3 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 10-15 (50. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 10. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ  ١٠


Şüphesiz, inkâr edenlere, ne malları, ne de evlatları Allah’a karşı hiçbir fayda sağlar. Onlar ateşin yakıtıdırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لَنْ
5 تُغْنِيَ yarar sağlamaz غ ن ي
6 عَنْهُمْ onlara
7 أَمْوَالُهُمْ malları م و ل
8 وَلَا ne de
9 أَوْلَادُهُمْ çocukları و ل د
10 مِنَ karşı
11 اللَّهِ Allah’a
12 شَيْئًا hiçbir ش ي ا
13 وَأُولَٰئِكَ işte
14 هُمْ onlar
15 وَقُودُ yakıtıdırlar و ق د
16 النَّارِ ateşin ن و ر

Riyazus Salihin, 429 Nolu Hadis

Enes radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Gerçek şudur ki kâfir bir iyilik yaptığı zaman, onun karşılığında kendisine dünyalık bir nimet verilir. Mümine gelince, Allah onun iyiliklerini âhirete saklar, dünyada da yaptığı kulluğa göre ona rızık verir.” Müslim, Münâfıkîn 57

Bir rivâyete göre de (Müslim, Münâfıkîn 56) Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Allah, hiçbir mü’minin işlediği iyiliği karşılıksız bırakmaz. Mümin, yaptığı iyilik sebebiyle hem dünyada hem de âhirette mükâfatlandırılır. Kâfire gelince, dünyada Allah için yaptığı iyilikler karşılığında kendisine rızık verilir. Âhirete vardığında ise, kendisiyle mükâfatlandırılacağı herhangi bir hayrı kalmaz.” 

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ 


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ  cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.  

تُغْنِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  عَنْهُمْ  car mecruru  تُغْنِيَ  fiiline mütealliktir.  اَمْوَالُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَوْلَادُهُمْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  شَيْـًٔا ’ in mahzuf haline mütealliktir. شَيْـًٔا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

تُغْنِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غني’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  أُو۟لَـٰۤىِٕكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمْ fasıl zamiridir. وَقُودُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Veya munfasıl zamir هُمْ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. وَقُودُ النَّارِ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. هُمْ وَقُودُ النَّارِ cümlesi, işaret ismi أُو۟لَـٰۤىِٕكَ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ

 

 İstînafiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi birden çok unsurla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Ism-i mevsûl  اِنَّ ‘ nin ismidir. Sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması sonraki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.

Nefy ve tekit harfi  لَنْ ’ in dahil olduğu  لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ  cümlesi haberidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ  tezayüf nedeniyle fail olan  اَمْوَالُهُمْ ‘ a atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan  لَٓا , olumsuzluğu tekid ifade eden zaid harftir. “ikisi ayrı ayrı da, bir arada da olsa kesinlikle fayda vermez” demektir.

اَمْوَالُهُمْ - اَوْلَادُهُمْ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

شَيْـًٔاۜ ‘ in mahzuf haline müteallik olan  مِنَ اللّٰهِ  car-mecrurunda muzâfın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  من عذاب الله (Allah’ın azabından) takdirindedir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

شَيْـًٔاۜ  mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibtir. Mef’ûlü mutlakın ve halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَيْـًٔاۜ ’ deki tenvin hiçbir şey anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder. Âşûr, bu nekreliğin tahkir için olduğunu söylemiştir. 

Allah Teâlâ sözlerini,  اِنَّ  , لَنْ  ve  لَٓا  ile tekid ederek mal ve evladın insana ahirette hiçbir fayda vermeyeceğini kesin bir dille belirtmiştir. Bu tekidler kâfirlerin bu konudaki aksi fikirlerinin yanlışlığını ortaya koymak içindir.

Hesap günü fayda sağlamayacak şeylerin mal ve evlat olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.

Dünyada en çok değer verilen iki şey: Mal ve evlattır. Bunların ahirete faydası, ancak dünyadayken salih işlerde kullanılması ile olur.

Burada ilimde derinlik sahibi mümin alimler övüldükten sonra kâfirler kınanmaktadır. Onların inkârları malları ve çocuklarına aldandıkları içindir. Onlar malları ve çocukları sayesinde güçlü ve kuvvetli olduklarını zannetmektedirler. Allah Teâlâ  وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ  [Dünya hayatı onları aldatmıştır.] (A‘râf 7/51) ve  اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ  [Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür.] (Kehf 18/46) buyurarak bunların kendilerine hiçbir faydasının olmayacağını onlara bildirmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ [İnkâr edenler var ya, ne malları ne de çocukları onlara Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamaz.] İnkarcılara, zararı uzaklaştırma faydayı celb için harcadıkları malları fayda vermeyecektir. Ayette mallar evlattan önce zikredilmiştir. Çünkü mallar, herhangi bir sıkıntı anında inkarcıların sığınacakları ilk malzemelerdir. O inkarcılara, zor durumdayken muhtaç oldukları ve önemli işlerinde yardıma çağırdıkları evlatları da fayda vermeyecektir. İnkarcıların mallarının çokluğu, zenginlikleri, çoluk çocuklarının fazlalığı ve onları yardıma çağırmaları kendilerini Allah'ın azabından kurtaramayacaktır. İnkarcılar: وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۙ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ  [Bizim mal ve evlatlarımız çoktur, bize azap edilemez] (Sebe': 35) demişlerdi. Allahu Teâlâ da onların bu sözlerine cevap olarak şöyle buyurur:  وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۘ  [Ne mallarınız, ne de evlatlarınız, size, huzurumuzda bir yakınlık sağlar. Ancak inanıp salih amel işleyenler müstesna.] (Sebe: 37) (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ

 

Cümle  وَ ’ la … لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

Fasılla gelmemiştir, çünkü kendisinden önceki cümledeki amaç dünyada vaiddir. Bu cümlede ise ahiret için tehdit vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olmasıyla işaret edilenlere dikkat çekilmiş ve onlara tahkir ifade etmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اُو۬لٰٓئِكَ  mübtedadır, هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ  cümlesi haberdir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan haber cümlesinde müsned  وَقُودُ ‘ nun, tahkir ifade eden  النَّارِۙ  kelimesine muzâf olmasıyla müsnedün ileyhin de tahkir edildiği anlaşılmaktadır. İzafetle kısa yoldan çok mana ifade edilmiştir. 

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yani, onlar cehennem odunudur.  وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ  [Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.] (Bakara 2/24) Yani onlarla ateşlenir ve yakılır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi) ’t- tefsîr)

Âl-i İmrân Sûresi 11. Ayet

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  ١١


(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَدَأْبِ durumu gibi د ا ب
2 الِ ailesinin ا و ل
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn
4 وَالَّذِينَ ve kimselerin
5 مِنْ
6 قَبْلِهِمْ onlardan önceki ق ب ل
7 كَذَّبُوا onlar da yalanladılar ك ذ ب
8 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
9 فَأَخَذَهُمُ onları yakaladı ا خ ذ
10 اللَّهُ Allah
11 بِذُنُوبِهِمْ günahlarıyla ذ ن ب
12 وَاللَّهُ Allah’ın
13 شَدِيدُ çetindir ش د د
14 الْعِقَابِ cezası ع ق ب

Kede’bi ifadesinde de’b (دأب) dolaşmaya devam etmek demektir. Sürekli bir şekil üzere devam eden için de kullanılır. Ayette mana, ‘Firavun ehlinin alışageldiği gibi’ dir. (Müfredat)

 

 

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ


İsim cümlesidir. كَدَأْبِ  car mecruru, mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  دأبهم (Onların durumu, hali) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اٰلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , atıf harfi  وَ ‘ la  اٰلِ فِرْعَوْنَ ‘ e matuftur. مِنْ قَبْلِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب  ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ


Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِذُنُوبِ  car mecruru  اَخَذَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  شَد۪يدُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْعِقَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

شَد۪يدُ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  كَدَأْبِ , takdiri  دأبهم (Onların durumu) olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

Muzâfun ileyh  اٰلِ فِرْعَوْنَۙ ’ ye matuf olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’ nin sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  مِنْ قَبْلِهِمْۜ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbehe bih  دَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ  ifadesidir, müşebbeh ise mahzuftur.

Önceki cümle için tefsiriyye hükmündeki  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesininin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَاۚ  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

دَأْبِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

دَأْبِا  kelimesi  دَأب  fiilinin masdarıdır. İnsan bir işte çok çabaladığı zaman  دئب في العمل denilir. Burada bu kelime, insanın içerisinde bulunduğu hal ve durum manasında kullanılmıştır. Başındaki  كَ  mahallen merfû‘dur, anlam; [bu kâfirlerin hali, tıpkı kendilerinden önceki Firavun hanedanı ve diğerlerinin hali gibidir] şeklindedir.  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  [ayetlerimizi yalanladılar] ifadesi, onların hallerinin yani yaptıklarının ve başlarına gelenlerin izahı olup hallerine dair farazî bir sorunun cevabı şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Bunlar Firavun’un ailesi değil de daha çok çetesidir. Dalkavuklar, ileri gelenler vs. Tabir olarak  اٰلِ , yani ailesi buyurulması çok yakın olduklarını gösterir.

فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ  cümlesi,  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife oluşu, kalplere korku salmak amacına matuftur. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki cümledeki azamet zamirinden lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır. 

بِذُنُوبِهِم  ibaresine dahil olan  بِ  harfi sebebiyet bildirir. 

وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra kalplere korku salmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  شَد۪يدُ الْعِقَابِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir.  Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

شَد۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شَد۪يدُ  ve  الْعِقَابِ۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.

عقاب الله شديد ‘Allah’ın cezası şiddetlidir.’ ifadesi yerine,  وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  [Allah, cezası şiddetli olandır.] cümlesi gelerek vurgu yapılmıştır. Arapçada cümlede en önemli unsur ne ise onu öne geçirme isteği vardır.



Âl-i İmrân Sûresi 12. Ayet

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ  ١٢


İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ söyle ق و ل
2 لِلَّذِينَ kimselere
3 كَفَرُوا inkar edenlere ك ف ر
4 سَتُغْلَبُونَ yenileceksiniz غ ل ب
5 وَتُحْشَرُونَ ve sürüleceksiniz ح ش ر
6 إِلَىٰ
7 جَهَنَّمَ cehenneme
8 وَبِئْسَ (orası) ne kötü ب ا س
9 الْمِهَادُ bir döşektir م ه د

 

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl  سَتُغْلَبُونَ ’ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  لِ  harfi ceriyle  قُلْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. تُغْلَبُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. تُحْشَرُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la mekulü’l-kavle matuftur. 

تُحْشَرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى جَهَنَّمَ  car mecruru  تُحْشَرُونَ  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَبِئْسَ الْمِهَادُ


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. ٱلۡمِهَادُ  fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri;  جهنم  şeklindedir. 

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi. 2. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi. 3. Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi. 4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ

 

Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır.

قُلْ  fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  لِلَّذ۪ينَ ‘ nin sıla cümlesi  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

قُلْ  fiilinin mef’ûlü  سَتُغْلَبُونََ  şeklindeki mekulü’l-kavl cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fiile dahil olan istikbal harfi  سَ  tehdit siyakında tekid ifade eder.  

وَ ' la makabline atfedilen  وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَتُغْلَبُونَ  ve  تُحْشَرُونَ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Söylenmesi emredilenlerin mağlubiyet ve cehennemde toplanmak olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا  [Nankörce inkâr edenlere] yani Mekke Müşriklerine ‘’de ki: سَتُغْلَبُونَ [Kesinlikle mağlûp edileceksiniz!]’’ ifadesinde Bedir günü kastedilmektedir. Bir görüşe göre bunlar Yahudilerdir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

وَبِئْسَ الْمِهَادُ

 

و istînâfiyye veya atıf harfidir.

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl - Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili  بِئْس ’ nin takdiri  جهنم (Cehennem) olan mahsusu, mahzuftur. Mahsusun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.  

الْمِهَاد [Yatak] lafzı, tehekkümî istiaredir. Cehennem, insanın rahat edip dinlendiği yatağa benzetilmiştir. Dünyada rahatı, zevki, safayı tercih edip Allah'ın ayetlerini alaya alanların cezası aynı alay üslubu ile ifade edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.  

9. ayette benzer bir manada  جَامِعُ النَّاس  [insanları toplayıcı] buyrulmuştu. Burada aynı mana  تُحْشَرُون   şeklinde  حْشَر  fiili ile gelmiştir. حْشَر  fiili; içinde bir incitme, canını yakma ve rencide etme olan toplamalar için kullanılır. 

Ayette  جمع  değil de حْشَر  fiilinin kullanılması ayetin anlamıyla uyumu açısından son derece isabetlidir. Bu, bedî’ sanatlardan mürâât-ı nazîrdir. 

وَبِئْسَ الْمِهَاد  cümlesi, سَتُغْلَبُونَ  cümlesine inşânın habere atfedilmesi şeklinde atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Âl-i İmrân Sûresi 13. Ayet

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ  ١٣


Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu. Öteki ise kâfirdi. (Onları) göz bakışıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da dilediğini yardımıyla destekliyordu. Basireti olanlar için bunda elbette ibret vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَدْ muhakak
2 كَانَ ك و ن
3 لَكُمْ sizin için vardır
4 ايَةٌ bir ibret ا ي ي
5 فِي
6 فِئَتَيْنِ şu iki toplulukta ف ا ي
7 الْتَقَتَا karşılaşan ل ق ي
8 فِئَةٌ bir topluluk ف ا ي
9 تُقَاتِلُ çarpışıyordu ق ت ل
10 فِي
11 سَبِيلِ yolunda س ب ل
12 اللَّهِ Allah
13 وَأُخْرَىٰ öteki de ا خ ر
14 كَافِرَةٌ nankördü ك ف ر
15 يَرَوْنَهُمْ onları görüyorlardı ر ا ي
16 مِثْلَيْهِمْ kendilerinin iki katı م ث ل
17 رَأْيَ görüşüyle ر ا ي
18 الْعَيْنِ gözlerinin ع ي ن
19 وَاللَّهُ Allah
20 يُؤَيِّدُ destekler ا ي د
21 بِنَصْرِهِ yardımıyle ن ص ر
22 مَنْ kimseyi
23 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
24 إِنَّ elbette
25 فِي
26 ذَٰلِكَ bunda
27 لَعِبْرَةً bir ibret vardır ع ب ر
28 لِأُولِي olanlar için ا و ل
29 الْأَبْصَارِ gözleri ب ص ر

Fieteyni ve fietun kelimelerinin kökü feye’e (فيأ) olup manası güzel bir şeye dönmektir. Bakara/226’da kocaların eşlerine yaklaşmamaya yemin ettikten sonra yeminlerinden dönmeleri için bu fiil kullanılmıştır. Fi’etun yardımlaşma konusunda birbirlerine dönen ve birbirlerini destekleyen topluluk için kullanılır ki ayette de bu manada gelmiştir. (Müfredat)

 

 

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ

 

 İsim cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَكُمْ  car mecruru  كَانَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اٰيَةٌ  kelimesi  كَانَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.

ف۪ي فِئَتَيْنِ  car mecruru  اٰيَةٌ ‘ nün mahzuf sıfatına müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti  ى ‘dir. الْتَقَتَا  cümlesi,  فِئَتَيْنِ ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

الْتَقَتَا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Tesniye kelimeler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْتَقَتَاۜ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi لقي ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ 

 

İsim cümlesidir. فِئَةٌ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; إحداهما (Onlardan biri) şeklindedir. تُقَاتِلُ  cümlesi,  فِئَةٌ ‘ nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. تُقَاتِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  تُقَاتِلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrudur. 

اُخْرٰى  atıf harfi  وَ  ile  فِئَةٌ  ‘ e matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Veya  اُخْرٰى  mübteda olup, haber mahzuftur. Takdiri, تقاتل في سبيل الطاغوت (Tağut yolunda savaşırlar.) şeklindedir. كَافِرَةٌ  kelimesi  اُخْرٰى ’ nın sıfatı olup damme ile merfûdur.

يَرَوْنَهُمْ  cümlesi, اُخْرٰى ‘ nın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَرَوْنَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِثْلَيْهِمْ  hal olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى 'dir. رَأْيَ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَيْنِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.   

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُقَاتِلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’ dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَافِرَةٌ  ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُؤَيِّدُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. يُؤَيِّدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِنَصْرِ  car mecruru  يُؤَيِّدُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. 

يُؤَيِّدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أيد ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ف۪ي ذٰلِكَ   car mecruru  اِنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

 عِبْرَةً  kelimesi  اِنَّ ’ nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.  لِاُو۬لِي  car mecruru  عِبْرَةً ’ in mahzuf sıfatına müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için, cer alameti  ى dir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَبْصَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )


 

 

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ

 

Müstenefe cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَكُمْ  car-mecruru  كَانَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اٰيَةٌ  kelimesi, nakıs fiil  كَانَ ‘ nin muahhar ismidir.

اٰيَةٌ ‘ deki nekrelik nev ve tazim ifade eder. 

ف۪ي فِئَتَيْنِ  car-mecruru,  اٰيَةٌ ’ ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  الْتَقَتَاۜ  cümlesi, فِئَتَيْنِ  için sıfattır. Mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

الْتَقَتَاۜ  fiilinin İftiâl babında gelmesi mübalağa içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فِئَةٌ , takdiri إحداهما (O ikisinden biri) olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ   cümlesi  فِئَةٌ  için sıfattır. Mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ [Sizin için ibret vardır.] Burada fiil önde geldiğinden  كَانَتْ  şeklinde kullanılmamıştır. Çünkü ayet açıklama ve delil manasındadır. Müennesliği gayr-ı hakikîdir. Manası şöyledir: Ey sayılarına ve hazırlıklarına aldanan kâfirler! Sizde Hz. Muhammed’in Bedir’de Allah yolunda cihad eden ancak sayıları az ve güçsüz bir topluluk olan ashabı ile savaşmak için bir araya geleceğiniz ve onlara yenileceğinize dair iddiasının doğru olduğunu gösteren açık bir alamet vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru,  تُقَاتِلُ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  سَب۪يلِ  şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. Yol manasındaki  سَبِیلِ  kelimesi din için müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh olan din (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih  (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresinde  فِی  harfi de  إلى  harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi  فِی  harfinde zarfiyet manası vardır. سَبِیلِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yol içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ  cümlesi,  وَ ’ la  فِئَةٌ  kelimesine atfedilmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُخْرٰى , mübteda, يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ  cümlesi haberdir.

اُخْرٰى  için sıfat olan  كَافِرَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Haber konumundaki  يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. 

رَأْيَ  mef’ûlü mutlak olarak cümleyi tekit etmiştir. الْعَيْنِۜ , muzafun ileyh,  مِثْلَيْهِمْ  ise haldir. 

رَأْيَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda muradifi olan  الْاَبْصَارِ  kelimesi zikredilmiştir.

مِثْلَيْهِمْ  izafetindeki gaib zamir iltifat yoluyla Müslümanlara aittir. Çünkü cümlenin gelişinden beklenen ifade  تَرَوْنَهم مِثْلَيْكم  şeklindedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فِئَتَيْنِ - فِئَةٌ  ve  يَرَوْنَهُمْ - رَأْيَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Görülen şey kolay kolay unutulmaz. Görmek fiili aynı zamanda anlamak anlamında da kullanılır, ama işitmek öyle değildir. Görmek işitmekten daha üstün bir duyudur.

فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi ile  وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ   cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

رَأْيَ - الْعَيْنِۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْتَقَتَاۜ - تُقَاتِلُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَكُمْ اٰيَةٌ  ifadesinin aslı  اٰيَةٌ لَكُمْ  şeklindedir. Öne geçene itina göstermek, sonraya alınana da teşvik etmek maksadıyla kelimelerin yeri değiştirilmiştir.  اٰيَةٌ  kelimesinin nekre getirilmesi tefhim ve tazim içindir. Büyük bir ibret demektir. (Sâbûnî,Safvetü't Tefasir)

فِئَتَيْنِ  [iki topluluk] ile Bedir günü karşılaşan topluluklara işaret edildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun muhatabının kim olduğu hususunda farklı kanaatler vardır. Bir görüşe göre bununla müminlere hitap edilmiş olması muhtemel olduğu gibi bütün kâfirlere olması da muhtemeldir. Medine yahudilerinin muhatap alınmış olması da muhtemeldir. Her bir ihtimali bir grup ileri sürmüştür. Müminlere hitabın faydası ruhlarına sebat vermek, onlarda kahramanlık duygularını uyandırarak -fiilen gerçekleştiği gibi- kendilerinin iki misli hatta birçok kat fazlası olan düşmanları üzerine atılacak hale gelmeleridir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l - Kur’ân)

رَأْيَ الْعَيْنِۜ [Göz görüşüyle] ifadesi gözle gördüklerinde anlamındadır.  رَأْيَ  gözle görmek anlamında kullanılır. İdrak etmek için rey, düş görmek için rüya kullanılır.  ف۪ي  harf-i ceri kaldırılarak nasb edilmiştir. Hal olarak mansub olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ‘gözleriyle görerek’ anlamına gelir.  الْعَيْنِۜ  burada gözler manasınadır. Cins isim olduğundan tekil formu çoğul anlamında kullanılabilir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

 وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَاللّٰهُ , mübteda, يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil Allah ismiyle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet uyandırma ve teşvik amacına matuftur. 

Haber konumundaki  يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.

Mef’ûl olan ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  يَشَٓاءُۜ  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُؤَيِّدُ  fiiline müteallik olan car-mecrur  بِنَصْرِه۪ , konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  بِنَصْرِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نَصْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

بِنَصْرِه۪ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ [Allah dilediğini yardımıyla destekler] ifadesi de kâfirlerin gözle görme itibariyle Müslümanların iki katı olduklarını, fakat sayıca onların üç misli olduklarını göstermektedir. (İbn Keysân devamla) der ki: Burada görme, yahudilere aittir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

 

 

Ayetin son cümlesi istînafiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın müminlere olan desteğine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku ” dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Veciz ifade kastına matuf izafetle gelen  لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ  car-mecruru, لَعِبْرَةً ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اٰيَةٌ - عِبْرَةً  ve  رَأْيَ - الْاَبْصَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve  اِنَّ  olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s.190)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ [Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.] Yani bir ayet ve delil vardır. Delilin ibret diye isimlendirilmesi insanın onun sayesinde cehaletten ilme geçmesidir. عبر  nehri geçmek ve aşmak anlamına gelir. اِعتَبارَ  İtibar (ibret almak) bilinenden hareketle bilinmeyene ulaşmaktır.  بْصَرِ , اَبْصَارِ  kelimesinin çoğuludur. Kalple idrak etmek anlamına gelir. Basîret de böyledir. Mukātil şöyle demiştir: [Az sayıda olan müminlerin zafer kazanıp çok kalabalık olan müşriklerin kaybetmesinde akıl ve basiret sahipleri için ibretler vardır.] (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Âl-i İmrân Sûresi 14. Ayet

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ  ١٤


Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 زُيِّنَ süslü (cazip) gösterildi ز ي ن
2 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
3 حُبُّ aşırı düşkünlük ح ب ب
4 الشَّهَوَاتِ zevklere ش ه و
5 مِنَ
6 النِّسَاءِ kadınlardan ن س و
7 وَالْبَنِينَ ve oğullardan ب ن ي
8 وَالْقَنَاطِيرِ ve kantarlarca ق ن ط ر
9 الْمُقَنْطَرَةِ yığılmış ق ن ط ر
10 مِنَ
11 الذَّهَبِ altından ذ ه ب
12 وَالْفِضَّةِ ve gümüşten ف ض ض
13 وَالْخَيْلِ ve atlardan خ ي ل
14 الْمُسَوَّمَةِ salma س و م
15 وَالْأَنْعَامِ davarlardan ن ع م
16 وَالْحَرْثِ ve ekinlerden (gelen) ح ر ث
17 ذَٰلِكَ bunlar (sadece)
18 مَتَاعُ geçimidir م ت ع
19 الْحَيَاةِ hayatının ح ي ي
20 الدُّنْيَا dünya د ن و
21 وَاللَّهُ Allah’ın
22 عِنْدَهُ yanındadır ع ن د
23 حُسْنُ güzel ح س ن
24 الْمَابِ varılacak yer ا و ب

Kur’ân’da sıkça değinilmeyen bir konuya değinir, insan istek ve arzuları. Kronolojik olarak insanın kendi istekleri için takıntıları; kadın, çocuk, zenginlik, iyi atlar ve güvenli, sağlam yatırımlar ve insanın bunlar uğrunda kendini nasıl yorduğu. Bütün bunlar dengede yapılırsa haram olan şeyler değildir. İçi doğru doldurulduğunda cennete, aksi durumda cehenneme götürebilecek arzulardır. Yerleri ve gökleri bir dengede yaratan Allah hemen peşinden bizim de özel hayatımızda dengede olmamızı ister Rahman suresinde. O zamanın gümüş ve altın yığınlarının yerini bugün bankalardaki tl, euro, dolar hesapları, seçkin sınıf atlarının yerini son model araçlar, sağmal hayvanların yerini bilgisayarlarımız, işyerimiz, ofislerimiz aldı. O zamanın hasatının yerini bugün çekler, nakit ödemeler aldı. İşyerindeyken çalışıyor, çıktıktan sonra iş konuşmaya devam ediyor, sanki sadece bu dünya için yaratılmış gibi yaşıyoruz ve halimizden hiçbir zaman memnun olmuyor, hep daha iyisini daha fazlasını istiyoruz.

Ayetteki züyyine-hub ve şehvet kelimelerinin bir arada gelmesi sıralama açısından önemlidir. İlk önce süslü görüyorsunuz, çok etkileniyor ve seviyorsunuz ve o sizde artık ondan başka birşey düşünemediğiniz şiddetli bir arzuya, bir tutkuya dönüşüyor. Bir şeye duyduğunuz sevgi gözünüzü kör eder ve ondaki negatiflikleri göremezsiniz.

“Evb” dönüş kelimesi de dikkate değerdir. İlk defa gitmiyoruz, dönüyoruz. Asıl ait olduğumuz yere. Araplar bal arısına da “evb” derler. Bütün gün çiçekten çiçeğe dolaşıp akşam ait olduğu yere, kovanına döndüğü için. Biz de dünyada isteklerimizin arzularımızın peşinde koşuyoruz ama vakti geldiğinde arıların kovana döndüğü gibi geri döneceğiz.

Bunda kadınlar tarafından mülahaza olunan şehevat sevgisine de bir ima vardır. Zira "nâs" kelimesi bütün insanlara ve kadın ile erkeğe şamil olmak üzere genel anlamlı bir kelimedir. Fakat kınama açıkça erkeklere tevcih olunmuş, kadınlar sevmek değil, sevilmek mevkiinde gösterilmiştir. Bununla beraber âyet Allah katındaki mutlak gerçeği değil, bir bakış açısını, bir zihniyeti dile getirmiştir. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazir) 

  Evebe أوب :

  أوْبٌ bir tür dönüştür. أوْبٌ Kelimesi irade sahibi canlılarda kullanılırken رُجُوعٌ ise hem iradesi olanlarda hem de olmayanlarda kullanılır. Rücudan bir diğer farkı da iyabın amaçlanan son noktaya dönüş olmasıdır مَآبٌ  sözcüğü bu fiilin mastarı ve aynı zamanda ismi zaman  ve ismi mekandır. أوَّابٌ  ise tıpkı تَوَّابٌ gibi günahları terk ile taatleri yerine getirerek Allah'a dönen kimse demektir.(Müfredat - El furuq fil-luğa)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli evvabindir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ

 

Fiil cümlesidir. زُيِّنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لِلنَّاسِ  car mecruru  زُيِّنَ  fiiline mütealliktir.  حُبُّ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الشَّهَوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

مِنَ النِّسَٓاءِ  car mecruru  الشَّهَوَاتِ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. الْبَن۪ينَ  atıf harfi  وَ ’ la  النِّسَٓاءِ ’ ye matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى dir. الْقَنَاط۪يرِ  atıf harfi  وَ ’ la  النِّسَٓاءِ ’ ye matuftur.

الْمُقَنْطَرَةِ  kelimesi, الْقَنَاط۪يرِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الذَّهَبِ  car mecruru الْقَنَاط۪يرِ  veya  الْمُقَنْطَرَةِ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. الْفِضَّةِ  atıf harfi  وَ ’ la  الذَّهَبِ ’ ye matuftur.  الْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’ la   النِّسَٓاءِ ’ye matuftur.  الْمُسَوَّمَةِ  kelimesi,  الْخَيْلِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زُيِّنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زين ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُقَنْطَرَةِ  fiili rübâi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan تفعلل  babının ism-i mef’ûlüdür. 

الْمُسَوَّمَةِ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.

 

ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ


İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مَتَاعُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’ nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

للّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

عِنْدَ  mekân zarfı olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حُسْنُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَاٰبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ  [Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.] Böylece insanî istek ve arzuların sevildiğine işaret edilmektedir. Bu sebeple  مَتَاعُ  kelimesi müzekker ve müfred olarak zikredilmiştir. Nadr b. Şümmeyl şöyle demiştir: ذٰلِكَ zikredilen şeye işarettir, burada zikredilen şey dünya hayatının geçici menfaatidir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

زُيِّنَ  fiili, meçhul bina edilerek naib-i fail olan  حُبُّ الشَّهَوَاتِ ‘ ye dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِلنَّاسِ , durumun insanla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i fail olan  حُبُّ الشَّهَوَاتِ ‘ ye takdim edilmiştir.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  حُبُّ الشَّهَوَاتِ  izafetinde muzâf ve muzâfun ileyh olan kelimeler, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Aslında bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

حُبُّ الشَّهَوَاتِ [Nefsânî arzulara düşkünlük] ifadesi hoşlanılan şeylere istek duymak anlamındadır. Şehvet kelimesi mef‘ûl manasında masdardır. Bu sebeple cemi yapılmıştır. Bunun delili “istenilen şeyler” diye açıklanmasıdır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

مِنَ النِّسَٓاءِ  car-mecruru ve ona matuf   وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ  car-mecrurları, الشَّهَوَاتِ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. Bu atıflarda cihet-i camiâ, temasüldür. 

مِنَ الذَّهَبِ  car-mecruru  الْمُقَنْطَرَةِ  kelimesinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.  

وَالْقَنَاط۪يرِ  için sıfat olan  الْمُقَنْطَرَةِ  ve  الْخَيْلِ  için sıfat olan  الْمُسَوَّمَةِ  kelimeleri, mevsûflarının sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مِنَ النِّسَٓاءِ  ve  مِنَ الذَّهَبِ ’ ye dahil olan  مِنَ  harfi beyaniyyedir. Aynı zamanda bu harflerde tecrîd sanatı vardır.

İnsanlar için süslü gösterilen şeylerin kadın, oğul, altın, gümüş, at, deve, ekin şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

النِّسَٓاءِ - الْبَن۪ينَ  ve  الْقَنَاط۪يرِ- الذَّهَبِ -الْفِضَّةِ  ve  الْخَيْلِ - الْاَنْعَامِ - الْحَرْثِۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

الْقَنَاط۪يرِ- الْمُقَنْطَرَةِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِلنَّاسِ - النِّسَٓاءِ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Onuncu ayette mal ve evlat şeklinde geçen dünyalıklar burada daha geniş bir şekilde açıklanmış. Umumdan sonra husus şeklinde ifade edilmiştir.

At manasında seçilen  الْخَيْلِ  kelimesinde tevriye vardır. Hem at, hem hayal manası düşünülebilir. 

حُبُّ الشَّهَوَاتِ  ifadesinden maksat, nefsin istediği şeylerdir. Zemahşeri şöyle der: Allah, mübâlağa ifade etmesi için nefsin arzu ettiği şeyleri  الشَّهَوَاتِ  kelimesi ile anlattı. Sanki ayette zikredilen nefsin arzu ettiği şeyler, şehvetlerin kendileriymiş gibi ifade edilmiştir. Bir de şehevi arzuların değersiz olduğuna dikkat çekmek için böyle söylenmiştir. Çünkü şehvet, akıllılar nezdinde hoş görülmeyen bir şeydir. 

الْقَنَاط۪يرِ- الْمُقَنْطَرَةِ  kelimeleri arasında edebi sanatlardan cinas-ı nakıs vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

زُيِّنَ لِلنَّاسِ  [İnsanlara cazip gösterilmiştir.] Cazip gösteren Allah Teâlâ olup, bunu imtihan için yapmıştır.] اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا  [Şüphesiz Biz, yeryüzündeki şeyleri oranın süsü kıldık ki kimlerin daha güzel amel işlediğini sınay(ıp, amel sahipleriyle birlikte gör)elim] (Kehf 18/7) ayetinde de bu husus ifade edilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728]; “Vallahi, onu insanlara şeytan süslemiştir, çünkü biz yaratıcısı tarafından bunlardan daha çok kınanan bir şey bilmiyoruz.  Yani bunları Hālık Teâlâ süslemiş olamaz!” dediği nakledilmiştir. [1495] حُبُّ الشَّهَوَات [arzulanacak şeylere karşı düşkünlük]; burada sayılan şeyler şehvet olarak ifade edilmiş; böylece onların arzulanan, kendilerinden faydalanılmak için ısrarla istenen şeyler olduğu mübalağalı olarak ifade edilmiştir. Burada isabetli yorum, sayılan şeylerin bayağı olarak nitelenmesinin ve şehvet olarak isimlendirilmesinin kastedildiğini düşünmektir; çünkü şehvet, bilge insanlar tarafından aşağılık bir şey olarak görülmüş, şehvetinin peşine takılan kimse kınanmış; hayvanlığına bizzat tanıklık ettiği düşünülmüştür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda,  مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  izafeti haberdir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilene dikkat çekmek içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemini vurgular. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile insanların sevdikleri şeylere, dünya nimetlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi) 

Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olması sebebiyledir.

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190) 

“Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.” Böylece insanî istek ve arzuların sevildiğine işaret edilmektedir. Bu sebeple  مَتَاعُ  kelimesi müzekker ve müfred olarak zikredilmiştir. Nadr b. Şümmeyl şöyle demiştir: ذٰلِكَ  zikredilen şeye işarettir, burada zikredilen şey dünya hayatının geçici menfaatidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t - tefsîr)

 وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsme isnad edilen bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. Lafza-i celâl mübteda,  عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Haber olan  عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı  عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  حُسْنُ الْمَاٰبِ , izafeti muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  حُسْنُ الْمَاٰبِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238) 

حُسْنُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Az sözle çok anlam ifade eden  عِندَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan   عِندَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ [Allah, güzel dönüş onun yanındadır] cümlesinde Allah lafzı önemine binaen en başa alınmıştır.

Bundan sonra gelen 15-17. ayetlerde takva sahiplerinin halleri anlatılıyor. Dünyevi yaşama yönelik her türlü   duygu şehvet başlığı altında toplandıktan sonra, takvalı olmaya teşvik vardır.

وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ [Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.] Yani dönüş yeri, cennet orasıdır. Bunlar dünyada belirli bir miktarda faydalanılsın diye yaratılmıştır. Yoksa insanları tehlikeli yollara sokacak kadar bu nimetlere dalsın diye değil. Bu ifade insanları dünyada zühde davet ederek ahiret hayatına hazırlanmaya teşvik etmektedir. Ayrıca bütün bunların Allah'a karşı gelmek ve onun yolundan alıkoymak için yaratılmadığını, dönüşün Allah'a olduğunu ve O’na en güzel şekilde dönebilmek için bunlardan yararlanmak gerektiğini açıklamaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾ iḳu’t-teʾvîl)

Âl-i İmrân Sûresi 15. Ayet

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ  ١٥


De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَؤُنَبِّئُكُمْ size söyleyeyim mi? ن ب ا
3 بِخَيْرٍ daha iyisini خ ي ر
4 مِنْ
5 ذَٰلِكُمْ bunlardan
6 لِلَّذِينَ
7 اتَّقَوْا korunanlar için vardır و ق ي
8 عِنْدَ katında ع ن د
9 رَبِّهِمْ Rableri ر ب ب
10 جَنَّاتٌ cennetler ج ن ن
11 تَجْرِي akan ج ر ي
12 مِنْ
13 تَحْتِهَا altlarından ت ح ت
14 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
15 خَالِدِينَ sürekli kalacakları خ ل د
16 فِيهَا içinde
17 وَأَزْوَاجٌ ve eşler ز و ج
18 مُطَهَّرَةٌ tertemiz ط ه ر
19 وَرِضْوَانٌ ve rızası ر ض و
20 مِنَ
21 اللَّهِ Allah’ın
22 وَاللَّهُ Allah
23 بَصِيرٌ görür ب ص ر
24 بِالْعِبَادِ kullarını ع ب د

Önceki ayete cevap olarak, bütün arzularını dengeleyeler için cennetin ve cennetin getireceği şeylerin daha büyük bir mükafat olduğunu anlatır. En önemli altı çizilen şey Allah’ın bu mükafatlara ekstra olarak verdiği teşvik edici şeydir, insanın bütün hayatı boyunca aradığı ama bir türlü bulamadığı şey. Allah’ın hoşnutluğu ve en sonunda kendi hoşnutluğu.

Hayatımız boyunca eşimizi, patronumuzu, öğretmenimizi, sporcu isek antrenörümüzü memnun etmeye çalışırız ve ondan bir “övgü” duyabilmek için çabalarız ve alabilirsek çok mutlu oluruz.

Cennete girmek = Allah’ı razı etmiş olmak, Allahın övgüsünü almış olmaktır. Dünyada çok güzel bir yere gidince çok uzun kalamazsınız, güzelliği ölçüsünde pahalıdır çünkü. Ama Allah ebedi bir cennet vaad ediyor.

Allah hepimizi vadettiği cennetlere gireceklerin arasına katsın...

 

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l kavl, اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ ‘ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir.  ؤُ۬نَبِّئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِخَيْرٍ  car mecruru  ؤُ۬نَبِّئُ ’ ye mütealliktir. مِنْ ذٰلِكُمْ  car mecruru  خَيْرٍ ’ e mütealliktir. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. 

İsim cümlesidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, لِ  harf-i ceri ile mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اتَّقَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı,  جَنَّاتٌ ’ un mahzuf haline mütealliktir.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

جَنَّاتٌ  kelimesi  الَّذ۪ينَ ‘ nin muahhar mübtedası olup damme ile merfûdur. تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٌ ‘ nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

تَجْرِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru, تَجْرِي  fiiline mütealliktir. الْاَنْهَار  fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ  hal olup, nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’ ye mütealliktir. 

اَزْوَاجٌ  atıf harfi  وَ ’ la  جَنَّاتٌ ’e matuftur.  مُطَهَّرَةٌ  kelimesi  اَزْوَاجٌ  ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. رِضْوَانٌ  atıf harfi  وَ ’ la  جَنَّاتٌ ’ e matuftur.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  رِضْوَانٌ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.Ayette müfred şeklindedir. (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ؤُ۬نَبِّئُ  fiili ,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’ dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

خَالِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُطَهَّرَةٌ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür. 

خَيْرٍ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ  haber olup damme ile merfûdur. بِالْعِبَادِ  car mecruru  بَص۪يرٌ  kelimesine mütealliktir. 

بَص۪يرٌ  ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle istifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp takrir ve teşvik amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

خَيْرٍ  kelimesinin nekre gelmesi, خَيْرٍ ' ın şanını yüceltmek ve tanımaya teşvik içindir. 

بِخَيْرٍ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemini vurgular. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile insanların sevdikleri şeylere, dünya nimetlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi) 

“De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi?” Yani ey Muhammed! De ki: Size saydığım bütün bu dünya nimetlerinden daha güzelini haber vereyim mi? Buradaki  اَ  harfi, soru için değil kendilerine haber vereceği şeyin ne kadar büyük olduğunu anlatmak için kullanılmıştır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Sılası olan  اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. … جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  muahhar mübtedadır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafetinde iman edenlere ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla onlar, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  جَنَّاتٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi  جَنَّاتٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

خَالِد۪ينَ  kelimesi haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

 

 

خَالِد۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni,  ف۪يهَا  car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.

اَزْوَاجٌ  ve  رِضْوَانٌ  kelimeleri mübtedaya matuftur.

رِضْوَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.  

مُطَهَّرَةٌ  kelimesi,  اَزْوَاجٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  رِضْوَانٌ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.   

Allah’ın katında müttakiler için bulunan nimetlerin zikredilmesi taksim sanatıdır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ebüssuûd der ki:  لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ  ifadesindeki  رَبِّ  kelimesinin, müttakilere ait zamire muzâf olarak getirilmesi, onlara yapılacak lütfun çokluğunu açıklamak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  [Altından nehirler akması] ibaresini Muhammed Ebu Musa ‘otorite sahibi olmak’ şeklinde yorumlamıştır. Firavun diyor ki: Bu nehirler benim altımdan akmıyor mu? Yani: Bu toprakların saltanatı bana ait değil mi? 

الحديقة  içinde su olan bahçedir. Bahçe manasındaki cennet kelimesi Kur'an'da geçtiği yerlerde içinde su olduğunu vurgulamak için çoğunlukla altından sular aktığı da söylenmiştir. (Kur'an'da sadece bir yerde cennetin altından nehirlerin aktığı zikredilmemiştir.)

رِضْوَانٌ  kelimesinin nekre getirilmesi tefhim ve tazim içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا  [Takva sahipleri için] ifadesi yeni bir cümle başlangıcıdır; burada sözü edilen şeyin yukarıda sayılanlardan daha hayırlı olduğuna delalet eder. Bu, “Sana alim bir adam göstereyim mi? Yanımda bir adam var ki şu şu özelliklere sahiptir” demeye benzer. لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا  ifadesindeki  لِ ’ ın قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ  cümlesindeki خَيْرٍ kelimesine taalluk etmesi ve hayrın [De ki: Size müttakiler için bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?] şeklinde sadece müttakilere ait kılınmış olması mümkündür. Zira hayırdan istifade edecek olanlar onlardır. Bu durumda, جَنَّاتٌ ‘ de başında bir هو  zamiri takdir edilerek merfû olur “bu (hayr) da cennetlerdir” anlamında.  جَنَّاتٌ  kelimesini, بِخَيْرٍ  ifadesinden bedel olarak mecrur okuyanın okuyuşu da buna delalet eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ


وَ  istînâfiyyedir. Âşûr itiraz cümlesi olduğu görüşündedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması ve zamir makamında zahir isim olarak tekrarlanması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd, tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım melzum alakasıyla mecazı mürsel mürekkeptir.

[Allah, o kullarını görmektedir] onları hak ettikleri şekilde ödüllendirecek ve cezalandıracaktır; ya da müttakileri ve durumlarını gayet iyi görmektedir, onlara cennetleri işbu sebeple hazırlamıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Günün Mesajı
Kadın, evlât, para, binek (araba), ehli hayvanlar, ekin, meslek, kazanç, terbiye görmemiş insan için birer şehvettir. İnsan, bunlara tâbi olmak için değil, Allah'ın rızasını kazanmak ve Cennet'e ehil hale gelmek için yaratılmıştır. Bunun yolu, söz konusu şehvetlere tâbi olmamaktan geçer. İnsanı bu şehvetlere uymaktan koruyan ise namazdır. Namazı önemsememek, onu terk etmek veya gerektiği gibi kılmamak, insanı bu şehvetlerin takipçisi haline getirir ve helâk çukuruna yuvarlar. Peygamberlerce veya onların izinde kurulan medeniyetlerin yıkılmasının sebebi de, yine namazdan uzaklaşarak şehvetlerin takipçisi haline gelmek, şehvetlerin arkasında rekabete, karşılıklı tecavüzlere ve vuruşmalara girmektir. (Meryem/59; ve Ali İmran/19).
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan güzel gördüğüne koşmak, kolay sandığını seçmek ister. Nefsiyle mücadele etmeden, istediği her şeyi ona sunarak, geçici mutluluklarla avunmak ister. Nefsine istediğini veremezse eğer, gönlünün huzuru, o geçici halde gizliymiş gibi hayatı kendine zindan eder. 

‘İmtihan dünyası’ ifadesindeki, ‘imtihan’ kelimesinden kastedilen; yalnız hastalıklar, ölümler ve başka insanların sebep oldukları mıdır yoksa manası daha mı derindir? Belki; bütün yaşadıklarımıza rağmen nefsimizi terbiye etmeye çalışmak ve devamlı bir mücadele içinde yaşamak. Ve başa gelen iyilikte veya kötülükte, atlatılan kolaylıkta veya zorlukta. Yaşanan her şeyde bir hayır vardır ve hiçbir şey boşa değildir’e iman ederek, Rabbini hatırlayıp “elhamdulillah” diyebilmektir.

Bu dünyada günahtan zindana kaçan Hz.Yusuf gibi olmaya çalışmak da var. Yusuf’u öldürelim de babamızın sevgisi bize kalsın diyen kardeşlerdeki cahilliğe sahip olmak da. Tövbe edip imanına sahip çıkan sihirbazlar topluluğuna benzemek de var. Son nefesine kadar küfründe ve zulmünde ısrar eden Firavun olmak da.

Nefsinin kölesi olanla, efendisi olanın akıbeti ortada. 

Rabbim! Nefsimin kölesi olmaktan koru beni. Nefsime bir an olsun bırakma halimi. Nefsimin efendisi olmam için yardım et bana. Hem dünya, hem de ahiret saadeti istiyorum Senden. İhtiyacı olanı alıp, “fazlasına gerek yok” diyebilenlerden ve dünyasıyla beraber ahiretini kazananlardan olma duasıyla.

 

***

 

Dünyalık işleri kolaylaştırmak için evlat, mal ve makam ortaya konulur. Bir yerlerde tanıdıklarının olması iyidir. İşler hızlanır veya ihtimam gösterilir. Belki de merdivenleri çıkarken tutunacak bir elin olması gönülleri ferahlatır. Maalesef her şeyde olduğu gibi bunda da aşırıya kaçılır. Evlat, mal ve makam kendindenmiş ya da özünde her an uçup gidebilecek olan dünyalıklar hep kalacakmış gibi havalara girilir. Bazen de haksızlıklara bulaşılır. Merdivenleri çıkarken kime çelme taktığına, kimi ittiğine aldırmadan hedefe ulaşılır.

Yeryüzünde evladın, malın ve makamın kıymeti vardır, sözü geçer. Ancak bu sadece dünya hayatında geçerlidir ve geçicidir. Kimi bakanları imrendirir ve belli kapıları otomatik açar. Ortamlara sahibinin kendindenmiş gibi bir hava hakim olur. Kimisi bu inanca tamamen kapılır ve Allah’a şükür ile daha da yaklaşması gerekirken, iyice uzaklaşır. Sanki her şeyi öğrendiğine inanıp hocaya ihtiyacım yok diyen gibidir. Ben oldum diyen nefsinin pusulasını kullandıkça kaybolduğundan habersiz yolunu iyice şaşırır. 

Allah Teâlâ ayetleri ile kullarına hakikati bildirir. Kul yeryüzünde Allah’tan başka kime ve neye dayanıyorsa dikkat etsin. Zira ahiret gününde yanında olmayacak ve hatta onu ortada bırakacaklardır. Onun da kendi derdine düştüğü gibi herkes birbirini ayak bağı görecek ve birbirinden kaçacaktır. Bu yüzden de dünyada sahip oldukları ile şükür ve taat kapısını açsın. Nankörlükten ve itaatsizlikten kaçsın. Geçici olana dayanırsa eninde sonunda düşer. Eğer Allah’a dayanırsa iki cihanda da kurtulur.

Ey dünyayı ve ahireti yaratan Allahım! Ey Kendisine dayanan kullarının iki cihanda da düşmesine izin vermeyen Allahım! Dünyaya ve içindekilere olan bağlılığımızın şiddetini affet ve bizi rahmetin ile dosdoğru yoluna ilet. Dünyalıkların eksikliğinden ve nefsimizi şaşırtacak fazlalığından muhafaza buyur. Başkalarına ellerindekinden dolayı hased etmekten ve sahip olduklarımıza rağmen nankörlük yapmaktan Sana sığınırız. Bizi şükür etmesini seven şükür ehlinden eyle. Baktığı her köşede ve işittiği her harfte; Seni hatırlayan ve Sana sığınan ihlaslı ve takvalı kullarından eyle. İki cihanda da bizi rahmetin, kudretin ve muhabbetin ile sar ve kalplerimizi mutmain kıl. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji