olarak nasb olur. مَا masdariyyenin delalet ettiği masdarlardan müferrağ olması da caizdir. Bu durumda اِلَّا dan sonra gelen مَا hal olarak mansub olur. Çünkü masdarlar hal olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَٓائِمًا kelimesi عَلَي harfiyle müteaddi kılınmıştır. Çünkü القِيامَ ısrar ve tekrar manasında mecazdır. Kıyamın istila harfi ile müteaddi olması istiare için karînedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلَيْهِ قَٓائِمًا sözünde car-mecrur ihtimam için müteallakına takdim edilmiştir. Bu takdimde ısrar manası vardır. Yani ‘’Sen onun tepesine dikilip durmadıkça emanetini sana ödemez’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ kavlinin kullanımı مَرَرْتُ بِهِ ve مَرَرْتُ عَلَهِ (Ona uğradım) denilmesi gibidir. اَمِنْتُهُ بِكَذَا ve اَمِنْتُهُ عَلَى كَذَا "Ona falan hususta güvendim" denilir. Buradaki بِ harfi, emaneti yapıştırmak ve bitiştirmek, عَلَى harf-i ceri de emanete hakim kılmak manasındadır. Buna göre bir kimseye bir şey güvenilip emanet edildiği zaman, o kimseye olan yakınlığı ve onu koruyup gözetme münasebetinden dolayı, emanet edilen o şey adeta o şahsa yapıştırılmış ve bitiştirilmiş gibi olur. Yine bu mal emanet edilen kimse, bu emanete hakim olmuş ve adeta onu ele geçirmiş bir kimse gibi olur. İşte bu sebepten dolayı, bu manayı her iki şekilde ifade etmek de güzel olmuştur. اَمِنْتُكَ بِدِينَارِ (Sana, bir dinar emanet ettim) sözünün, "Bu hususta sana güvendim" manasında اَمِنْتُكَ عَلَيْهِ (Sana, onu emanet ettim) sözünün ise "Seni, ona emin ve muhafız kıldım" manasında olduğu söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen قَٓائِمًا lafzı hakkında şu iki izah yapılmıştır:
1) Bazı alimler bunu hakiki manasıyla almışlardır.
Süddî şöyle demiştir: "Bu, "bizzat onun yanında dikilip ondan ayrılmadıkça..." manasındadır. Buna göre ayet, "O, yanı başında dikilip durduğun müddetçe, kendisine verdiğin şeyi itiraf edip kabul eder. Fakat işi ihmal edip geriye bırakır ve ertelersen inkâr eder" demektir.
2- Bazı alimler de bu lafzı mecazî manada almış ve şu izahları yapmışlardır: İbn Abbas (ra), bu ifadeden maksadın ısrar etmek, çekişmek, davalaşmak ve istemek manaları olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe "Bu kelimenin aslı şuna dayanır: Bir Şeyi ısrarla isteyip peşine düşen kimse, o şey için kâim (ayakta) olmuş olur. Onun peşini bırakan kimse ise adeta ona aldırmamış, oturup kalmış olur. Bunun delili, اُمَّةٌ قَاءِمَةٌ (Âl-i İmran, 113) yani, "Allah'ın emrine göre çalışıp, hiç ondan çıkmayan bir ümmet" ayetidir. Sonra bir işin peşini bırakmayan herkes için, bizzat ayakta bulunma söz konusu olmasa da ‘’ اِنَّهُ قَامَ بِهِ (onun peşini bırakmadı denilir)" demiştir. Ebu Ali el-Fârisî de Arapça'da "kıyam" (ayakta durma) kelimesinin, devam ve sebat manasına geldiğini söylemiştir ki biz bunu, يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ (Bakara, 3) ayetinin tefsirinde zikrettik. دِينًا قِيَمًا "Dimdik ayakta duran bir din" (Enam, 161) ayeti de böyledir. Bu "devam eden, mensûh olmayan sabit bir din" demektir. Buna göre ayetteki ifadesi اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ "Emanet ettiğin bu malı ondan geri istemeye ısrarla devam etmedikçe..." manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ
Ayetin bu cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübtedadır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgulamanın yanında tahkir ifade eder.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ cümlesi masdar teviliyle, sebep bildiren بِ harfi ile ذَ ٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ‘nin haberi olan قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌ , nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْنَا ve فِي الْاُمِّيّ۪نَ car mecrurları, لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. سَب۪يلٌ muahhar ismidir.
سَب۪يلٌ ’ deki nekrelik kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
سَب۪يلٌ , cümlede vebal manasında müstear olmuştur.
فِي الْاُمِّيّ۪نَ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. الْاُمِّيّ۪نَ içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat onlarla ilgili işleri mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Ümmilere yaptıkları kötülükler, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذَ ٰلِكَ ile ehli kitabın durumuna işaret etmektedir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Uzaktaki eşyayı işaret eden ذٰلِكَ kelimesinin kullanılması da onların şer ve fesatta çok ileri gittiklerini zımnen belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فِي harfi burada ta’lil içindir. Ta’lil olması kendileriyle ilgili değildir. Bunun delili فِي harfi ile mecrur olan muzâfın takdiridir. Bu takdir; في مُعامَلَةِ الأُمِّيِّينَ (ümmilerin işlerinde) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْاُمِّيّ۪ ; Kitap ehli olmayan demektir. Bu anlamın en büyük delili bu ayettir. Okuma yazma bilmemek bir kusur değildir. Aksine o zaman için okuma yazma bilmek şaşılacak bir durumdur.
سَب۪يلٌ kelimesi sorumluluk, vebal manasında kullanılmış. Arapça'da sebil kelimesinin kınama, azarlama, eleştiri, suçlama gibi manalarda kullanılması mecazen meşhurdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe/91, 93)
Ayette geçen الْاُمِّيّ۪ kelimesinin manası الاُمُّ (ana, asıl, kök, anne...) 'ye '' mensup olan" demektir. Hazret-i Peygamber (sav)'in yazı yazmadığı için "ümmi diye adlandırıldığı söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü الاُمُّ bir şeyin aslı ve temeli demektir. Binaenaleyh, yazı yazamayan birisi, aslolan yazı yazamama işini sürdürmüştür demektir. Hazret-i Peygamber (sav)'in "Ümmü'l-Kurâ" (Beldelerin anası, aslı…) olan Mekke'ye nispet edilmesi sebebiyle bu ümmî vasfını almış olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَلَى اللّٰهِ car-mecruru يفترون manasını tazmin etmek üzere يَقُولُونَ fiiline mütealliktir.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَقُولُونَ fiiline müteallik olan car-mecrur عَلَى اللّٰهِ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan الْكَذِبَ ‘ ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsned olan يَعْلَمُونَ ‘ nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder.
يَقُولُونَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mütekellimin amacına göre yapılan takdim-tehirler kelama güzellik kazandırır ve etkisini arttırır.
وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesinde olduğu gibi müsnedün ileyhi takdim edilmiş terkibin müspet olması ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; Sa‘d ve Dr. Fâdıl Hasan Abbas’a göre yine tahsis ifade eder. Ancak Sekkakî bunun tahsis ifade etmediği görüşündedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
يَقُولُونَ , قَالُوا ve يَعْلَمُونَ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
[Allah adına yalan söylüyorlar.] Allah Teâlâ onların “Bu (dinimizden olmayanların malları bize helal olması) Tevrat’ta olan şeydir.” sözlerine cevap vermiştir ve [Allah hakkında yalan söylüyorlar.] buyurmuştur. [Halbuki bunu biliyorlar.] Yani Allah adına yalan söylediklerinin farkındalar. Bir görüşe göre onlar Allah’ın Tevrat’ta herkes hakkında emaneti yerine getirmelerini emrettiğini bilmektedirler. Dahhâk şöyle demiştir: Onlar Hz. Muhammed aleyhisselâmın davetinin hak olduğunu biliyorlar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayet, alacağını dava yoluyla takip ve ispat sadedinde şahit dinletmek isteyen alacaklının durumunun mübalağalı biçimde ifadesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)
بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ٧٦
Verilen söze bağlılıkta olsun diğer konularda olsun fark etmez; ilişki her şeyden önce Allah ile ilişkidir. Bu ilişkide Allah’ın rızası düşünülür, O’nun öfkesinden sakınılır, rızası elde edilmeye çalışılır.
Ahlâkın temeli menfaat değildir.
Toplumun anlayışı da değildir.
Yürürlükteki şartların gereği hiç değildir.
Çünkü toplum da sapıtabilir, doğru yoldan ayrılabilir. Yanlış değerler toplumda revaç bulabilir. Buna göre bireyin kendisine dayandığı gibi toplumun da kendisine dayanması ve cemiyette değişmez değerlerin olması gerekir. Sonra bu değerlerin, değişmezliğinin yanında daha yüce bir kaynaktan gelmeleri lâzımdır.
İnsanların seviyelerinden ve değişmekte olan hayat şartlarından daha yüce bir kaynaktan alınmalıdır. Onun içindir ki, değerlerin ve ilkelerin Allah’tan alınması gerekir. Allah’ın razı olduğu ahlâkın benimsenmesi, onun rızasını elde etme çabası ve takva bilincine varma temeline oturmalıdır.
İşte İslâm bununla insanlığın sürekli olarak yeryüzü değerlerinden daha yüce değerlere yükselmesini, bu üstün, yüce, değişmez ufuktan değer yargılarını ve ilkelerini almasını garanti etmektedir. (Fizilal’il Kur’ân)
بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
İsim cümlesidir. بَلٰى nefyi iptal için gelen cevap harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اَوْفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. بِعَهْدِه۪ car mecruru اَوْفٰى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. الْمُتَّق۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
بَلٰى ; soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
Burada اَوْفٰى [vefa gösterdi.] anlamındadır. Ancak Hicaz lehçesinde اَوْفٰى , Necid lehçesinde وَفَى fiili kullanılır. بَلٰى [Hayır!] ifadesiyle önceki ayette bulunan cümleye cevap verilmiştir. Yani durum Yahudilerin söylediği gibi değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اَوْفٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وفي ’ dir.
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’ dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اتَّقٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’ dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُتَّق۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. بَلٰٓى harfi, menfi soruya olumlu cevap ve onu iptal içindir.
بَلٰى ; soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden مَنْ şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ cümlesi aynı zamanda مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf بِعَهْدِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَهْدِ, tazim ve şeref kazanmıştır. ه۪ zamirinin emaneti ödeyen ve ahdi bozmaktan sakınan kimseye ait olması da mümkündür.
Aynı üslupta gelen وَاتَّقٰى cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la اَوْفٰ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. اتَّقٰى kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ cümlesi müsneddir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin zikrinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûl konumundaki الْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اتَّقٰى - الْمُتَّق۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Muhakkak ki Allah takva sahiplerini sever.] Ahde vefalı olmak takvalı olmaktır. Lazım söylenmiş, melzum kastedilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
الْمُتَّق۪ينَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
Bu ayet, Yahudilerin reddettiklerini ispat eder. Daha açık bir deyişle onlar, kendi dinlerinden olmasa da başkasının haklarından sorumludurlar. Bu istînâf cümlesi, "hayır!" kelimesiyle zımnen bildirilen manayı açıklar. Ayet, her işin temelinin takva olduğunu vurgular. Bu takva, ahde vefayı, vacipleri ifâyı, yasaklardan sakınmayı ve diğer hususları kapsar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِعَهْدِه۪ kelimesindeki zamir yüce Allah’a racidir. Allah lafzı ise "Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler" ayetinde geçmiş idi. (Dolayısıyla zamir ona râci olabilir). Bunun emaneti ödeyen, küfürden, hainlikten ve ahdi bozmaktan sakınan kimseye ait olması da mümkündür. عَهْدِ ise faile ve mef'ûle de izafe olunabilen bir masdardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler (var ya) |
|
| 3 | يَشْتَرُونَ | satanlar |
|
| 4 | بِعَهْدِ | verdikleri sözü |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 6 | وَأَيْمَانِهِمْ | ve yeminlerini |
|
| 7 | ثَمَنًا | paraya |
|
| 8 | قَلِيلًا | az bir |
|
| 9 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 10 | لَا | yoktur |
|
| 11 | خَلَاقَ | bir payı |
|
| 12 | لَهُمْ | onların |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 15 | وَلَا |
|
|
| 16 | يُكَلِّمُهُمُ | onlara konuşmayacak |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah |
|
| 18 | وَلَا |
|
|
| 19 | يَنْظُرُ | bakmayacak |
|
| 20 | إِلَيْهِمْ | onlara |
|
| 21 | يَوْمَ | günü |
|
| 22 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 23 | وَلَا |
|
|
| 24 | يُزَكِّيهِمْ | ve onları yüceltmeyecektir |
|
| 25 | وَلَهُمْ | ve onlar için vardır |
|
| 26 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 27 | أَلِيمٌ | acıklı |
|
Verilen sözde durmayanlar ve emanete hıyanet edenler “Allah’a verilen sözü ve kendi yeminlerini az bir pahaya satanlar” diye nitelendirilmiştir. Burada, onlar ile Allah arasındaki ilişki, onlarla insanlar arasındaki ilişkiden önce gelmektedir… Onun içindir ki, şu kadarcık dünya menfaatlerinden oluşan az bir paha karşısında verilen söze ihanet edip, onu bozduklarında, ahirette Allah katında hiçbir payları kalmaz! Dünyada verdiği sözü -bu verilen söz insanlarla yaptıkları sözleşmedir- bozmuş olmalarının karşılığı olarak Allah onları ahirette korumayacaktır.
Burada Kur’ân’ın, ifade biçiminde tasvir yolunu kullandığını görüyoruz. Allah’ın onları ihmal etmesi ve onları korumaması Allah’ın onlarla konuşmaması, onlara bakmaması ve onları arındırmaması şeklinde ifade ediliyor. Bunlar, ihmalin, insanların görebildiği başlıca belirtileridir. Onun için Kur’ân, insanın vicdanı üzerinde soyut ifadenin etkisinden daha derin etki yapacağından, durumu canlı bir biçimde tasvir etmeye başvuruyor. Kur’ân bu yöntemle daha derin ve engin boyutlara ulaşabilmektedir. (Fizilal’il Kur’ân)
Ebu Bekr ibn Ebi Şeybe kanalıyla Abdullah ibn Ömer’den rivayete göre Allah’ın Rasûlu(sav) : ”Her kim bir müslüman kardeşinin malını kendine geçirmek için yalan yere yemin ederse Allah’a, Allah ona gazablı olduğu halde kavuşur.” buyurmuştur.
İbn Ömer bu hadisi rivayet ederken içeri Eş’as ibn Kays girmiş ve: “Ebu Abdurrahman (yani ibn Ömer) size ne rivayet etti ?” diye sormuş, oradakiler de “şöyle şöyle rivayet etti “ demişler.
Eş’as: Ebu Abdurrahman doğru söylemiş. Benim hakkımda nazil oldu. Bir adamla aramda Yemen’deki bir arazi yüzünden bir anlaşmazlık vardı. Onu da alıp Hz. Peygamber’e (sav) gittim ve onun hükmüne müracaat ettim.
Allah’ın Rasûlu (sav) : ”Bu arazinin sana ait olduğuna dair elinde beyyine (delil) var mı?” diye sordu.
Ben: “hayır, yok” dedim. “O halde onun yemini” buyurdular. Ben “O halde yemin eder.” dedim de Allah’ın Rasûlu (sav): “her kim bir müslüman kardeşinin malını kendine gecirmek için yalan yere yemin ederse Allah’a, Allah ona gazablı olduğu halde kavuşur.” buyurdu ve hemen akabinde “Allah’a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel olarak az bir bahayı satın alanlar yok mu....” ayet-i kerimesi nazil oldu (müslim, İmam, 220) Başka bir rivayette tartışmalı olan yer arazi degil kuyu olarak geçmektedir. (müslim, İmam, 221)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشْتَرُونَ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشْتَرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَهْدِ car mecruru يَشْتَرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَيْمَانِهِمْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ثَمَنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَل۪يلًا kelimesi ثَمَنًا ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَشْتَرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’ dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ
Cümle, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِك mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا خَلَاقَ لَهُمْ cümlesi,mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
خَلَاقَ kelimesi لَا ’ nın ismi olup, fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُمْ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَلِّمُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْظُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. اِلَيْهِمْ car mecruru يَنْظُرُ fiiline mütealliktir. يَوْمَ zaman zarfı يَنْظُرُ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يُزَكّ۪يهِمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la لَا يُكَلِّمُهُمُ ’ ye matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُزَكّ۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هِمْۖ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يُزَكّ۪ي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو’ dir.
يُكَلِّمُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ‘ dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُمۡ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. أَلِیمٌ kelimesi عَذَابٌ ‘ nin sıfatı olup damme ile merfûdur.
أَلِیمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsm-i mevsûl, اِنَّ ’ nin ismi, اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesi, haberidir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sılası يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَل۪يلًا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بِعَهْدِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması, عَهْدِ ’ ye şeref kazandırmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl olan ثَمَناً ‘ deki nekrelik kıllet ve tahkir ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِعَهْدِ اللّٰهِ ve ona matuf olan اَيْمَانِهِمْ car-mecruru ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
قَل۪يلاً kelimesi ثَمَناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاً [Onu az bir bedelle değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Satın almak manasındaki اشْتَرَوُا lafzı, değiştirmek manasında müstear olarak kullanılmıştır.
اِنَّ ‘ nin haberi اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesi, cinsini nefyeden لَا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خَلَاقَ , cinsini nefyeden لَا ’ nın ismidir. Haberi mahzuftur. Car mecrur لَهُمْ , bu mahzuf habere mütealliktir. لَا ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında sonraki işaret edilenlerin durumunun kötülüğüne dikkat çekmek ve tenbih içindir.
خَلَاقَ ; bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
فِي الْاٰخِرَةِ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Ahiret hayatı içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat ahiretteki durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Ahirette olmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
Bir görüşe göre Allah’ın ahdi onun emir ve yasaklarıdır. Aynı zamanda anlaşmanın Yahudilerin Hz. Muhammed’in Tevrat’ta geçen vasıflarını saklamayacaklarına ve insanlara onu anlatacaklarına dair sözleri de olduğu ifade edilmiştir. Ne var ki onlar bu gerçekleri saklamışlardır. Ayette bahsedilen yeminler ise yine bu güruhun yöneticiliklerini ve geçimlerini kaybetme korkusuyla Tevrat’ta Hz. Peygamber aleyhisselâmın sıfatının bulunmadığına dair yalan yere ettikleri yeminleridir. Allah'a verilen söz ile yeminlerin aynı şey olması da mümkündür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi) ’t - tefsîr)
يَشْتَرُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesine atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden cümlede muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlamıştır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lafza-i celâlin ayetteki tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
Aynı üsluptaki لَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ve وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ cümleleri atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
زَكِّی fiilinin تفعيل babında gelmesi anlama mübalağa manası katmıştır.
İkinci cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلَيْهِمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Yine لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesine atıf harfi وَ ’ la atfedilen وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan اَل۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
اَل۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
عَذَابٌ - أَلِیمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْاٰخِرَةِ - يَوْمَ الْقِيٰمَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar] sözünde istiare vardır. Satın almak manasındaki اشتري fiili, değiştirmek manasındaki استبدل manasında kullanılmıştır. Ahdi bozmaktan, istiare yoluyla satın almak şeklinde bahsedilmiş. Dünyalık değersiz şeyler Allah’la olan ahidle değiştirilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ [Allah onlarla konuşmayacak ve bakmayacak] cümleleri horlamak ve kızmak manasında mecazdır. Yokmuş gibi muamele görmek değersizlik hissi verir. Dünyada bile çok kötüdür.
Ahirette nasibi olmamaları, sevapları olmayacak manasındadır.
Kur'an'da geçen nasip, pay, hisse manasındaki kelimeleri şunlardır:
خلاق kelimesi (6): 2/102-200, 3/77, 9/63 (3 kere).
نصيب kelimesi (14): 2/202, 4/7 (2 kere), 32/2, 33, 53, 85, 4/141, 7/37, 11/109, 12/56, 28/77, 42/20.
حظ kelimesi (4): 4/11-17, 28/79, 41/35.
قسط kelimesi (15): Kur'an'da pay manasında geçmemiştir.
اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ [İşte bunların ahirette bir payı yoktur.] Yani onların ahirette hayır ve iyilikten nasipleri yoktur. [Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak.] Allah onlara lutfuyla hitap etmeyecek, merhamet nazarıyla bakmayacaktır. [Onları temize çıkarmayacaktır.] Onların amellerini sevabıyla çoğaltmayacaktır. [Eğer bir iyilik ise onu kat kat artırır.] (Nisâ 4/40) ayetinde anlattığı şekilde onlara lütuf ve keremiyle muamelede bulunmayacaktır. Bir görüşe göre onları hayırla anmayacaktır. Bir görüşe göre ise onları temize çıkarmayacaktır. [Onlar için acı bir azap vardır.] Acı verici bir azap vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayetin bundan önceki ayetlerle ilgisi şudur ki emanete hıyanet, Müslümanlarla Kureyşliler arasındaki ahdi ve yemini geçersiz kılar. Kelam; Yahudiler arasında yaygın olan kötülükleri de içeren kötü ahlakı zikretmek amaçlı bir istinaftır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kıyamet gününde Allah'ın (cc) kelimelerinden ve ayetlerinden faydalanmayacaklardır. Zahirde bu ifade, Allah'ın şiddetli öfkesinden ve gazabından -Ondan Allah'a sığınırız- kinayedir. Çünkü bu cümleden sonraki وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ [onlara nazar etmeyecek veya onların yüzüne bakmayacak] ifadesinden de bu anlaşılır. Zira bu cümlede, onlara buğz ve onları tahkir anlamı içeren bir mecaz vardır. Çünkü değer verilen bir kimsenin yüzüne bakılır. Ancak bu ifade, bakma olmasa da itibar ve ihsan manası ifade etmek üzere de kullanılmış olabilir. Bununla beraber ihsan bir yana yüzüne hiç bakılmayacak kimseler için de kullanılmış olabilir. Fakat şurası da bir gerçek ki bu cümle, pek korkunç bir vaîd (ceza vaadi) anlamı taşır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetin içeriğine işaret ederek Malik b. Dînâr hazretleri demiştir ki: "Dinnar kelimesi, 'din' ile 'nâr' kelimelerinden oluşmuştur. Hakkıyla alınca 'din' olur, haksız alınca da 'nâr' (ateş) olur". (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Adalet’in sürüldüğü Erdemler Şehri’nde yeni dönem başlamıştı. Faziletler, adaletin yokluğunda zayıflamış, Reziletler ise semirmişti. Halk, Reziletler’e esir olmayı kabul eden zalimler ve Faziletler’den vazgeçmeyen mazlumlar diye ayrılmıştı. Hakkı olmadığı halde, hakkı olduğunu iddia edenler artık her yerdeydi. Her köşeden, bir mazlumun ahı yükseliyordu. Toprak bu yükün altında çöküyordu. Erdemler Şehri sahip olduğu her şeyi kaybetmek üzereydi. Ne tarihinin, ne de sanatının kıymeti kalmıştı. Aslında hepsi farkındaydı; adaletin barınmadığı yerde ne bereket, ne de hayat kalırdı. Ne sözler tutulur, ne de hak sahibine verilirdi.
Ancak Faziletler’in bir bildiği vardı: inanan kul, Rabbinden ümidi kesmeyendi. Bir gün, Faziletler toplandı. Alınan karar üzerine önce halkın mazlumlarını, sonra mazlum olma korkusundan zalimlerin yanında duranları çağırdılar. Davetleri basitti. Vakit, Allah’a sığınma ve dua etme vaktiydi. Kendi iç dünyalarındaki adaleti sağlama zamanı gelmişti. Yani değişim önce kendilerinde başlayacaktı. Ve yağmur duası gibi adalet duasına çıkacaklardı.
Ey Rabbim! Adaletsizlikten Sana sığınırız. İç ve dış dünyasında daima adil olanlardan. Haklıya hakkını verenlerden. Hangi mertebe veya makama gelirsek gelelim, daima alçak gönüllü kalanlardan. Elimizdekileri verenin Sen olduğunu ve ne zaman istersen de geri alacağını bilerek davrananlardan ve kıymet bilip şükredenlerden olmamızı nasip et. Ey duaları işiten Rabbim! Bizleri affet ve bizlere merhamet et. Yaşadığımız yeri adaletsiz bırakma. Hallerimizi faziletsiz bırakma. Ne dünyanda, ne de ahiretinde, ne dilimizi, ne de kalbimizi. Bizleri Sensiz bırakma Rabbim!
Rüzgar, el açmışların arasında esiyor ve beraberinde taşıdığı haberi iletiyordu. Duyan yüzler aydınlanıyor, dillerinden elhamdulillah düşüyordu.
‘Adalet geri geldi.’
Adil yaşayıp, adil ölenlerden. Rabbinin huzuruna adil bir kul olarak çıkanlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji