بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | هَٰذَا | budur |
|
| 3 | لَهُوَ | (Îsa hakkındaki) o |
|
| 4 | الْقَصَصُ | kıssa (öykü) |
|
| 5 | الْحَقُّ | gerçek |
|
| 6 | وَمَا | yoktur |
|
| 7 | مِنْ | hiçbir |
|
| 8 | إِلَٰهٍ | ilah |
|
| 9 | إِلَّا | başka |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah’tan |
|
| 11 | وَإِنَّ | ve elbette |
|
| 12 | اللَّهَ | Allah |
|
| 13 | لَهُوَ | O |
|
| 14 | الْعَزِيزُ | azizdir (kesin galib) |
|
| 15 | الْحَكِيمُ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هٰذَا işaret ismi, اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ fasıl zamiridir. الْقَصَصُ الْحَقُّ izafeti اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَقُّ kelimesi الْقَصَصُ sıfatı olup damme ile merfûdur.
Veya munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْقَصَصُ الْحَقُّ haber olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’ân’ da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اِلٰهٍ lafzen mecrur, mahallen merfû olarak mübtedadır. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهُ lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur.
هُوَ zamiri ya اِنَّ ’ nin ismi ile haberi arasında fasıl zamiridir ya da mübtedadır. Bu durumda الْقَصَصُ الْحَقُّ ifadesi haber olur ve bu cümle bir bütün olarak اِنَّ ’ nin haberi olur. Şayet “Fasıl zamirinin başına لَ gelmesi neden caiz olmuştur?” dersen şöyle derim: لَ ’ ın haberin başına gelmesi caiz olduğuna göre fasıl zamirinin başına gelmesi haydi haydi caizdir. Zira bu zamir, mübtedaya haberden daha yakındır, aslolan لَ ’ ın mübtedanın başına gelmesidir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ fasıl zamiridir. الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ izafeti اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ kelimesi الْعَز۪يزُ ’ nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ , lam-ı muzahlaka ve kasrla tekit edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
هٰذَا işaret ismi اِنَّ ‘ nin ismi, الْقَصَصُ الْحَقُّۚ haberi, هُوَ fasıl zamiridir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden هٰذَا ile anlatılanlara işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede fasıl zamiri kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هٰذَا , maksur /mevsûf, الْقَصَصُ الْحَقُّۚ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Müsnedin الْ takısıyla marife olması bu vasfın, müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
الْحَقُّ kelimesi الْقَصَصُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri ve lam-ı muzahlaka olmak üzere birden çok unsurla tekit edilmiş bu ve benzeri cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘ nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
İsmi işaret olan هٰذَا, İsa (a.s) için bahsedilen ilahlığın reddi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ cümlesi الْكَاذِب۪ينَ sözünün gereğini açıklamak için itiraz olarak وَ ile atfedilmemiştir. Çünkü onlar İsa’nın (a.s) Allahın kulu olduğunu inkâr ettiler ve onun üstün olduğunu iddia ettiler. Bu cümle onun kul olduğunun ve anlatılanların doğru olduğunun ispatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru haberlerdir.] Yani sana Hz. İsa hakkında peşi sıra anlattığımız bu kıssa, içinde hiç yalan bulunmayan hakikattir, o doğrunun ta kendisidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ
وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mübteda olan اِلٰهٍ ‘ deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade eder. مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Yani ‘hiçbir ilâh yoktur’ anlamındadır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile kasr oluşmuştur. Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. اِلٰهٍ maksûr/sıfat, اللّٰهُ , maksûrun aleyh/mevsûftur.
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûfun manası; sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama aynı zamanda mevsûfta başka sıfatların bulunduğunu da ifade eder. Hakîkî ve tahkîkî kasrdır. Yani, mevsûfa hasredilen sıfat, başkasında hakîkî manada bulunmaz ve vâkıa da böyledir.
Bu ayette ulûhiyyet sıfatı Allah Teâlâ’ya tahsis edilmiş, yani Allah’tan başkasında ulûhiyet sıfatının olmadığı ifade edilmiş. Ama elbetteki Allah’ın başka sıfatları vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ [Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.] ifadesindeki مِنْ harfi, لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ifadesindeki اِلٰهَ ’ nin fetha üzere mebni olması gibi istiğrak yani “hiçbir” anlamı ifade eder. Maksat, teslis konusunda Hristiyanları reddetmektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ edatı olumsuzluğu vurgulamak ve mübalağa için gelmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Ayetin son cümlesi وَ ’ la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberidir. Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber inkârî kelamdır.
الْعَز۪يزُ haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtir. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir.
Cümledeki هُوَ fasıl zamiridir.
Aslında zamirler nahv ilminden bilindiği gibi marife isimlerdendir. Ancak fasl zamiri isim değildir. Nahivciler arasında meşhur olduğu üzere harftir. Mübteda ile haberin arasına girdiği için “îrâbdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekit ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Allah’a ait olan bu iki vasfın, ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye layık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
Son cümlede Allah’a ait zamir yerine Allah isminin gelmesi muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Allah lafzının tekrarı onun azametine işaret içindir.
[Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.] Yani düşmanlarından intikam alan ve dostlarına delillerini öğretendir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ ٦٣
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا şart fiili olup, iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ kelimesi إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
Mukadder cevap için ta’lil cümlesi olmasıda caizdir. Takdiri, فإن تولّوا فهم المفسدين لأن الله عليم بهم.(Eğer yüz çevirirlerse onlar müfsidlerdir. Zira Allah (cc) onları bilir.) şeklindedir.
بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ car mecruru عَل۪يمٌ’ e müteallik olup, cer alameti ى ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْمُفْسِد۪ينَ۟ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟
Ayet, önceki istînâf cümlesi olan اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ ‘ a, فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ تَوَلَّوْا cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, عَل۪يمٌ müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ cümlesinin takdiri لأن الله عليم بهم (Çünkü muhakkak ki Allah onları iyi bilir) olan mukadder cevap için ta’liliye olması da caizdir.
Aslında şartın cevabı hazfolmuştur. فَ ile başlayan cümle, cevap gibi gözükse de tam olarak cevap değildir. Takdir şöyledir: “Onlara cehennem azabı var. Çünkü Allah fesat çıkaranları iyi bilir.” Bu manadaki bir cümle hazfedilmiştir. Bu hazifler zihnin devreye girmesini ve mananın daha iyi yerleşmesini sağlar. Bu hazif yerine gelen cümle; Allah’ın yüz çevirenlerin işleyeceği kötü amelleri bildiği ve gereğince cezalandırdığı manasını ifade eder. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Müsned olan عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah müfsitleri bilir manasına, ‘gereken cezayı verecektir’ manası idmac edilmiştir. Aynı zamanda lazım melzum alakasıyla mecazı mürseldir.
Cenab-ı Hakk’ın تَوَلَّوْا emrine gelince bundan murat, her ne kadar bir yerden başka bir yere geçmek söz konusu olmasa dahi çağrılmış oldukları şeyi belirlemeleri ve onu incelemeye yönelmeleridir. Çünkü bunun aslı تَعَالى lafzından alınmadır. Bu kelime, alçak bir yerden yüksek olan başka bir yere yükselmek anlamını ifade eder. Sonra bu kelime çok kullanıldığı için kendisine çağırılan şeye ve yere yönelme ve teveccüh etmeyi isteme manasına delalet eder olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette zamir yerine الْمُفْسِد۪ينَ۟ diyerek zahir isim kullanılması; delillerden yüz çevirmenin ve tevhidden yan çizmenin dini bozmak ve nefsi fesada götüren hatta dünyayı fesada veren itikat olduğunu göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Onların الْمُفْسِد۪ينَ۟ [bozguncu] olarak vasıflandırılmaları, “Delil ve belgeler açık seçik ortaya koyulduktan sonra yine de tevhidden ve kaçınılmaz haktan yüz çevirmek, âlemi ifsattan başka bir şey değildir.” anlamındadır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
[Eğer yine yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, bozguncuları hakkıyla bilendir.] Yani ‘’eğer mübâheleden (lanetleşme) yüz çevirirlerse.’’ Bir görüşe göre de anlam şöyledir: Sana iman edip Seni bu konuda tasdik etmekten yüz çevirirlerse Allah onlara vereceği cezayı çok iyi bilmektedir. Çünkü onlar insanları fesada sürüklemekte, yeryüzünde fesat çıkarmaktadırlar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ ٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 3 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 4 | تَعَالَوْا | gelin |
|
| 5 | إِلَىٰ |
|
|
| 6 | كَلِمَةٍ | bir kelimeye |
|
| 7 | سَوَاءٍ | eşit olan |
|
| 8 | بَيْنَنَا | bizim aramızda |
|
| 9 | وَبَيْنَكُمْ | ve sizin aranızda |
|
| 10 | أَلَّا |
|
|
| 11 | نَعْبُدَ | ibadet etmeyelim |
|
| 12 | إِلَّا | başkasına |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 14 | وَلَا |
|
|
| 15 | نُشْرِكَ | ortak koşmayalım |
|
| 16 | بِهِ | O’na |
|
| 17 | شَيْئًا | hiçbirşeyi |
|
| 18 | وَلَا |
|
|
| 19 | يَتَّخِذَ | edinmeyelim |
|
| 20 | بَعْضُنَا | bazımız |
|
| 21 | بَعْضًا | bazımızı |
|
| 22 | أَرْبَابًا | tanrılar |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | دُونِ | başka |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 26 | فَإِنْ | eğer |
|
| 27 | تَوَلَّوْا | yüz çevirirlerse |
|
| 28 | فَقُولُوا | deyin |
|
| 29 | اشْهَدُوا | şahid olun |
|
| 30 | بِأَنَّا | şüphesiz biz |
|
| 31 | مُسْلِمُونَ | müslümanlarız |
|
Aleve-Aleye علو-علي :
عُلُوٌّ yani yükseklik kelimesi, سُفْلٌ'un yani alçaklığın zıddıdır. Ulvî عُلْوِيٌّ ve suflî سُفْلِيٌّ sözcükleri bu ikisine mensup olanlar hakkında kullanılır.
Fetha ile gelen عَلا kullanımı daha çok mekan ve cisimler için kullanılır.
أعْلَى en şerefli, en yüce anlamındadır. إسْتِعْلَى lafzı bazen yerilen ululanma isteği bazen de yücelik ve ululuk isteme anlamında gelir.
İfade edildiğine göre عَلا fiili övülen ve yerilen hususların her ikisinde de kullanılır. عَلِيَ fiili ise yalnızca övülen hususlarda kullanılır.
Allahu Teala hakkında kullanılan Teâlâ تَعالَى kavramının tefâul babında gelmesinin sebebi insanda olduğu gibi tekellüf yollu değil aksine bu hususta mübalağa bildirmek içindir.
عَلِيٌّ kadri yücedir ve عَلِيَ kökünden gelir.
Türkçede de kullandığımız ilave عِلاوَةٌ kelimesi bir şeyin en üst kısmını ifade eder. Yine bu köke ait ألْعُلَى ise أعْلَى sözcüğünün dişilinin çoğuludur.
عُلُوٌّ makamın yüksek olmasıdır. تَعالَ diyen kimse sanki yüceliğin olduğu yere/tarafa çağırmaktadır.
Son olarak عُلُوٌّ göz önünde bulundurularak yüksek yer, yücelik ve şerefe عَلْياءُ denmiştir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 70 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri âlâ, ale(lâde), âli, ulvî, ilave, istilâ, müteâl, aliyyülâlâ, teâli, Teâlâ, ılliyyun ve Ali'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavli, يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı تَعَالَوْا ’ dir.
تَعَالَوْا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى كَلِمَةٍ car mecruru تَعَالَوْا fiiline mütealliktir. سَوَٓاءٍ kelimesi كَلِمَةٍ ’ in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
بَيْنَ mekân zarfı, سَوَٓاءٍ ’ e mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَكُمْ atıf harfi وَ ’ la بَيْنَنَا ’ ya matuftur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, سَوَٓاءٍ ‘ den bedel olarak mahallen mecrurdur. Yani تعالوا إلى ترك عبادة غير الله (Gelin, Allah’tan başkasına ibadeti terk edelim.) demektir.
Veya mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfû olması da caizdir. Takdiri, هي şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَعْبُدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُشْرِكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. بِه۪ car mecruru نُشْرِكَ fiiline mütealliktir. شَيْـًٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَتَّخِذَ atıf harfi وَ ’ la نَعْبُدَ fiiline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّخِذَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. بَعْضُ fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَعْضًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَرْبَابًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ دُونِ car mecruru اَرْبَابًا ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
نُشْرِكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ‘ dir.
تَعَالَوْا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi علو ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَرْبَابًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا şart fiili olup, iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
قُولُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اشْهَدُوا ’ dur. قُولُوا fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اشْهَدُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceri ile اشْهَدُوا fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُسْلِمُونَ kelimesi أَنَّ ’ nin haberi olup ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَعَالَ emir sıygasında camid fiildir. Mazi ve muzarisi yoktur.
كَلِمَةٍ ‘ deki nekrelik tazim ifade eder.
سَوَٓاءٍ kelimesi كَلِمَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ ifadesinde كَلِمَةٍ zikredilmiş, kelimenin hükmü kastedilmiştir. Sebep - müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
سَوَٓاءٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. بَيْنَنَا ve وَبَيْنَكُمْ mekan zarflarına müteallak olması bu vezin sayesindedir.
بَيْنَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَلَّا edatı, masdar harfi أَنْ ve nefy harfi لاَ ’ dan müteşekkildir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَعْبُدَ cümlesi, masdar teviliyle سَوَٓاءٍ kelimesinden bedeldir.
Masdar-ı müevvel olan اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâriî kelamdır.
Cümlede لَّا ve اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid ederek hem olumsuz hem de olumlu mana kazandırmıştır. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. نَعْبُدَ, maksur/sıfat, اللّٰهَ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Yani ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. Sadece Allah’a kulluk edelim’ demektir.
Hakîkî ve tahkîkî kasrdır. Yani, mevsûfa hasredilen sıfat, başkasında hakîkî manada bulunmaz ve vâkıa da böyledir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
اِلَّا ve اَلَّا arasında muharref cinas ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ifadesiyle bir görüşe göre hem Hristiyanlar hem Yahudiler; bir görüşe göre Necran heyeti; diğer bir görüşe göre de Medine Yahudileri kastedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ [Sizinle bizim aramızda eşit olan] yani Kur’an, Tevrat ve İncil’in farklılık arz etmediği, dolayısıyla aramızda eşit olan bir ilkeye gelin.
İlke; yani كَلِمَةٍ ise [Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bir kısmımız bir kısmımızı Allah’tan başka Rab edinmesin.] ifadesidir. Yani burada şöyle denmektedir: Gelin bu ilkede birleşelim de “Üzeyir Allah’ın oğludur.” veya “Mesih Allah’ın oğludur.” demeyelim. Çünkü bunların her ikisi de bizden birileridir; bizim bir kısmımızdır, bizim gibi bir beşerdir. Din adamlarımızı, Allah’ın koymuş olduğu yasaya müracaat etmeden ihdas etmiş oldukları haram ve helaller konusunda takip etmeyelim, onlara uymayalım demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
سَوَٓاءٍ kelimesi, adalet ve insaf demektir. Öyle ki insafın hakikati, bir şeyin yarısını vermek, ortalamak demektir. Çünkü aklen vacip olan, kişinin hem kendine hem de başkasına zulmetmeyi terk etmesidir. Bu da ancak yarıyı vermekle, ortalamakla, ortayı gözetmekle mümkün olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـٔاً
لَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا cümlesi, masdar-ı müevvel olan اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesine, وَ ‘ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِه۪ car-mecruru, ihtimam için, mef’ûl olan شَيْـًٔا ‘ e takdim edilmiştir
شَيْـًٔا ‘ deki nekrelik nev, umum ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
‘’Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim’’ ifadesinden sonra ‘’hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım’’ ifadesi, hususun umuma atfı babında ıtnâbdır.
وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
Cümle, وَ ‘ la masdar-ı müevvel اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesine,atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Lafza-ı celâlin ve بَعْض kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اَرْبَابًا ‘ deki nekrelik nev, umum ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
اَرْبَابًا - نُشْرِكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrıyı tahkir ve kısa yoldan izah için gelmiştir.
اَرْبَابًا kelimesinde teşbih vardır. Ehli kitabın bazı haramları helal sayan alimleri, ibadete layık olan Allah’a benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte تَوَلَّوْا cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrar işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karînesiyle gelen فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ şeklindeki cevap cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَقُولُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ve akabindeki بِاَنَّا مُسْلِمُونَ cümlesi masdar tevilinde اشْهَدْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan مُسْلِمُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
قُلْ ve قُولُو arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İki fiili cezm eden اِنْ şart harfi vukuu kesin olmayan durumlarda müstakbel için kullanılır. Mütekellim ya iki şey arasında tereddüt ediyordur ya da vuku bulacağına ihtimal vermiyordur. Yani fiilin gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimali eşitse ya da gerçekleşmeme ihtimali daha da fazla ise şart için bu harf kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)
[Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız!’ deyiniz.] Yani eğer onlar bunu kabul etmeyip yüz çevirirlerse “Biz Allah’ı bir bilip O’na kulluk ederek ihlaslı olanlarız, İbrahim’in dininden olanlarız. Şüphesiz ki o (İbrahim) hanif bir Müslümandır.” deyiniz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 2 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 3 | لِمَ | neden |
|
| 4 | تُحَاجُّونَ | tartışıyorsunuz |
|
| 5 | فِي | hakkında |
|
| 6 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim |
|
| 7 | وَمَا |
|
|
| 8 | أُنْزِلَتِ | oysa indirilmiştir |
|
| 9 | التَّوْرَاةُ | Tevrat |
|
| 10 | وَالْإِنْجِيلُ | ve İncil |
|
| 11 | إِلَّا | ancak |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | بَعْدِهِ | ondan sonra |
|
| 14 | أَفَلَا |
|
|
| 15 | تَعْقِلُونَ | düşünmüyor musunuz? |
|
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ ’ dir.
مَ istifham ismi, لِ harf-i ceriyle تُحَٓاجُّونَ fiiline mütealliktir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir. لِمَ cer harfi لِ ile istifham harfi ما ‘ nın bileşimi olan bu edatın anlamı,‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Fiil cümlesidir. تُحَٓاجُّونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ car mecruru تُحَٓاجُّونَ fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için esre almamıştır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُحَٓاجُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اُنْزِلَتِ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. التَّوْرٰيةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. الْاِنْج۪يل atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
اِلَّا hasr edatıdır. مِنْ بَعْدِ car mecruru اُنْزِلَتِ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Cümle, atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أغفلتم فلا تعقلون.(Gaflettesiniz,akıllanmıyorsunuz) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْقِلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ ’ den murat, O’nun dinidir. Bu; hükmü zatıyla açıklamaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette hal konumunda olan وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır, مَٓا ve اِلَّا ile oluşan kasr sayesinde olumsuz ve olumlu hüküm tek bir cümlede kısaca ve tekidle ifade edilmiştir. Kasr-ı sıfat ale-l mevsûftur. Kasr-ı kalptir.
اُنْزِلَتِ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
İndirilenlerin Tevrat ve İncil olarak açıklanması taksim sanatıdır.
Tevrat ve İncil kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan son cümle takdiri أغفلتم فلا تعقلون (Gaflette misiniz?) olan mukadder istînâf cümlesine atfedilmiştir.
Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Ayetin sonu mücadele edenlerin akıllarını yeterince kullanmadıklarına işaret eder.
Tevrat ve İncil onlardan sonra indirildi derken melzumu olan Musa (a.s) ve İsa (a.s) ondan sonra gönderildi manası kastedilmiştir. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
[Ey ehli kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz?] Yani niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz ve onun Yahudi veya Hristiyan olduğunu söylüyorsunuz. [Oysa Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir.] Yani İbrahim’in ölümünden sonra indirilmiştir. Bir rivayete göre Tevrat, Hz. İbrahim’in vefatından bin sene sonra; İncil ise iki bin sene sonra indirilmiştir. (Batıl olan) Yahudilik, Tevrat ehlinin kitaplarına muhalefet etmeleriyle, (batıl olan) Hıristiyanlık ise İncil ehlinin kitaplarına aykırı gelmeleriyle ortaya çıkmıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık gibi sıfatların Hz. İbrahim’e nispet edilmesi nasıl doğru olabilir ki?! Bunlar Hz. İbrahim’den çok uzun zaman sonra nazil olmuştur. “Siz hiç düşünmüyor musunuz?” Yani bu sözün yanlış olduğunu anlayacak kadar da aklınız yok mu? (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ٦٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هَا أَنْتُمْ | işte siz böylesiniz |
|
| 2 | هَٰؤُلَاءِ | o kimseler ki |
|
| 3 | حَاجَجْتُمْ | tartışıyorsunuz |
|
| 4 | فِيمَا | olan şey |
|
| 5 | لَكُمْ | sizin |
|
| 6 | بِهِ | onun (hakkında) |
|
| 7 | عِلْمٌ | biraz bilginiz |
|
| 8 | فَلِمَ | ama neden? |
|
| 9 | تُحَاجُّونَ | tartışıyorsunuz |
|
| 10 | فِيمَا | hakkında |
|
| 11 | لَيْسَ | olmayan |
|
| 12 | لَكُمْ | sizin |
|
| 13 | بِهِ | onun (hakkında) |
|
| 14 | عِلْمٌ | bilginiz |
|
| 15 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 16 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 17 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 18 | لَا |
|
|
| 19 | تَعْلَمُونَ | bilmezsiniz |
|
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ
İsim cümlesidir. هَٓا tenbih harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ haber olarak mahallen merfûdur. حَاجَجْتُمْ cümlesinin mübtedanın haberi olması da caizdir.
Fiil cümlesidir. حَاجَجْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl ف۪ي harf-i ceriyle حَاجَجْتُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بِه۪ car mecruru عِلْمٌ ‘nün mahzuf haline mütealliktir. عِلْمٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَ istifham isminin ism-i mevsûl olmadığı anlaşılsın diye elifi hazf edilmiştir. لِ harf-i ceriyle تُحَٓاجُّونَ fiiline mütealliktir.
تُحَٓاجُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl ف۪ي harf-i ceriyle حَاجَجْتُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكُمْ car mecruru لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِه۪ car mecruru عِلْمٌ ’ un mahzuf haline mütealliktir. عِلْمٌ kelimesi لَيْسَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
تُحَٓاجُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَعۡلَمُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
یَعۡلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. اَنْتُمْ atıf harfi وَ ile ٱللَّهُ یَعۡلَمُ ‘ ya matuftur.
Munfasıl zamir أَنتُمۡ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تَعۡلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعۡلَمُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Mübtedaya dahil olan هَـٰۤأَ tenbih harfidir. Tekid ifade eder. Cümle lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. اَنْتُمْ müsnedün ileyh, هٰٓؤُ۬لَٓاءِ müsneddir.
Müsnedin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir ifade eder.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ [Siz öyle kimselersiniz ki] ifadesindeki هَٓا , dikkat çekme, tenbih veya taaccüp ifadesi, اَنْتُمْ mübteda, هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ise haberdir. ْحَاجَجْتُمْ [münakaşa ediyorsunuz] ifadesi ilk cümleyi açıklayan yeni bir cümle olup “siz öyle ahmak insanlarsınız ki ahmaklığınız, akıl yetersizliğinizin izahı, münakaşa ediyor olmanızdır.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
Burada geçen هَٓا tenbih anlamında kullanılan bir edattır. اَنْتُمْ [Siz] zamiri ile ehli kitaba hitap edilmiştir. هٰٓؤُ۬لَٓاءِ kelimesi اَنْتُمْ (siz) ifadesini tekiddir. Bir görüşe göre ayetin manası şöyledir: İşte [peygamberle] tartışan sizler böyle kimselersiniz. Bir görüşe göre buradaki هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ifadesi “Ey şu kimseler” şeklinde bir hitaptır. Yani sizler Musa’nın ve İsa’nın dini konusunda Hz. Muhammed’e (s.a.v) karşı geliyorsunuz. Çünkü Tevrat ve İncil, o ikisine indirilmiştir. Siz de Hz. Muhammed’in davet ettiği dinin, Musa’nın ve İsa’nın dinlerine muhalif olduğunu iddia ettiniz. Çünkü siz Tevrat’ın ve İncil’in hükümlerini bilmektesiniz ve Hz. Muhammed’den (s.a.v) bunlara aykırı gibi görünen bazı şeyler duydunuz. Her ne kadar (dininizin Hazreti Musa ve İsa’nın dini olduğu konusunda) (Tevrat ve İncil’den öğrendiğiniz) bilgi ile Peygamberle mücadele ettiyseniz de / etseniz de Hz. İbrahim’in Yahudi mi yoksa Hristiyan mı olduğu konusunda mücadele edemezsiniz. Çünkü bu konuda Tevrat’ta da İncil’de de bu meseleye dair herhangi bilgi yoktur. Dolayısıyla bu konuda tartışmak, bilgisizce çekişmek anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr- Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fasılla gelen حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu cümlenin اَنْتُمْ için haber olması da caizdir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
لَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Lafzen merfû olan عِلْمٍ , muahhar mübtedadır. بِه۪ car-mecruru, عِلْمٌ ‘ un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. عِلْمٍ ‘ deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder.
Bildikleri şeyde tartışmaları bilginin doğru olmadığını ifade eder. Hakla batılı karıştırmışlardır.
فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ cümlesi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Bu atıf, istifhamın gerçek manada soru olmaması sebebiyle mümkün olmuştur.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mecrur mahaldeki soru ismi مَا , başındaki harf-i cerle تُحَٓاجُّونَ fiiline mütealliktir. Amiline takdimi, soru isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘ nın sılası olan لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ cümlesi, nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكُمْ car mecruru لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عِلْمٌ muahhar ismidir.
عِلْمٌ ’ daki tenvin kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
İnkârî istifham uslûbu; onların cahillik ve gaflet içinde olduklarını haber üslubundan daha etkili bir şekilde ifade etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 1, s. 127)
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ cümlesiyle لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
لَكُمْ - ف۪يمَا - عِلْمٌۜ - بِه۪ kelimelerinin tekrarında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَاجَجْتُمْ - تُحَٓاجُّونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
[Haydi, bilginiz olan şeyler üzerinde] yani Tevrat ve İncil’in bildirdiği konularda [münakaşa ediyorsunuz! Peki, bilginiz olmayan bir şey üzerinde] yani kitaplarınızda söz konusu edilmeyen, İbrahim’in dini meselesinde [niçin münakaşa ediyorsunuz?] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayet-i kerimede bilgisi olmayanlarla tartışmanın ve konu ile ilgili yeterince araştırması bulunmayan kimsenin, o konuda tartışmasının yasak kılındığına dair delil vardır. Bununla birlikte bilen ve yakîn sahibi olan kimsenin tartışacağına dair de emir varid olmuştur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Ayrıca müsnedün ileyhin bu işi tekrarlayarak yaptığına işaret eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la makabline tezat sebebiyle atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi haberdir.
Son iki cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İki mef’ûle müteaddi olan علم fiilinin mef’ûlleri hazfedilmiştir. Böylelikle muhatap, muhayyilesi kısıtlanmadan mef’ûlleri serbestçe düşünebilmektedir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ cümlesiyle وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَعْلَمُ - لَا تَعْلَمُونَ۟ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde mana kalbe tam olarak yerleşir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
يَعْلَمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Ayette عِلْمٌ fiili önemine binaen 4 kere geçmiştir. Aralarında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle Bakara Suresi 232. ayetin fasılasıyla aynıdır. İki cümle arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayette mezhebu’l-kelamî sanatı vardır. Kur’an-ı Kerim bu ve buna benzer ayetlerle, insanın aklını kullanarak gerçeğe ulaşma konusunda varsayımları eleyerek mantıklı bir düşünce sistemi içerisinde hakikatı bulma yolunu göstermektedir. Meẕhebu’l-kelamî sanatı açısından da güzel bir örnek oluşturmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’Sanatları)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ [Oysaki Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.] Yani Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in sizin iddia ettiğiniz gibi olmadığını bilir. Sizler ise onun iddia ettiğiniz gibi olduğunu bilmiyorsunuz. Allah gaibi de gaib olmayanı da bilir. Siz ise sadece gördüklerinizi ya da size haberi ulaşan şeyleri bilirsiniz. İbrahim sizin yanınızda değildi. Yahut onun haberi doğru bir şekilde size ulaşmamıştı. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ٦٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | كَانَ | değildi |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 4 | يَهُودِيًّا | yahudi |
|
| 5 | وَلَا | ne de |
|
| 6 | نَصْرَانِيًّا | hıristiyan |
|
| 7 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 8 | كَانَ | idi |
|
| 9 | حَنِيفًا | dosdoğru |
|
| 10 | مُسْلِمًا | bir müslüman |
|
| 11 | وَمَا |
|
|
| 12 | كَانَ | ve değildi |
|
| 13 | مِنَ | -den |
|
| 14 | الْمُشْرِكِينَ | müşrikler- |
|
İslâm, insan tabiatına ve fıtrata en uygun dindir. İslâm’ın özü, Allah’a tam teslim olmayı ve sadece O’na kul olmayı ifade eden “hanîflik”tir. Nitekim Yüce Allah, “(Habibim) sen yüzünü bir hanîf olarak (dini sadece Allah’a has kılarak) dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” (Rûm, 30/30.) buyurmuş, Rasûlullah (sav) da bir hadisinde Allah’ın bütün insanları hanîf olarak yarattığını söylemiştir.(M7207 Müslim, Cennet, 63.)
Bir başka hadiste Allah’ın en sevdiği din olarak ifade edilen (İbn Hanbel, I, 236.) “hanîflik”, Kur’ân’da, “Millete İbrâhîme hanîfen” (Bakara, 2/135.) ifadesiyle İbrâhim Peygamber’e izafe edilmiştir.
Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) peygamberlik geleneği içinde kendisini, bir binanın eksik kalmış son tuğlasına benzetmiştir. (B3535 Buhârî, Menâkıb, 18.)
Bütün peygamberler Allah’tan aldıkları ve özde aynı olan dini/İslâm’ı tebliğ etmişler ve risâlet Hz. Peygamber’le (sav) son bulmuştur. (Hadislerle İslâm Cilt 1 Sayfa 49)
Hanif kelimesinin genis anlami için:
مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اِبْرٰه۪يمُ kelimesi كَانَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. يَهُودِيًّا kelimesi, كَانَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصْرَانِيًّا atıf harfi وَ ’ la يَهُودِيًّا ‘e matuftur.
لٰكِنْ istidrak harfidir, لٰكِنّ ’ den muhaffefedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri هُو’ dir. حَن۪يفًا kelimesi كَانَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur. مُسْلِمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ ’ nin ismi müstetir olup takdiri هو ‘ dir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru كَانَ ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُسْلِمًاۜ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَن۪يفًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi لَا ’ nın gelişi tekid ifade eder.
مَا كَان ‘ li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79)
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا cümlesi atıf harfi وَ ’ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنْ , cümlede kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) كان ‘ nin ismiyle haberi arasındaki kasr kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
İkinci haber olan مُسْلِمًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
يَهُودِيًّا - نَصْرَ ve حَن۪يفًا - مُسْلِمًاۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.”
وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sözünde Müslümandan maksat, Allah’a itaat eden, boyun eğen, demektir. Yoksa Hz. İbrahim’in İslam dini üzere olduğu kastedilmemiştir.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَان ’ nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c.5, s. 124)
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ’ la istînâf olan مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا cümlesine atfedilmiştir.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ‘nin müteallakı olan كان ‘nin haberi mahzuftur.
الْمُشْرِك۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek durumun devam ve sübutuna işaret etmiştir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesiyle كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
كَانَ - مَا كَانَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı, لٰكِنْ - كَانَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ - مَا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَن۪يفًا - الْمُشْرِك۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Son cümle manevi tekiddir. Ayrıca ‘müşrik değildi’ demeye ihtiyaç olmadığı halde söylenmiştir. Burada bir vurgu vardır. Mefhumu muhalifi, ‘ama siz şirk koşuyorsunuz’ manasıdır.
Hz.İbrahim’in inanç özelliklerinin sayıldığı cümlelerde taksim sanatı vardır.
مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا [İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi.] Bu, her iki grubun Hz. İbrahim hakkındaki sözünün reddedildiğine dair bir açıklamadır.
وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا [Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi.] Hz. İbrahim istikamet sahibi bir Müslümandı. Her türlü günahtan uzak dururdu. Hac yapmış ve sünnet olmuştu. Siz ey ehli kitap! Böyle değilsiniz ve onu takip etmiyorsunuz. [Müşriklerden de değildi.] Sizler ise “Üzeyir Allah’ın oğludur.”, “Mesih Allah’ın oğludur.” dediğiniz için müşriklerdensiniz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t- tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ ٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 2 | أَوْلَى | en yakın olanı |
|
| 3 | النَّاسِ | insanların |
|
| 4 | بِإِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 5 | لَلَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 6 | اتَّبَعُوهُ | ona uyan(lar) |
|
| 7 | وَهَٰذَا | ve bu |
|
| 8 | النَّبِيُّ | peygamber |
|
| 9 | وَالَّذِينَ | ve kimselerdir |
|
| 10 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 11 | وَاللَّهُ | Allah da |
|
| 12 | وَلِيُّ | dostudur |
|
| 13 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlerin |
|
Ayette yahudilerin ve hıristiyanların iddialarının çürütülmesiyle ilgili ifadeleri müşrik Araplar’ın istismar edip kendilerine pay çıkarmalarına imkân bırakılmamış ve Hz. İbrâhim hakkında ayrıca “müşriklerden de değildi” buyurulmuştur (krş. Bakara 2/135).
اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اَوْلَى kelimesi اِنَّ ‘ nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِاِبْرٰه۪يمَ car mecruru اَوْلَى ’ ya müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّبَعُوهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اتَّبَعُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İşaret ismi هٰذَا atıf harfi وَ ile sılaya matuftur.
النَّبِيُّ işaret isminden bedel veya onun sıfatı olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile الَّذ۪ينَ birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ [Ona uyanlardır.] Buradaki لَ harfi, اِنَّ edatının cevabının başına vurgulama amacıyla gelmiştir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعُو fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’ dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَوْلَى, ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyye veya atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَلِيُّ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’ nin ismi olan اَوْلَى النَّاسِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
بِاِبْرٰه۪يمَ car-mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَوْلَى ‘ ya mütealliktir.
اِنَّ ’ nin haberi konumunda olan ilk cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası اتَّبَعُوهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İşaret ismi هٰذَا, ism-i mevsûle atfedildiği için mahallen merfûdur. النَّبِيُّ ism-i işaretten bedel veya onun sıfatıdır. Bedel ıtnâb sanatıdır.
İkinci cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ birinci ism-i mevsûle matuftur. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, sıla cümlesindeki haberin önemine işaretin yanında o kimselere tazim ifade eder.
Nebilerin هٰذَا ile işaret edilmesi onları tazim içindir.
Müfessirler اَوْلَى ’ nın burada اَجْدَرَ (daha layık) anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu yüzden بِاِبْرٰه۪يمَ ’ den önce bir muzâf yani بِدِينِ إبْراهيم takdir edilmesi gerekmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يم [İbrahim’e en yakın olanlar] yani onun en has ve yakını olan kimseler demektir. اَوْلَى kelimesi yakınlık anlamındaki وَلىِ kökündendir. اتَّبَعُوهُ [şüphesiz, ona uyanlardır] yani döneminde ve sonrasında ona uyanlardır. هٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [ve özellikle şu Peygamber ve iman edenlerdir] onun ümmetidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هٰذَا النَّبِيُّ ’ deki işaret ismi muhataplar arasında tanınmasından mecaz olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الَّذ۪ينَ ‘ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ
وَ ,istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَوْلَى - وَلِيُّ ve الْمُؤْمِن۪ينَ - اٰمَنُواۜ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede cem mea taksim sanatı vardır. ‘Ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenler’ şeklinde sayılanlar, ‘insanların en yakını’ olmakta, cem edilmiştir.
Bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Allah müminlerin velisidir (lazım) yani onları kendine yaklaştırır, korur, destekler (melzum).
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ [Allah müminlerin dostudur.] Yani Allah müminleri sever. O’na (Hz. Peygambere) tâbi olanların derecelerini yükseltir. Hz. İbrahim’e dostluk (halîl olma) nimetini verdiği gibi Hz. Peygambere tâbi olanlara da velayeti / dostluğu layık gördü. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ Allah, müminlerin yardımcısıdır ve onları imanlarına karşılık güzelce ödüllendirecektir. Burada özellikle müminlerin zikredilmesi, nihai hakimiyet ve zaferin Peygamberimize (s.a.v) ait olduğunu nass delaletiyle tespit etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ٦٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَدَّتْ | istedi ki |
|
| 2 | طَائِفَةٌ | bir grup |
|
| 3 | مِنْ | -nden |
|
| 4 | أَهْلِ | ehli- |
|
| 5 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 6 | لَوْ | eğer |
|
| 7 | يُضِلُّونَكُمْ | sizi saptırsınlar |
|
| 8 | وَمَا | oysa |
|
| 9 | يُضِلُّونَ | saptırıyorlar |
|
| 10 | إِلَّا | sadece |
|
| 11 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 12 | وَمَا |
|
|
| 13 | يَشْعُرُونَ | farkında değiller |
|
وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَدَّتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. طَٓائِفَةٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ اَهْلِ car mecruru طَٓائِفَةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَوْ ve masdar-ı müevvel وَدَّتْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لَوْ ‘ in bir masdar harfi olabilmesi için daha çok وَدَّ ve أحَبَّ gibi temenni bildiren fiillerle birlikte kullanılması şarttır.
يُضِلُّونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ [Ehl-i kitaptan bir kısmı sizi saptırmayı arzu ettiler.] Yani [sizi saptırmak] istediler ve temenni ettiler. لَوْ temenni edatıdır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t- tefsîr)
يُضِلُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. مَا يُضِلُّونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُضِلُّونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا يَشْعُرُونَ atıf harfi وَ ile hal cümlesine matuftur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْعُرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyh olan طَٓائِفَةٌ ’ un nekre gelişi tahkir ifade eder.
مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ car-mecruru, طَٓائِفَةٌ ‘ ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَدُّوا لَوْ يُضِلُّونَكُمْ [Sizi saptırmayı arzu ederler] ile اَرَادُوا اَنْ يُضِلُّوكُمْ [Sizi saptırmayı murat ederler.] arasındaki fark şudur: İrade muradın gerçekleştirilmesini gerektirir veya fiile çağırma yerinde kullanılır. لَوْ ile yapılan bir temenni ise bir şeyin gerçekleşmesinin bildirimi değil de insanın içinden geçen bir arzunun ve isteğin ifadesidir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Masdar harfi لَوْ ve akabindeki يُضِلُّونَكُمْ cümlesi, masdar teviliyle وَدَّتْ fiilinin mef’ûlü yerindedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde olayı göz önünde canlandırarak muhatabı etkiler.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ harf-i ceri, ba’diyet ifade eder. Burada Cenab-ı Hak onların bir kısmını zikretmiş, bu hükmü onların hepsine teşmil etmemiştir. Çünkü onların içinde iman etmiş olanlar da bulunmaktaydı.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet, Yahudilerin, Huzeyfe b. Yeman, Ammar b. Yasir ve Muaz b. Cebel’i kendi dinlerini kabule davet ettikleri zaman inmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. Kasr-ı kalptir. يُضِلُّونَ maksur- sıfat, اَنْفُسَهُمْ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
وَمَا يَشْعُرُونَ cümlesi, makablindeki hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مَا يُضِلُّونَ - يُضِلُّونَكُمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ [Ehli kitaptan bir kısmı sizi saptırmayı arzu ettiler.] Yani [sizi saptırmak] istediler ve temenni ettiler. لَوْ temenni edatıdır.
وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ [Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar.] Yani bu olsa bile aslında onlar kendilerini saptırmışlardır. Çünkü sizi saptırarak yaptıkları bu işin zararı sonunda onlara dokunacaktır. Allah Teâlâ [Onlar yüklerini ve yükler üzerine başka yükleri de taşırlar. (Ankebut Suresi,13)] buyurmuştur. [Onlar bunun farkına bile varmazlar.] Yani onlar Allah Teâlâ’nın peygamberine bunu haber vereceğini bilmezler. Bir görüşe göre onlar yaptıkları bu işin zararının kendilerine döneceğini bilmezler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allahu Teâlâ daha önce kitap ehlinin yolunun haktan yüz çevirmek ve getirilen delilleri kabul etmemek olduğunu belirtince burada ayrıca onların bununla yetinmediklerini, Hz. Peygambere inananları şüpheye düşürmek suretiyle saptırmaya çalıştıklarını beyan etmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ ٧٠
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لِمَ تَكْفُرُونَ ’ dir. لِمَ car mecruru تَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir.
لِمَ cer harfi لِ ile istifham harfi ما ‘ nın bileşimi olan bu edatın anlamı, ‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Fiil cümlesidir. تَكْفُرُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru تَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَشْهَدُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَشْهَدُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhaldir.
Ayrıca اللّٰهِ isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf اٰيَاتِ şan ve şeref kazanmıştır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ cümlesi mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَشْهَدُونَ fiilinin mef’ûlü faydayı çoğaltmak için hazfolmuştur.
بِاٰيَاتِ اللّٰهِ [Allah’ın ayetlerini] ifadesinden maksat; Tevrat ve İncil, inkâr etmeleri ise onların Hz. Peygamberin (s.a.v) nübüvvetinin sıhhati ve başka konularda söylediklerine inanmamalarıdır.
وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ, onların şahitlikleri de bunların Allah’ın ayetleri olduğunu itiraf etmeleridir. Veya bu iki kitapta sıfatlarını görüp “şahitlik ettiğiniz halde” Peygamberin (s.a.v) nübüvvetinin delillerini ve Kur’an’ı “nankörce inkâr ediyorsunuz!?” Ya da Allah’ın bütün ayetlerini hak olduklarını “bile bile” nankörce inkâr ediyorsunuz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl- Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Ey Aziz ve Hakim olan Allahım! Yarattığın her varlık şahidimiz olsun, biz müslümanlarız. Rasûlullah (sav)’e tebliğ etmesini emrettiğine iman ettik. Biz yüz çevirenlerden değiliz. Yalnız Sana taparız. Yalnız Senden isteriz. Sana hiçbir şeyi ortak koşmayız. Bilerek veya bilmeyerek, küçük veya büyük her türlü şirkten yine Sana sığınırız.
Ey ilmi sonsuz olan Rabbim! Bilmediğimizi istemekten ve bilmediğimiz hakkında tartışmaktan Sana sığınırız. Dünyalık meselelerde haklılığımızı savunmak için boş konuşmaktan, büyüklerimizle edep sınırlarını aşmaktan ve küçüklerimizle gereksiz rekabete girmekten muhafaza buyur. Ahiret ilimlerinde, bilmediğimizi veya yanlış bildiğimizin doğrusunu öğrenmemizi kolaylaştır. Her iki cihanda da cahilliğinde ve ahmaklığında ısrar edenlerle beraber olmaktan ve onlara benzemekten bizleri koru.
Ey müminlerin velisi olan Allahım! Sevdiğin kullarına dost olanlardan eyle bizi. Hz. İbrahim (as)’a ve Hz. Muhammed (sav)’e yakınlardan olmamızı nasip et. Gerçeği görenlerden, ayetlerine itaat edenlerden olmamızda yar ve yardımcımız ol.
Bizi affet. Azabından koru, rahmetine nail eyle. Bizden razı ol. Ve canımızı müslüman olarak al.
Amin.
•••
Evde ya da sosyal hayatta, insan tartışmaya meyillidir. Eğer tartışma sebepleri gözden geçirilse, çoğunun basit konulardan ibaret olduğu görülür. Tartışırken sarfedilen kelimeler dinletilse, insanın o an ile alakasız ya da kanıtlanması imkansız konulara kayma kabiliyetine şahit olunur.
Gereksiz tartışmalar, gereklilerden oldukça fazladır. Kimi uzman, bunun sebebini, insanın basit ya da ciddi konularda, devamlı kendi haklılığını ispatlama çabasında olmasına bağlamaktadır. O yüzden de, aslında, tarafların bazen tek duymak istediğinin: ‘Haklısın!’ cümlesi olduğu söylenir.
Tartışmaları gereksiz ya da gerekli diye ayırmanın yanında; yapıcı ve yıkıcı diye ayırmak da mümkündür. Yapıcı tartışmaların sayısı, yıkıcılara kıyasla oldukça azdır. Bu yüzden, aile danışmanları, özellikle de eşlere yapıcı bir şekilde tartışmayı öğretmektedir.
Geçici dünyanın, geçici bir parçası olan insanın, her konuda haklı olması imkansızdır. Yine de, öyle olduğuna inanan bir insanın, sözlerinin sınırı ve hareketlerinin freni yoktur. Genellikle seçilen zihniyetlilere verilen ‘Konuşma Özgürlüğü’; insanın bu nefsani ya da narsistik yönünü beslemektedir.
Dünyayı fazla seven, devamlı haklılığını ispatlama çabasındadır. Yani yıkıcı ve gereksiz tartışmalarla meşguldur. Dini konularla alay eden, bilmediğini biliyor gibi pazarlayan ya da ispatlanması mümkün olmayan komplo teorileri yayanlara bakıldığında; Rasulullah (sav) zamanında, hz. İbrahim (as) hakkında tartışan Ehl-i Kitap gibileri hatırlanır ve insanın özünde hep aynı olduğu anlaşılır.
Ey Allahım! Bizi gerekli konularda, yapıcı bir şekilde tartışmasını bilenlerden eyle. Nefsine kapıldıktan sonra yanlış, yalan ve boş konuşmaktan muhafaza buyur. Bizi doğru zaman ve mekanlarda, doğru insanlarla ve doğru konularda; daima hakkı konuşanlardan eyle.
Amin.