بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراًۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَداً بَع۪يداًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَوْمَ | O gün |
|
| 2 | تَجِدُ | bulacaktır |
|
| 3 | كُلُّ | her |
|
| 4 | نَفْسٍ | nefis |
|
| 5 | مَا | şeyleri |
|
| 6 | عَمِلَتْ | yaptığı |
|
| 7 | مِنْ | -dan |
|
| 8 | خَيْرٍ | hayır- |
|
| 9 | مُحْضَرًا | hazır |
|
| 10 | وَمَا | ve şeyleri |
|
| 11 | عَمِلَتْ | işlediği |
|
| 12 | مِنْ | -ten |
|
| 13 | سُوءٍ | kötülük- |
|
| 14 | تَوَدُّ | ister |
|
| 15 | لَوْ | keşke olsa |
|
| 16 | أَنَّ |
|
|
| 17 | بَيْنَهَا | onunla (kötülükle) |
|
| 18 | وَبَيْنَهُ | kendisi arasında |
|
| 19 | أَمَدًا | bir mesafe |
|
| 20 | بَعِيدًا | uzak |
|
| 21 | وَيُحَذِّرُكُمُ | ve sizi sakındırıyor |
|
| 22 | اللَّهُ | Allah |
|
| 23 | نَفْسَهُ | kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den |
|
| 24 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 25 | رَءُوفٌ | şefkatlidir |
|
| 26 | بِالْعِبَادِ | kulllarına |
|
Emed (امد) ve ebed (ابد) kelimeleri mana olarak birbirine yakındır. Şu farkla ki ebed, belirlenmiş herhangi bir sınırı olmayan zamanı gösterir ve herhangi bir sınırlama kabul etmez; onun için ‘şu kadar ebed’ denemez. Emed ise mutlak anlamda söylenince belli bir sınırı olduğu halde bu sınırı belli olmayan süreyi ifade eder. (Müfredat) Emed zaman veya mekan için kullanılır (Farklar Sözlüğü, Ebu Hilal el-Askeri)
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراًۚۛ
Fiil cümlesidir. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. تَجِدُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَجِدُ damme ile merfû muzari fiildir. كُلُّ fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası عَمِلَتْ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
عَمِلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. مِنْ خَيْرٍ car mecruru عَمِلَتْ fiilinin mukadder mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir. مُحْضَرًا kelimesi مَا ’ nın hali veya تَجِدُ fiilinin ikinci mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette müfred şeklindedir.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُحْضَرًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَداً بَع۪يداًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile önceki müşterek ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası عَمِلَتْ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
عَمِلَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. مِنْ سُٓوءٍ car mecruru عَمِلَتْ fiilinin mukadder mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir. تَوَدُّ cümlesi, تَجِدُ fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.
تَوَدُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. Mukadder ثبت حصول الأمد البعيد بينها وبينه. cümlesi, amili تَوَدُّ fiilinin mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri; ثبت حصول الأمد البعيد بينها وبينه. (İşledikleri ile kendi arasında uzak bir zaman meydana gelseydi) şeklindedir.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
بَيْنَ mekân zarfı, اَنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَهُٓ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمَدًا kelimesi اَنَّ ’ nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. بَع۪يدًا kelimesi اَمَدًا ’ nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَع۪يدًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يُحَذِّرُ damme ile merfû muzari fiiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. نَفْسَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُحَذِّرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حذر ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. رَؤُ۫فٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالْعِبَادِ۟ car mecruru رَؤُ۫فٌ ‘a mütealliktir.
رَؤُ۫فٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراًۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَداً بَع۪يداً
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin başındaki zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًاۚۛ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مِنْ خَيْر car-mecruru, عَمِلَتْ fiilinin mukadder mef’ûlünün mahzuf haline mütealliktir. Halin ve mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Amili تَجِدُ fiil olan مُحْضَرًاۚۛ , ism-i mevsûl olan مَا ‘ dan haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
مُحْضَرًاۚۛ ‘ ın ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.
Cümledeki ikinci مَا ism-i mevsûlu, birinciye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür.
عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ cümlesi ile عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ cümlesi arasında mukabele sanatı, خَيْرٍ - سُٓوءٍۚۛ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Her nefsin o günde bulacağı şeyin hayırlı amel ve kötü amel şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ [Her nefis yaptığını bulacak.] derken yaptığının karşılığını bulacağı manası kastedilmiştir. Sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًاۜ cümlesi amelinin karşılığını bulanların hali olarak nasb mahallindedir. Amili تَجِدُ fiilidir.
Cümleye dahil olan لَوْ imtina için gelmiş şart harfidir. Şart üslubundaki terkipte şart olan اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًاۜ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًاۜ şeklindeki isim cümlesi masdar tevilinde, takdiri ثبت (Sabit oldu) olan fiilin failidir.
Bu takdire göre şart cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. بَيْنَهَا ve ona matuf olan وَبَيْنَهُٓ şeklindeki mekan zarfları, اَنَّ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَمَدًا بَع۪يدًاۜ , muahhar ismidir.
Şartın takdiri لَسُرَّت (Sevinir) olan cevap cümlesi mahzuftur. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَمَدًا ’ deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
اَمَدًا ‘ in sıfatı olan بَع۪يدًاۜ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَمَدًا ‘ in uzak manasındaki بَع۪يدٍ۟ kelimesiyle sıfatlanmasında istiare sanatı vardır. بَع۪يدٍ۟ , ayrılığın şiddetini belirtmekte mübalağa için müstear olmuştur.
بَع۪يدٍ, mesafedeki genişlik demektir. Cinsindeki şiddeti ifade etmek için müstear kılınmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Bakara/176)
بَيْنَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَوْمَ تَجِدُ [bulacağı gün] ifadesi, تَوَدُّ [ister ki] fiili ile mansubdur. بَيْنَهُٓ ifadesindeki zamir, َيَوْمَ ’ ye işaret eder. Yani “Kıyamet günü her nefis işlediği tüm hayır ve şerleri karşısında hazır bulduğu vakit, ister ki kendisi ile bugün ve bu günün dehşeti arasında çok uzun bir mesafe bulunsun.” Ayrıca, يَوْمَ تَجِدُ ifadesinin [zikret, hatırla şeklinde] gizli bir fiil ile mansub olması ve sadece مَا عَمِلَتْ [işlediği şey] ifadesi ile ilişkili olması, وَمَا عَمِلَتْو ifadesinin de mübteda olarak merfû olması, تَوَدُّ [ister ki] fiilinin bu mübtedanın haberi olması yani “İşlemiş olduğu kötülüğün ise kendisinden olabildiğince uzak olmasını ister.” anlamında olması da mümkündür. İki kez geçen عَمِلَتْ ifadesinden ikincisinin ilkine matuf olması ve تَوَدُّ fiilinin hal olması yani “Amelini hazır bulduğu gün kendisi ile bu gün (ya da kötü ameli) arasında çok uzak bir mesafe olmasını ister haldedir.” anlamında olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh olarak gelmesi, kalplere korku salmak ve uyarmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
نَفْسَهُۜ izafeti veciz ifadenin yanında Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نَفْسَ için şan ve şeref ifade eder.
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ cümlesi 28. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Bu tekrarda tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟
وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, muhabbet ve mehabet için zamir makamında zahir isim olarak tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِالْعِبَادِ۟ car-mecrurunun müteallakı olan رَؤُ۫فٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
الْعِبَادِ۟ ve بَع۪يدًاۜ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عِبَادِ۟ kelimesinin cemisi olarak neden kesret vezinlerinden biri olan fe’îl vezni yerine fi’âl vezni tercih edilerek عبيد değil de عِباد ifadesi kullanılmıştır? Fî’âl vezninin tercihinin arkasında dikkatle seçilmiş lafzın tınısındaki incelik vardır.
Bu incelik; (عِبَاد) kelimesinde kesradan fethaya intikal ve sonrasında uzatmaya işaret eden elifin gelmesidir. Allah’a ibadet ederek O’na intisab etmek (aidiyet), insanı ahlâksızlık ve benzerine teslimiyet göstermekten uzaklaştırarak nefsi yüceltmeye ve yönünü mabudun huzuruna çevirmeye delalet eder.
(عَبِيد) lafzında ise; fethadan kesraya geçerek sonrasında “ya” nın gelişi; nefsin kırılmasını, rezilliğinin devam etmesini ve insanın başka bir insanı kul edinerek alçaldığını gösterir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,1631 s. 245, Bakara/23)
الْعِبَادِ۟ lafzındaki ألْ istiğrak manasınadır. Çünkü Allah’ın rahmeti müslüman ve kâfir tüm insanları kuşatmıştır. Veya muzâfun ileyhin hazfından dolayı muzâfa verilen ivaz da olabilir. Takdiri; بِعِبادِهِ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ ifadesi, kulların bu hususu daha çok önemsemeleri ve gaflete düşmemeleri için tekrar edilmiştir. وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟ [Bununla birlikte Allah kullarına karşı şefkatlidir.] Allah’ın, kullarını kendisine karşı uyarmış olması ve kendisinin ilim ve kudret sıfatlarına sahip olduğunu bildirmesi O’nun kullarına karşı merhamet ve şefkatindendir; çünkü kullar Allah’ı bu şekilde hakkıyla bilip O’ndan sakındıkları zaman bu durum onları Allah’ın rızasını talep etmeye ve O’nun gazabından kaçınmaya sevk edecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | كُنْتُمْ | siz |
|
| 4 | تُحِبُّونَ | seviyorsanız |
|
| 5 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 6 | فَاتَّبِعُونِي | bana uyun ki |
|
| 7 | يُحْبِبْكُمُ | sizi sevsin |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah da |
|
| 9 | وَيَغْفِرْ | ve bağışlasın |
|
| 10 | لَكُمْ | sizin |
|
| 11 | ذُنُوبَكُمْ | günahlarınızı |
|
| 12 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 13 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 14 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
Kur’ân’da takipçisi olmak, izlemek, itaat etmekle ilgili kullanılan iki fiilin biri (ittiba) bu ayette, diğeri de (itaa) bir sonraki ayette geçiyor. Arapça’da benzer manadaki iki kelimenin yakın kullanımı, arasındaki farkı açığa çıkarmak için kullanılır.
İtaa-müslümandan minimum beklentidir.
İttiba-itaatin üst seviyesidir.
İttat de uymanız istenen talimat/komut size gelir.İttiba’da siz gider “bunu nasıl yapalım” diye sorar ve talimata uyarsınız. Nelerden infak edelim, nasıl boşanalım, yemeğe nasıl başlayalım, nasıl borç verelim vs gibi. Takip edebileceğiniz her adımı takip etmeye ve ona uymaya çalışmaktır.
Bu ayet aynı zamanda Allahın peygamberini ne kadar çok sevdiğini gösteren ayettir. Öyle ki, Allah bize peygamberimize tabii olmakla sevgisini, günahlarımızı bağışlamayı ve rahmetini vaadediyor. Bu Allah’ın peygamberine bir övgüsüdür.
Uymak derken çoğunu yanlış anlıyoruz. Giyinme, misvak kullanma, sakal, nasıl su içeceğimiz değil sadece. Peygamberimiz bir iletişim dehasıydı. Komşusuyla, çocuklarla, düşmanla, eşiyle veya sorun çıkarmaya meyilli insanlarla nasıl iletişim kurardı? Bu unutulmuş sünnetleri dirilterek ve onlara uyarak çağımızın pek çok hastalığına çare bulabiliriz aslında.
Allah'ı sevmek, Rasûlullah'ı sav sevmeyi gerektirir. Rasûlullah'ı sav sevmek ona uymak, Onun getirdiği dini yaşamaktır.
Muhabbet; nefsin bir şeyde gördüğü kemalden dolayı ona meyletmesi ve nefsi o kemale yaklaştıran eylemlere sevketmesidir. (Ebussuud)
Riyazus Salihin, 160 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer” buyurdu. Bunun üzerine:
- Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki? denildi. Peygamber Efendimiz:
– “Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti istememiş demektir” buyurdu.
Buhârî, İ’tisâm 2
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ ’ dir. قُلْ fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تُحِبُّونَ cümlesi, كُنتُم ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تُحِبُّونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celali mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اتَّبِعُون۪ي fiili ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُحْبِبْكُمُ cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, انّ تتّبعوني يحببكم الله. (Eğer bana uyarsanız Allah sizi sever.)şeklindedir.
يُحْبِبْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. يَغْفِرْ لَكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la يُحْبِبْكُمُ ’ e matuftur.
يَغْفِرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. لَكُمْ car mecruru يَغْفِرْ fiiline mütealliktir. ذُنُوبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ [Eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.] اَلْحُبُّ - اَلْمَحَبَّةُ kelimeleri اَلْوُدِّ - اَلْمَوَدَّةِ kelimeleri gibidir. حَبَّهُ ve اَحَبَّهُ [Onu sevdi.] demektir. Fiilin üç harfli kökü birinci ve ikinci babdan gelir. Kisâî şöyle demiştir: Bu fiilin üçlü kökü artık terk edilmiştir. Araplar artık اَحَبَّ fiilini kullanırlar. Sülâsî kökten ism-i mef’ûl olan مَحْبُوب türetilirken ism-i fail if’al babından türetilir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اتَّبِعُون۪ي [Bana uyun.] Bu kelimede ي harfi yazılmıştır. Aslolan budur yani aslolan ي harfinin okunmasıdır. فَاتَّقُونِ [Benden sakının. (Bakara 2/41)] ve وَاَط۪يعُونِ [Bana itaat edin. Âl-i İmrân 3/50)] ifadelerinde yazılmamıştır. Çünkü bunlar ayetin sonunda bulunur ve vakf niyetiyle okunmazlar.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُحِبُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اتَّبِعُون۪ي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’ dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي terkibi şart üslubunda gelmiştir.
Şart olan كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ cümlesi, كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’ nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)
كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, s.103)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاتَّبِعُون۪ي , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاتَّبِعُون۪ي [Bana uyun] ifadesiyle kastedilen şey; emirler, yasaklar ve dindir.
يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ
Fasılla gelen meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ cümlesi, takdiri ان تتّبعوني (Eğer bana uyarsanız…) olan mahzuf şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında lafza-ı celâlin zikrinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ cümlesi de atıf harfi وَ ’ la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan ذُنُوبَكُمْ ‘ e takdim edilmiştir
تُحِبُّونَ - يُحْبِبْكُمُ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, يَغْفِرْ - ذُنُوبَكُمْ kelimeleri ve يُحْبِبْكُمُ - يَغْفِرْ kelime grupları arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ذُنُوبَ tekid için gelmiş olabilir. (Bizi affederken bir de ayrıca günahlarımızı söylemiştir.)
اِنْ harfi, vuku bulma ihtimali zayıf olan fiillerin başına gelir. Bu da Allah’ı sevenlerin sayısının az olduğuna işaret eder. اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına da gelebilir. Bu durumda, fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu ayette Cenab-ı Hak şöyle demektedir: “Onlara de ki ey Muhammed! Eğer iddia ettiğiniz gibi Allah’ı seviyorsanız, bu ancak Bana tâbi olmanız ve kâfirlere uymayı bırakmanız halinde gerçekleşebilir. Ben sizleri Beni peygamber olarak gönderen Allah’a iman etmeye, O’nun emir ve yasaklarına uymaya çağırıyorum. Bana uymayan Allah’ı sevmiyor demektir. Çünkü kulun Allah’ı sevmesi O’na itaati başka bir şeye tercih etmesini gerektirir. Eğer bunu yaparsanız Allah sizi sever. Allah’ın kulu sevmesi ona sevap vermeyi, ondan razı olmayı ve amelini hoş görmeyi istemesidir.” (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ sözü Allah sizden razı oluyor ve sizi kendi izzetine yaklaştırıyor demektir. Sizi kendi kutsallığının yakınında barındırmıştır. Müşakale veya istiâre yoluyla muhabbeti kelimesi kullanılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/3/31)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
وَ ta’lil manasında istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
Bu cümlede lafza-i celâlin zamir yerine açıktan zikredilmesi, ulûhiyet (Allah) vasfının mağfiret ve rahmeti gerektirdiğini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hasan-ı Basrî’nin “Allah Teâlâ’nın kendisinden sakındırması, O’nun kullara olan şefkatindendir.” dediği nakledilmiştir. Ayrıca burada O’nun ilim ve kudret sıfatları sebebiyle sakınılması gereken bir zat olmasının yanı sıra rahmetinin genişliği sebebiyle de kendisine bel bağlanan/ümit beslenen bir zat olduğu da kastedilmiş olabilir. Nitekim şu ayette bu husus ifade edilmiştir: [Senin Rabbin, şüphesiz hem mağfiret sahibidir hem de can yakıcı bir azap sahibidir.(Fussilet 41/43)] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ [Allah, Gafûr ve Rahîm’dir] buyurulmuştur. Yani Allah, kullarının çeşitli günahlarını diğer insanlardan gizlemesi bakımından dünyada iken Gafûr, fazlı ve keremi ile de onlara ahirette Rahîm’dir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ ٣٢
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl اَط۪يعُوا اللّٰهَ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَط۪يعُوا fiili ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الرَّسُولَ atıf harfi وَ ’ la lafza-i celâle matuftur.
اَط۪يعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi طوع ’dır.
İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا şart fiili olup, iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
فَاِنْ تَوَلَّوْا ifadesi mazi fiil olabileceği gibi Peygamberin onlara söylediği sözler cümlesi içerisinde yer alıp فَاِنْ تَتَوَلَّوْا anlamında muzari fiil de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Allah’a itaatin zikrinden sonra resulüne itaat emri, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah'a itaat eden, resulüne itaatsizlik etmez.
İtaat edileceklerin Allah ve resulü olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ cümlesi فَ ile, mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir.Haberî manada olması, şart cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ تَوَلَّوْا cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ cümlesi müsneddir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin zikrindde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mef’ûl konumundaki الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اَط۪يعُوا - تَوَلَّوْا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Önceki ayette de اتَّبِعُ (tâbi olmak) geçmişti. Burada geçen اَط۪يعُ (itaat) ile اتَّبِعُ benzer manalardadır. Aralarında cinas-ı nakıs ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Önceki ayette Efendimiz kendisinden ‘bana’ diye bahsederken burada الرَّسُولَۚ diye bahsedilmiştir. Tecrîd ve iltifat sanatı vardır.
Allah ve الرَّسُولَۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette zamir yerine zahir ismin (Allah) tercih edilmesi ve gaibden muhatap ifadesine geçilmesi, itaat cihetini tayin ve onun illetini bildirmek içindir. Zira emrolunan itaat, Peygamberin (s.a.v) şahsı itibariyle değil, Allah’ın elçisi olması itibariyledir. Ve hiç şüphe yok ki (ayette zikredilen) risalet unvanı, itaatin muciplerinden ve sebeplerindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.] Yani eğer yüz çevirirlerse inkâr etmişler demektir. Allah kâfirleri sevmez. Bu ifade “Kâfirlere buğz eder.” ifadesinden daha ağırdır. Çünkü bu anlatım olumsuzdur ve sevginin hiçbir şekilde var olmadığını ifade etmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Burada ilâhî muhabbetin nefyi, فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ [Şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.], Allah’ın onlara olan buğzundan kinayedir. Yani Allah onlardan razı olmaz ve onları hayırla vasıflandırmaz, demektir.
Burada kâfirlerin zamirle değil de zahir isimle zikri, hükmün bütün kâfirleri kapsaması ve hükmün illetini bildirmek içindir. Zira Allah’ın onlara buğz etmesi, onların küfürleri sebebiyledir. Ve bu ifade ile söz konusu itaatten yüz çevirmenin küfür; ilâhî muhabbetin de müminlere has olduğu bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ٣٣
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. اصْطَفٰٓى اٰدَمَ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اصْطَفٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. اٰدَمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ kelimeleri atıf harfi وَ ’ la اٰدَمَ ’ e matuftur. اِبْرٰه۪يمَ ve عِمْرٰنَ kelimeleri gayrı munsarif oldukları için esre almamıştır. عَلَى الْعَالَم۪ينَ car mecruru اصْطَفٰٓى fiiline müteallik olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salime mülhak kelimeler harfle îrablanırlar.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اصْطَفٰٓى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’ dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
اِنّ ’ nin haberi olan اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’ nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Burada اصْطَفٰٓى [seçti] kelimesi fasılaya delalet eder.Bu delalet lafzî değil manevidir. Çünkü lafızlar farklıdır. Ancak seçmek fiili aynı cinsten seçilecek şeyler olduğuna delalet eder. İşte bu seçilecek şeyler الْعَالَم۪ينَ [âlemler]’dir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayetteki اصْطَفٰٓى sözcüğü, fasılanın aynı kökten olmayan الْعَالَم۪ينَ şeklinde geleceğine delalet etmektedir. Her iki sözcük de kök olarak farklı olmalarına rağmen aralarında anlam ilişkisi vardır. Çünkü tercih edilen bir şeyin, kendi cinsi içinden tercih edilmiş olduğu bilinen bir gerçektir. Burada tercih edilenler, kendi cinslerinden olan الْعَالَم۪ينَ e tercih edilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’İlmi Ve Sanatları)
İlk iki peygamberden sonra iki aile zikredilmiştir. Tağlîb sanatı ile kısa yoldan bütün peygamberler kastedilmiş olabilir. Muhammed Ebu Musa her peygamber ve ona inananların yaşadığı çağdakiler arasından seçildiğini, onlara üstün olduğunu söyler.
Bu peygamberlerin zikredilmesinden maksat Yahudilere ve Hristiyanlara peygamberlerinin Hz. Muhammed’e olan güçlü bağlılıklarını hatırlatmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Seçilenlerin اٰدَمَ , نُوحًا , اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ , اٰلَ عِمْرٰنَ şeklinde sayılmasında taksim sanatı, bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَلَى - الْعَالَم۪ينَۙ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Âl-i İmran’ın, Âl-i İbrahim’e dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi, İsa’nın (a.s) durumuna duyulan ilgidendir. Çünkü İsa (a.s) hakkındaki ihtilaf çok derindir. اصْطَفٰٓى (seçme, üstün kılma, tercih etme) vasfının yakın babaya nispeti, bu vasfın âl’de (soyda) gerçekleştiğine açık bir delalettir. “Âl” in Nûh ve Âdem’e (a.s) değil de İbrahim’e (a.s) izafe edilmesinin sebebi de budur. Zira Âdem ve Nûh ailesinden hidayete ermemiş olanlar da vardır.
اٰلَ عِمْرٰنَ [İmran ailesi] ifadesiyle İmran’ın kendisi kastedilmiştir. Burada kastedilen kişi, Süleyman b. Davud’un neslinden İmran b. Eşhem’dir. Bir rivayete göre Hz. Meryem’in babası olan İmran b. Mâsân’dır. Bu kişi peygamber olarak değil, Allah’ın rızasını kazanmış dindar ve iyi bir kul olarak diğer insanlar arasından seçilmiştir. Hz. Meryem’in babası, Hz. İsa’nın dedesi yani annesinin babası olma şerefine nail olmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اصْطَفٰٓى lügatta tasfiye etmek, süzmek, saflaştırmak, bir şeyin saf olan kısmını almak gibi manalara gelir. Ama burada söz konusu olan seçmek, üstün kılmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اصْطَفٰٓى fiili Arapça’da, “seçti, tercih etti” manasına gelir. Buna göre اصْطَفٰٓى lafzının manası, bulanıklıklardan uzak ve saf olan, görülen ve müşahede edilebilen bir şeye benzetilerek, “Onları mahlukatının en arısı ve durusu kıldı.” demektir. Bu ayetin bir benzeri de Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa’ya, “Ben seni risaletimle… bütün insanlardan mümtaz kıldım.” (A’raf/144) sözü ile Hz. İbrahim, İshak ve Yakub (as) hakkındaki “Çünkü onlar Bizim katımızda cidden seçkinlerden, hayırlılardandı.” (Sâd, 47) sözüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ ٣٤
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ
ذُرِّيَّةً kelimesi اٰدَمَ ’ in hali olup fetha ile mansubdur. بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ cümlesi, ذُرِّيَّةً ’ in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. بَعْضُ mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْضٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
ذُرِّيَّةً kelimesi hazfedilmiş ikinci bir اصْطَفٰٓى [seçti] fiili ile nasb edilmiştir. Yahut bedel veya kat’ üslûbuyla mansub olması da mümkündür. Çünkü kendisinden önce marife bulunan nekre bir kelimedir.
ذَّرْءِ kökünden فَعُولَةٌ kalıbındadır. اَلذَّرْءِ yaratmak demektir. Aslı, ذَرُؤوةً şeklindedir. Sonra hemze yumuşatılmış ve ى haline gelmiştir. Ondan önceki و ‘ da aynı olmaları için ى ’ ya çevrilmiş ve kesrelenmiştir. Çünkü ى kesrenin kardeşidir. Zürriyet bazılarına göre çocuk anlamına gelir. Buna göre ayetin anlamı şudur: Hz. Nûh, Hz. Âdem’in zürriyetindendir, Hz. İbrahim, Hz. Nûh ve Hz. Âdem’in zürriyetindendir. Hz. Musa ve İmran da İbrahim, Nûh ve Âdem’in zürriyetindendir. Bir kişinin zürriyetinden olan o ikisinden birine mahsus olmaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَمِیعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌۚ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌۚ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ
Önceki ayetin devamı olan bu ayette ذُرِّيَّةً , Âdem ve ona matuf olanlardan haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ cümlesi ذُرِّيَّةً için sıfattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur مِنْ بَعْضٍ ‘ nin müteallakı olan haber mahzuftur.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَعْضٍ ’ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضٍ kelimesi tenvinli olarak gelmiştir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemalata delalet eder. Burada nekre gelmiştir. Onun işitici ve bilici oluşunun bir şeref olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemalat anlamı ve tazim vardır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede ‘Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’ manasına, emirlerine uymadığınız takdirde gereken cezayı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Allah iyi işitici ve iyi bilendir (yani gereğini yapar). Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. Yani haber cümlesi olmasına rağmen tehdit ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ [Allah işiten ve bilendir.] Yani yeminlerinizi ve niyetlerinizi bilmektedir. Bu bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kur’an’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | قَالَتِ | demişti ki |
|
| 3 | امْرَأَتُ | karısı |
|
| 4 | عِمْرَانَ | İmran’ın |
|
| 5 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 6 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 7 | نَذَرْتُ | adadım |
|
| 8 | لَكَ | sana |
|
| 9 | مَا | olanı |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | بَطْنِي | karnımda |
|
| 12 | مُحَرَّرًا | tam hür olarak |
|
| 13 | فَتَقَبَّلْ | kabul buyur |
|
| 14 | مِنِّي | benden |
|
| 15 | إِنَّكَ | şüphesiz |
|
| 16 | أَنْتَ | sen |
|
| 17 | السَّمِيعُ | işitensin |
|
| 18 | الْعَلِيمُ | bilensin |
|
Önceki ayet Allahın hakkıyla işiten olduğunu söyleyerek bitti. Şimdi bir örnek veriyor Rabbimiz, kulunun yüzyıllar öncesinden yaptığı ve kendisinin kaydettiği samimi bir duasını, arzusunu bizlerle paylaşıyor. Nasıl bir işitene kul olduğumuzu anlamamız için.
حَرَّ Harra:
حَرارَة soğukluğun zıddı olan sıcaklık demektir ve iki kısma ayrılır:
Türkçede de kullanılan حُرٌّ (hür) ise kölenin zıddıdır. Aynı kökten olan hürriyette iki çeşittir: Birincisi; başkasının kendisi üzerinde herhangi bir hakimiyeti olmayan kimse; ikincisi ise dünyalık kazançlar karşısında aşırı hırs ve istek sahibi olmak gibi kötü sıfatların ele geçiremediği kişi. تَحْرِيرٌ bir insanı âzâd etmektir.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hararet, hür, hürriyet, tahrir ve muharrirdir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ
Fiil cümlesidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَتِ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. امْرَاَتُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. عِمْرٰنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Mekulü’l-kavl رَبِّ ’ dir. قَالَتِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اِنّ۪ي نَذَرْتُ ‘ dur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَذَرْتُ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
نَذَرْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. لَكَ car mecruru نَذَرْتُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي بَطْن۪ي car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına müteallik olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُحَرَّرا ism-i mevsûlun hali olup fetha ile mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن رضيت عنّي فتقبّل منّي (Benden razıysan benden kabul et.) şeklindedir. Veya sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
تَقَبَّلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. مِنّ۪ي car mecruru تَقَبَّلْ fiiline mütealliktir.
امْرَاَتُ kelimesinin hemzesi vasl hemzesidir. Kelimenin aslı مَرْاَةُ’ dür. مْ ’i sakin yapıp sükunu korumak için başına ا koymuşlardır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَقَبَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قبل ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُحَرَّرًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. السَّم۪يعُ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, zamirin aid olduğu kişinin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Nidanın cevabı olan اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنّ ’ nin haberi olan نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’ nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘ nın sılası mahzuftur. ف۪ي بَطْن۪ي , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُحَرَّرًا kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
نَذَرْتُ fiilinin failinden hâl olan مُحَرَّرًا ‘ in ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından o kişinin üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.
Nidanın cevap cümlesi haberî üslupta geldiği halde muktezayı zahirin hilafına dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
حَريرً , ipek demektir. Hür kelimesi ile aynı köktendir. İpekleri zengin ve hür olanlar giyerdi, zenginlik nişanesi idi.
فَتَقَبَّلْ مِنّ۪ي cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâi isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Matuf ve matufun aleyhin dua manasında olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Bu cümlenin mahzuf şartın cevabı olduğu da söylenmiştir.
Emir üslubunda olmasına rağmen terkib, emir anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
مُحَرَّرًا [Azatlı bir kul olarak] yani Beyt-i Makdis’in hizmetkârı olarak… Artık üzerinde hiçbir yetkim olmayacak; onu hiçbir işe koşmayacağım, hiçbir şeyle meşgul etmeyeceğim. Bu tür adak adamalar onlar nezdinde meşru idi. Rivayet edildiğine göre bu şekilde adak adıyorlardı ve çocuk bülûğ çağına geldiği zaman bu adağı yerine getirip getirmemek arasında serbest bırakılıyordu. Çocuğun mabet hizmetine adanması sadece erkek çocukları için söz konusuydu; İmran’ın karısı da bu adağı “erkek çocuğum olursa” şeklinde bir takdir üzere ya da erkek çocuk sahibi olma temennisi ile yapmıştı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu duada رَبِّ denmek suretiyle rubûbiyet vasfı kullanılmıştır. Bu vasıf merbûbe (Rabbi olduğu varlıklara) bol ihsan manası ifade eder. İşte bu kelimenin kullanılması ve adakta bulunan Hanne’nin zamirine izafe edilmesi (Rabbim, denmesi), icabet zincirini harekete geçirmek içindir. Bundan dolayıdır ki dua adabı konusunda şu tavsiye edilmiştir: “Dua eden, duasının kabulünü istiyorsa icabete münasip düşen Allah’ın isim ve sıfatları ile dua etsin. مَا ism-i mevsûlu Hanne’nin karnındaki cenini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Oysa bu harf, insanlar dışında akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılır. Böyle iken bu harfin insan cenini için kullanılması, o aşamada henüz müphem ve akıl sahibi derecesine erişmemiş olmasından dolayıdır. Onun söylemek istediği şudur: “Ey Rabbim! Ben gerçekten karnımdaki çocuğu, yalnız Beyt’ül Makdis’in hizmetini görmek yahut sırf ibadetle meşgul olmak üzere Sana adadım.” Burada kastedilen mana, Allah’a yakınlaşma için Hanne’nin adağını tahrir (azat) kaydına bağlamasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
نَذَرْتُ [adadım]; “O artık benden çıktı, onu sana verdim.” demektir. “Sana adadım.” sözünde lazım mana zikredilmiş, “melzumu olana kiliseye veriyorum” manası kastedilmiştir.
فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ [Bunu benden kabul et.] sözüyle aslında erkek çocuk istediği ifade edilmiştir. Çünkü kiliseye erkek çocuk adanırdı.
Ayette geçen مُحَرَّرًا tabirinin manası, “halis, mahza, katıksız hür, azat edilmiş” demektir. Mesela, bir köleyi kölelikten kurtarıp azat ettiğinde حَرَرْتُ العَبْدَ denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’ nin ismi, السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ haberidir. اَنْتَ , fasıl zamiridir.
Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muktezayı zahirin hilafına, dua manasına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.
Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri ve müsnedin marifeliği olmak üzere birden fazla unsurla tekid edilen bu gibi cümleler çok muhkem cümlelerdir.
اِنَّ ‘ nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnet olan iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْعَل۪يمُ - السَّم۪يعُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemalata delalet eder. Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemalat anlamı ve tazim vardır.
Bu cümlenin tekid ile ifadesi, اِنَّ [şüphesiz] denmesi, kesin inancın kuvvetini belirtmek içindir. Burada işitme ve bilme sıfatlarının Allah’a tahsisi, duanın yalnız Allah’a has kılındığını ve başkasından umudun tamamen kesildiğini beyana yöneliktir. Bu ise yalvarış ve yakarıştaki mübalağayı belirtir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | وَضَعَتْهَا | onu doğurunca |
|
| 3 | قَالَتْ | şöyle söyledi |
|
| 4 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 5 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 6 | وَضَعْتُهَا | onu doğurdum |
|
| 7 | أُنْثَىٰ | bir kız |
|
| 8 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 9 | أَعْلَمُ | bilirken |
|
| 10 | بِمَا | (onun) ne |
|
| 11 | وَضَعَتْ | doğurduğunu |
|
| 12 | وَلَيْسَ | ve değildir |
|
| 13 | الذَّكَرُ | erkek |
|
| 14 | كَالْأُنْثَىٰ | kız gibi |
|
| 15 | وَإِنِّي | doğrusu ben |
|
| 16 | سَمَّيْتُهَا | ona adını verdim |
|
| 17 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 18 | وَإِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 19 | أُعِيذُهَا | onu ısmarlıyorum |
|
| 20 | بِكَ | sana |
|
| 21 | وَذُرِّيَّتَهَا | ve soyunu |
|
| 22 | مِنَ | -nden |
|
| 23 | الشَّيْطَانِ | şeytan(ın şerri)- |
|
| 24 | الرَّجِيمِ | kovulmuş |
|
“Enbeteha inbaten” şeklinde gelseydi “Allah onu olabilecek en iyi imkanlarla donattı, yetiştirdi” olacaktı. Ama Allah “enbeteha nebaten” diyerek Hz.Meryemi de onurlandırıyor… “O da bu olanakları en iyi şekilde kullandı, değerlendirdi ve hedefe ulaştı.” (Esin Durgun)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup, قَالَتْ fiiline mütealliktir. وَضَعَتْهَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَضَعَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
قَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. Mekulü’l-kavli رَبِّ ’ dir. قَالَتْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا ’ dur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. وَضَعْتُهَٓا cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
وَضَعْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اُنْثٰى gaib zamirin hali olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.Ayette müfred şeklindedir. (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا [onu doğurunca] ifadesindeki zamir, مَا ف۪ي بَطْن۪ي [karnımdaki] ifadesine işaret eder. Bu zamir, anlam itibariyle müennes gelmiştir, çünkü karnındaki çocuğun kız olduğu Allah’ın ilminde malumdur. Ya da bu zamirin müennes gelmesi, karnındakinin (kişi anlamında müennes kelimeler olan) hable, nefs ya da neseme isimleriyle değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Şayet “Burada اُنْثٰى [kız olarak] ifadesinin وَضَعْتُهَٓا [ben onu doğurdum] ifadesindeki zamirin hali olarak mansub olması nasıl mümkün olur; zira bu durumda ifade, “Ben o kızı, kız olarak doğurdum.” anlamına gelecektir.” dersen, şöyle derim: Bu ifadenin aslı وَضَعْتُهُ اُنْثٰى şeklindedir, ancak hal müennes olduğu için zamir de müennes gelmiştir. Çünkü hal اُنْثٰى ve o halin sahibi aynı şeydir. Bu tıpkı haberi müennes olduğu için zamirin de müennes olarak kullanıldığı مَنْ كَانَتْ اُمَّكَ [Senin annen kimdi?] ifadesine benzer. Bunun bir benzeri, فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ [Eğer o ikisi iki kız iseler… (Nisa 4/76)] ayetinde söz konusudur. Ayrıca zamirin müennes gelişi, karnındakinin bebek (hable), nefs ya da neseme isimleriyle değerlendirilmesinden kaynaklanmış ise o zaman durum açıktır. Bu durumda sanki “Ben karnımdaki bebeği ya da kişiyi kız doğurdum.” denilmiş olmaktadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allahu Teâlâ فَلَمَّا وَضَعَتْهَا [Vaktaki (kız) çocuğunu doğurunca] buyurmuştur. Bil ki buradaki هَا zamiri ya onun karnındaki kız çocuğu hakkındadır, çünkü Cenab-ı Allah onun kız olacağını bilmektedir veyahut bu hususta şöyle denilir: Bu zamir müennes ve mukadder olan النَّفْسُ (nefs,can) ve النَسَمَةُ (canlı, ruh sahibi) kelimelerine aittir. Veyahut da bu kelime, nezredilmiş olan şeye المَنْذُورَةُ kelimesine aittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl, بِ harf-i ceriyle اَعْلَمُ ’ ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası وَضَعَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
وَضَعَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir.
اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.İsmi tafdil bazen de farklı harfi cerler ile kullanılabilir. بِ harfi ceriyle kullanılırsa bilgi ve cehalet manası ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
الذَّكَرُ kelimesi, لَيْسَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. كَالْاُنْثٰى car mecruru لَيْسَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَمَّيْتُهَا cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَمَّيْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَرْيَمَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
سَمَّيْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سمو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la nidanın cevabına matuftur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُع۪يذُهَا cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اُع۪يذُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’ dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِكَ car mecruru اُع۪يذُ fiiline mütealliktir.
ذُرِّيَّتَهَا kelimesi اُع۪يذُهَا ’ daki mansub zamire matuf olup, fetha ile mansubdur. مِنَ الشَّيْطَانِ car mecruru اُع۪يذُ ’ ya mütealliktir. الرَّج۪يمِ kelimesi الشَّيْطَانِ ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
اِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ [Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi.] عَاذَ fiili lazım, اَعَاذَ fiili müteaddidir. Yardım dilemek ve sığınmak anlamına gelir. Meryem kendisi ve çocuğu hakkında istedi; Allah Teâlâ da bu duasına icabet etti. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُع۪يذُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عوذ ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الرَّج۪يمِ - الذَّكَرُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan وَضَعَتْهَا şart cümlesi, لَمَّا ’ nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى şeklindeki cevap cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, zamirin aid olduğu kişinin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Nidanın cevabı olan اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
اِنّ ’ nin haberi olan وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’ nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Bu cümle dua manasına geldiği için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
وَضَعْتُهَٓا - وَضَعَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekelim رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُ اُنْثٰىۜ diyebilirdi, ama وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ dedi. Hem ها hem اُنْثٰىۜ , kelimelerinin ikisi de dişilik belirtir. Kız çocuk doğurduğu ve adağını yerine getiremeyeceği için üzüntüsünü vurguluyor olabilir.
اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ burada geçen zamirin müennes bir zamir olarak gelmesi kız çocuğu doğurması açısındandır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Hanne'nin, kızının adını Allah’a arz etmesi, onu Allah’a yaklaşma vesilesi yapması ve O’ndan ismet dilemesi anlamındadır. Zira onların lügatinde Meryem kelimesi, âbide (ibadetle meşgul kadın) manasında idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hanne (Hz. Meryem’in annesi), “Rabbim muhakkak ki ben onu kız olarak doğurdum, dedi.” Bil ki bu sözün manası şudur: Bu adağında bunu bir şart olarak belirtmedi. Onların adetine göre Mescid’e hizmet ve Allah’a taat ve ibadet için adanan ve azat edilen çocuklar kız çocukları değil, oğlan çocukları idi. Bunun için Hanne, adağının kabul görecek bir şekilde olmadığından korkarak ve daha önceki nezrini mutlak zikretmesinden özür beyan ederek, “Ya Rabbi, işte ben bir kız doğurdum.” der; bunu Allahu Teâlâ’ya bildirmek amacıyla zikretmez, çünkü Allah Teâlâ onun bildirmesine muhtaç olmaktan münezzehtir. Bilakis özür beyan etmek amacıyla zikreder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ
وَ , itiraziyyedir.
Cümle, nidanın cevap cümleleri arasında itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mütekellim Hanne ise, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olur.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Allah Teâlâ, ilmini mübalağa yoluyla ifade etmek için, müsnedi ism-i tafdil vezninde gelmiş isim cümlesini tercih etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , ism-i tafdil veznindeki اَعْلَمُ ’ ya mütealliktir. Sılası olan وَضَعَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَضَعَتْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsmi celâl’de muhataptan gaibe iltifat sanatı vardır. (Bu söz Hanne’ye ait ise) Lafzi karine haberin tehassür olarak kullanıldığını gösteriyor. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰى [Ben onu kız doğurdum.] sözü, beklediğinin aksi doğduğu ve umudu boşa çıktığı için üzüntüsünü ifade etmek üzere söylemiştir. Çünkü o bir erkek evlat doğurmayı ümit etmiş ve öyle varsaymıştı. Bu sebeple de de erkek çocuğunu Beyt-i Makdis’in hizmetine adamıştı. O hüzün ve hayıfla böyle söylediği için de Allah Teâlâ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ [Allah onun ne doğurduğunu çok iyi bilir.] buyurarak, doğurduğu kişinin konumunu tazim etmiş ve onun kendisine ne kadar büyük bir lütuf verildiğinden habersiz olduğunu ifade etmiştir. Bunun anlamı, “Allah onun ne doğurduğunu ve doğurduğu çocukla ilişkili olan muazzam işleri, onu ve evladını âlemler için bir mucize kılacağını bilir; o ise bunların hiçbirini bilmez, bu yüzden yazıklanmakta, üzülmektedir.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ
وَ ’ la nidanın cevabı olan اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Bu cümle de dua manasına geldiği için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ ‘ de îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Teşbih harfinin dahil olduğu كَالْاُنْثٰىۚ car-mecruru, لَيْسَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Cümle, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى Bu sözün kime ait olduğu belli değildir. Allah’a veya Hanne’ye ait olabilir.
الذَّكَرُ- الْاُنْثٰىۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْاُنْثٰىۚ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbeh الذَّكَرُ, müşebbehe bih الْاُنْثٰىۚ ‘ dır.
Burada Hz. Meryem’in annesi, oğlu olacağı konusunda yanlış bir zanna kapıldığı için ne doğurduğunu gayet iyi bilen Allah Teâlâ’ya nida ederken sözünü اِنّ۪ ile tekid ederek söylemiştir.
İmran’ın karısı, çocuğu kız olunca şaşırdı. ‘Ne yapacağım şimdi’ diye düşündü. Kadınlar özel günlerinde kiliseye girmezlerdi.
İmran’ın karısının kız doğurduğunu söylemesi, hem de sözlerini اِنّ۪ ile tekid etmesi, daha ziyade kendi kendini kız doğurduğuna inandırmak içindir. Muktezâ-i zâhirin hilafına gelen haberî isnaddır. Üzüntü ve hayıflanma ifade eder.
Burada الذَّكَرُ kelimesi bir kere ve marife olarak gelmiştir. Ahd-i harici kinaî manaya örnektir. الْاُنْثٰى kelimesi önce nekre, sonra marife olarak gelmiş, ahd-i harici sarihîye örnek teşkil etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Burada ولَيْسَتِ الأُنْثى كالذَّكَرِ buyurulsaydı maksat anlaşılırdı. Ama الذَّكَرِ takdim edilmiştir. Çünkü çocuğun erkek olacağı ümit ediliyordu. Müşebbehin olumsuz oluşu, müşebbehün bihin olumsuz oluşundan daha zayıftır. Bunun için müşebbehle, müşebbehün bih yer değiştirmiş, ayet-i kerime böyle gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Erkek dişi gibi değildir. Dişi doğurduğuna göre dişi erkek gibi değildir yerine, erkek dişi gibi değildir buyurulmuş. Bu cümledeki elif-lam’lar ahd içindir. Yani belli bir erkek ve kız çocuğu kastedilmiştir. Burada düşündüğüm erkek çocuk, senin bana ihsan ettiğin kız çocuk gibi değildir manası da söz konusu olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ
وَ , atıf harfidir. Cümle nidanın cevabı olan اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنّ ’ nin haberi olan سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
اِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ [onu, Meryem diye isimlendirdim.] Genellikle çocuğun ismini erkek koyarmış. Burada Hz. Meryem’in babasının olmadığına işaret vardır. Babası, Hz. Meryem doğmadan önce ölmüştür.
سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ [Ona Meryem adını verdim.] Meryem İbranice bir kelimedir ve hizmetçi anlamına gelir. Kelime, Araplar tarafından kullanılarak Arapçalaşmıştır. Aslında [annesinin Meryem’e] bu ismi vermesi, bir hayır beklentisi (istihare)dir. İstihare yapan kişi اَلَّلهُمَّ اِنّ۪ٓي اُرِيدُ اَمْرَ كَذَا [Allah’ım! Ben şu işi yapmak istiyorum.] der ve Allah’tan hayırlısını ister. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Hz. Meryem’in annesinin sözleri devam etmektedir. Aynı üslupta gelerek makabline atfedilmiş وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ cümlesi de اِنّ۪ ile tekid edilmiş lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنّ۪ٓ ‘ nin haberi olan اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ‘ nin muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olması, cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِكَ , ihtimam için, ikinci mef’ûl olan ذُرِّيَّتَهَا ‘ ya takdim edilmiştir.
Birbirine matuf iki haberî cümle de dua manasına geldiği için muktezâ-i zâhirin hilafına olduğundan, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ [Şeytandan Sana sığındırırım.] cümlesinde sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Şeytanın vesvesesi, azdırması kastedilmiştir.
مِنَ الشَّيْطَانِ ‘ nin sıfatı olan الرَّج۪يمِ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الرَّج۪يمِ - اُع۪يذُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
مَرْيَمَ kelimesi, onların dilinde, “ibadet eden, âbid kadın” manasına gelmektedir. Hanne onu bu şekilde isimlendirmek suretiyle Cenab-ı Allah’tan, onu dini ve dünyevî belalardan korumasını talep etmeyi murat etmiştir. Onun, bundan sonra söylemiş olduğu şu söz de bu görüşü tekid etmektedir: “Ben onu da zürriyetini de kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سَمَّيْتُهَا mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, اُع۪يذُهَا muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
اِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ [Onu, Senin korumana veriyorum.] Buradaki muzari sıygası teceddüd ve devamlılık ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet-i kerimede iki itiraz cümlesi gelmiştir. Birincisi: وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ cümlesi, ikincisi ise: وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ cümlesidir. Müfessirlere göre birincisinde Allah’ı tenzih, ikincisinde ise Hz. Meryem’in özrü vardır. Fahreddin er-Râzî’ye göre Allah’ın Meryem’e hibe ettiği kız çocuğunun, Meryem’in istediği erkek çocuğundan daha üstün olması da muhtemeldir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَتَقَبَّلَهَا | kabul buyurdu onu |
|
| 2 | رَبُّهَا | Rabbi |
|
| 3 | بِقَبُولٍ | kabulle (şekilde) |
|
| 4 | حَسَنٍ | güzel bir |
|
| 5 | وَأَنْبَتَهَا | ve onu yetiştirdi |
|
| 6 | نَبَاتًا | bir bitki (gibi) |
|
| 7 | حَسَنًا | güzel |
|
| 8 | وَكَفَّلَهَا | ve onun bakımını üstlendi |
|
| 9 | زَكَرِيَّا | Zekeriyya da |
|
| 10 | كُلَّمَا | her |
|
| 11 | دَخَلَ | girdiğinde |
|
| 12 | عَلَيْهَا | onun yanına |
|
| 13 | زَكَرِيَّا | Zekeriyya |
|
| 14 | الْمِحْرَابَ | mihraba |
|
| 15 | وَجَدَ | bulurdu |
|
| 16 | عِنْدَهَا | yanında |
|
| 17 | رِزْقًا | bir rızık |
|
| 18 | قَالَ | derdi |
|
| 19 | يَا مَرْيَمُ | Meryem |
|
| 20 | أَنَّىٰ | nereden? |
|
| 21 | لَكِ | sana |
|
| 22 | هَٰذَا | bu |
|
| 23 | قَالَتْ | (O da) derdi |
|
| 24 | هُوَ | Bu |
|
| 25 | مِنْ |
|
|
| 26 | عِنْدِ | katından |
|
| 27 | اللَّهِ | Allah |
|
| 28 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 29 | اللَّهَ | Allah |
|
| 30 | يَرْزُقُ | rızık verir |
|
| 31 | مَنْ | kimseye |
|
| 32 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 33 | بِغَيْرِ | olmaksızın |
|
| 34 | حِسَابٍ | hesap |
|
“Ey Meryem...” şeklinde başlayan soru haza ile soruluyor. Ama Hz.Meryem soruya cevabı hüve ile veriyor. Yani şu an hemen önündeki sorulan nimetleri değil, bugüne kadar kendisine verilen tüm nimetleri de “hüve” ile cevaba katıyor. “Her ne görüyorsanız Allah katındandır” diyerek... Böylece Zekeriyya peygambere de bir hatırlatmada bulunuyor... “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır”.
Rabbim bizi de hesapsızca rızıklandırdıkların arasına dahil eyle…
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَقَبَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. رَبُّهَا lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِ harf-i ceri zaiddir. قَبُولٍ lafzen mecrur, masdardan naib mef’ûlu mutlak olarak mahallen mansubdur. حَسَنٍ kelimesi قَبُولٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْبَتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَبَاتًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَنًا kelimesi نَبَاتًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ [Rabbi Meryem’e hüsnükabul gösterdi.] Yani Allah Teâlâ onu kabul etti ve ondan razı oldu. قَبُولٍ kelimesi تَقَبَّلَ kelimesinin değil, قَبِلَ fiilinin masdarıdır. Aynı anlamı taşıdığı için كَرُمَ yerine تَكَرَّمَ demenin caiz olduğu gibi قَبِلَ yerine تَقَبَّلَ demek de caizdir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَقَبَّلَ fiili ,sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قبل ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَنْبَتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبت ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَفَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. زَكَرِيَّا ikinci mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
كُلَّمَا şart manası taşıyan zaman zarfı olup, şartın cevabı وَجَدَ fiiline mütealliktir. مَا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَخَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْهَا car mecruru دَخَلَ fiiline mütealliktir. زَكَرِيَّا fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْمِحْرَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
دَخَلَ fiili عَلَي veya اِلَى harf-i ceriyle müteaddi olur.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
كُلَّمَا kelimesi كُلَّ ile masdariyye مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
كَفَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفل ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ
Fiil cümlesidir. وَجَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Bilmek manasında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. Şartın cevabıdır. عِنْدَ mekân zarfı وَجَدَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِزْقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavli يَا مَرْيَمُ ’ dur. قَالَ fiilinin mef'ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada olan مَرْيَمُ müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اَنّٰى لَكِ هٰذَا ’ dır.
اَنّٰى istifham ismi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَكِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İşaret ismi هٰذَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Fiil cümlesidir. قَالَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. Mekulü’l-kavli هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ ’dir. قَالَتْ fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِۜ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَرْزُقُ cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْزُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِغَيْرِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. حِسَابٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ
فَ , istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûlü mutlak ve zaid harfle tekid edilmiştir.
Mef’ûlü mutlak olan بِقَبُولٍ ‘ e dahil olan بِ , tekit ifade eden zaid harftir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهَا izafetinde, Hz. Meryem’in annesi, kendisine ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla tazim ve şeref kazanmıştır.
Aynı üslupla gelen وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Birbirine matuf iki cümlede mef’ûlu mutlakların sıfatı konumundaki حَسَنٍ kelimeleri sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَنْبَتَهَا - نَبَاتًا ve فَتَقَبَّلَهَا - قَبُولٍ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نَبَاتًا ve قَبُولٍ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
اَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا [Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi.] ayetinde de masdar olarak اِنْبَاتًا değil, نَبَاتًا kelimesi kullanılmıştır. Bunu daha tafsilatlı bir şekilde مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا [Allah için güzel bir borç verecek kimdir? (Bakara 2/245)] ayetinde anlatmıştık. قَبُولٍ fetha ile gelen nadir kullanımlı bir masdardır. Ebu Amr b. el-Alâ o, bu kalıptaki tek masdardır. Benzeri yoktur, demiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Müspet mazi fiil sıygasındaki وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ cümlesi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ [Biz onu bir bitki gibi yetiştirdik.] ifadesinde bir teşbih vardır. Bitki bir yerde durur, hareket etmez. Hz. Meryem de kiliseden hiç ayrılmamıştır. Ayrıca başkasına muhtaç durumdadır. İtina gösterilmesi gerekmektedir. Başka şeylerden etkilenmeden ot gibi temiz olarak gelişmiş.
Yüce Allah kız çocuğunun büyüyüp gelişmesini, yavaş yavaş gelişen ekine benzetmiştir. Bu söz, istiâre-i tebeiyye yoluyla bütün hallerinde ona faydalı olacak şeylerle çocuğu yetiştirmekten mecazdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ [Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı.] yani onun erkek çocuk yerine kız çocuğunu adamış olmasından razı oldu, adağını kabul etti. وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ [Onu güzel bir bitki gibi özenle yetiştirdi.] ifadesi, onu güzel bir şekilde eğitmiş, her halinde kendisine faydalı olacak şekilde yetiştirmiş olmasını ifade eden bir mecazdır. [Allah onu Zekeriya’ya tevdi etti, Zekeriya’yı ona kefil (bakıcı, sorumlu) kıldı, onun faydasına olan şeyleri muhafaza etmesini sağladı.] şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
تَفَعَّلَ vezni, söz konusu olan işi ortaya koyan kimsenin, o işi çok itina ile yaptığına delalet eder. تَصَبَّرَ ، تَجَلَّدَ ve benzeri kelimelerde olduğu gibi. Çünkü bu iki kelime, sabır ve celadet göstermede ciddiyeti ifade etmektedir. Buradaki تَقَبَّلَ fiili de bunun gibi kabul göstermede ileri bir dereceyi ve mübalağayı gösterir. تَقَبَّلَ lafzı, her ne kadar bu manayı ifade ediyorsa da aynı zamanda mizacın aksine bir çeşit tekellüfü ve zora girmeyi de ifade etmektedir. Kabul lafzı ise mizaca uygun ve tekellüfsüz bir kabul etme manasını taşımaktadır. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ önce, ciddiyet ve önem vermeyi ifade etmek için تَقَبَّلَ fiilini, sonra bunun, mizacın hilafına değil de mizaca uygun bir kabul olduğunu ifade etmek için kabul masdarını getirmiştir. Bu manalar, Cenab-ı Allah hakkında her ne kadar imkânsız ise de mecaz yoluyla bu, bu kız çocuğunun terbiyesine Cenab-ı Hakk’ın büyük bir ilgi ve itina gösterdiğine delalet eder. İşte bu izah, yerinde ve makul bir açıklamadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Duanın teferruatlandırılması kabulun daha hızlı olması içindir. Duada tefrî’ sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle şart üslubundadır. كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. دَخَلَ fiiline müteallik olan car-mecrur عَلَيْهَا , konudaki önemine binaen, fail olan زَكَرِيَّا ‘ ya takdim edilmiştir
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûl olan رِزْقًاۚ ’ daki nekrelik tazim, kesret ve nev ifade eder.
الْمِحْرَابَۙ , “yukarıda ve yüksekte bulunan yer, oda” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْمِحْرَابَ kelimesindeki tarif, cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ cümlesi, وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا cümlesinden bedel-i iştimâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَا , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ cümlesi ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı ve soru ismi اَنّٰى ’nın müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur. Car-mecrur لَكِ de mahzuf habere mütealliktir.
Muahhar mübtedanın işaret ismi هٰذَا ile marife olması işaret edilene tazim ifade eder.
İstînâfî beyaniyye olarak fasılla gelen قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ car- mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
عِنْدِ اللّٰهِ izafeti veciz ifadenin yanında muzâfa tazim ifade eder.
قَالَ - قَالَتْ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنّٰى harfi, şaşma ifade eder. Beklenmedik durumlarda zaman ve mekân için kullanılır. Nereden ve nasıl gibi.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Denildiğine göre Zekeriya (a.s) onun için mescitte bir mihrap yani merdivenle çıkılan yüksekçe bir oda inşa etmiştir. Bir görüşe göre mihrap, meclislerin en ön ve kıymetli yeridir. Bu durumda Hz. Meryem sanki Beyt-i Makdis’in en kıymetli yerine konulmuş olmaktadır. Bir başka görüşe göre İsrailoğulları mescitleri mihrap olarak isimlendirirdi. Rivayete göre Hz. Meryem’in mihrabına sadece Zekeriya (a.s) girer, başka kimse girmez; Zekeriya (a.s) çıktığı zaman da yedi kapıyı üst üste kilitlermiş. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Fasılla gelmiş müstenefedir. اِنَّ ve kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’ nin isminin lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir. اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ cümlesi اِنَّ ‘ nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِنَّ ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِغَيْرِ حِسَابٍ hasr anlamındadır. Çünkü hesap, hesaplanan şeyin artmayacak ve eksilmeyecek şekilde hapsedilmesini, sabitlenmesini gerektirir. Bunun manası şudur: Allah, dilediği kişinin rızkını miktarı bilinmeyecek şekilde verir. Çünkü o miktar Allah’ın lütfuna emanet edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِغَيْرِ حِسَابٍ car-mecruru يَرْزُقُ fiiline mütealliktir. Kasr ifade eder. حِسَابٍ ‘ a muzâf olan غَيْرِ , kasr ifade eder. Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. يَرْزُقُ maksur-sıfat, بِغَيْرِ حِسَابٍ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
حِسَابٍ ‘ deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umum ve şumûle işarettir.
Ayetin son cümlesinde mütekellimin Hz. Meryem mi Allah Teâlâ mı olduğu tartışmalıdır.
Kur’an’da ismi geçen tek kadın Hz. Meryem’dir. 34 kere geçmiştir. Meryem, İbranice’de “Rabbin hizmetçisi olan kadın” demektir.
زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا [Zekeriyya, mabede her girişinde onun yanına, bir rızık bulurdu.] Tefsirlerde bu rızkın, kışın yaş üzüm ve incir gibi yaz meyveleri, yazın da kış meyvesi olduğu söylenmiştir. يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ [Ve ey Meryem, bu sana nereden geliyor, derdi.] Yani bu [meyveler] sana nereden geldi? Halbuki senin yanına benden başka kimse girmiyor. Ayrıca şu an bu meyveler, bu dünyada da yoklar.
قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ [O da: Bu, Allah tarafındandır.] Yani bana onu Cebrail, Allah Teâlâ’dan getiriyor. Onu Allah benim için yaratıyor. اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
[Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.] Bir görüşe göre bu, Hz. Meryem’in sözünün devamıdır. Hasan-ı Basrî, “Bu söz Allah Teâlâ’nın hitabıdır.” demiştir. Yani Allah ona ameli karşılığında hak ettiğini hesap etmeden verir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî ʿilmi’t-tefsîr)
Rızkın Hz. Meryem’in yanında bulunması, onun şanının yüceliğine, şerefinin derecesine ve bu meziyet ile diğer insanlardan üstün oluşuna bir delildir.
Ayetteki رِزْقًا kelimesinin nekre olması, bu rızkın şanının yüceliğine delalet etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Bir rızık, yani nadide ve hayranlık uyandıran bir rızık…” بِغَيْرِ حِسَابٍ “Hesapsız” tabiri, “çokluğu ölçülemeyecek derecede” veya “isteyen bir kimsenin, meydana gelmesine uygun bir şekilde istemesi bulunmaksızın, yani istemediği kadar” manasındadır. Bu, “(Allah) onu, hesaba katmadığı bir taraftan rızıklandırır.” (Alâk/3) ayeti gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İmran’ın karısından öğrenilecek çok güzellikler var.
Günümüzde çocukların; ahiret ilimlerini bir kenara bırakarak, sadece dünya ilimlerine yönlendirilmesinin doğurduğu sıkıntılar bir çığ gibi büyümekte. “Psikolojisi bozulmasın” derken, her isteği yapılan ve “çocukluğunu yaşasın” derken, ben merkezliye dönüşerek büyüyenler çoğalıyor. Hizmet eden olacağına, hizmet edilen olması işleniyor, zihinlerine. Yapılan her işin kıymetli olduğunu öğretmektense, yüksek yerlere gelsin isteniyor. Herkese saygı duyulması gerektiğini göstermektense, saygıyı ancak belli makamlara gelince görürsün mesajı veriliyor.
“Rabbinin emirlerini yerine getirmeden kazandığın ilim ve mertebe değersiz”. Ve “her şart ve mekanda adil ol” nasihatlerinden öte “dünyadan ne koparabilirsen kopar, sen koparmazsan başkası zaten koparacak” diyerek dünya hırsıyla dolduruluyor. Bütün bunların ve daha fazlasının yüzünden kendini ve düşüncelerini “daha” değerli bulanların adaletsizlikleri ve ahlaksızlıkları kaplamış toplumun her bir tarafını.
İmran’ın karısı Allah rızası için doğacak bebeğini adıyor. Belki ilim öğrensin diye, belki ilim öğrenen ve ibadet edenlere hizmet etsin diye. Kız bebeğini kucağına aldığında belki hüzünlendi, belki hayret etti. Güçlü iradesi ve sözüne olan sadakati hayranlık uyandırıyor. Belki o zamana kadar kız evlatların adanmadığı yere, kızını adaması; kararlılığını ve Rabbine olan teslimiyetini gösteriyor. Duası, her anne babanın duası olmalı. Her ebeveyn, Rabbinin kendisine dünya üzerinde emanet ettiği evladını, iki cihanda da asıl sahibi olan Allah’a emanet etmeli.
“Rabbim! Ben onun adını ....... koydum, işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı Senin korumana bırakıyorum.”
Allah yolunda ve dünya üzerinde ne iş yaparsa yapsın İslam’a ve insanlığa hizmet etme bilinciyle yaşayacak hayırlı nesiller yetiştirmek umuduyla, ayağımızı denk almak duasıyla.
Amin.
•••
Hayat, istekler etrafında yaşanır. Gönül, bir istekten diğerine heveslenir. İsteklerin tükendiği gün; ya ömür bitmiştir, ya da ruhun hali daralmıştır.
Bazı istekler vardır; kişinin imtihanına göre diğer nimetlere kıyasla ulaşılması daha da zordur ve hatta belki dünya gözüyle nasipte yoktur. Kimi kavuşamadıklarını kabullenir; kimisi ise o hüzünden sıyrılamaz ve elinden gelenin fazlasını yapar. Kimisi duyduğu her şeyi dener; kimisi ise istediğine ulaşması sonucunda yapacaklarına dair bazı sözlerde bulunur.
Yeryüzünde, tutulmayan sözler, tutulanlardan çoktur. Zira insan, kavuşamadığının hayalinin lezzeti uğruna her şeyi yapabilirim sanar. Tam tersine, birçok insan için isteklere kavuştuktan sonra beklenen mutluluk gelmez ve geldiği kadarı da çabucak söner. Zira, hiçbir dilek, sadece hayali kurulan yönlerinden ibaret değildir.
İnsan, kendisine devamlı şunları hatırlatmalıdır: elinde olanda da, olmayanda da bir hikmet vardır; hayal dünyasındayken korkular daha şiddetlidir ve umutlar daha kusursuzdur. Bu yüzden, uğruna yaptıklarında ve verdiği sözlerinde ölçüyü kaçırmamalıdır. Bir kalb, nefse dedi ki: ‘Ne ben İmran’ın karısıyım, ne de istediğin hz. İsa’nın annesi Meryem’dir.’
Ey Allahım! Gönüllerimizi: dünya ve ahiret hayatımızı güzelleştirecek; Senin rızana kavuşturacak; sevdiklerinin muhabbetini kazandıracak; başkaları için de hayırlara vesile olacak nice hayırlı isteklerle doldur. Bizi verdiği sözünü tutanlardan, tutamayacağı sözü dile getirmeden yutanlardan eyle. Bize, kendi nefsimizi tanımayı ve yardımın ile onu rızana uygun bir hale çevirmeyi nasip eyle.
Amin.