بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُنَالِكَ | orada |
|
| 2 | دَعَا | du’a etti |
|
| 3 | زَكَرِيَّا | Zekeriyya |
|
| 4 | رَبَّهُ | Rabbine |
|
| 5 | قَالَ | dedi ki |
|
| 6 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 7 | هَبْ | ver |
|
| 8 | لِي | bana |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | لَدُنْكَ | katından |
|
| 11 | ذُرِّيَّةً | bir nesil |
|
| 12 | طَيِّبَةً | temiz |
|
| 13 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 14 | سَمِيعُ | işitensin |
|
| 15 | الدُّعَاءِ | du’ayı |
|
Ayetin “hünalike” zaman ve mekan zarfı ile başlaması bize Hz. Zekeriyya’nın duasını henüz Hz. Meryem’in yanından çıkmadan oracıkta yaptığı ip ucunu verir. Hz. Meryem’in Rabbinin katından mevsimi olmayan (turfanda) rızıklarla rızıklandırıldığını görünce aşk ile dua etmiş, tabiri caizse “Ona mevsimsizce verdiğin rızık gibi benim de vaktim zamanım geçti bir evlat sahibi olmak için ama sen herşeye kadirsin” demiştir... Birine Allah tarafından verilmiş muhteşem bir hediye, nimet gördüğünüzde sizin de dua edip “Rabbim ona verdiğin gibi bana da ver” şeklinde istemenizde bir mahsur yoktur. Aşağı yukarı hergün haberlerde duyuyor, görüyoruz. 2 yaşında çocuk dördüncü kattan düşüyor ama sapasağlam veya bir iki ufak kırıkla atlatıyor. Bunu gören ve doktorun kendisine altı ay ömrün var dediği bir kanser hastası elini açıp “Rabbim onu kurtardığın gibi beni de kurtar” diye dua edebilir... Allah kullarını her zaman işitir.
Hz. Meryem yanındaki nimetlerden “min indillahi” diye bahsetmişti. Indi’nin kattığı anlam, “sizden uzak olabilir ama erişiminiz var” anlamıdır. Mesela arkadaşınız “araban var mı?” diye sorsa; arabanız varsa, oraya arabayla gitmemiş olsanız bile “arabam var” diyebilirsiniz. Hz. Zekerriya “min indike” demiyor duasında “min ledünke” korunaklı, herkesin erişimi olmayan saklı hazinelerinden, özel bir çocuk istiyor Rabbinden.
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ
Fiil cümlesidir. İşaret ismi هُنَالِكَ zarfı mekân olarak دَعَا fiiline mütealliktir. دَعَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. زَكَرِيَّا fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. رَبَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Mekulü’l-kavl رَبِّ هَبْ ل۪ي ‘ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı هَبْ ل۪ي ’ dir.
هَبْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. ل۪ي car mecruru هَبْ fiiline mütealliktir. مِنْ لَدُنْ car mecruru هَبْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذُرِّيَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. طَيِّبَةً kelimesi ذُرِّيَّةً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَم۪يعُ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الدُّعَٓاءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
سَم۪يعُ ; sıfat-ı müşebbehe veya mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ
Ayetin ilk cümlesi istînâfiyyedir. Fasılla gelmiştir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) Mekan zarfı هُنَالِكَ , amili olan دَعَا ‘ ya takdim edilmiştir.
Ayette geçen هُنَالِكَ kelimesi هُنَاكَ ile aynı anlamdadır. Mekâna işaret etmek için kullanılır. Zamana işaret için kullanıldığı da vakidir. Zarf olduğu için mansubdur. Bu durumda “o zaman” manasına gelir. Yani Zekeriyya, olağanüstü bir şekilde Meryem’in yanında yazın kış meyvesini, kışın yaz meyvesini gördüğünde, yaşlı olmasına ve karısının kısırlığına rağmen olağanüstü bir şekilde kendisinin bir çocuğu olmasını istemiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Veciz ifade kastına matuf رَبَّهُۚ izafetinde Hz. Zekeriya’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla Hz. Zekeriya, şan ve şeref kazanmıştır.
Müştakıyla ayetin sonunda tekrarlanan دَعَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
سَم۪يعُ ismi Allah’ın sıfatlarındandır. Sıfat-ı müşebbehe veya mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. الدُّعَٓاءِ ise دعا fiilinin masdarıdır. (https://tafsir.app/3/38)
قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ
Beyanî isînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, emir üslubunda olmasına rağmen, emir anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ل۪ي ve مِنْ لَدُنْكَ car-mecrurları, ihtimam için, mef’ûl olan ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً ‘ e takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf لَدُنْكَ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan mekan zarfı لَدُنْ , tazim ve şeref kazanmıştır.
ذُرِّيَّةً ’ deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.
ذُرِّيَّةً için sıfat olan طَيِّبَةً , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Zürriyet, erkek veya kız, tek veya çok çocuk için kullanılan bir kelimedir. طَيِّبَةًۚ kelimesinin müennes olması ذُرِّيَّةً kelimesi sebebiyledir. طَيِّبَةًۚ davranışları ve ahlâkı hoş görülen, ayıplanan veya çirkin bulunan bir özelliğe sahip olmayan kişi demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ذُرِّيَّةً kelimesi evlat anlamındadır. Bu kelime hem tek kişi için hem de çok kişi için kullanılır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Zürriyet; nesil ve soy manasında bir kelimedir ve müfredi, cemî, müzekkeri, müennesi hep bu lafızla ifade edilir. Ayetteki bu kelimeden murat, tek bir çocuktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ferrâ, “ ذُرِّيَّةً kelimesi zahiren müennes olduğu için “ طَيِّبَةً ” kelimesi de müennes getirilmiştir. Müzekkerlik ve müenneslik bazen lafızdan bazen manadan dolayı olur. Biz bu hususun ancak cins isimleri için böyle olduğunu söylüyoruz. Bu, alem isimlerde caiz değildir. Zira alem isimler, ancak ismi olduğu şahsı ifade ederler. O şahıs eğer müzekker ise ancak o takdirde o ismin fiili müzekker getirilebilir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
رَبِّ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ
Duaya dahil olan cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i itiisâldir. Dua için ta’lil hükmündedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Hz. Zekeriya’nın muhatabı Allah Teâlâ olduğu halde sözlerini tekidle kuvvetlendirmesi, kendisinin bu konudaki heyecanını ve isteğinin derecesini gösterir.
Cümle haberî üslupta geldiği halde muktezayı zahirin hilafına dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Müsned olan سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ veciz ifade kastıyla izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
سَم۪يعُ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
دَعَا - الدُّعَٓاءِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sen duaları işitensin] ifadesinde mütekellim, zahir olan işitme anlamına, duaya icabet etme anlamını idmâc etmiştir.
[Sen duaları işitensin.] buyurulmuş, melzumu olan, kabul edensin manası kastedilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
[Şüphesiz Sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.] Yani “Allah kendisine hamdedeni işitti.” ve “İşittik ve itaat ettik.” sözünde olduğu gibi duaya icabet edendir. Çünkü icabet etmeyen kişi duymamış hükmündedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَنَادَتْهُ | ona seslendiler |
|
| 2 | الْمَلَائِكَةُ | melekler |
|
| 3 | وَهُوَ | ve O (Zekeriyya) |
|
| 4 | قَائِمٌ | durup |
|
| 5 | يُصَلِّي | namaz kılarken |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | الْمِحْرَابِ | mabedde |
|
| 8 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah |
|
| 10 | يُبَشِّرُكَ | sana müjdeler |
|
| 11 | بِيَحْيَىٰ | Yahya’yı |
|
| 12 | مُصَدِّقًا | doğrulayıcı |
|
| 13 | بِكَلِمَةٍ | bir kelimeyi |
|
| 14 | مِنَ | -tan |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 16 | وَسَيِّدًا | ve efendi |
|
| 17 | وَحَصُورًا | ve nefsine hakim |
|
| 18 | وَنَبِيًّا | ve bir peygamber olacak |
|
| 19 | مِنَ | -den |
|
| 20 | الصَّالِحِينَ | iyiler- |
|
Ayet “ ف” ile başlıyor… Hemen duasının kabul olduğu müjdesi geliyor. Detaylar mühim, duasını ediyor ve namaza duruyor. Bu bize çok istediğimiz birşey için nasıl dua edeceğimizi de öğretiyor aslında. Duanı et ve namaza dur…
Kıyamda olduğumuz zamanlar, Allahın bizimle konuştuğu zamanlardır. Allah’a yine Allah’ın sözleri ile bağlı olduğumuz yerdir kıyam. Sadece namaz kılarken demiyor, namaz kılarken ayakta olduğu sırada geliyor müjde, meleklerle...
Bazen insan “ben acaba iyi, Allah tarafından sevilen bir kul değil miyim ki duam kabul olmuyor” şeklinde karamsarlığa kapılıp, haksızca yargılayabilir kendini. Bu noktada Hz. Yakup’u ya da Hz. Musa’nın annesini hatırlamalı... Her ikisi de evladını yitiriyor... Her ikisi de dua ediyor... Kaldı ki Hz. Yakup bir peygamber... Yıllar yıllar sonra kabul oluyor duası ve kavuşuyor gözünün nuru Yusuf’una... Artık genç bir adam olmuş Yusuf... Oysa Hz. Musa’nın annesi 24 saat geçmeden kavuşuyor yavrusuna, kucağına sarmalayıp emziriyor yavrusunu...
فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَادَتْ iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur. هُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي cümlesi, نَادَتْهُ ’ deki mef’ûlun zamirinden veya الْمَلٰٓئِكَةُ ’ in hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. قَٓائِمٌ haber olup damme ile merfûdur. يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِ cümlesi, munfasıl zamir هُوَ ’ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
يُصَلّ۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ’dir. فِي الْمِحْرَابِ car mecruru يُصَلّ۪ي fiiline veya ism-i fail قَٓائِمٌ ‘ a mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَادَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُصَلّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صلو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَٓائِمٌ ; sülâsi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُبَشِّرُ cümlesi, أَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf harf-i cer ile نَادَتْهُ fiiline mütealliktir. Takdiri; نادته الملائكة بأنّ الله يبشّرك şeklindedir.
Fiil cümlesidir. يُبَشِّرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِيَحْيٰى car mecruru يُبَشِّرُ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; بولادة يحيى şeklindedir.
مُصَدِّقًا kelimesi يَحْيٰى ’ nın hali olup fetha ile mansubdur. بِكَلِمَةٍ car mecruru ism-i fail مُصَدِّقًا ’ a mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru كَلِمَةٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
سَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا kelimeleri, atıf harfi وَ ’ la مُصَدِّقًا’ a matuftur. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru نَبِيًّا ‘ in mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يُبَشِّرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُصَدِّقًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
صَّالِح۪ينَ ; sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَيِّدًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَصُورًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle olan فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَ ’ la gelen هُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ cümlesi, نَادَتْهُ ’ daki هُ zamirinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَٓائِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ cümlesi, ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesi masdar tevilinde takdir edilen بِۙ harf-i ceriyle نَادَتْهُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin müsnedün ileyh olarak gelmesi, telezzüz ve teberrük içindir.
Müsnedin … يُبَشِّرُكَ şeklinde muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
بِكَلِمَةٍ car-mecruru, مُصَدِّقًا ‘a, مِنَ اللّٰهِ car-mecruru ise بِكَلِمَةٍ ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِكَلِمَةٍ ‘ deki nekrelik tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِح۪ينَ kelimeleri, atıf harfi وَ ‘ la hal konumundaki مُصَدِّقًا ‘ a atfedilmişlerdir. Ciheti camiâ tezayüftür.
Ism-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade eden الصَّالِح۪ينَ başındaki مِنَ harfi ceriyle, نَبِيًّا ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
بِيَحْيٰى ‘ nın hali olan مُصَدِّقًا kelimesi ism-i faildir. سَيِّدًا - حَصُورًا kelimeleri sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
يَحْيٰى ’ nın kelimeyi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olma özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
يَحْيٰى yaşayan demektir. Muzari fiildir. Kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı kullanılmıştır. Daha peygamber olmamış bir çocuktan gelecekteki haliyle bahsedilmiştir.
بِكَلِمَةٍ sözüylede Hz. İsa müjdelenmiştir. Çünkü o, Allah’tan bir kelime ile var olmuştur.
مُصَدِّقًا - سَيِّدًا - حَصُورًا- الصَّالِح۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah lafızlarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Muhabbeti ve müjde sevincini artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ [Melekler ona seslendi.] ifadesinde seslenen Cebrail (a.s)’dır. Meleklerin reisi olduğundan, onun şanını tazim için topluluk ismi zikredilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İmam Mâtüridî şöyle demiştir: Bir görüşe göre Yahya, Allah Teâlâ’nın Hayy isminden türemiş bir isimdir. Allah Teâlâ bir lütuf olarak ona bu ismi vermiştir.
Bir rivayete göre din ve insanlık, ilim ve hikmet yahut güzel ahlâk onunla ihya olduğu için bu isim kendisine verilmiştir. Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: Annesinin kısırlığı onun sayesinde hayat bulduğu [yani kısırlığı ortadan kalktığı] için bu ismi almıştır. Hüseyin b. Fazl el-Becelî şöyle demiştir: Allah Teâlâ onu itaatle ihya ettiği ve asla günah işlemediği ve günah işlemeye de kalkışmadığı için bu ismi almıştır.
Bir görüşe göre kendisine iman edenlerin kalbini ihya ettiği için bu ismi almıştır.
Kuşeyrî şöyle demiştir: Hz. Yahya, kalbi Allah ile yaşadığı için bu ismi almıştır.
Yahya kelimesi kalbedilmeye çalışılsa, edilmez (harflerinin yerleri değiştirilmez), olduğu gibidir, başı sonuna sonu başına benzer. Yahya (a.s) da aynıdır; başta da sonda da zahirde de batında da yahyadır (yaşayandır). (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t- tefsîr)
سَيِّدًا [Efendi] ifadesi Hz. Yahya’ya ait bir niteliktir. Yani kavmine iyi huy ve sıfatlarda üstünlük sağlayan ve bu özelliği sayesinde onların reisliğini hak eden demektir.
نَبِيًّا [Peygamber olarak] ifadesi zamanı gelince kendisine vahyedilen bir kişi olarak anlamındadır. Bu kelime yükseklik anlamındaki نبو kökünden gelir. Hemzelenirse haber anlamındaki نبئ kökünden gelir. Yani Allah’tan haber veren demek olur. نبي sözlükte geniş ve açık yol anlamına da gelir. Peygamberler, Allah’a giden yollardır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ [Ve salihlerden olarak] ifadesi peygamberlerden biri olarak anlamındadır. Salah bütün hayırlarla birlikte bulunan bir meziyettir. Salih olan Allah’ın mahlukatının haklarını verendir. Bir görüşe göre salih kişi kendisinde fesatlık bulunmayan kişidir. Bir görüşe göre [salihlerdendi] demek peygamberlerdendi demektir. Çünkü Allah Teâlâ peygamberlere salihler demiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وهُوَ قائِمٌ cümlesi hal cümlesidir. Zikredilmesindeki maksat namazda yapılan duaya icabetin hızlı olduğunu beyan etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi ki |
|
| 2 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 3 | أَنَّىٰ | nasıl? |
|
| 4 | يَكُونُ | olur |
|
| 5 | لِي | benim |
|
| 6 | غُلَامٌ | oğlum |
|
| 7 | وَقَدْ | halbuki |
|
| 8 | بَلَغَنِيَ | bana gelip çatmış |
|
| 9 | الْكِبَرُ | ihtiyarlık |
|
| 10 | وَامْرَأَتِي | ve karım da |
|
| 11 | عَاقِرٌ | kısırken |
|
| 12 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 13 | كَذَٰلِكَ | öyle (ama) |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | يَفْعَلُ | yapar |
|
| 16 | مَا | şeyi |
|
| 17 | يَشَاءُ | dilediği |
|
Hz. Zekerriya duayı Rabbine yaptı.
Cevap meleklerle geldi.
Şimdi yine duasının kabulune olan şaşkınlığını araya melekleri koymaksızın Rabbine iletiyor. Ayette geçen “enna” soru sormayı değil hayreti ifade eder… Hemen bir sonraki ayette bu defa cevap Allah’dan geliyor. (Esin Durgun)
Kebera كبر :
كَبِيرٌ sözcüğünün temel anlamı sayılarla ilgilidir. Müstear olarak anlamsal hususlarda yani soyut şeylerde de kullanılır. كَبِيرَةٌ sözcüğü yaygın dilde cezası büyük olacak her türlü günahla ilgili kullanılır. Çoğulu كَبائِرٌ şeklinde gelir. Aynı kökten gelen كِبْرٌ , تَكَبُّرٌ ve إسْتِكْبارٌ kelimeleri mana olarak birbirine yakındır. كِبْرٌ sözcüğü insanın kendini beğenip başkasından küçük görmesinden doğan insana özgü bir davranıştır. İnsanın kendini başkasından daha büyük görmesi demektir. Büyüklenmenin en büyüğü olan تَكَبُّرٌ tekebbür ise Allah'a karşı gösterilen büyüklenmedir. إسْتِكْبارٌ 'a gelince bu da iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi: İnsanın büyük olmaya çalışması ve bunu istemesidir. Bu eğer gerekli şekilde, gereken yerde ve gereken zamanda olursa güzeldir. İkincisi: İnsanın sahip olmadığı bir şeyle ya da özellikle övünüp kendini ona sahipmiş gibi göstermesidir. Yerilmekte olan da budur. تَكْبِيرٌ kavramı ise bir şeyi büyük/ulu görmek anlamında olduğu gibi demek suretiyle Yüce Allah'ı tazim şekli olarak ve O'na ibadet etme ve yürekte O'na karşı ta'zim hissi taşıma anlamında da kullanılır.Son olarak كُبارٌ sözcüğü كَبِيرٌ'den daha beliğdir. كُبّارٌ sözcüğü ise bundan daha etkili ve beliğdir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 161 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kibir, kibar, tekbir ekâbir, tekebbür ve Kübra'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Mekulü’l-kavl رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ ’ dur.
اَنّٰى istifham ismi كَيْفَ manasında, hal olarak mahallen mansubdur veya اَيْنَ manasında, يَكُونُ fiiline mütealliktir.
يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel eder. ل۪ي car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir. غُلَامٌ fail olup damme ile merfûdur. وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَلَغَنِيَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. الْكِبَرُ fail olup damme ile merfûdur. امْرَاَت۪ي atıf harfi وَ ile hal cümlesine matuftur.
İsim cümlesidir. امْرَاَت۪ي mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَاقِرٌ haber olup, damme ile merfûdur.
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌ [Zekeriyya, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?] اَنّٰى kelimesi iki anlama gelir: كَيْفَ [Nasıl?] ve اَيْنَ [Nereden?] Buradaki olumsuzluk güç yetirememek anlamında değildir. Bilakis nereden geleceği sorulmaktadır. Çocuk edinme yoluyla mı yoksa eşinden çocuk olması şeklinde mi yahut başka bir yolla mı, yaşlı halde kalarak mı yoksa gençliğe döndürülerek mi olacağının bildirilmesi konusunda bir taleptir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَنَّىٰ harfinin şart ve soru anlamında iki kullanımı vardır. Soru anlamında kullanıldığında nerede, ne zaman, nasıl anlamlarını içerir. Şart anlamında ise أينما- حيثما- كيفما şart edatlarının anlamını verir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَاقِرٌۜ ; sülâsi mücerredi عقر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. كَذٰ car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri; الأمر كذلك şeklindedir.
Veya amili يَفْعَلُ ‘nun mef’ûlu mutlakına mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. Mekulü’l-kavli اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ’dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَفْعَلُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَفْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir.
كَذٰلِكَ ifadesi, “Evet, Allah; tıpkı bu fiil gibi yani yaşlı bir dede ile kısır bir nineden çocuk doğurmak gibi dilediği acaip fiilleri yapar.” anlamındadır veya da كَذٰلِكَ اللّٰهُ [İşte Allah böyledir.] ifadesi mübteda ve haberdir. Yani “Allah işte bu niteliklere sahiptir.” manasındadır; devamındaki يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ [dilediğini yapar] ifadesi ise bunun beyanı mahiyetinde olup “Allah dilediği harikulade fiilleri yapar.” manasındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ cümlesi ise, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda geldiği halde hayret ve şaşkınlık ifade eden cümle, soru manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Takdim edilmiş zaman zarfı ve soru ismi اَنّٰى ’ nın ve car-mecrur ل۪ي ‘ nin müteallakı olan كاَن ‘ nin haberi mahzuftur. غُلَامٌ , nakıs fiil كاَن ‘ nin ismidir. كاَن ‘ nin bu cümlede tam fiil olması da caizdir.
غُلَامٌ ‘ daki nekrelik muayyen olmayan cins ifade eder.
İstifham, şükürden kinayedir. Bu nimetini çok önemsediğini vurgulamak için olduğu da söylenmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ‘ ıyla gelen وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ cümlesi tahkik harfiyle tekid edilmiş mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. Cümlenin tekitli gelmesi mütekellimin heyecanını yansıtmaktadır. Hal cümleleri ıtnâb sanatıdır.
غُلَامٌ - الْكِبَرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
قَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ [Muhakkak bana yaşlılık ulaştı.] cümlesinde بَلَغَنِيَ fiilinin الْكِبَرُ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan ulaşma fiili yaşlılığa nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ şeklindeki hal cümlesi وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumundaki امْرَاَت۪ي , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiş, peygambere ait olan zamire muzaf olan eşi tazim edilmiştir.
Haber olan عَاقِرٌۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
غُلَامٌ, ergenlik çağındaki çocuktur. Bu da kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Zekeriya (a.s) sanki karşı çıkıyormuş gibi konuşuyor ama aslında konuşması mantık açısındandır. Yukarıda duygusal olarak konuşmuş ve dua etmişti. Belki de bazı şeyleri hiç düşünmemişti. “Bu yaşlı halimle nasıl bakarım.” gibi. Dileği gerçekleşince de bu mantıksal yönleri düşünmeye başlamıştır.
Hal cümlesi menfi muzari veya mazi fiil olduğu zaman و ’ ın zikri de hazfi de caizdir. Bu ayette olduğu gibi وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ şeklindedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
أنّى kelimesi, كَيْفَ (nasıl) veya mekân manasındadır. Çocuk sahibi olamama durumunu oluşturan yaşlılık ve kısırlıkla alakalıdır. Bu ifade bu nimete şükrü gerektirir. Dolayısıyla şükürden kinaye olarak gelmiştir. Çocuğun başka bir kadınla evliliğinden değil kısır karısından olduğuna da tarizdir.
Zekeriya’nın (a.s) henüz çocuğu olmadığı için karısından bahsederken زوجة yerine امْرَاَت۪ kullanılmıştır.
وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ [Yaşlılığın gelmesi] ifadesinde kalb sanatı vardır. Aslı, وقَدْ بَلَغْتُ الكِبَرَ (Ben yaşlandım) şeklindedir. Maksat, adeta yaşlılığın kendisine ulaşmak istediğini göstermektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Zekeriyya (a.s), bu uzak ihtimal durumunu pekiştirmek için kendi yaşlılığının yanı sıra hanımının da kısır olduğunu belirtmiştir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İhtiyarlığın çökmesinden maksat, ihtiyarlığın onu çökertmesidir. Bu, aynı zamanda ihtiyarlığın, ölümün habercisi olması hasebiyle insanın peşini bırakmayan bir gerçeğin ifadesidir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İlgili ayetler incelendiğinde زوجة kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Allah’ın dinine inanmada birlik - Nikâhlı olmak- Sadakat - Üreme imkânı bulunmak.
امْرَاَتَ kelimesi زوجة için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: İhanet (aldatma) - Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen زوجة ve امْرَاَتَ Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)
قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ
Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Teşbih harfinin dahil olduğu işaret ismi كَذٰلِكَ , takdiri الأمر (Durum) olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذٰلِكَ, işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Zekeriya (a.s)’ nin müjdelenmesine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile ك ‘ ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ “İşte böyledir.” Yani hal senin söylediğin gibidir: Sen kocadın, karın da kısır. Bir görüşe göre şu anlama gelir: hal böyle olsa da senin çocuğun olacaktır. Çünkü Allah her şeye kâdirdir. اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ [Allah dilediğini yapar.] Allah Teâlâ kudretinin kemâli ve iradesinin nüfuzu sebebiyle âdete uygun olarak veya âdetin hilafına istediği her şeyi yapabilir. Bir görüşe göre bunun anlamı şudur: Seni müjdelediğimiz gibi sana onu vereceğiz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Mekulü’l-kavle dahil olan اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. lafza-ı celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mansub mahaldeki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir. يَشَٓاءُ fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazfedilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkan sağlar.
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhâtabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi di |
|
| 2 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 3 | اجْعَلْ | o halde ver |
|
| 4 | لِي | bana |
|
| 5 | ايَةً | bir alamet |
|
| 6 | قَالَ | (Allah) dedi ki |
|
| 7 | ايَتُكَ | senin alametin |
|
| 8 | أَلَّا |
|
|
| 9 | تُكَلِّمَ | konuşamamandır |
|
| 10 | النَّاسَ | insanlarla |
|
| 11 | ثَلَاثَةَ | üç |
|
| 12 | أَيَّامٍ | gün |
|
| 13 | إِلَّا | başka |
|
| 14 | رَمْزًا | işaretten |
|
| 15 | وَاذْكُرْ | ve an |
|
| 16 | رَبَّكَ | Rabbini |
|
| 17 | كَثِيرًا | çok |
|
| 18 | وَسَبِّحْ | ve (O’nu) tesbih et |
|
| 19 | بِالْعَشِيِّ | akşam |
|
| 20 | وَالْإِبْكَارِ | ve sabah |
|
Zekeriyya İbranice bir isimdir ve Allah’ı çok zikreden anlamına gelir. “vezkur Rabbeke kesiran” ayeti de sanki ismin hakkını verir gibidir. (Esin Durgun)
Rameze رمز :
رَمْزٌ dudakla veya alçak bir ses çıkararak ya da kaşla ve göz kırparak işaret etmektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri rumuz ve Remzi'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Mekulü’l-kavli رَبِّ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةً ’ dir.
اجْعَلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. ل۪ٓي car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اٰيَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Mekulü’l-kavl اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اٰيَتُكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mübtedanın haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لاَ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُكَلِّمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ثَلٰثَةَ zaman zarfı, تُكَلِّمَ fiiline mütealliktir. اَيَّامٍ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّا istisna edatı olup, istisna-i munkatı’a dır. رَمْزًا müstesna olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَمْزًا ; dudaklarla işaret demektir. Kaşlarla, gözlerle, ellerle, başla işaret etmek anlamına geldiğine dair görüşler de bulunur. Hem birinci hem ikinci babdan gelir. رَمْزًا kelimesinin mansub olması istisna sebebiyledir. اِلَّا edatından önceki cümleden anlaşılan bir sözden istisna olması caizdir. Çünkü onun yerine geçmektedir. Yahut اِلَّا burada لَكِنْ manasındadır ve istisnâ-i munkatıdır. Buna göre masdar olarak nasb edilir ve لَكِنْ اَرْمِزَ رَمْزًا şeklinde takdir edilir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُكَلِّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اذْكُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. رَبَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَث۪يرًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
سَبِّحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. بِالْعَشِيِّ car mecruru سَبِّحْ fiiline mütealliktir. الْاِبْكَارِ۟ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
سَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ [Sabah akşam tesbih et.] Sabah akşam namaz kıl. Mücahid şöyle demiştir: Akşam, güneşin zevalinden batana kadar ki süredir. Bir görüşe göre akşam, gündüzün sonudur. Bir görüşe göre akşam, güneşin batmasından gecenin yarısına kadar ki vakittir. اَلْعَشَاءَ akşam yemeğidir. اَلْاِبْكَارُ, tan vaktinden kuşluk vaktine kadar ki süredir. Masdardan isme dönüşmüş ve bir vakit için konulmuştur. Fiili بَكَرَ - يَبْكُرُ - بُكُورًا - بُكْرًا - بَكِيرًا ve اَبْكَرَ - يُبْكِرُ - اِبْكَارًا şeklinde kullanılır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَبِّحْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ’ dir.
كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةً cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, emir üslubunda olmasına rağmen, emir anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrurlar ل۪ي , ihtimam için, mef’ûl olan اٰيَةًۜ ‘ e takdim edilmiştir
اٰيَةًۜ ’ deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.
قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ
Ayetin ikinci cümlesi şibh-i kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelmiştir. Müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlenin mekulü’l-kavli olan اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزًاۜ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki لَا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزًاۜ cümlesi, masdar tevilinde mübtedanın haberidir. Masdar-ı müevvel, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِلَّا , istisna harfidir. رَمْزًاۜ ’ in müstesna olduğu istisna, munkatıadır.
رَمْزًا ‘ deki nekrelik nev ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
قَالَ - اٰيَةًۜ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اٰيَت [alamet], ‘’Karımın hamile olduğunu öğrenebileceğim ve bu nimet bana geldiği vakit şükredebileceğim bir alamet ver’’ anlamındadır. “Bunun alameti, üç gün boyunca işaretten başka bir şekilde insanlarla konuşamamandır.” Sadece insanlarla konuşamaması bir ‘ayet’ olarak tahsis edilmiştir, çünkü böylece onun dilinin Allah’ı zikretme kudretine sahip olduğu halde sadece insanlarla konuşma kudretinin alınmış olduğunu öğrenmesi istenmiştir. Bunun için de [Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam-sabah tenzih ve takdis et.] denilmiştir. Yani, insanlarla konuşamadığın günlerde böyle yap denilmek istenmiştir ki bu, çok açık alametlerden biridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak burada üç gün, Meryem Suresinde ise üç geceyi zikretmiştir. Böylece bu iki ayetin toplamı bu alametin, geceleriyle beraber üç günde olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mekulü’l-kavle dahil olan cümle emir üslubunda telebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Hz. Zekeriya’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. Zekeriya’ ya tazim teşrif ve destek içindir.
كَث۪يرًا , mahzuf masdar veya muzâfın sıfatıdır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ cümlesi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda telebî inşâî isnaddır.
Ayetteki الْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ ifadesi, bütün zamanlardan kinayedir.
الْعَشِيِّ - الْاِبْكَارِ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları, اذْكُرْ- سَبِّحْ ve قَالَ - تُكَلِّمَ gruplarındaki kelimeler arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tefsirlerin çoğu: “'Bu nimet dolayısı ile insanlarla üç gün konuşma. Rabbini tesbih ile vakit geçir.” şeklinde açıklamışlardır. Fakat ayet yani delil olabilmesi için konuşamamak olması gerekir. Nitekim birçok mealde bu mana verilmiştir. (Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’an Meali, Mahmut Kısa ve Mustafa Yıldız)
Bir görüşe göre tesbihten murat namazdır, çünkü vakte bağlanmıştır. Bir başka görüşe göre tesbihten murat dille, zikirden maksat kalben zikirdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْعَشِيِّ kelimesi, güneşin ufka doğru inmeye başladığı zamandan ufukta kayboluncaya kadar geçen zamanı ifade etmektedir. الْاِبْكَارِ۟ kelimesi ise bir kimse sabah erkenden bir iş için yola çıktığı zaman söylenen sözdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | bir zaman |
|
| 2 | قَالَتِ | demişti ki |
|
| 3 | الْمَلَائِكَةُ | Melekler |
|
| 4 | يَا مَرْيَمُ | Meryem |
|
| 5 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah |
|
| 7 | اصْطَفَاكِ | seni seçti |
|
| 8 | وَطَهَّرَكِ | ve temizledi |
|
| 9 | وَاصْطَفَاكِ | ve seni üstün kıldı |
|
| 10 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 11 | نِسَاءِ | kadınları |
|
| 12 | الْعَالَمِينَ | dünyaların |
|
عَنْ عَلِيٍّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:
“خَيْرُ نِسَائِهَا مَرْيَمُ، وَخَيْرُ نِسَائِهَا خَدِيجَةُ.”
Ali b. Ebû Tâlib"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“(Kendi döneminin) en hayırlı kadını Meryem’dir. Hatice de (kendi döneminin) en hayırlı kadınıdır.”
(B3815 Buhârî, Menâkıbü"l-ensâr, 20)
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَتِ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli يَا مَرْيَمُ ’ dur. قَالَتِ fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan مَرْيَمُ müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ ’ dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. اصْطَفٰيكِ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اصْطَفٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir كِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. طَهَّرَ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
طَهَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir كِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اصْطَفٰي atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اصْطَفٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir كِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى نِسَٓاءِ car mecruru اصْطَفٰيكِ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اصْطَفٰي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
طَهَّرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طهر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. قَالَتِ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevap cümlesi olan … اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ ise اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’ nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük ve telezzüz ve muhatabı tazim içindir.
Bu ayette önce اصْطَفٰي (seçme, seçkin kılma), ikinci olarak temizleme, üçüncü olarak da tüm kadınlar üzerine mümtaz kılma bakımından اصْطَفٰي zikredilmiştir. Birinci اصْطَفٰي ’ nın, ikinci اصْطَفٰي ile aynı manada olması caiz değildir. Çünkü bir şeyi aynen tekrar etmek uygun düşmez. Binaenaleyh birinci اصْطَفٰي ’ yı, Hz. Meryem’in ömrünün ilk yıllarında başına gelen güzel işlere, ikinci اصْطَفٰي ’ yı ise ömrünün son yıllarında karşılaştığı güzel şeylere hamletmek gerekir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Konudaki önemine binaen tekrarlanan اصْطَفٰيكِ kelimesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Farklı manalar taşıyan bu iki kelime arasında tam cinas sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَطَهَّرَكِ cümlesi ve وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ cümlesi اصْطَفٰيكِ cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mukabatat mevcuttur.
Cümledeki mazi fiiller temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Hz. Meryem’e yapılan ihsanların sıralanması taksim sanatıdır.
اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ [Hani, melekler şöyle demişlerdi: Ey Meryem!] Rivayete göre melekler Hz. Meryem ile şifahen konuşmuşlardır ki bu ya Zekeriya’nın (a.s) mucizesi ya da İsa’nın (a.s) nübüvvetine yönelik bir hazırlıktır. “Şüphesiz Allah seni seçti.” yani seni daha başlangıçta annenden alıp kabul ederek, terbiye ederek ve sana çok yüce bir değer tahsis ederek seni seçti “ve tertemiz kıldı” yani çirkin fiillerden ve Yahudilerin atacağı iftiralardan arındırdı. “Seni dünya kadınlarından üstün tuttu.” Nihayet sana babasız olarak İsa’yı vermek suretiyle seni tüm dünya kadınları içerisinde seçkin kıldı. Zira bu, hiçbir kadına nasip olmamıştır.
Temizlemek kelimesinde istiare vardır.
Konu Zekeriya’dan (a.s) Meryem’e geçmiştir. Çünkü aslında konu zaten Meryem idi. Araya bir parantez cümlesi gibi Zekeriya (a.s) girmiştir. Allah her ikisine de mucizevi bir şekilde çocuk vermiştir.
Hz. İsa’nın adı da Allah tarafından konmuştur. Onun ilâh olduğu inancını red için her zaman Meryem oğlu İsa şeklinde anılmıştır.
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ ayetinde melekler zikredilmiş fakat Cebrail kastedilmiştir. Bu, zikr-i küll irade-i cüz (bütünü zikredip bir parçasının kastedilmesi) kabilindendir. Cüzün büyüklüğünü ifade eder. Bu sanata mecaz-ı mürsel denilir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ ٤٣
يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
يَا nida harfidir. Münada olan مَرْيَمُ müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اقْنُت۪ي 'dir.
Fiil cümlesidir. اقْنُت۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. لِرَبِّ car mecruru اقْنُت۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اسْجُد۪ي atıf harfi وَ ile اقْنُت۪ي fiiline matuftur.
اسْجُد۪ي fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. ارْكَع۪ي atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
ارْكَع۪ي fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. Mekân zarfı مَعَ kelimesi ارْكَع۪ي fiiline mütealliktir. الرَّاكِع۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ی ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَّاكِع۪ينَ ; sülâsi mücerredi ركع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
Müstenefe cümlesi olan ayette meleklerin sözleri devam etmektedir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf لِرَبِّكِ izafetinde, Hz. Meryem’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. Meryem’e tazim teşrif ve destek içindir.
Önceki cümledeki lafza-ı celâlden bu cümlede Rab ismine iltifat sanatı vardır.
Yine emir üslubunda gelmiş وَاسْجُد۪ي ve وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ cümleleri اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ارْكَع۪ي - الرَّاكِع۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, اقْنُت۪ي- اسْجُد۪ي - ارْكَع۪يوَ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Ayetteki fiillerde cüz’iyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
Cüz’iyyet alakası: Bir şey söylenip bununla o şeyin tamamının kastedilmesidir. Yani cüz’ün söylenip bütünün murat edilmesidir. Bundan amaç mübalağadır. Buna zikr-i cüz irade-i kül de denir Bu ayet-i kerimelerde yer alan rüku ve secdeden murat namazdır. Namazın bir rüknü, tümü manasında kullanılmıştır. Bunlar namazın esaslarındandır. Bir şeyin bütününden bir cüz’ün zikredilmesi için cüz-kül arasında kuvvetli bir bağ olması lazımdır. Ayrıca mana ile siyak arasında da bir ilişki olması gerekir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)
Ey Meryem, Rabbine yani babasız çocuk sahibi olma durumuna boyun eğ, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et şeklinde Hz. Meryem’in uyması gereken emirlerin sıralanması taksim sanatıdır.
Yukarıda Allah ismi gelmişken burada Rab ismi gelmiştir. Rab isminde rububiyet manası yani terbiye, irşad manaları vurgulanır. Secde rükudan önce gelmiştir. Secde, rüku ve kunut; üçü de boyun eğmekle alakalı tabirlerdir.
Secde sadece namaz, diğeri ise cemaatle birlikte namaz diye yorumlanmıştır.
Vitr namazında okuduğumuz kunut duası tabiri bu ayette geçen ‘’boyun eğ’’ manasındaki اقْنُت۪ي fiilinin türevidir.
Bazen takdim, çoktan aza doğru gerçekleşir. Allah Teâlâ bu ayetinde ibadetlerin tümünü içine alan “kunut” ile başlamış, daha sonra “sücûd”u ve ondan sonra da rükû”yu zikretmiştir. (İzzet Marangozoğlu, Beyânî Tefsir Metodu -Fâdıl Sâlih es- Sâmerrâî Örneği-)
وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي kelimelerinin başındaki atıf وَ ’ ı, tertibi değil beraberliği ifade eder. Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secde ettiği zamandır. “Sizden biri mescide girdiği zaman iki secde yapsın yani iki rekat namaz kılsın.” buyurmuştur. Yine مسجد lafzı da سجود (secde etme) masdarından bir isimdir ki bundan maksat, secde edilecek değil, namaz kılınacak yer demektir. Bir de namazın en şerefli parçası secdedir. Bir şeyi en şerefli parçasının ismi ile adlandırmak, meşhur bir mecaz çeşididir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Meryem’e yapılan nidanın tekrarı, bu nidadan sonra gelecek emirler olduğunu bildirmek; nimetlerin hatırlatılması ise bunun zikrine bir hazırlık ve gereğini yapmaya teşvik içindi.
Burada Rab unvanının zikredilmesi, emre boyun eğmenin vücubunun illet ve sebebini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sücûdun takdimi şükür manasına dahil olması içindir, çünkü makam şükür makamıdır. يا مَرْيَمُ اقْنُتِي şeklinde nidanın tekrarı, halinin şaşılacak bir durum olması sebebiyledir. Zira ilk nida melekleri dinlemesi için kafidir. Dolayısıyla bu ikinci nida Meryem’in dikkatini çekmek ve halini yüceltmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي şeklinde Hz. Meryem’e gönülden ibadet [kunût] ve secde etmesi söylenerek ona “namaz” kılması emredilmiştir, zira bu ikisi namazın rükünlerindendir; sonrasında da ona وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ [rükû edenlerle birlikte rükû et] denilmiştir ki bunun manası, “Namazın cemaatle olsun” ya da “Kendini namaz kılanlarla birlikte tanzim et, onların arasına dahil et, onlardan başkasının safında yer alma” şeklindedir. Onun döneminde bir grup insanın namazda secde ve kıyam yapıp rükû etmemeleri, diğer bir grup insanın ise rükû da yapıyor olmaları mümkündür, bu durumda ona, rükû etmeyenlerle değil, edenlerle birlikte olması emredilmiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | bunlar |
|
| 2 | مِنْ | -ndendir |
|
| 3 | أَنْبَاءِ | haberleri- |
|
| 4 | الْغَيْبِ | görünmez alemin |
|
| 5 | نُوحِيهِ | vahyettiğimiz |
|
| 6 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 7 | وَمَا |
|
|
| 8 | كُنْتَ | sen değildin |
|
| 9 | لَدَيْهِمْ | onların yanında |
|
| 10 | إِذْ | zaman |
|
| 11 | يُلْقُونَ | attıkları |
|
| 12 | أَقْلَامَهُمْ | (kur’a) oklarını |
|
| 13 | أَيُّهُمْ | hangisi |
|
| 14 | يَكْفُلُ | kefil olacak (diye) |
|
| 15 | مَرْيَمَ | Meryem’e |
|
| 16 | وَمَا |
|
|
| 17 | كُنْتَ | sen değildin |
|
| 18 | لَدَيْهِمْ | yanlarında |
|
| 19 | إِذْ | zaman |
|
| 20 | يَخْتَصِمُونَ | birbirleriyle çekiştikleri |
|
ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مِنْ اَنْبَٓاءِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نُوح۪يهِ cümlesi, الْغَيْبِ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. نُوح۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Muttasıl zamir هِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْك car mecruru نُوح۪يهِ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُوح۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir كُنْتَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. لَدَيْهِمْ mekân zarfı كُنْتَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Zaman zarfı اِذْ mahzuf habere müteallik olup mahallen mansubdur. يُلْقُونَ cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُلْقُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَقْلَامَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ cümlesi, mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَيُّ istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَكْفُلُ cümlesi, اَيُّهُمْ ’ un haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْفُلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مَرْيَمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şayet, ‘’اَيُّهُمْ يَكْفُلُ [Hangisi kefil olacak?] ifadesi neye taalluk eder?’’ dersen, şöyle derim: يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ [Kalemlerini atıyorlardı.] ifadesinin delalet ettiği hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder; sanki يُلْقُونَهَا يَنْظُرُونَ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ (Kalemlerini atıyorlar ve hangisi kefil olacak diye bekliyorlardı.) ya da يُلْقُونَهَا لِيَعْلَمُونَ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ (Hangisinin kefil olacağını bilmek için kalemlerini atıyorlardı.) veya “kalemlerini atıyorlar ve ‘hangisi kefil olacak?’ diyorlardı.” denilmiştir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
يُلْقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi لقي ’ dir.
وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir كُنْتَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. لَدَيْهِمْ mekân zarfı كُنْتَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Zaman zarfı اِذْ, mahzuf habere mütealliktir. يَخْتَصِمُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَخْتَصِمُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَخْتَصِمُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خصم’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ
Fasılla gelen ayet müstenefedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ mübtedadır. مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
Ayetteki ذٰلِكَ ’ de istiare vardır. Burada işaret edilen, haberlerdir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكَ [Bunlar] ifadesi buraya kadar anlatılan Zekeriya (a.s), Yahya (a.s), Hz. Meryem ve İsa (a.s) ile ilgili haberlere işarettir. Yani “Bütün bunlar senin ancak vahiy yoluyla bilebileceğin gayb haberleridir.” manasındadır.
Şayet “Neden Peygamberin (s.a.v) onları ve olup bitenleri görmediği ifade edilmiş; buna karşılık O’nun bu tür haberleri duymuş olabileceği ihtimali olumsuzlanmamıştır. Oysa zaten onun bütün bunları görmediği şeksiz şüphesiz malum iken duymamış olduğu şaibeli değil midir?’’ dersen, şöyle derim: Muhataplar Peygamberin (s.a.v) okuma bilmediğini ve geçmişin haberlerini dinlememiş olduğunu kesin olarak biliyorlardı. Ayrıca vahyi de inkâr ediyorlardı.
Bu durumda geriye sadece Peygamberin (s.a.v) bütün bunları görmüş olması ihtimali kalıyordu ki bu da son derece imkânsız bir durum idi. İşte bu yüzden burada Peygamberin (s.a.v) okuma ya da dinleme yoluyla bilgi almadığını bildikleri halde vahyi inkâr edenlerin durumları alaya alınırcasına, onun bütün bunları görmediği söylenmiştir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayette haber yerine نَبَاَ kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü, نَبَاَ büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zannı galib oluşan haberdir. Bu özellikleri taşımayan habere نَبَاَ denmez.(Ragıb el İsfahânî, Müfredat)
نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ cümlesi, muzâfun ileyh olan الْغَيْبِ ‘ den haldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Önceki ayette لِرَبِّكِ ifadesindeki gaib zamirden bu ayette نُوح۪يهِ ’ deki azamet zamire iltifat edilmiştir.
Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren ذٰلِكَ ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَ ’ la gelen hal cümlesi وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ , menfi كاَن ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كاَن ’ nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mekân zarfı لَدَيْهِمْ ve zaman zarfı اِذْ , bu mahzuf habere mütealliktir.
يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ cümlesi zaman zarfı اِذْ ‘ in muzâfun ileyhdir. Müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ [Kalemleri atımak] ifadesi, kura çekmekten kinayedir.
اَقْلَامَهُمْ [Kalemlerini…] Kalemden maksat, kura çekmek için nehre attıkları fal oklarıdır. Bir görüşe göre bu kalemler Tevrat yazarken kullandıkları kalemlerdir, Meryem’e hürmeten, onun kurasında bu kalemleri kullanmışlardır. اِذْ يَخْتَصِمُونَ [çekişirlerken] yani Meryem’i kimin alacağı, kimin ona kefil olacağı konusunda rekabet ederlerken… “Hangisinin kefil olacağını bilmek için kalemlerini atıyorlardı.” veya “Kalemlerini atıyorlar ve ‘hangisi kefil olacak?’ diyorlardı.” denilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ cümlesi, takdiri يتساءلون (soruyorlar) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Bu takdire göre hal konumundaki cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mekulü’l-kavl cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi اَيُّهُمْ mübteda, يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinin haberinin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Ayetin öncesinde ve sonrasında Meryem ve İsa’nın (a.s) kıssası anlatılırken “Meryem’e kefil olma konusunda kalemlerini atarlarken” ifadesi ile konu Zekeriyya (a.s)’a dönmüş, nitekim sonra tekrar söz konusu mevzuya dönülmüştür. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’Sanatları)
وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ
مَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ ’ ye matuf olan bu cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. كاَن ’ nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mekân zarfı لَدَيْهِمْ ve zaman zarfı اِذْ , bu mahzuf habere mütealliktir. يَخْتَصِمُونَ cümlesi اِذْ ‘ in muzâfun ileyhidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ ibaresi, ayetin konusunda önemli bir husus olması sebebiyle tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ (Sen onların yanında değildin.) ibaresinin tekrarı, Peygamberimizin (s.a.v) nübüvvetine delalet eden iki ayrı şehadettir. Çünkü Resulullah (s.a.v) ne onların kalemlerini attıkları sırada, ne de Meryem’in kefaleti için çekiştikleri sırada yanlarında bulunuyordu. Bunlar vahiy yoluyla kendisine bildirilen gayb haberlerindendi.
Özellikle onların çekişmelerinden, kuradan önceki nizaları kastedildiği takdirde bu daha da bariz olarak ortaya çıkar. Çünkü zikirde (anlatımda) tertibin bozulması, bu yorumu teyit eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | قَالَتِ | demişti |
|
| 3 | الْمَلَائِكَةُ | Melekler |
|
| 4 | يَا مَرْيَمُ | Meryem |
|
| 5 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah |
|
| 7 | يُبَشِّرُكِ | seni müjdeliyor |
|
| 8 | بِكَلِمَةٍ | bir kelime ile |
|
| 9 | مِنْهُ | kendisinden |
|
| 10 | اسْمُهُ | onun adı |
|
| 11 | الْمَسِيحُ | Mesih’dir |
|
| 12 | عِيسَى | Îsa |
|
| 13 | ابْنُ | oğlu |
|
| 14 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 15 | وَجِيهًا | yüzdedir (şereflidir) |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 18 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 19 | وَمِنَ |
|
|
| 20 | الْمُقَرَّبِينَ | ve (Allah’a) yakın olanlardandır |
|
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Meryem ile oğlu dışında her âdemoğluna annesinden doğduğu gün şeytan dokunur.”(M6135 Müslim, Fedâil, 147) Hadislerle İslâm Cilt 6 Sayfa 91
اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla,düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَتِ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. قَالَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. الْمَلٰٓئِكَةُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l -kavli يَا مَرْيَمُ ’ dür. قَالَتِ fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan مَرْيَمُ müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ ’ dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُبَشِّرُكِ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُبَشِّرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir كِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِكَلِمَةٍ car mecruru يُبَشِّرُكِ fiiline mütealliktir. مِنْهُ car mecruru كَلِمَةٍ ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَشِّرُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ
Cümle, كَلِمَةٍ ’ in sıfatı olarak, mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. اِسْمُهُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمَس۪يحُ haber olup, damme ile merfûdur.
ع۪يسَى kelimesi الْمَس۪يحُ ’ den bedel olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. ابْنُ kelimesi ع۪يسَى ’ nın sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
وَج۪يهًا kelimesi كَلِمَةٍ ’ in hali olarak fetha ile mansubdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru وَج۪يهًا ’e müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ atıf harfi وَ ’ la ilk hale matuf, mahzuf hale müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Nahivcilere göre Meryem مَفْعَلَ veznindedir. Zira kelime yapıları arasında عِثْيَرْ [toz duman] ve عُلْيَبْ [bir vadi] kelimelerinin aksine ilk harfi fethalı فَعْيَلاً vezni bulunmamaktadır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُقَرَّب۪ينَۙ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
وَج۪يهًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ
Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki اِذْ ‘ den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. قَالَتِ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ cümlesi ise اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber talebî kelamdır.
اِنَّ ’ nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük ve telezzüz içindir.
Haber olan يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haberin muzari fiille gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar, tecessüm ve hükmü takviye ifade eder. Muzari fiil, muhatabın olayı gözünde canlandırmasını sağlayarak dikkatini canlı tutar.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ cümlesi, بِكَلِمَةٍ için sıfattır. اِسْمُهُ mübteda, الْمَس۪يحُ haberdir.
ع۪يسَى müsned olan الْمَس۪يحُ ‘ dan bedel, ابْنُ مَرْيَمَ izafeti, ع۪يسَى ‘ dan bedel, وَج۪يهًا فِي الدُّنْيَا ise ع۪يسَى ‘ nın halidir. Hal ve bedel ıtnâb sanatı babındandır.
فِي الدُّنْيَا ve ona matuf olan وَالْاٰخِرَةِ car-mecrurlarına müteallak olan وَج۪يهًا , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu ayet 42. ayet gibi başlamıştır. Tekrarlanan ifadeler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
اِذْ قَالَتِ ifadesi 42. ayetteki اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ [hani melekler demişti ki] ifadesinden bedeldir; ancak 44. ayetteki اِذْ يَخْتَصِمُونَ [çekişirlerken] ifadesinden bedel olması da mümkündür. Zira Hz. Meryem’e kimin kefil olacağı konusunda çekişme ve ona verilen müjde, geniş bir zaman zarfı içerisinde meydana gelmiş olaylardır. Ayette hitap Hz. Meryem’e olduğu halde ayette “oğlun İsa” yerine [Meryemoğlu İsa] ifadesi kullanılmıştır. Çünkü çocuklar analarına değil babalarına nisbet edilirler. Burada “Meryemoğlu” denilerek onun annesine nispet edildiği bildirilmiş ve onun babasız dünyaya geldiği, bu yüzden babaya nispet edilmediği ifade edilmiş olmaktadır. Böylece Hz. Meryem dünyanın diğer kadınlarından üstün kılınmış, onların arasından seçilmiş olmuştur. Ayette müennes bir kelime olan كَلِمَةٍ sözcüğüne işaret eden zamir müzekkerdir. Çünkü bu kelimenin müsemması olan İsa müzekkerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ey Meryem, muhakkak ki Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor, onun ismi Mesih, Meryem oğlu İsa’dır. Burada ‘senin oğlun’ şeklinde buyurulmamıştır. Dolayısıyla tecrîd sanatı vardır.
Mesih onun lakabı olmasına rağmen önce gelmiştir. Böyle çok kullanım yoktur.
Meryem oğlu İsa olarak bahsedilmesi, onun ilâh olmadığını vurgulamak içindir.
وَج۪يهًا , şerefli demektir. Dünya ve ahirette şerefine, mukarrebînlerden olduğuna ve Allah katındaki değerinin büyüklüğüne dikkat çekilir. وَج۪يهًا - الْمُقَرَّب۪ينَۙ arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Yukarıda Zekeriyya’nın (a.s) çocuğundan da “kelime” olarak bahsedilmişti. İkisi için de “kelime” kullanılmıştır. Alışılmışın dışında bir şekilde mucize kabilinden Allah’ın müdahalesi ile doğmuşlardır.
Mesih, mesh eden buyurulması; mesh ederek ama olanların gözlerini açması dolayısıyladır.
بِكَلِمَةٍ Allah tarafından garip bir kelime, bir fiil ve tesir, normal dışı bir yaratma işi, manalı bir eser demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَج۪يهًا : Vecahetli, şeref sahibi, yani kuvvetli, şerefli, itibarlı, dünyada peygamberliğinin şerefi, ahirette şefaatinin itibarı ve cennette derecesi yüksektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayet, “Ey Meryem! Şüphesiz ki Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı…” (Âl-i İmran 42) ayetinin izahıdır. Bu iki ayet arasındaki bölümler, ara cümleler kabilindendir. Bu ayet, geçen kısımlara hem izah hem de benzerleri gibi Peygamberimizin (s.a.v) nübüvvetine şehadet eden delillerdendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’ân-ı Kerim’de, peygamberlerin duaları bize neyi nasıl istememiz gerektiğini öğretiyor.
Bu hayatta herkesin istedikleri var. Ömür, sağlık, para, evlilik, evlat, eğitim ve iş.
Yıllar önce her duanın başına "hayırlı" eklenmesine gerçekten gerek var mı diye sorardım. Yaşadığımız zorlu ve kolay her şey bizim için en hayırlısı ama ettiğimiz kısıtlı dualarla çeşitli imtihanlara sebep olunabildiğini de öğrendim. Bir nevi varacağımız yere giden yolu, kendi dalgınlığımızla uzatmak gibi.
İstediğimiz, görünürde iyi sandıklarımız da dönüp bizi ısırabiliyormuş. Bir o tarafa, bir bu tarafa savurup kendisini istediğimiz duaları tek tek hatırlatıyormuş. Yemeğe aldanıp uçuruma uçan hayvan gibi bizi maddi ve manevi uçurumun kıyısına çekebiliyormuş. Israrla isteyip de şu an sahip olamadıklarımız, belki nefsimizin fıtratına uygun değil, belki hazır değiliz, belki de -Allah korusun- bizi kibir gibi istenmeyen hallere düşürecek. Bir kul, Allah yolunda olmadıktan sonra sahip olduklarının faydası kalır mı? Sahip olduğu şeyi istediğine pişman olduktan sonra elindekinin kıymetini bilir mi?
İstediğimizin olmama ihtimali kalbimizi kırsa dahi, her şeyin hayırlısını isteyelim. Elde ettiğimiz her dünyevi güzellikle beraber Allah'ın yolunda kalmak için güçlü iman isteyelim. Tek bir insana, tek bir karaktere, tek bir nesneye odaklanmadan, dualarımızı geniş ve ferah tutalım inşaAllah. Sahip olamadıklarımızı, toplumun baskısıyla, dünyevi sebeplere bağlamadan “demek ki hakkımda hayırlısı buymuş, Rabbim belki hazır olduğumda, belki ahirette en güzelini verecek” diyebilelim. Sahip olamadıklarımızdaki kayıp mutluluğu aramaktan dolayı sahip olduklarımıza şükretmeme gafletine düşmekten Allah'a sığınalım.
Rabbim senden ömrün, malın, evliliğin, eşin, evladın, dostun, ilmin, mesleğin ve ölümün hayırlısını isterim. Nefsime yenik düşüp cahil ve kısıtlı dualar etmekten sana sığınırım. Senden hem dünyamda, hem de ahiretimde güzellik isterim. Beni salih kulların arasına kat. Salih kullarınla karşılaştır ve beni onlara, onları da bana sevdir.
***
Yeryüzü birbirleriyle kesişen hayatlar yumağıdır. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gerçekleşen alışverişlerin merkezidir. Yaşanmış anların yıllar sonrasına uzanabilen etkileri toplamıdır. Yine de insan evladı, hayatı genellikle bulunduğu ana ve baktığı pencereye göre değerlendirir. Her şeyi o ana göre anlamlandırmaya ve kalbini o an mutlu etmeye çalışır. Bu yüzden de kendisini devamlı belli bir ana, yere ve kalıba sıkıştırır. Yerine göre yaşadıkları anlamsızlaşır ve gözünde cüsseleri büyür, kalbinde yükleri ağırlaşır. Sanki bataklıkta çırpınan gibidir. Böyle bir kalıbın içindeyken yaşanan hiçbir şeyin boşa gitmediği hakikatini görmekten ve Allah’a teslim olmak halinden uzaklaşır. Şüphesiz ki Allah’ın rahmeti ile o bulunduğu andan, mekandan ve bedenden ibaret bir varlık değildir. Allah’a dayandığı zaman bilir ki aklı almasa, anlamasa ve göremese bile her şey maddi ve özellikle de manevi alemde bir manaya sahiptir. Her detayın Allah katında bir hikmeti vardır.
Hz. Meryem’e kadınlar arasından seçildiği müjdesi gittikten sonra onun yaşadıkları ağırdı ve kendisi o anların içindeyken müjde hissinden çok uzak bir noktadaydı. Öyle ki doğum vakti geldiğinde o halden önce ölmüş ve unutulmuş olmayı diledi. Yüzyıllar geçti ve oğlu hz. İsa ile beraber her zaman ismen hayırla ve muhabbetle anılanlar arasındaydı. Hz. Musa’nın annesi bebeğini nehirin sularına bıraktığında kalbi dehşet içindeydi. Yıllar geçti ve hz. Musa Firavun’un halkın üzerindeki zulmüne son vermeye vesile kılındı. Hiçbiri anın içinde yaşanması kolay haller değildi ama hepsi birçok sonuca ulaştı. Ki bunların hepsi sadece yeryüzünde görülen sonuçların bir kısmıydı. İnsan hayatı da bir matematik işlemi gibidir, illa ki bir sonuca ulaşacaktır. Bu yüzden de insan her daim şu anda Allah’ın rızasını nasıl kazanırım diye sormalı ve Allah’a sığınmalıdır. Zira kendisi açısından Allah rızası için çabalaması, henüz bilmediği sonuçlara kafa yormasından daha kıymetlidir.
Ey Allahım! Teslimiyetin manası ile buluştur bizi. Feraset ile bakanlardan, ibret alanlardan ve bulunduğu her anı Senin rızan için değerlendirenlerden eyle bizi. Dünyalıklara ve kendimize dayanma gafletinden Sana sığınırız. Anlamak da zorlandıklarımızı, yoğun duygularımızı ve karmaşık düşüncelerimizi Sana arzederiz. Acizliğimizi en iyi bilensin. Yüklerimizi, zayıflıklarımızı ve kararsızlıklarımızı Sana arzederiz. İmanın ile, Adın ile, Kelamın ile, Muhabbetin ile kalplerimizi, akıllarımızı ve bedenlerimizi mutmain kıl.
Amin.