بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | أُوتُوا | verilmiş olan |
|
| 6 | نَصِيبًا | bir (nasip) pay |
|
| 7 | مِنَ | -tan |
|
| 8 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 9 | يُدْعَوْنَ | çağırılıyorlar da |
|
| 10 | إِلَىٰ |
|
|
| 11 | كِتَابِ | Kitabına |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 13 | لِيَحْكُمَ | hüküm versin diye |
|
| 14 | بَيْنَهُمْ | aralarında |
|
| 15 | ثُمَّ | sonra |
|
| 16 | يَتَوَلَّىٰ | dönüyorlar |
|
| 17 | فَرِيقٌ | bir topluluk |
|
| 18 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 19 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 20 | مُعْرِضُونَ | yüz çeviriyorlar |
|
Nasip, haz, halak, kıst kelimelerinin hepsi de pay manasındadır. Ama aralarında farklar vardır.
Nasip arzu edilen ve edilmeyen şeyler için kullanılır.
Haz sadece güzel şeylerde kullanılır. Sahibini yücelten bir şeydir.
Halak arkadaşının veya sahibinin bir nasip olarak takdir ettiği hayırdır. Senin hakkın değil. Başkası onu sana takdir etmiş.
Kıstta adalet vardır. Nasip adaletli veya adaletsiz olabilir. Nasip daha umumidir. (Farklar Sözlüğü)
.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Bilmek manasında kalp fiillerindendir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl إِلَى harf-i ceri ile تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. نَص۪يبًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru نَص۪يبًا ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. يُدْعَوْنَ cümlesi, الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا ’ nun hali olarak mahallen mansubdur.
يُدْعَوْنَ fiili نَ ‘ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى كِتَابِ car mecruru يُدْعَوْنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. للّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِ harfi, یَحۡكُمَ fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يُدْعَوْنَ fiiline mütealliktir.
یَحۡكُمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بَیۡنَ mekân zarfı یَحۡكُمَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cümle, atıf harfi ثُمَّ ile يُدْعَوْنَ ’ ye matuf olup, mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَتَوَلّٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. فَر۪يقٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru فَر۪يقٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. هُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi, فَر۪يقٌ مِنْهُمْ ’ ün hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُعْرِضُونَ haber olup ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُعْرِضُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
نَص۪يبًا ‘ deki nekrelik tazim içindir.
الْكِتَابِ , tevrattan kinayedir.
الَّذ۪ينَ ‘ den hal olan يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hal cümleleri ıtnâb babındandır.
Veciz ifade kastına matuf كِتَابِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan كِتَابِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ [Kitaba çağrılmak] ibaresinde aklî mecaz sanatı vardır. Çağrılma, aslında kitaba değil kitabın muhtevasına uymaya davettir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ‘ nin, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde يُدْعَوْنَ fiiline mütealliktir.
يُدْعَوْنَ , fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ [Kendilerine kitaptan pay verilmiş olanlara bak!] ifadesinde kastedilen Yahudi alimleridir, bunların Tevrat’tan bol miktarda nasiplendikleri ifade edilmektedir.
الْكِتَابِ kelimesinden murat Tevrat’tır. الْ ile marife olması ahd içindir. Cins için olduğu da söylenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الْكِتَاب ifadesindeki مِنَ ; ba’diyet ya da beyan içindir. Veya onlar inzal edilmiş kitaplar cinsinden ya da levhalardan Tevrat’ı tahsil etmişlerdir ki bu da çok büyük bir paydır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayetin muhatabı, öncelikle Resulullah (s.a.v), sonra da ehl-i kitabın halini ve kötü işlerini gören herkestir. Dikkatleri ehl-i kitabın çirkin hallerine çeken bu ayet aynı zamanda onların İslam'ın yegâne hak din olduğuna dair kendilerine bilgi geldikten sonra uyuşmazlığa düştüklerinin bir açıklamasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü ’ l - Akli’s-Selîm)
نَص۪يبًا kelimesinin nekre olarak zikredilmesi (bir nasip, denmesi), o nasibi tazim içindir. Bunun aksi, yani tahkir manası ise bu makama uygun değildir. Çünkü bu makam, onların hallerinin son derece takbih edildiği bir makamdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Nasip, haz, halak, kıst kelimelerinin hepsi de pay manasındadır. Ama aralarında farklar vardır.
Nasip, arzu edilen ve edilmeyen şeyler için kullanılır. Haz sadece güzel şeylerde kullanılır. Sahibini yücelten bir şeydir.
Halak, arkadaşının veya sahibinin bir nasip olarak takdir ettiği hayırdır. Senin hakkın değildir. Başkası onu sana takdir etmiştir.
Kıstta adalet vardır. Nasip adaletli veya adaletsiz olabilir. Nasip daha umumidir. (Ebû Hilâl el- Askeri, Farklar Sözlüğü)
كِتَابِ اللّٰهِ cümlesinin zamir ile ifadesi mümkünken ism-i celâlin zikri ve kitabın ona izafesi ile كِتَابِ اللّٰهِ [Allah’ın kitabı] denmesi, onların icabetinin zaruretini beyan, bu kitaba başvurmalarının vücûbunu tekid ve ism-i celâle izafetle o kitabı teşrif içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ [Aralarında hükmetmesi için Allah’ın kitabına çağrılıyorlar da] yani Tevrat’a davet ediliyorlar. Bir görüşe göre Kur’an’a çağrılıyorlar. Çünkü Kur’an, Tevrat’ı tasdik etmektedir. “Aralarında hükmetmesi için” yani hüküm vermesi için. Kitapta hükmün açıklaması vardır. Bu sebeple hüküm ona izafe edilmiştir. Kur’an-ı Kerim de içerisinde müjde ve uyarıya dair haberler bulunduğu için müjdeleyici ve uyarıcı diye isimlendirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hak Teâlâ’nın, لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ [Aralarında hakem olsun diye] buyruğunun manası, “Kitap, aralarında hükmetsin diye.” şeklindedir. Hükmetmenin kitaba nispet edilmesi, meşhur bir mecazdır. Bu ifade meçhul sıygasıyla “Hükmolunsun… diye” şeklinde de okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Bir zaman aralığı ifade eden ثُمَّ ile يُدْعَوْنَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayetin وَ ’ la gelen وَهُمْ مُعْرِضُونَ şeklindeki son cümlesi de فَر۪يقٌ ’ dan hal olarak gelmiş ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ [Allah’ın kitabına çağrılmak] sözünde mef’ûle isnad yoluyla aklî mecaz sanatı vardır. Kitaba değil, hükmünü kabule çağrılırlar.
يَتَوَلّٰى - مُعْرِضُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ثُمَّ atıf harfi rütbe açısından terahi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَتَوَلّٰى kibir ve nefretten mecazdır. Asıl manası ise mekândan uzaklaştırma ve terk etmektir. وَهُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi hal-i müekkidedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | bu (hareketleri) |
|
| 2 | بِأَنَّهُمْ | onların |
|
| 3 | قَالُوا | demelerindendir |
|
| 4 | لَنْ |
|
|
| 5 | تَمَسَّنَا | bize dokunmayacak |
|
| 6 | النَّارُ | ateş |
|
| 7 | إِلَّا | başka |
|
| 8 | أَيَّامًا | birkaç günden |
|
| 9 | مَعْدُودَاتٍ | sayılı |
|
| 10 | وَغَرَّهُمْ | ve onları yanıltmıştır |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | دِينِهِمْ | dinlerinde |
|
| 13 | مَا | şeyler |
|
| 14 | كَانُوا | oldukları |
|
| 15 | يَفْتَرُونَ | uyduruyor |
|
Dinleri hakkında uydurdukları şey onları aldatmıştır.
Yahudiler kendilerine sayılı günler dışında ateşin dokunmayacağına inandıkları için günah işlemekten çekinmiyorlardı. 40 gün boyunca günah işlediler, buzağıya taptılar, cezaları da o kadar az diye düşünüyorlardı.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۖ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle ذَ ٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ cümlesi, أَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ ’ dur. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَمَسَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Mütekellim zamir نا mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. النَّارُ fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَيَّامًا zaman zarfı, تَمَسَّنَا fiiline mütealliktir. مَعْدُودَاتٍ kelimesi اَيَّامًا ’ in sıfatı olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْدُودَاتٍۖ ; sülâsi mücerredi عدد olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي د۪ينِ car mecruru غَرَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَفْتَرُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’ nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْتَرُونَ cümlesi, كَانُوا ’ nun haberi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يَفْتَرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi فري ’dir.
İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۖ
Ayet, fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâl olan ta’lil cümlesidir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
ذٰلِكَ mübteda, masdar ve tekit harfi أَنَّ ve akabindeki هُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ cümlesi, masdar tevilinde بِ harfi ile ذَ ٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هُمْ muttasıl zamiri, اَنَّ ‘ nin ismi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ cümlesi, haberidir.
Ayette بِ , sebebiyyedir. Çünkü onlar bunu birkaç gün müstesna azaptan emniyet içinde oldukları iddiaları sebebiyle yapmışlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ cümlesi ise, menfi muzari fiil sıygasında kizbi haberdir.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yahudiler sözlerini لَنْ ve اِلَّٓا ile oluşmuş kasrla tekit etmişlerdir. Kasr fiille mef’ûlu arasındadır. تَمَسَّنَا maksur-sıfat, اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Fiil mef’ûle hasredilmiştir.
Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
تَمَسَّنَا fiilinin النَّارُ ‘ ya isnad edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili ateşe nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
‘’Ateşin dokunması’’ ibaresinde sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin önemine dikkat çeker.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile haktan dönenlerin durumuna işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular. ذَ ٰلِكَ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşarun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
Onların haktan yüz çevirmelerinin sebebi, “İşlediğimiz günahlar ve hatalar yüzünden sayılı günlerden yani vaktiyle buzağıya taptığımız günlerden başka, ateş bize dokunmayacaktır.” demiş olmalarıdır. İşte bu yanlış inanç, onların zihnine tamamen yerleşmiş ve böylece onlar, ahiretin çetin hallerini kendileri için kolaylaştırmışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Cümle, وَ ’ la ..قَالُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur ف۪ي د۪ينِهِمْ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
Fiilin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan كَانُوا يَفْتَرُونَ cümlesi, كَان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’ nin haberi olan يَفْتَرُونَ ‘ nin muzari fiil formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.
غَرَّ- يَفْتَرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ف۪ي د۪ينِهِمْ ibaresindeki فِی harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manasındadır. Ayette din, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.
Yahudilerin yüz çevirme sebeplerinin ateş bize sayılı gün dışında dokunmayacak sözü ve dinleri konusunda kendilerini aldatma olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.
وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ sözünde, Yahudilerin “Bizim peygamber olan atalarımız bize şefaat edeceklerdir.” veya “Allah, Yakub evladından yeminini bozanlar dışında kimseye azap etmeyeceğini vadetmiştir.” demeleri, dinleri hakkında kendilerini aldatmıştır. İşte o Yahudiler bundan dolayı o çirkin fiilleri işlemişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
[Onların vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.] الغرور aldatmak anlamına gelir. Bir görüşe göre doğru olmayan şeyler için tamah etmektir. Bu ifade قَالُوا ifadesine matuftur. ف۪ي د۪ينِهِمْ [Dinleri konusunda] kısmı ile ilgili olarak Mukatil, “Yani batıl olan dinleri konusunda onları aldatmıştır.”; Dahhâk ise “Hak dinleri konusunda onları aldatmıştır.” şeklinde açıklama yapmışlardır. مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ [İftira attıkları şeyler] Yani Allah’a, “Biz Allah’ın çocukları ve sevdikleriyiz. O bize günahlarımız sebebiyle sadece az bir zaman azap eder.” şeklindeki iftiraları onları aldatmıştır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَكَيْفَ | peki nasıl (olacak)? |
|
| 2 | إِذَا | zaman |
|
| 3 | جَمَعْنَاهُمْ | topladığımız |
|
| 4 | لِيَوْمٍ | bir gün için |
|
| 5 | لَا |
|
|
| 6 | رَيْبَ | hiç şüphe olmayan |
|
| 7 | فِيهِ | kendisinde |
|
| 8 | وَوُفِّيَتْ | ve tastamam verilip |
|
| 9 | كُلُّ | her |
|
| 10 | نَفْسٍ | insanın |
|
| 11 | مَا |
|
|
| 12 | كَسَبَتْ | kazandığı |
|
| 13 | وَهُمْ | ve onların |
|
| 14 | لَا | asla |
|
| 15 | يُظْلَمُونَ | zulme uğratılmadığı |
|
فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. İstifham ismi كَیۡفَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; صنعهم (Onlara yaptı.) şeklindedir.
إِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَمَعْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. جَمَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِيَوْمٍ car mecruru جَمَعْنَاهُمْ ’ e mütealliktir. لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi يَوْمٍ ’ in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. لَا harfi cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. İsmini nasb, haberini ref eder.
رَيْبَ kelimesi لَا ‘ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. ف۪يهِ car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la لَا رَيْبَ ف۪يهِ ‘ye matuftur. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. وُفِّيَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. كُلُّ naib-i fail olup damme üzere merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبَتْ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وُفِّيَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ۟ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ۟ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ
فَ istînâfiyyedir. Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. كَيْفَ , takdiri صنعهم (Yaptıkları) olan muahhar mübtedanın mukaddem haberidir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüp ve korkutma anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Zaman zarfı اِذَا , şart manasından mücerret olarak masdar veznindeki mukadder mübtedaya mütealliktir. جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi اِذَا ‘ nın muzâfun ileyhidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَيْفَ istifham harfi taaccüp ve korkunçluk kastıyla mecaz olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جَمَعْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
جَمَعْنَاهُمْ fiiline müteallik olan car-mecrur لِيَوْمٍ ’ deki nekrelik, tazim ifade eder.
لِيَوْمٍ ibaresinde aklî mecaz sanatı vardır. ‘’Toplamak’’ aslında gün için değil, o günkü ‘’hesaba çekme’’ içindir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesinde, لَا ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. ف۪يهِ bu mahzuf habere mütealliktir. لِيَوْمٍ için sıfattır. Sıfat cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Allahu Teâlâ onların içinde bulundukları cehalet sebebiyle aldanışlarını anlattıktan sonra cehaletin tamamıyla ortadan kalkacağı ve aldanışların ortaya çıkacağı bir günün mutlaka geleceğini beyan edip “Onları, (vukuunda) hiç şüphe olmayan bir günde topladığımız zaman nice olacak?” buyurmuştur. Bu sözde bir hazif vardır ve takdiri; فكيف صورتهم وحالهم (Onların durumları ve halleri nice olacak?) şeklindedir. كَيْفَ [nasıl, nice] kelimesi kendisine delalet ettiği için “hal” kelimesi hazf olunur. Ayet böylece bütün azap çeşitlerini araştırıp hatırlamaya sevk edeceği için daha fazla belâgatı ifade etmektedir. (Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir)
[Fakat onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız zaman (halleri) nice olur?] Burada gizli bir ifade vardır. Yani halleri nasıl olur? Kıyamet günü hangi çareye başvuracaklardır? “Bir günde” değil de [bir gün için] demesinin sebebi ceza/karşılık günü için manasında olmasındandır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Cer mahallindeki cümle وَ ’ la لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Muzâfun ileyh olan نَفْسٍ ‘ deki nekrelik, kesret, nev ve umum ifade eder.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan كَسَبَتْ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ sözünde temsili istiare vardır. Sanki dünya bir işyeri, pazar, insanlar da bu dünyada işçidir. Ahirette, Allah Teâlâ ücretleri ödeyecektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Kur’an’da genelde kıyamet ile alakalı ve kıyametten sonrasını anlatan fiiller için meçhul kalıp kullanılır. Çünkü kimin yaptığı zaten bellidir. O sırada insanların hissedeceği duyguları, korkuyu, acıyı öne çıkarmak için fail gizlenir.
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ [Herkesin kazandığının tamamen kendisine ödendiği] buyrulması, bu iki şey arasında tam bir ilişki ve mülazemet (birbirini gerektirme) bulunduğunu ve bundan dolayı da bu iki şeyin bir şey gibi sayıldığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ cümlesi, haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin müsnedi olan لَا يُظْلَمُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelmiştir. Bu durum hükmü takviye, teceddüt ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ [haksızlığa da uğramazlar] ifadesi anlam itibariyle [herkes]e كُلُّ نَفْسٍ işaret eder. Çünkü كُلُّ نَفْسٍ ifadesi “bütün insanlar” manasındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلِ | de ki |
|
| 2 | اللَّهُمَّ | Allah’ım |
|
| 3 | مَالِكَ | sahibisin |
|
| 4 | الْمُلْكِ | mülkün |
|
| 5 | تُؤْتِي | sen verirsin |
|
| 6 | الْمُلْكَ | mülkü |
|
| 7 | مَنْ | kimseye |
|
| 8 | تَشَاءُ | dilediğin |
|
| 9 | وَتَنْزِعُ | ve alırsın |
|
| 10 | الْمُلْكَ | mülkü |
|
| 11 | مِمَّنْ | kimseden |
|
| 12 | تَشَاءُ | dilediğin |
|
| 13 | وَتُعِزُّ | ve yükseltirsin |
|
| 14 | مَنْ | kimseyi |
|
| 15 | تَشَاءُ | dilediğin |
|
| 16 | وَتُذِلُّ | ve alçaltırsın |
|
| 17 | مَنْ | kimseyi |
|
| 18 | تَشَاءُ | dilediğini |
|
| 19 | بِيَدِكَ | senin elindedir |
|
| 20 | الْخَيْرُ | hayır (mal, iyilik) |
|
| 21 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 22 | عَلَىٰ |
|
|
| 23 | كُلِّ | her |
|
| 24 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 25 | قَدِيرٌ | kadirsin |
|
Ali Imran 26-27) Bu âyetlerin faziletleri hakkında bir hayli haberler varid olmuştur. Bunlardan biri Ebu Eyyub el-Ensari'den ve Hz. Ali'den rivâyet olunduğu üzere, Rasûlullah buyurmuştur ki:
Fatihatü'l-Kitab, Âyete'l-Kürsî, bir de Âl-i İmran'daki "Şehidallahu ennehu..."den a (3/17-18) kadar, den 'a (3/26-27) kadar iki âyet nazil oldukları zaman, Allah Teâlâ ile aralarında hiç bir hicab bulunmaksızın Allah'ın arşına yapışarak, "Ya Rab! Bizi yeryüzüne ve sana isyankar olanlara indiriyorsun." dediler.
Allah Teâlâ da "Ahdim olsun, sizi her namazın arkasında okuyan herhangi bir kimsenin kusurlarına bakmayarak makamını cennet kılacağım, onu kutsal huzurda iskan edeceğim, her gün kendisine yetmiş kerre nazar edeceğim ve yetmiş türlü ihtiyacını yerine getireceğim ki, bunun en aşağısı mağfirettir. Ve onu her bir din düşmanından hasetçinin şerrinden koruyacağım ve mağrifet eyleyeceğim." buyurdu.
Said b. Cübeyr'den rivâyet olunduğu üzere, Medine etrafında üçyüz altmış put vardı, bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman yerlere kapanıp secde ettiler. (Elmalili Muhammed Hamdi Yazir Tefsiri)
“Bu ayeti kerimeler nazil oldukları vakit Allah Teala ile aralarında hiçbir perde bulunmaksızın Arşı İlahiyyeye yapışarak; “Ya Rab, bizi dünyaya ve sana asi olanlara indiriyorsun.” dediler.
Allah Teala buyurdu ki: “Ahdim olsun, sizi her namazın arkasından okuyan kimsenin kusurlarına bakmayarak makamını cennet kılarım. Onu hatiyratül kutside iskan ederim. Her gün kendisine yetmiş defa nazar edeceğim. Ve onun yetmiş tane hacetini yerine getiririm. Onların en küçüğü ise mağfirettir. Onu bütün düşmanlarından muhafaza edip hasetçilerin şerrinden koruyacağım.
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. قُلِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavli اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ ’ dir. قُلِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada اللّٰهُمَّ müfred alem olduğundan damme ile mebni, mahallen mansubdur. اللّٰهُمَّ ifadesindeki مَّ, nida harfi olan يَا ’ nın yerine gelmiştir; dolayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allah lafzının hususiyetlerinden biridir.
مَالِكَ kelimesi اللّٰهُمَّ ’ den bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُلْكِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı تُؤْتِي الْمُلْكَ ’ dir.
تُؤْتِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. الْمُلْكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mhalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. تَنْزِعُ الْمُلْكَ atıf harfi وَ ile تُؤْتِي الْمُلْكَ ‘ye matuftur.
تَنْزِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. الْمُلْكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle تَنْزِعُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُۘ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. تُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la تُؤْتِي الْمُلْكَ ’ ye atfedilmiştir.
تُعِزُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. تُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
تُذِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir.
Kasem için تَ almak [Tallahi], يَا الله örneğinde olduğu gibi lâm-ı tarife sahip olduğu halde başına nida harfinin gelebilmesi ve hemzesinin telaffuz edilmesi gibi hususiyetler de bu lafzın hususiyetleri arasındadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl- Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤْتِي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
تُعِزُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عزز ’ dir.
تُذِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذلل ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَالِكَ ; sülâsi mücerredi ملك olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Cümle, تُؤْتِي الْمُلْكَ ‘ den bedel olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. بِيَدِكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْخَيْرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’ e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ kelimesi فيعل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. اللّٰهُمَّ kelimesinin sonundaki şeddeli مَّ harfi mahzuf nida harfinden ivazdır. اللّٰهُمَّ ve مَالِكَ الْمُلْكِ münadadır.
Nidanın cevap cümlesi olan تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ cümlesi nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ ve وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir.
Her iki cümle de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlelerde mef’ûl konumundaki ism-i mevsûllerin sılası olan تَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nidanın cevabı olan cümleler haberî isnad formunda gelmiş olmalarına rağmen dua manası taşımaktadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle cümleler mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ cümlesiyle وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُ cümlesi arasında ve وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ cümlesiyle وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْمُلْكَ - مَالِكَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَنْ - تَشَٓاءُ - الْمُلْكِ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُؤْتِي - تَنْزِعُ ve تُعِزُّ - تُذِلُّ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayette تُؤْتِي [verirsin] ve تَنْزِعُ [alırsın]; تُعِزُّ [yükseltirsin] ve تُذِلُّ [alçaltırsın] fiilleri arasında mütecânis tıbâk vardır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî’İlmi Ve Sanatları)
الْمُلْكِ , kudret; مَالِكَ ise kâdir manasındadır. مَالِكَ الْمُلْكِ vasfının manası, kudrete kâdir olan demektir. Binaenaleyh mana, “mahlukatın kadir oldukları şeyler üzerindeki her türlü kudretleri, ancak Allahu Teâlâ’nın kadir kılmasıyla olur. Buna göre O, her kadiri, gücünün yettiği şeye kudretli; her maliki de sahip olduğu mülke sahip kılan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet, mülkiyetin gerektirdiği mutlak tasarrufun bazı çeşitlerini beyan etmekte, hakikatte mülk sahibinin Allah, diğerlerinin mecaz olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim ayette, gerçek manada malikiyetin sübutunu ifade eden تَمْلِك fiili değil, vermek anlamına إتاءً fiili kullanılmıştır. Bu itibarla ayetteki birinci mülk (mülkün gerçek sahibi), hakiki ve umumidir ve memlukiyeti de gerçektir; diğer ikinci mülk ise mecazidir, özeldir ve bu mülklerin, sahiplerine nispeti de mecazîdir. Bir kavle göre de birinci mülk, umumidir; diğer iki mülk ise onun parçalarıdır. Son bir kavle göre de mülkten murat peygamberliktir ve mülkün alınması da peygamberliğin bir kavimden diğer kavimlere intikal ettirilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet-i kerimelerde zıt manadaki fiiller ve isimler bir arada zikredilmiştir. Bu tıbâklar, Allah Teâlânın kudret sahasını, gözetme-kollama gücünü ve kahredici otoritesini bariz bir şekilde ortaya koyar. İşte bu sebeple ayetlerde zikredilen fiilleri kolayca yapar. O’nun arzusuna hiçbir kuvvet karşı koyamaz. Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır, dilediğini aziz, dilediğini zelil kılar. O halde kim Allahu Teâlâ’nın bu kudretini inkâr edebilir? Tıbâk’ın sadece kelamı süslemek ya da şeklî bir zevk için gelmediği, bunların ötesinde daha yüce hedefler için geldiği açıktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedii İlmi, s.19)
تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ cümlesinde olduğu gibi diğer bazı cümlelerde de tazim ve hürmet ifade eden tekrarlar vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ
İstînâfiyye veya bedel olarak fasılla gelen بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ cümlesinin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. بِيَدِكَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْخَيْرُۜ , muahhar mübtedadır.
بِيَدِكَ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan يَدِ , şan ve şeref kazanmıştır. İzafet yoluyla az sözle çok anlam ifade edilmiştir.
Allah Teâlâ için kullanılan يَدِ [el] kelimesi kuvvet-kudret manasındadır. Allah için kullanılmasında müşâkele sanatı vardır. Kudret manasında ‘’el’’ kelimesinin kullanılması alete isnad olarak mecaz-ı mürseldir.
الْخَيْرُۜ ‘un, bütün cinslere şamil masdar anlamında kabul edilmesi mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şayet “ayette neden ‘Hayır Senin elindedir.’ ifadesine yer verilmiş; şer değil de sadece hayır zikredilmiştir?” dersen, şöyle derim: Çünkü burada söz, Allah’ın müminlere lütfedeceği ve tam da kâfirlerin inkâr ettiği hayırlarla ilgilidir. Bu sebeple “Hayır Senin elindedir.” denilmiş yani düşmanlarına rağmen sen hayrı dostlarına lütfedersin denilmek istenmiştir. Ayrıca Allah’ın faydalı yahut zararlı tüm fiilleri hikmet ve maslahata göre sadır olur, bu yüzden de O’nun bütün fiilleri hayırdır. Mülkü vermek de çekip almak da bu kapsamdadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ ’ ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette yalnız hayrın zikredilmesinin bazı sebepleri vardır. Şöyle ki:
İlâhî hükme konu olan yalnız hayırdır. Şer o sebeple zikredilmemiştir.
Şerrin hükmü arızidir, zira cüzi bir şerrin içinde mutlaka külli bir hayır vardır.
Şerrin hasıl olmasında kısmen sahibinin de dahli vardır. Çünkü şer, sahibinin amellerinin karşılığıdır. Hayır ise sadece ilâhî lütuftur. Ayette şerrin zikredilmemesi, insanların edebi gözetip şerri Allah’a isnad etmemeleri içindir. Burada söz konusu olan sadece hayırdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ayetin fasılası olan اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car-mecruru, umum ifadesi için, amili olan قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ‘ deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Ayetteki nidanın cevabına dahil olan son iki cümle de haber cümlesi olmalarına rağmen muktezâ-i zâhirin hilafına olarak dua manasına geldikleri için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
قَد۪يرٌ - الْخَيْرُۜ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Allah Telâlâ’nın kudretini ve mülkünün kemâlini açıklayan ayetler birbiri ardısıra gelmiş, … تُؤْتِي الْمُلْكَ ... وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ... وَتُعِزُّ ... وَتُذِلُّ cümleleri birbirine و ile vasl yapılarak gelirken بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ cümlesi fasl yapılarak gelmiştir. Çünkü bu cümle ta’lil cümlesidir. Geçen cümlelerdeki fiillerin O’na has olmasının sebebini açıklar. Bu tip cümleleri وَ ile bağlamak uygun olmaz. Çünkü kendisiyle öncesindeki cümleler arasında bu şekildeki vasla engel olan bir ilişki vardır.
اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi de bu ta’lil cümlesini tekid eder. Bu nedenle aralarında sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişki de aralarına و gelmesine engel olur. Nida üslubu da yine siyak ve karînelerden anlaşılan delillerle asıl vaz edildiği manadan çıkarak başka manalar ifade edebilir.
اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, bundan önce zikredilenlerin sebebini, illetini beyan ve onların gerçek olduklarını ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk'ın بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ “Hayır, yalnız Senin elindedir.” ifadesindeki يَدِ kelimesinden murat, kudrettir. Buna göre mana, “Hayır, yalnız Senin kudretindedir.” şeklinde olur. Lafzındaki elif-lâm umum ifade eder. Buna göre mana, “Her türlü bereket ve hayırlar, ancak Senin kudretinle meydana gelir.” şeklinde olur. Yine ‘Hak Teâlâ’nın’ tabiri, hasr ifade eder. Buna göre Cenab-ı Hakk sanki “Hayır Senin; -başkasının değil, yalnız Senin- elindedir.” demek istemiştir. (Fahreddin er-Râzî , Mefâtîhu’l-Gayb)
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تُولِجُ | sokarsın |
|
| 2 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | النَّهَارِ | gündüze |
|
| 5 | وَتُولِجُ | ve sokarsın |
|
| 6 | النَّهَارَ | gündüzü |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | اللَّيْلِ | geceye |
|
| 9 | وَتُخْرِجُ | ve çıkarırsın |
|
| 10 | الْحَيَّ | diriyi |
|
| 11 | مِنَ | -den |
|
| 12 | الْمَيِّتِ | ölü- |
|
| 13 | وَتُخْرِجُ | ve çıkarırsın |
|
| 14 | الْمَيِّتَ | ölüyü |
|
| 15 | مِنَ | -den |
|
| 16 | الْحَيِّ | diri- |
|
| 17 | وَتَرْزُقُ | ve rızıklandırırsın |
|
| 18 | مَنْ | kimseyi |
|
| 19 | تَشَاءُ | dilediğin |
|
| 20 | بِغَيْرِ | olmaksızın |
|
| 21 | حِسَابٍ | hesap |
|
ولج Velece :
وَلَجَ – وُلُوجٌ dar bir yere girmek demektir. وَلِيجَةٌ insanın ailesinden olmayıp kendisine dayanmak için edindiği her gizli dosttur ve Kuran-ı Kerim’de sadece bu ayette geçmektedir. يُولِجُ – تُولِجُ şeklindeki if’al babı kullanımı her defasında gece/gündüzle ilgili ayetlerde geçmiştir ve mana -güneşin doğuş ve batış zamanlarına göre- gecenin gündüz içindeki artışına ve gündüzün de gece içindeki artışına dikkatleri çekmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Fiil cümlesidir. تُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ car mecruru تُولِجُ fiiline mütealliktir. تُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
تُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. النَّهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الَّيْلِ car mecruru تُولِجُ fiiline mütealliktir. تُخْرِجُ الْحَيَّ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la تُولِجُ 'ya matuftur.
تُخْرِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. الْحَيَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَيِّتِ car mecruru تُخْرِجُ fiiline mütealliktir. تُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
تُخْرِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. الْمَيِّتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْحَيِّۘ car mecruru تُخْرِجُ fiiline mütealliktir.
تَرْزُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir. بِغَيْرِ car mecruru تَشَٓاءُ ’ daki failin mahzuf haline mütealliktir. حِسَابٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تُولِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ولج ’ dir.
تُخْرِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْحَيَّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ilk cümle تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ şeklinde müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ cümlesinin atıf sebebi tezattır.
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ cümlesiyle وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ cümlesi arasında mukabele ve aks sanatları vardır.
Aynı üslupta gelerek birbirine tezat nedeniyle atfedilen وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ ve وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ cümleleri müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu iki cümle arasında da mukabele ve aks sanatları vardır.
النَّهَارِ - الَّيْلِۘ ve الْحَيَّ - الْمَيِّتَ ve تُولِجُ - تُخْرِجُ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تُخْرِجُ - الْحَيَّ - الْمَيِّتِ - تُولِجُ - الَّيْلَ - النَّهَارِ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
‘Gecenin gündüze, gündüzün geceye sokulması’ ve ‘’diriden ölünün, ölüden dirinin çıkarılması’’ ifadelerinde istiare ve tecessüm sanatları vardır. Gündüz ve gece, ölü ve diri, birbirinin içine girebilen şeylere benzetilmiştir.
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Son cümledeki mef’ûl konumundaki ism-i mevsûlün sılası olan تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlelerdeki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حِسَابٍ ’ deki nekrelik tazim, kesret ve umum ifade eder.
فِي النَّهَارِ - فِي الَّيْلِۘ ibarelerindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. Bu harfteki zarfiyet manası dolayısıyla gece ve gündüz içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gece ve gündüz hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَار ile تُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ ifadelerinde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
تُولِجُ fiiliyle önce geceyi gündüze katma ifade edilmiş; sonraki cümlede ise gece ve gündüz kelimelerinin yerleri değiştirilerek gündüzü geceye katma anlamı verilmiştir. Böylelikle burada aksu’t-taalluk sanatı gerçekleşmiştir. Ayetin devamında aynı aks türü bu defa fiili تُخْرِجُ ile karşımıza çıkar. İlk cümlede mef’ûlün bih الحي kelimesi iken diğer cümlede الميت kelimesidir. (Muhammet Vehbi Dereli, Bedî’ İlminde Aks Sanatı ve Kur’an’dan Örnekler)
Ayette geçen ولج fiili, دخل fiilinden daha beliğdir. Çünkü الاج ; gece ile gündüzden birini diğerine kuvvetli ve güzel bir şekilde mecz ederek sokmak demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Geceyi gündüze, gündüzü geceye sokar; ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İnsanlar, kimin izzeti veya zelilliği hakettiğini mukayese ile anlayamazlar. Dikkat edilirse önceki ayette kudret, galebe, kahr ve müheymin (gözetmek) şeklinde bir sıralama mevcuttur. Yeterince mal, mevki ve yetki sahibi bir insan da önceki ayette zikredilen fiilleri yapabilir. Ama Allah Teâlâ bu ayetteki zıt fiillerde yegânedir. O halde kim Allah Teâlâ’nın bu kudretini inkâr edebilir? Tıbâkın sadece kelamı süslemek ya da şeklî bir zevk için gelmediği, bunların ötesinde daha yüce hedefler için geldiği açıktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ ifadesinde الْحَيَّ ve الْمَيِّتَ kelimeleri, mümin ve kâfirden mecaz olarak kullanılmış, mümin diriye kafir ise ölüye benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ebu Abbas Ahmed el-Makarrî’ye göre حساب kelimesi Kur’an’da üç manada kullanılmıştır:
1- Yorgunluk, meşakkat manasında; Âl-i İmran Suresinin 27. ayeti: “Dilediğini hesapsız (yormadan, meşakketsiz) rızıklandırırsın.”
2- Adet manasında; Zümer Suresinin 10. ayeti: “Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız (saymadan) ödenecektir.”
3- Talep manasında; Sâd Suresinin 39. ayeti: “İşte bu bizim insanımızdır. İster ver, ister elinde tut; hesapsızdır (dedik).” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا |
|
|
| 2 | يَتَّخِذِ | edinmesin |
|
| 3 | الْمُؤْمِنُونَ | Mü’minler |
|
| 4 | الْكَافِرِينَ | kafirleri |
|
| 5 | أَوْلِيَاءَ | dost |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | دُونِ | bırakıp |
|
| 8 | الْمُؤْمِنِينَ | inananları |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 10 | يَفْعَلْ | yaparsa |
|
| 11 | ذَٰلِكَ | böyle |
|
| 12 | فَلَيْسَ | kalmaz (değildir) |
|
| 13 | مِنَ |
|
|
| 14 | اللَّهِ | Allah ile |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | شَيْءٍ | bir şey (dostluğu) |
|
| 17 | إِلَّا | ancak başka |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | تَتَّقُوا | korunmanız |
|
| 20 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 21 | تُقَاةً | (gelebilecek) tehlikeden |
|
| 22 | وَيُحَذِّرُكُمُ | ve sizi sakındırır |
|
| 23 | اللَّهُ | Allah |
|
| 24 | نَفْسَهُ | kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den |
|
| 25 | وَإِلَى |
|
|
| 26 | اللَّهِ | ve Allah’adır |
|
| 27 | الْمَصِيرُ | dönüş |
|
''Müminler kafirleri dostlar edinmesinler müminlerin dışında / yanında'' ibaresinde;
Ya dûne kelimesinin yanında, yakınında şeklindeki manasına uygun olarak müminlerin yanında kafirleri dost edinmemeleri kastedilmiştir.
Ya da mübalağalı bir ifade kullanılarak müminleri tamamen terk edip kafirleri dost edinmesin manası kastedilmiştir.
Kafirden bir zarar geleceğini düşünen kişi, sanki onun dostuymuş gibi davranabilir. Buna takiyye denir.
Takiye;
1) Zaruret halinde kullanılabilir. (Canına, malına yönelik bir zarardan korunmak için.)
2) Sadece kafirlere karşı yapılabilir. (Yoksa riya olabilir.) (Derveze)
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَتَّخِذِ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. الْمُؤْمِنُونَ fail olup, ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘ dir.Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ دُونِ car mecruru اَوْلِيَٓاءَ ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
كَافِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
مُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَفْعَلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. İşaret ismi ذٰلِكَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud yani uzaklık bildirir, ك ise muhatap zamiridir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَّیۡسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَیۡسَ ’ nin ismi müstetir olup, takdiri هُو ’ dir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru شَيْءٍ ’ in mahzuf haline mütealliktir. ف۪ي شَيْءٍ car mecruru لَیۡسَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mef'ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَتَّقُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru تَتَّقُوا fiiline mütealliktir. تُقٰيةً masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَذِّرُ damme ile merfû muzari fiiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. نَفْسَهُۜ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُحَذِّرُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حذر ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِلَى اللّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ car-mecruru, اَوْلِيَٓاءَ ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
الْمُؤْمِنُونَ - الْكَافِر۪نَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْمُؤْمِن۪ينَۚ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
لَا يَتَّخذِ [Edinmesin] ifadesi olumsuz emir olup fiil cezmedilmiştir. Müminlerden hiç kimse kâfirlerden hiç kimseyi birbirini candan seven insanların yaptığı gibi tazim, muhabbet, sohbet ve önemli işlerde, istişare gibi konularda dost edinmesin demektir. Bu işlerin müminlerle yapılması lazımdır. مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ [Müminleri bırakıp] yani müminlerden uzaklaşıp da onlara yanaşmasın. Bir insanın mekân olarak uzağında olan ondan her türlü uzaklaşır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)Allahu Teâlâ لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاء ayetinde müminlerin, akrabalık, arkadaşlık, komşuluk ve buna benzer şeyler sebebiyle inkarcılarla dostluk kurmasını yasaklamıştır. Müminlerin sevgileri de nefretleri de Allah’ın rızası dışında olmamalıdır. Ya da savaş ve diğer dinî konularda, onlardan yardım istenmemelidir. Burada dostluğun, müminlerinhakkı olduğuna işaret edilmiştir. Müminlerle kurulan dostluk, inkârcılarla kurulan dostluktan daha kapsamlı vesağlamdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةً
وَ , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İki fiili cezm eden şart ismi مَنْ , mübtedadır. يَفْعَلْ cümlesi, مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Mef’ûlün işaret ismiyle gelmesi işaret edilenin önemine işaret etmenin yanında ikaz ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile yasaklanan dostluğa işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
فَ karinesiyle gelen فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ şeklindeki cevap cümlesi nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي شَيْءٍ ’ in müteallakı olan لَيْسَ ’ nin haberi mahzuftur.
مِنَ اللّٰهِ car-mecruru شَيْءٍ ‘ in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْءٍ ’ deki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ cümlesi, masdar tevilinde amili, لَا يَتَّخِذِ olan mef’ûl-i lieclihtir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cevap cümlesi, لَيْسَ ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan kasrla ve mef’ûlü mutlaktan naib olan masdar تُقٰيةًۜ ile tekid edilmiştir.
تُقٰيةًۜ - تَتَّقُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasr, isim cümlesi ve mef’ûlü mutlak olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayet-i kerime الْمُؤْمِنُونَ kelimesiyle başlamış, اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا şeklinde devam etmiştir. Dolayısıyla gaib zamirden muhataba dönüşte iltifat sanatı vardır.
اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ [Ancak onlar tarafından gelecek sakınılması gereken bir durumdan endişe etmeniz müstesna.] ayetinde تُقٰيةًۜ kelimesi طَقِيَّةً şeklinde de okunmuştur. Nitekim kendisinden sakınılan şeyi ifade etmek üzere hem تُقٰيةًۜ hem de طَقِيَّةً kelimesi kullanılır. Bu tıpkı darbu’l-emir [sultan'ın bastırdığı akçe] ifadesindeki darb ifadesi ile madrûb yani bastırılan akçe manasının kastedilmesi gibidir. Ayetteki bu ifade ile Müslümanlara, kâfirlerden korktukları zaman onlarla dostluk kurma ruhsatı verilmiştir; bu dostluktan maksat onlarla sadece görünürde ilişki kurmak, ancak kalpten onlara karşı düşmanlık ve kin beslemeye devam etmek, onlarla açıkça düşmanlık etmek için engellerin ortadan kalkmasını beklemektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Kim bunu yapar], kâfirleri veli edinir [ise Allah’la hiçbir alakası kalmamış] Allah’ın velayetinden ona hiçbir şey düşmemiş yani Allah’ın velayetinden tamamen çıkmıştır. Bu, gayet makul bir durumdur, zira aynı anda hem bir kimseyi hem de onun düşmanını veli edinmek çelişkilidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh olarak gelmesi, kalplere korku salmak ve uyarmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.Veciz ifade kastına matuf نَفْسَهُ izafeti, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan نَفْسَ için şan ve şeref ifade eder.
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪ير
وَ , istînâfiyyedir. Ayetin fasılası olan وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan bu isim cümlesi sübut ifade eder.اللّٰهَ lafzı ayette iki defa zikredilmiştir. Lafza-i celâlin, teberrük ve haşyet uyandırma, korkuyu artırma amacına matuf zamir makamında zahir isimle tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمَص۪يرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Dönüş Allah’adır.] ifadesinde Allah Teâlâ, zahir mananın içine herkesin davranışlarının değerlendirileceği manasını idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, ayrıca mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ [Allah sizi kendisine karşı uyarıyor] yani sakın Allah düşmanlarını dost edinip de Allah’ın gazabına maruz kalmayın. Bu, çok şiddetli bir tehdittir. تَتَّقُوا fiilinin [dikkat edin] ve [korkun] manası ihtiva etmesi ve mef’ûlünü مِنْ harf-i ceri ile almış olması, تُقٰيةًۜ kelimesinin de tıpkı ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ [Allah’tan hakkıyla sakının.](Âl -i İmrân 3/102) ayetinde olduğu gibi masdar olarak mansub olması mümkündür.(Zemahşeri , Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ayetinde Allah’ın hükümlerine muhalefet ve düşmanlarına dostluk ederek gazabına maruz kalmayın demektir. Bu da yasak edilen şeyin gayet çirkin olduğunu gösteren büyük bir tehdittir. Nefsi zikretmesi, sakınılacak şeyin Allah’tan gelecek bir ceza olduğunu bildirmek içindir. Binaenaleyh ondan başka kâfirlerden gelecek ve sakınılacak şeylerin önemi yoktur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | تُخْفُوا | gizleseniz |
|
| 4 | مَا | olanı |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | صُدُورِكُمْ | göğüslerinizde |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | تُبْدُوهُ | açığa vursanız onu |
|
| 9 | يَعْلَمْهُ | onu bilir |
|
| 10 | اللَّهُ | Allah |
|
| 11 | وَيَعْلَمُ | ve bilir |
|
| 12 | مَا | olanı |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 15 | وَمَا | ve olanı |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 18 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 19 | عَلَىٰ |
|
|
| 20 | كُلِّ | her |
|
| 21 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 22 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavli تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُخْفُوا şart fiili olup, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي صُدُورِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُبْدُو şart fiili olup, ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَعْلَمْهُ اللّٰهُ cümlesi şartın cevabıdır.
يَعْلَمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُخْفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’ dir.
تُبْدُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’ e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup, damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ kelimesi فيعل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ
Ayetin ilk cümlesi fasılla gelmiş müstenefedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede mekulü’l-kavl olan اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
Şart cümlesi olan تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. ف۪ي صُدُورِكُمْ car-mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir.
تُبْدُوهُ cümlesi tezat nedeniyle تُخْفُوا cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında hükümde ortaklık ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُخْفُوا - تُبْدُوهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ cümlesiyle تُبْدُوهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Şartın cevabı olan يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bütün esma-i hüsnayı bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh olarak gelmesi, kalplerde haşyet uyandırmak içindir.
Mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
[De ki göğüslerinizde olanı gizlerseniz veya açığa vurursanız, Allah onu bilir.]
ibaresi اِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ şeklindeki Bakara Suresi 284. ayetin aksi olarak gelmiştir. Makam bunu gerektirmektedir. Bakara Suresinde konu, insanın kendi nefis muhasebesidir. Burada Allah’ın ilmi açısından önce gizlenenlerin söylenmesi uygun olmuştur.
Gizli olanı bilmek O’nun ilminin genişliğini ifade eder. Vurgu için öne geçmiştir.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Tezat nedeniyle birbirine atfedilen mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûllerin sıla cümleleri mahzuftur. Sıla cümlelerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra مَا فِي الْاَرْضِ ‘ nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
يَعْلَمُ - مَا - فِي kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önce göklerin gelmesi sonra yerin gelmesi; göklerde olanı bilmenin bizim için daha zor olması dolayısıyladır. Yerde olanları daha kolay öğrenebiliyoruz.
وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ ifadesi husustan (özel olandan) sonra umumu (geneli) tekid ve açıklama olarak zikretmek kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
وَ , istînâfiyyedir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâi kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ‘ deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail olan sıfat-ı müşebbehe veznidir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelirler. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesinde ism-i celâlin zamir yerine açık olarak zikredilmesi ilâhî heybeti artırmak ve durumun korkunç olduğunu ifade etmek içindir. Bu cümle makabli için bir zeyl olup “Bununla beraber Allah, kendisinden sakınmanız için sizi uyarır.” (Âl-i İmran 3/28) cümlesine de bir izahtır. Yani O zat-ı akdes Allahu Teâlâ, zâtî ilim sıfatına sahip olmakla diğer bütün zatlardan ayrılır. Aynı zamanda zâtî kudret sıfatına da sahiptir. O’nun kudreti, her şeyi kapsar ve hiçbir şey O’nun hakimiyeti dışına çıkamaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetin Bakara Suresi 29. ayet gibi وَهُوَ بِكُلِّ شَیۡءٍ عَلِیمࣱ şeklinde bitmesi gerektiği sanılabilir. Ancak siyak üzerinde düşünülünce ayetin kudretle bitmesinin daha uygun olduğu anlaşılır. Çünkü müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinen müminler, bu kâfirlerin müminlerin gücünün yetmeyeceği menfaati sağlayacağını zannediyor demektir. Bunun için Allah Teâlâ böyle yapanları uyarmakta ve dönüşün kendisine olduğunu hatırlatmaktadır. Onların gizlediğini ve açıkladığını bilmekle kalmaz, semalarda ve arzda olan her şeyi bilir. Onlara hakiki manada menfaat verecek olan da sadece O’dur. O halde müminlere düşen de kâfirlere değil, O’nun kudretine sığınmaktır. Zira kâfirlerin onlara yardım etmeye gücü yetmez. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
İnsan hep başkalarının ne kadar “şanslı” olduğuyla ilgilenir. Ne kadar nankör dediklerinin hayatı, kendisine daha rahat, sıkıntıları daha küçük gelir. Yani başkasının ne kadar şükretmesi gerektiği ama etmediğine dair aklını yorar.
Halbuki düşünmeli insan. Sorumlu olduğu nefsini tanımalı. Başka insanlardaki nankörlüğü gördüğünde, kendi kalbinde gizlenmiş nankörlüğü düşünüp belki haline ağlamalı. Ne kadar şükürsüz olduklarını düşündüğünde, kendi şükürsüzlüğünü yüzüne çarpmalı.
Şükretmeli insan. Her haline şükür edebilmeli. Kalbinde havasız kaldığını hissettiğinde bile Rahman’ın rahmetine sığınıp kalbinin derinliklerinden bir “elhamdulillah” koparabilmeli. Her halinden haberdar olan Rabbini bildiği ve O’na iman ettiği için. Yaşadığı her an için, aldığı her nefes yeni bir fırsat olduğu için, aynada gördüğü fıtratı için, sevdikleri için, okuduklarını anlayabildiği ve kendini ifade edebildiği için. Gördükleri, duydukları, tattıkları, hissettikleri ve düşündükleri için.
Yaşadığı her sıkıntının, her zorluğun arkasından gelecek rahatlığı ve kolaylığı heyecanla bekleyebilmeli. Şerde gizlenmiş hayrın yolunu -Allah’a güvenerek- gözleyebilmeli. Her duanın karşılığının dünyada veya ahirette illa ki verileceğine iman ederek dünyada verilene de, verilmeyene de razı olabilmeli. Allah’ın rızasını gözettiğinde ve kalbinde sabırla şükrü barındırdığında, çektiği her elemin ve yaptığı her iyiliğin nebzesinden büyüğüne, karşılıksız kalmayacağının heyecanıyla dolabilmeli. Allah rızası üzerine yaşayanın cennetle müjdelenmesine şükretmeli.
Rabbim kalbimi nankörlük sıfatından koru.
Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullah şükürsüz geçirdiğim her anım için.
İstediğim, istemediğim ve istemeyi akıl edemeyeceğim nimetleri ve güzellikleri veren Rahman’a hamd olsun.
Elhamdulillah. Elhamdulillah. Elhamdulillahi Rabbil Alemin.
Allah’ın yücelttiği kullarından olmak/olabilmek duasıyla.
***
Kimi zaman, çoğu insan ya da her zaman, kimi insan bize bir şey olmaz diyerek dolaşır yeryüzünde. Nefsi mutlu olduktan sonra ince hesapların bir değeri yoktur onun gözünde. Hayatın tadını ne kadar da güzel çıkardığını övünerek anlatır ve nasıl çıkarılması gerektiği hakkında nasihatler verir etrafındakilere. Ahiret hatırlatıldığı zaman nefsi belki umursamaz, belki de umursasa bile gelen anlık korkulardan yeni bir heyecan ile dünyaya dönüverir.
Nefsiyle bu şekilde oyalanan kişi için sözde her sonuç garantidir. Oturup konuşulduğunda henüz harekete geçilmemiş meseleler için dahi hallolur modunu karşısındakine de bulaştırır. Dünya ile mutlu hissettikçe doğru yolda olduğuna dair bir çeşit yanılgıya düşer. Dünyalıklara daldıkça aklı karışır, inanan ve inanmayanlara çiçekler atar. Kimseye zararı olmadıkça herkes mutlu olduğu gibi yaşayabilir gibi tuhaf bir kalıbı benimser.
Bu tür düşüncelerininin yanlış olduğuyla ilgili hakikat hatırlatıldığında değişik savunmalara başvurur. İstediklerini elde etmeye alışmış bir nefsin şımarıklığına bürünür. Hayatında ve işlerinde hatırlamadığı rabbi olan Allah’ın merhametinin sonsuzluğunu dile getirir. Sanki dünyada kayırıldığı gibi özel bir muamele görecektir. Amenna Allah’ın merhameti sonsuzdur. Lakin hiç kimsenin garantisinde değildir. Hatırlanmayı uman hatırlamalıdır.
Ey Allahım! Gönlümüze düşen isteklerden ve nefsimizin huysuzluklarından haberdar olansın. Bize iki cihanda da ferahlık getirecek iyilikleri istemeyi nasip eyle. Kalplerimizi ve akıllarımızı nice güzellik sebebi hayırlarla doldur. Bizi Senin kulun olduğunu ve Sana döneceğini hatırlayanlardan; buna uygun şekilde yaşayanlardan ve hem yerde, hem de göklerde hayırlarla hatırlananlardan ve Senin rızana kavuşanlardan eyle. Bizi cennetine al ve cehennem ateşinden koru.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji