2 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 1-9 (49. Sayfa)
Âl-i İmrân Sûresi

Bu sure Hicret’in üçüncü yılında nazil olmaya başlamış.

Necran Hristiyanlarından bir grup Peygamber Efendimiz s.a.v. den Hz. İsa hakkında söylenenleri dinlemek istemiş. Bunun için bir grup gelmiş. Hz. İsa’nın babası kim diye sormuşlar. Onun üzerine bu surenin ilk ayetleri nazil olmuş.

Bakara suresinin ilk bölümünün ana konusu yoğunlukla yahudilerdi. Ali İmran suresinin ağırlıklı konusu da hristiyanlardır. Bakara'da bize “yahudileşmeyin” diyen ve bunun formüllerini veren Rabbimiz bu surede de “hristiyanlaşmayın” ın formüllerini verir. İki sure arasında pek çok paralellik vardır. Bakara'a Bedir öncesi anlatılır, burada Uhud sonrası… Bakara'da ipucu verilen bazı konular burda açıklığa kavuşur. Bakara'da yoğunlukla kalbin hastalıkları, takva, iman, kalplerin katılaşması gibi konuların üzerinde durulmuştu. Bu surede de “islam” üzerine vurgu vardır. İnancın görünen kısmı islam, görünmeyen kısmı imandır. Bakara'da “ünzile ileyke” denmişti. Yani “sana indirildi”, bir seçim-tercih söz konusudur. Burda “nezzele aleyke“ denmiştir. Ala harfi “sorumluluk verir/katar”.

Müminlerin Bedir’den zafer ile döndüklerinde Medine yahudilerinin “Bu sadece Mekke’nin çocuklarıyla bir kavgaydı. Bir sonrakini göreceksiniz” şeklindeki tehditleri üzerine indiği rivayet edilir. Sonraki üç ayette kafirlerin genel durumundan bahseder.

Firavun bir isim değil bir ünvandır artık. Firavun ölmüş ama Firavunluk yeni suretlere bürünerek yaşamaktadır maalesef.

Başlangıcında yüce Allah’ın “hay” ve “kayyûm” olduğu hatırlatılan ve Kur’an-ı Kerîm’in önceki ilâhî kitapları onaylama özelliğinden söz edilen bu sûrede, vahye dayalı dinler arasındaki tekâmül ilişkisine işaret edilmekte, Allah katında yegâne geçerli dinin İslâm olduğu vurgulanmakta, İslâm’ın inanç esasları (özellikle ulûhiyyet ve nübüvvet) ile (birr ve takvâ gibi) bazı temel ahlâk kavramları üzerinde durulmakta, Mekke’deki kutsal evden (Kâbe) söz edilmekte, hac vecîbesine ve başka bazı amelî görevlere değinilmektedir. Sûrede özellikle, hıristiyanların Hz. Îsâ’yı tanrılaştırmaları, yahudilerin de ona iftira ve karalamalarda bulunmaları, bu suretle her iki din mensuplarının da onun hakkında aşırılıklara sapmaları karşısında İslâm ümmetinin gerçekten ayrılmayan ve orta yolu gösteren bir hakem görevi üstlenmiş olacağı ima edilmekte; Bakara sûresinde Ehl-i kitap’tan yahudilere ağırlık verildiği gibi burada da hıristiyanlara ağırlık verilmekte, bu din mensupları ortak bir ilkeyi (Allah’tan başkasına kulluk etmeme ve hiçbir şeyi O’na ortak görmeme ilkesini) kabulden hareketle yürütülebilecek bir diyaloga davet edilmektedir. Diğer taraftan müslümanlara da yüce Allah’ın lutfettiği nimetler hatırlatılıp, düşmanların tuzaklarına düşmemeleri ve üstlendikleri misyonun bilincinde olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu temalar işlenirken Hz. Meryem, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Hz. İbrâhim’in hayatlarından ve İslâm tebliği açısından önemli bir dönüm noktası olan Uhud Savaşı’ndan kesitler verilmektedir. Bu arada Uhud Savaşı sırasında ve sonrasında müslümanların, münafıkların ve müşriklerin davranışları tahlil edilip değerlendirilmektedir.

Bu sûre ile önceki sûre (Bakara sûresi) arasındaki bağlantı konusu üzerinde duran müfessirler özellikle şu noktalara değinmişlerdir: a) Her ikisinin başlangıcında “kitab”ın anılıp insanların “iman edenler ve etmeyenler” şeklindeki tasnifine yer verilmiş olması (birincisinde iman edenlere öncelik verildiği halde, ikincisinde –artık İslâm’a çağrının yayılmış olması sebebiyle– kalplerinde eğrilik bulunanlar önce zikredilmiştir), b) Her ikisinin Ehl-i kitabın bazı inanç ve tutumlarını tartışmaya ağırlık vermesi (birincisinde yahudilere geniş yer verilip hıristiyanlara kısaca değinildiği halde, ikincisinde –hıristiyanlar gerek tarih sahnesindeki varlıkları gerekse İslâm mesajına muhatap olmaları itibariyle yahudilerden sonra geldiklerinden– hıristiyanlara geniş yer ayrılmıştır),

c) Her ikisinin, önceki bir yaratma kanununa göre olmaksızın gerçekleşen iki olaya (Hz. Âdem ve Îsâ’nın yaratılışına) –sırasına uygun olarak– yer verip, bu açıdan ikincinin birinciye benzerliğini hatırlatması,

d) Her ikisinin –dikkatli bir karşılaştırma yapan kişinin öncelik-sonralık uygunluğunu farkedebileceği şekilde– aynı türden (meselâ savaş ahkâmı gibi) hükümlere yer vermiş olması, e) Birincinin başlarken müttakilerin kurtuluşa ermiş olduklarını haber vermesine uygun olarak, ikincinin takvâyı öğütleyerek son bulması (Reşîd Rızâ, III, 153).

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 1. Ayet

الٓمٓۚ  ١


Elif Lâm Mîm.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الم Elif Lâm Mîm

 

الٓمٓۚ

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâetü-l istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Hurûf-u mukattaâ ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur'an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah'ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah'ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah'tan geldikleri gibi okuruz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Aynı mukatta harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.

Âl-i İmrân Sûresi 2. Ayet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ  ٢


Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Diridir, kayyumdur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah (ki)
2 لَا yoktur
3 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
4 إِلَّا başka
5 هُوَ O’ndan
6 الْحَيُّ daima diridir ح ي ي
7 الْقَيُّومُ (yaratıklarını) koruyup yöneticidir ق و م

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ


İsim cümlesidir. اَللّٰهُ  lafza-i celâl, mübteda olup damme ile merfûdur.  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَاۤ  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir.   اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

اِلٰهَ  kelimesi  لَاۤ ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا  istisna harfidir. لَٓا ’ nın haberi mahzuftur. Takdiri  موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir. اَلْحَيُّ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.  الْقَيُّومُ  üçüncü haber olup damme ile merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْحَيُّ الْقَيُّومُ  [Hay ve kayyûmdur.] ifadesi, hak sıfatların Allah’a ispatıdır. Allah, asla ölmeyen ve diri olandır. Ezelî ve ebedî hayata sahiptir.  الْقَيُّومُ  kelimesi  قَیٱم mastarından  فَيْعُولُ  kalıbında gelmiştir. Sürekli ve devamlı olan anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

ٱلۡحَیُّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî kelamdır.  اَللّٰهُ  müsnedün ileyh,  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ  cümlesi müsneddir.

Bütün esma-i hüsna ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâl telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için müsnedün ileyh olarak gelmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cinsini nefyeden  لَٓا ’ nın dahil olduğu haber konumundaki  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. 

Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’ nın ismi olan  اِلٰهَ ’ nın mahallinden veya  لَٓا ’ nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.  لَاۤ ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

اَللّٰهُ - اِلٰهَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayetle Bakara/255. ayet arasında tekrîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasır هُوَ  ile  لَاۤ ’ nın ismi olan  إِلَـٰهَ  kelimesi arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.

ٱلۡحَیُّ  ikinci,  ٱلۡقَیُّومُ  üçüncü haberdir. Müsnedin harf-i tarifle marife olması tahsis ifade eder. Ayrıca Allah Teâlâ’ya ait bu iki sıfatın marife gelişi bu sıfatların kemâline işaret eder. 

اَلْحَيُّ  sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. (https://tafsir.app/aljadwal/2/255)

الْقَيُّومُۜ , mübalağa vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

الْحَيُّ - الْقَيُّومُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette hüsn-i iftitâh (güzel başlangıç) sanatı vardır. Çünkü bu ayet Allah Teâlâ'nın en yüce ismiyle başlamıştır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

Cinsini nefyeden  لَٓا ‘ nın ismi  اِلٰهَ , umum ifade eder.

Nefy ve nehiy ifade eden edatlardan sonra gelen nekre isimler, umum ifade eden kelimelerdendir. (Suyûtî, İtkan, c. 2, s. 42)

Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın zatını ispat için gelmiştir. [O’ndan başka ilâh yoktur.] ifadesi de ulûhiyet vasfının başkalarından nefyi için getirilmiştir. [Hayy ve Kayyûmdur.] Bu ifade hak sıfatların Allah'a ispatıdır. Allah, asla ölmeyen ve diri olandır. Ezelî ve ebedî hayata sahiptir.  ٱلۡقَیُّومُۚ  kelimesi  قَیٱم  masdarından gelmiştir. Sürekli ve devamlı olan anlamındadır. Bir görüşe göre başkası ile değil, zatıyla kaim olan demektir. Bir görüşe göre bütün mahlukatının işlerini gören anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Allah lafza-i celâli, yüce Rabbimizin doksan dokuz isminden en yücesidir. İsm-i Azam'dır. Çünkü bu, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan zatı gösterir, O'na işaret eder. O'nun zatıyla ilgili hiçbir nitelik bu ismin dışında değildir. Oysa öteki isimler, yüce Allah'ın ilâhi sıfatlarının tümüne ayrı ayrı işaret etmeyip yalnızca konuldukları anlamlara delalet ederler. Mesela ilmine, kudretine, fiiline veya bir başka özelliğine işaret ederler. Bir de ”Allah" ismi tüm isimlerin en özelidir. Bir başkasına bu isim verilemez. Ne gerçek anlamda ve ne de mecazî manada verilmesi mümkün değildir. Halbuki öteki isimler bazen başka varlıklara ad olabilir. Mesela Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi en iyi bilen), Rahîm (merhametli) gibi isimleri burada sayabiliriz. Kul için gerekli olan şey bu ismi anar anmaz, kulluğunu hatırlayıp, O'na karşı gerekeni yapmasıdır. Yani kul, sürekli bir şekilde kalbiyle Allah'la beraber olduğunu ve hep O'na yönelmesi gerektiğini bilmeli, kalbi bu inançla dopdolu olmalıdır. Başkasına bakmamalı ve Allah'tan başkasına iltifat etmemelidir. Yalnızca Allah'tan beklemeli ve yalnızca O'ndan korkmalıdır. Allah'tan başka her şey batıl ve geçersizdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bu ayet-i kerime, İsa'nın ilâh olduğunu iddia edenlerin iddiasını red ve iptal eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 3. Ayet

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ  ٣


3-4. Ayetler Meal  :   
O, sana Kitab’ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. Furkan’ı da indirdi. Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 نَزَّلَ indirdi ن ز ل
2 عَلَيْكَ sana
3 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
4 بِالْحَقِّ hak ile ح ق ق
5 مُصَدِّقًا doğrulayıcı olarak ص د ق
6 لِمَا
7 بَيْنَ ب ي ن
8 يَدَيْهِ kendinden öncekini ي د ي
9 وَأَنْزَلَ ve indirmişti ن ز ل
10 التَّوْرَاةَ Tevrat
11 وَالْإِنْجِيلَ ve İncil’i de

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ

 

Fiil cümlesidir.  نَزَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. عَلَيْكَ  car mecruru  نَزَّلَ  fiiline mütealliktir.  الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بِالْحَقِّ  car mecruru  الْكِتَابَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. 

مُصَدِّقًا  kelimesi  عَلَيْكَ ’ deki zamirden hal olup fetha ile mansubdur. لِ  tekid için zaiddir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harfi ceriyle  مُصَدِّقًا ’ a mütealliktir. Mekân zarfı  بَيْنَ  ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. يَدَيْهِ  muzâfun ileyh olup, müsenna olduğu için cer alameti  ى ’ dir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. التَّوْرٰيةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاِنْج۪يلَۙ  atıf harfi  وَ ’ la  التَّوْرٰيةَ  'e matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُصَدِّقًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ

 

 İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi olan  نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْكَ , siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

مُصَدِّقًا , kelimesi  عَلَيْكَ ‘ deki zamirden müekked haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü, başındaki  لِ  harf-i ceriyle  مُصَدِّقًا  ’ e  mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfı  بَيْنَ يَدَيْهِ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ  kelimeleri ve  الْكِتَابَ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

نَزَّلَ  fiilinin  عَلَيْكَ  harfiyle gelmesinde istiare vardır. “Sen adeta kitapla içiçesin, tamamen kitaba bürünmüşsün” manası ifade edilmiştir.

نَزَّلَ  ve  اَنْزَلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İndirilenlerin, Kitap, Tevrat ve İncil şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ  ifadesi, Kur'an-ı Kerim 'den önce gelen semâvi kitaplardan kinayedir. Önce gelen kitaplar çok açık ve meşhur oldukları için, bunlar, Kur'an'ın önünde manasına gelen  بَيْنَ يَدَيْهِ  sözüyle ifade edilmişlerdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Kur'an için marife olarak  الْكِتَابَ  kelimesinin kullanılmasında kitap ismini almaya layık olanın sadece Kur'an olduğu gibi bir mana vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette  نَزَّلَ  ve  اَنْزَلَ  geçti.  نَزَّلَ ' de fiilin vuku bulması ve mef’ûlle alakası kastedilir. Fail daha geri plandadır. Bir de aşamalı olmayı ifade eder.  اَنْزَلَ ’ de ise fiilin failden kaynaklanması vurgulanır.

Burada  نَزَلَ  fiilinin iki farklı babda geldiğini görüyoruz. Ayetin Kur’an’ın indirilişinden bahseden bölümünde fiil  تفعيل  babında gelmiştir. Bu bab mübalağa ve teksir ifade etmektedir. Dolayısıyla burada Kur’an-ı Kerim’in tedricen indirilişine işaret vardır. Kur’an-ı Kerim yirmi üç yılda peyderpey nazil olduğundan burada fiilin bu babda kullanılması uygun olmuştur. Ayetin, Tevrat ve İncil’in indirilişinden bahseden bölümünde ise fiil, mübalağa ve teksir anlamı ifade etmeyen if’al babında  اَنْزَلَ  şeklinde gelmiştir. Bu durum İncil ve Tevrat’ın bir defada indiğine işaret etmektedir. Dolayısıyla fiilin farklı sıygalarda gelmesi anlama ve muktezâ-i ayete uygun olmuştur. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belagat İlmi Ve Uygulanışı)

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ  [O, sana Kitab’ı doğru bilgi ile indirdi.] Ey Muhammed! Allah Kur’an-ı Kerim’i sana yirmi üç sene zarfında parça parça indirmiştir. Burada kastedilen Cebrail’in vahyi indirmesidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Cenab-ı Hakk, Kur’an’ın indirilmesini “tenzil”; Tevrat ve İncil’in indirilmesini ise “inzal” ile ifade buyurmuştur. Çünkü “tenzil” çokluk ifade eder. Allahu Teâlâ da Kur’an-ı Kerim’i müteaddit defalarda parça parça indirmiştir. Böylece bunda çokluk manası bulunmuş olur. Tevrat ve İncil’i ise tek bir defada indirmiştir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, bu kitaplar hakkında “inzal” kelimesini özellikle kullanmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Âl-i İmrân Sûresi 4. Ayet

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ  ٤


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مِنْ
2 قَبْلُ daha önce ق ب ل
3 هُدًى yol gösterici olarak ه د ي
4 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
5 وَأَنْزَلَ ve indirdi ن ز ل
6 الْفُرْقَانَ Furkan’ı da ف ر ق
7 إِنَّ muhakkak ki
8 الَّذِينَ kimselere
9 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
10 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
11 اللَّهِ Allah’ın
12 لَهُمْ onlara vardır
13 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
14 شَدِيدٌ çetin ش د د
15 وَاللَّهُ Allah
16 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
17 ذُو
18 انْتِقَامٍ öc alandır ن ق م

O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti; furkanı da indirdi. Bilinmeli ki Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.

Ayette Kur’ân-ı Kerim için el-Furkan kelimesi kullanılmıştır. Kökü فرق olup aslen ayrılma demektir. Kur’ân-ı Kerim hataları tashih edip eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayırdığı için bu ismi almıştır. Furkan kelimesi mübalağalıdır. Hz. Ömer de hak ve batılı birbirinden ayırdığı için ona Ömer’ul Fâruk denmiştir. Yine Kur’ân’da hak ve batılın birbirinden ayrıldığı gün olarak kıyamet günü, yevmul furkan olarak geçmiştir. İnsanlardan ayrı olan topluluğa fırka denir. Fırak daha çok bedensel ayrılık için kullanılır. Kıyamet/28’de ölmek suretiyle dünyadan ayrılmak manasında kullanılmıştır. Ferak ise korkudan kalbin darmadağın olmasıdır (Tevbe/56’da bu manada kullanılmıştır). Farûk çok fazla korkan kimse demektir. (Müfredat)


مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ


Fiil cümlesidir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru, önceki ayetteki  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.  

هُدًى  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  هُدًى ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir.  الْفُرْقَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

قَبْلَ  zaman zarfın muzâfun ileyhi hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye, hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’ in ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’ dur.Îrabtan mahalli yoktur.  

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَفَرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ  cümlesi, اِنَّ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  شَد۪يدٌ  kelimesi  عَذَابٌ  ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَد۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl, mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ  haber olup damme ile merfûdur. ذُو , ikinci haber olup harfle îrab olan beş isimden biri olarak ref alameti  و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır.  انْتِقَامٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

الْعَز۪يزُ ; sıfat-ı müşebbehedir.

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ


Önceki ayetin devamı olan ayette  مِنْ قَبْلُ  car-mecruru 3. ayetteki  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ ’ nun muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimenin merfûluğu bu hazfin işaretidir. 

لِلنَّاسِ  car-mecruru, mef’ûl-i lieclih olan  هُدًى ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la  اَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْفُرْقَانَ  ile kastedilen Kur’an’ın açıklamasıdır.  الْفُرْقَانَۜ ’ ın bizzat Kur’an olduğu da söylenmiştir. Başta [O sana Kitab’ı hak ile indirmiştir.] dedikten sonra burada aynı manayı tekrar etmesinin hikmeti Cenab-ı Hakk'ın, Kur’an’ı iki isimle anmış olmasıdır. Her iki isim, başka bir manaya işaret eder. Birincisi yani kitap, onun toplanmış olduğunu gösterir. Çünkü  الْكِتَابَ  kelimesinin kökü olan  كتابة  kelimesi toplamak anlamına gelir. الْفُرْقَانَۜ  ise Kur’an’ın hak ile batıl arasında ayırıcı vasfını gösterir. Burada iki sıfatı zikrettiği için tekrar olmaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ  ; yani hakkı batıldan ayıran diğer kitapları da indirdi. Bu bölüm umumi olanın hususi olana atfı kabilindendir. Çünkü önce hususi olarak üç kitap zikredildi. Sonra bunlara itina ile birlikte bütün kitapları ifade eden  الْفُرْقَانَ  ismi kullanıldı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayet-i kerimede geçen ayetler bütün kitaplar, peygamberler de bütün peygamberlerdir. Çünkü ayet, alamet demektir. Peygamberler de doğru yolun sancaklarıdırlar.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 


اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  mübteda,  لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ  cümlesi haberdir.

اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder. 

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’ nın sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlenin müsnedi olan  لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ شَد۪يدٌ  muahhar mübtedadır.

عَذَابٌ  için sıfat olan  شَد۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. 

بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafeti ayetlere şan ve şeref kazandırmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için,  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin zikredilmesi kalplerde haşyet uyandırmak ve korku salmak içindir. 

هُدًى -  كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ

 

و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil son cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.  ذُو انْتِقَامٍ  ikinci haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir lafza-i celâle iltifat edilerek ıtnâb yapılmıştır. İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülmüş ve Allah lafzı açık isim olarak getirilmiştir. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın intikam sahibi olması tabirinde lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâ'nın intikam alması tabiriyle, yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

عَز۪يزٌ  ve  عَذَابٌ  kelimeleri  عَ  harfi ile başlar,  ذ  ve ز  harflerinin de mahreçleri birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır. 

عَز۪يزٌ  kelimesinin üç anlamı vardır: Çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali) Su da böyledir. Onun için su gibi aziz ol, denir.

وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ [Allah Azîz’dir], yani öyle bir hükümranlığa sahiptir ki istediği kişiye istediği gibi azap etmekte O’na kimse karşı koyamaz. Şöyle de denilmiştir: Allah Azîz’dir, yani herkese galiptir, hiç kimse ona mani olamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

ذُو انْتِقَامٍ , yani o öyle şiddetli bir şekilde cezalandırır ki hiçbir cezalandırıcı böylesine kâdir değildir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

انْتِقَامٍ  kelimesi Kur’an’ı Kerim’de hiç tek başına Allah’ın sıfatı olarak gelmemiş olup isim tamlaması veya fiil-fail kalıbında gelmiştir. 

Bu tabirde sahiplik ifadesi olan ذُو  gelmesi, bu intikamla kulların maslahatını ikame etmeyi dilediğine, tabiatten veya kinden kaynaklanan bir intikam olmadığına işaret eder. Bu cümlenin öncesine atfı; azabın şiddetini açıklamak içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İntikam kelimesi,  نَقِمَ  kökünden olup öç, kin, hınç, garez, ceza; felaket, afet, gazap anlamına gelir. İntikam almak, cezalandırmak, hıncını çıkarmak, öcünü almak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 5. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ  ٥


Şüphesiz yerde ve gökte Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah’a
3 لَا
4 يَخْفَىٰ gizli kalmaz خ ف ي
5 عَلَيْهِ ona
6 شَيْءٌ hiçbir şey ش ي ا
7 فِي
8 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
9 وَلَا
10 فِي
11 السَّمَاءِ ve gökte س م و

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَخْفٰى  cümlesi,  اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخْفٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  عَلَيْهِ  car mecruru  يَخْفٰى  fiiline mütealliktir.  شَيْءٌ  fail olup damme ile merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  شَيْءٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. فِي السَّمَٓاءِ  car mecruru atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur.  

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin, lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ  menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade etmiştir.

Müsned menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. 

Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isnadın tekrar edildiği ve  اِنَّ  ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْهِ , ihtimam için, fail olan  شَيْءٌ ‘ e takdim edilmiştir

شَيْءٌ ’ deki tenvin ‘’hiçbir şey’’ anlamı vermiştir. Çünkü nefy siyakta nekre, umum ifade eder.

فِي السَّمَٓاءِۜ  car-mecruru tezat nedeniyle,  شَيْءٌ ’ un mahzuf sıfatına müteallik olan  فِي الْاَرْضِ ’ ye atfedilmiştir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

فِي السَّمَٓاءِۚ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare vardır. Gökyüzüne doğru bakıştaki ısrarı belirtmek için  إلى  yerine kullanılan  فِي  harfinde zarfiyet manası vardır. Gökyüzü, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Cami’ her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Ayet, lafzen sarih olarak Allah’a hiçbir şeyin gizli kalmadığına delalet eder. Ama maksat kâfirin küfründen de müminin imanından da haberdardır ve hepsine ameline göre karşılık verecektir manasıdır. Buna, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

Bu ayet-i kerimede her ne kadar nazım, hükmü takviye ifade eder şekilde gelmiş olsa da maksadın hükmü takviye olmadığı açıktır. Maksat tahsistir. Yani, Allah’tan başkası göklerde ve yerde olanları bilemez. Bunları bilen sadece Allah Teâlâ’dır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ [Hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz], yani alemdeki hiçbir şey ona gizli kalmaz. Ancak bu husus,  فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ  [gökte ve yerde] şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre O, kâfirin küfründen de müminin imanından da haberdardır ve hepsine ameline göre karşılık verecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada önce  الْاَرْضِ  kelimesi gelmiştir. Konu ne ise önce o zikredilir. Gökteki şeyin gizli olması bizi çok ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren daha çok yerdekilerdir.  سَّمَٓاءِۜ  tekil ve marife geldiği zaman dünya atmosferi kastedilir.

Yer ile gök kelimeleri arasına nefy harfi konularak  فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ  buyurulması bize göre yakınlık ve uzaklık itibariyle aşağıdan yukarıya terakki belirtmek içindir. Bu yakınlık ve uzaklık, bizim yer ve gök hakkındaki bilgilerimizin de farklı olması sonucunu doğurur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 6. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ  ٦


O, sizi rahimlerde, dilediği gibi şekillendirendir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O’dur
2 الَّذِي
3 يُصَوِّرُكُمْ sizi şekillendiren ص و ر
4 فِي
5 الْأَرْحَامِ rahimlerde ر ح م
6 كَيْفَ gibi ك ي ف
7 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
8 لَا yoktur
9 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
10 إِلَّا başka
11 هُوَ O’ndan
12 الْعَزِيزُ azizdir ع ز ز
13 الْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ


İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُصَوِّرُكُمْ ’dur.  Îrabtan mahalli yoktur.

يُصَوِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْحَامِ  car mecruru mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  كائنين في الأرحام  (Rahimlerde bulunan) şeklindedir. 

كَيْفَ  gayr-i cazim şart ismi olup,  يَشَٓاءُ  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.  

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو  ’dir. Mef’ûlu hazfedilmiştir. Takdiri; يشاء تصويركم (Sizin tasvir edilmenizi ister) şeklindedir.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri;  كيف يشاء تصويركم يصوركم في الأرحام  (İstediği şekilde sizi rahimlerde tasvir eder.) şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُصَوِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صور ’ dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

İsim cümlesidir. لَاۤ  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

اِلٰهَ  kelimesi  لَاۤ ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا  istisna harfidir. لَٓا ’ nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir. 

الْعَز۪يزُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. الْحَك۪يمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَز۪يزُ- الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Atıf sebebi kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi sebebiyle kasr oluşmuştur. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Cümledeki kasr, hakîkidir. Çünkü gerçeğe uygundur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir.

Haber olarak gelen müfred müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan  يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

كَيْفَ يَشَٓاءُۜ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  كَيْفَ يَشَٓاءُۜ  cümlesi şarttır. Şart ismi  كَيْفَ  istifham manasında değil mukaddem hal konumundadır. Amili  يَشَٓاءُۜ  fiilidir. Şart cümlesi muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَشَٓاءُۜ  fiilinin takdiri  تصويركم (sizi şekillendirmesi) olan mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın, takdiri  يصوركم في الأرحام (rahimlerdekini de şekillendirir.) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cevap cümlesinin hazfi, gereksiz söz söylemekten kaçınmak amacıyla ve Allah’ın kudretinin zaten meydanda olması nedeniyle yapılan îcâz-ı hazif sanatıdır. 

يُصَوِّرُكُمْ  fiili tefîl babındandır. Tefîl babı fiilde ve mef’ûlde çokluk ifade eder. 

كَيْفَ  burada istifham manasında değil, keyfiyet yani hal manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ [Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.] Yani annelerinizin rahimlerinde sizi erkek-kız, siyah-beyaz, tam-eksik, uzun-kısa, güzel-çirkin belirli şekillere sokan O’dur.  صورة  kelimesi şekil demektir. Arapça  صور  kökünden gelmektedir ki bir araya getirmek, kesmek ve eğip bükmek anlamına gelir. Surette bunların hepsi vardır. İnsanın rahimde şekillendirilmesi nutfe, alaka ve mudğa adı verilen üç aşamada gerçekleşir. Bunu yapmaya kudret sahibi olan sadece Allah’tır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Allah Teâlâ’nın bütün malumatı bildiği ve bütün mümkinata kâdir olduğu sabit olunca, O’nun bütün muhdes ve mümkinatın kayyûmu olduğu da ortaya çıkmış olur. Böylece bütün bunların, daha önce Cenab-ı Hakk’ın “Hayy” ve “Kayyûm” olduğuna dair zikredilen hususların bir izahı gibi olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hz. İsa’nın uluhiyeti konusundaki görüşleri ile teslis konusundaki görüşlerinin batıl olduğuna,  الْحَیُّ الْقَيُّوم  tavsifiyle istidlal edip “İlâhın Hayy ve Kayyûm olması gerekir. Hz. İsa ise ne Hayy’dır, ne de Kayyûm’dur” demek isteyince, Hz. İsa’nın bir ilâh olmadığına kesinkes hükmetmek gerekmiştir. Böylece de Cenab-ı Hakk, bu ifadenin peşinden bu iki şüpheye cevap olacak şeyi iyice izah etmek için işte bu ayeti getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

 

İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden  لَٓا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Fasıl zamiriyle tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.

Munfasıl zamir  هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’ nın ismi olan  اِلٰهَ ’ nın mahallinden veya  لَٓا ’ nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.

لَاۤ ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr,  إِلَـٰهَ  ile  هُوَ  arasındadır.  هُوَۚ  mevsûf/maksûrun aleyh,  اِلٰهَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Tezyil hükmündeki cümle 2. ayetin tekrarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314

الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  الْعَز۪يزُ  ve  الْحَك۪يمُ  kelimeleri, takdiri هُوَ  olan mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki sıfatın marife gelişi bu sıfatların varlık derecesinin kemâline işaret eder.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, teşâbüh-i etrâf ve muvazene sanatları vardır.

الْعَز۪يزُ  ve  الْحَك۪يمُ  sıfatlarının arasında  وَ  olmaması bu iki sıfatın birden Allah Teâlâ’da kemâl derecede mevcut olduğunun işaretidir.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye layık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

Âl-i İmrân Sûresi 7. Ayet

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ  ٧


O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 الَّذِي
3 أَنْزَلَ indirdi ن ز ل
4 عَلَيْكَ sana
5 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
6 مِنْهُ Onun
7 ايَاتٌ (bazı) ayetleri ا ي ي
8 مُحْكَمَاتٌ muhkemdir (ki) ح ك م
9 هُنَّ onlar
10 أُمُّ anasıdır ا م م
11 الْكِتَابِ Kitabın ك ت ب
12 وَأُخَرُ ve diğerleri de ا خ ر
13 مُتَشَابِهَاتٌ müteşabihdir ش ب ه
14 فَأَمَّا olanlar
15 الَّذِينَ
16 فِي
17 قُلُوبِهِمْ kalblerinde ق ل ب
18 زَيْغٌ eğrilik ز ي غ
19 فَيَتَّبِعُونَ ardına düşerler ت ب ع
20 مَا olanlarının
21 تَشَابَهَ müteşabih ش ب ه
22 مِنْهُ onun
23 ابْتِغَاءَ çıkarmak için ب غ ي
24 الْفِتْنَةِ fitne ف ت ن
25 وَابْتِغَاءَ ve bulmak için ب غ ي
26 تَأْوِيلِهِ onun te’vilini ا و ل
27 وَمَا oysa
28 يَعْلَمُ bilmez ع ل م
29 تَأْوِيلَهُ onun te’vilini ا و ل
30 إِلَّا başka kimse
31 اللَّهُ Allah’tan
32 وَالرَّاسِخُونَ ileri gidenler ر س خ
33 فِي
34 الْعِلْمِ ilimde ع ل م
35 يَقُولُونَ derler ق و ل
36 امَنَّا inandık ا م ن
37 بِهِ Ona
38 كُلٌّ hepsi ك ل ل
39 مِنْ
40 عِنْدِ katındandır ع ن د
41 رَبِّنَا Rabbimiz ر ب ب
42 وَمَا
43 يَذَّكَّرُ düşünüp öğüt almaz ذ ك ر
44 إِلَّا başkası
45 أُولُو sahiplerinden ا و ل
46 الْأَلْبَابِ sağduyu ل ب ب

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu mealdeki âyeti okudu: "(Habibim) Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar Kitab'ın anası (temeli)dir. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Halbuki onun te'vilini Allah'tan başkası bilmez, ilimde yüksek gayeye erenler ise; "Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz katındadır" derler. (Bunları) salim akıllılardan başkası iyice düşünmez."

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayetin okunmasını tamamlayınca bana şunu söyledi: "Kur’ân'ın müteşâbih ayetlerine tâbi olanları gördüğünüz vakit bilin ki onlar Allah'ın ayette haber verdiği kimselerdir, onlardan sakının."

Buhârî, Tefsir, Âl-i İmrân 1; Müslim, İlim 1, (2665); Tirmizî, Tefsir, Âl-i İmrân (2996); Ebu Davud, Sünne 2, (4598).

 

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. عَلَيْكَ car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُ اٰيَاتٌ  cümlesi, الْكِتَابَ ’ ın hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مِنْهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اٰيَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُحْكَمَاتٌ  kelimesi  اٰيَاتٌ ’ nün sıfatı olup damme ile merfûdur.

هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ  cümlesi,  اٰيَاتٌ  kelimesinin hali olarak mahallen mansubdur. Veya sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُنَّ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اُمُّ الْكِتَابِ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 اُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ  atıf harfi  وَ ’ la  اٰيَاتٌ ’ e matuftur. مُتَشَابِهَاتٌ  kelimesi  اُخَرُ ’ nın sıfatı olup damme ile merfûdur. اُخَرُ  gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

  

 فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ 


İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اَمَّا  şart veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  زَيْغٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.    

فَ   harfi  اَمَّا ’ nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

يَتَّبِعُونَ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَشَابَهَ مِنْهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

تَشَابَهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مِنْهُ  car mecruru  تَشَابَهَ  ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir. ابْتِغَٓاءَ  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفِتْنَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  فَ  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  فَ  harfi varsa, o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Zemahşeri, El-mufassal fi ilmi'l arabiyye) 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّبِعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’ dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

تَشَابَهَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  شبه ’ dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ

 

 

مَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. تَأْو۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرَّاسِخُونَ  atıf harfi  وَ ’ la  اللّٰهُ  lafza-i celâle matuf olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.  فِي الْعِلْمِ  car mecruru  الرَّاسِخُونَ ’ ye mütealliktir.  يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪  cümlesi,  الرَّاسِخُونَ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.  

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  اٰمَنَّا بِه۪ۙ ’ dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir.  

İsim cümlesidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri  كلّهم  şeklindedir.  مِنْ عِنْدِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. رَبِّ  muzâfın ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

الرَّاسِخُونَ , sülâsi mücerredi  رسخ  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَذَّكَّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. إِلَّاۤ  hasr edatıdır.  أُو۟لُوا۟  fail olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. ٱلۡأَلۡبَـٰبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

یَذَّكَّرُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Aslı  يَتَذَكَّرُونَ  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir.  

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ

 

 Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  هُوَ  mübteda,  الَّذ۪ٓي  haberdir.

İsim cümlesinin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  هُوَ , maksûr/ mevsûf, الَّذ۪ٓي , maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Haber olarak gelen müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ٓي ’ nin sılası olan ….. اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَاب  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْكَ , ihtimam için, mef’ûl olan الْكِتَابَ ’ ye takdim edilmiştir.

عَلَيْكَ ibaresinde istiare vardır. “Sen adeta kitapla iç içesin, tamamen kitaba bürünmüşsün” manası ifade edilmiştir.

الْكِتَابَ ’ den müekked hal olan  مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اٰيَاتٌ muahhar mübtedadır.  

اٰيَاتٌ  için sıfat olan  مُحْكَمَاتٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اٰيَاتٌ ’ deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ  cümlesi,  اٰيَاتٌ ’ ün hali veya sıfatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

Gramer gereği  اٰيَاتٌ [ayetler] kelimesinden  هي  ile bahsedilmeliyken ayetlerin görkemini büyüterek  هُنَّ kullanılmıştır.

وَاُخَرُ , temasül nedeniyle  اٰيَاتٌ ’ e atfedilmiştir. 

اُخَرُ  için sıfat olan  مُتَشَابِهَاتٌۜ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُحْكَمَاتٌ -  مُتَشَابِهَاتٌۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

‘’Kitabı indirdik’’ lafzından sonra ondaki ayetlerin muhkem ve müteşabih olduklarının belirtilmesi cem’ maa’t-taksim sanatıdır.

Kur'an için marife olarak  الْكِتَابَ  kelimesinin kullanılmasında, kitap ismini almaya layık olanın sadece Kur'an olduğu gibi bir mana vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette cem’maa’t-tefrîḳ ve’t-taḳsîm sanatı vardır. Zira önce Kur’an ayetleri  الْكِتَابَ  kelimesinde cem edilmiş sonra  اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ ve َوَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ  kısmında tefrîḳ yapılmış ardında da ayetlere karşı insanların tutumu  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  ve  الرَّاسِخُونَ ifadeleriyle taḳsîm edilmiştir. (Hasan Uçar,Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî ’ Sanatları)

مُحْكَمَاتٌ , sağlam olanlar anlamına gelir.  اُمُّ الْكِتَابِ , kitabın aslı ve problemleri çözmede kendisine müracaat edilen kısmı demektir. اُخَرُ  kelimesi  اُخْرَى  kelimesinin çoğuludur.  مُتَشَابِهَاتٌۜ , birbiriyle benzeşen ve karıştırılan şeyler anlamına gelir. Bu konu hakkında pek çok görüş vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

Şerîf er-Radî şöyle der:  اُمُّ الْكِتَابِ  ifadesi istiaredir. Bundan maksat, bu ayetlerin kitabın aslı olduğunu ve ondaki bütün özetlerin manasını cem etmiş bulunduğunu bildirmektedir. Bu ayetler, kitabın anası durumdadır. Sanki Kur'an'ın diğer ayetleri bunlara tâbi veya bunlarla alakalıdır. Bu durum, çocuğun annesi ile olan ilgisine ve önemli işlerinde ona sığınmasına benzer ki sanki Kur'an'ın diğer ayetleri de o (muhkem) lere tâbi olur, onların peşine takılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hristiyanlar “İsa üçün üçüncüsüdür.” şeklindeki iddialarını ispat etmek için Allah’ın “Biz yaptık.”, “Biz hükmettik.” gibi sözlerini kullanmak istediklerinde bu ayet nazil olmuştur. Allah’ın birliğine ve O’ndan gayrısından ilahlık vasfının nefyedilmesine dair ayetler de dahil olmak üzere muhkem ayetler, yoruma kapalı olan apaçık ayetlerdir. “Biz yaptık.” gibi ifadeler içeren ayetler ise Arapların konuşma tarzlarını bilmeyen kimselerin anlamını kavrayamayabilecekleri müteşabih ayetler kapsamına girer. Bu ayet-i kerimede muhkem ayetlerin temel olduğu ve müteşabihlerin onlara dayanılarak yorumlanacağı ifade edilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Eğer Kur’an’ın tümü muhkem kılınsaydı, insanlar onu kolayca anlar; deney gözlem, inceleme, araştırma ve düşünüp delil çıkartma gerektiren şeylerden yüz çevirirlerdi. Böyle yaptıklarında da Allah’ın varlığına ve birliğine, yani marifetullah ve tevhide dair bilginin elde edileceği yegâne yolu bırakmış olurlardı.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مُحْكَمَاتٌ  kelimesi; lügatte bozulmaktan uzak, gerçek ve sağlam demektir ki hikmet kelimesi de bununla ilgilidir. İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit olarak benzemelerine de teşabüh, benzeyenlerden her birine de müteşabih denilir ki birbirinden seçilemez, insan zihni onları birbirinden ayırt etmekten aciz kalır. Teşbih ve müşabehet, (yani benzetme ve benzeme) tabirlerinde bir taraf eksik ve ikinci derecede, diğer taraf tam ve esas olur. Teşabühte ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur, benzer yönleri ayrıntıları ortadan kaldırır da birbirinden seçilemez olurlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Lafız iki manaya ihtimalli olur; onun, bu manalardan birisine nisbetle ihtimali râcih, diğerine nisbetle de ihtimali mercûh olur ve biz de lafzın manasını râcih olana hamleder de mercûh olana hamletmezsek, işte bu “muhkem”; eğer lafzı, mercûh olan manaya hamleder de râcih manaya hamletmezsek, işte bu da “müteşabih” olur. Buna göre biz deriz ki lafzı râcih olan manasından alıp mercûh olan manaya hamletmemiz için, mutlaka bu konuda ayrı bir delilin bulunması gerekir. Bu ayrı delil de ya lafzî ya da aklî bir delil olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Muhkem ayetler, mana ve murada delaletleri kesin; ibareleri sağlam, ihtimal ve iştibahtan masun ve mahfuz olan ayetlerdir. İşte bunlar Kitabın asıl, anasıdır; diğer ayetler için de başvurulan ilkelerdir.

Müteşabih ayetler, benzer manalara gelen; hangi manada alınmasının daha uygun olacağı konusunda zahirde kesin bir ayrım yapılamayan fakat ancak iyi bir inceleme ve derin bir tefekkür sonunda açıklığa kavuşturulan ve asıl muradı anlaşılan ayetlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ 


فَ , istînâfiyyedir. 

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Şart üslubundaki terkipte  الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ  cümlesinde, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي قُلُوبِهِمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  زَيْغٌ  muahhar mübtedadır.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve tahkir içindir.

زَيْغٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

فَ  karinesiyle gelen  فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  cümlesi  اَمَّا ’ nın cevabı, aynı zamanda mübteda olan  الَّذ۪ينَ ’ nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يَتَّبِعُونَ  fiilinin mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası olan  تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْهُ , ihtimam için, mef’ûl olan  ابْتِغَٓاءَ ’ye takdim edilmiştir

ابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ  izafeti, mef’ûlün lieclih olan  ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ ’ ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür. Mef’ûller izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

الْكِتَابَ - ابْتِغَٓاءَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مُتَشَابِهَاتٌۜ - تَشَابَهَ  ve  الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ٓي  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

زَيْغٌ - الْفِتْنَةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin fikirlerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Müteşabih ayetlerin peşine koşanlar hakkındaki bu ayet-i kerimede  زَيْغٌ  kelimesinde istiare yapılmıştır.  زَيْغٌ ; yoldan çıkmak, sapmak demektir, kalpteki yanlış düşünceler için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her iki durumun da zararlı olmasıdır. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; fitne çıkarmanın da yoldan sapmak gibi yanlış olduğunu etkili bir şekilde ifade etmektir. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ [Kalplerinde eğrilik bulunanlar] yani bidat ehli; “fitne çıkarmak” insanları dinlerinden fitne yoluyla saptırmak ve onları yoldan çıkarmak amacıyla “ve müteşabihlerin peşine düşmek” yani onları arzularına göre tevil etmek amacıyla ‘’onun müteşabih kısmına uyarlar”, yani müteşabihlerin peşine düşerler ki bu müteşabihler bidatçinin muhkem ayetlere uymayan görüşlerine hamledilebileceği gibi ehl-i hakkın görüşlerine de hamledilebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada  يَتَّبِعُونَ  ile boyun eğmek değil, bir şeyin arkasından gitmek kastedilmiştir. Bu kullanım, “Şeytanın okuduklarına tâbi olurlar.” [el-Bakara 2/102] ayetindeki anlama benzemektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu ifade, batıla sarılan ve kendi batılı için müteşabihle ihticâc eden herkese şamildir. Çünkü lafız ’”âmm” (umumi) bir lafızdır. Sebebin hususi olması, lafzın umumiliğine mani değildir. Bu tabire, kendisinde bir karışıklık ve iltibas bulunan her husus dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ

 

Hal وَ ’ ı ile gelen cümle, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr, fiille fail arasındadır. يَعْلَمُ  maksûr/sıfat,  اللّٰهُۢ  maksûrun aleyh/mevsûftur. Kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

الرَّاسِخُونَ  kelimesi  اللّٰهُۢ  lafzına matuftur.

الرَّاسِخُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.  فِي الْعِلْمِ  car-mecruruna müteallak olabilmesi bu vezin sayesindedir. 

فِي الْعِلْمِ  ibaresinde, فِی  harfindeki zarfiyyet manasının delaletiyle istiare vardır. Bu cümlede harfin dahil olduğu kelime yani  الْعِلْمِ  zarfa benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinde de mevcut olan mutlak irtibat ve alakadır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, tüm kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin zikri, haşyet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayrıca  لِلَّهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  tabirinde de istiare vardır. İlimde derinleşmiş kimseler, ağır bir şeyin çukur bir yere yerleşmesine benzetilmiştir.

Kalplerinde eğrilik olanlar ile ilimde derinleşenler arasında mukabele vardır. 

Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden  تَأْو۪يلَهُٓ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَعْلَمُ - الْعِلْمِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müteşabih ayetleri anlayabilenlerin Allah ve ilim sahibi olanlar şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Arapçada “rusûh”, bir şeyin iyice içinde olmak demektir. Bil ki ilimde râsih olan, yakînî ve kat’î deliller ile Allah’ın zat ve sıfatlarını; Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu bilen kimsedir. Böyle birisi, Kur’an’ın bir müteşabih ayetini görüp, kat’î delil de Allah’ın muradının o ayetin zahiri manası olmadığına delalet edince, Allah’ın muradının ayetin zahiri manasından başka olduğunu ve o muradın hak olduğunu, ayetin zahiri manasının bırakılmasının, Kur’an’ın sıhhatini tenkit etmede bir şüphe teşkil etmeyeceğini kesinkes anlamış olur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’ l -Gayb)


يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ

 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle,  الرَّاسِخُونَ ’ den müekked hal olarak ıtnâb sanatıdır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اٰمَنَّا بِه۪ۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen  كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ  cümlesi  اٰمَنَّا بِه۪ۙ  cümlesinden bedeldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كُلٌّ ’ün muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki tenvin bu haziften ivazdır.

مِنْ عِنْدِ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِ رَبِّنَاۚ  izafetinde Rab ismine muzâf olan  عِنْدِ  ve muzâfun ileyh olan  نَاۚ  mütekellim zamiri dolayısıyla iman edenler şeref kazanmıştır.

وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  [Onun te’vilini ancak Allah ve ilimde derinlik sahibi olanlar bilirler.] Bazı kıraat alimleri Allah lafzında dururlar. Bu durumda ayet [Müteşâbihi, Allah’tan başkası bilmez.] manasına gelir. Abdullah b. Mes‘ûd mushafında [Onun te’vilini yalnız Allah bilir. İlimde derinlik sahibi olanlar ona iman ettik derler.] şeklindedir.

يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ [Derler ki: Biz iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır.] Yani muhkem ve müteşabih bütün ayetler Allah katındandır. Bu görüşe göre  وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  ifadesi mübtedadır. Haberi [Onlar ‘Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır.’ derler.] ifadesidir. Diğer görüşe göre bu ifade hal konumunda bulunur. [Ona iman ettik, diyerek] şeklinde takdir edilir.  Burada atıf harfine gerek duyulmamıştır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

عِنْدِ  lafzının getirilmesindeki fayda: Müteşabih ayetlere iman hususunda, daha güçlü ifadeye ihtiyaç duyulur. İşte bundan dolayı, ifade daha tekitli olsun diye  عند getirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr fiille fail arasındadır.  يَذَّكَّرُ , maksur/sıfat,  اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani fiil, bu faile hasredilmiştir. 

Müsnedün ileyh az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle gelmiştir.

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Bu cümle, makabli için bir zeyl olup ilimde râsih olanları keskin zeka ve güzel nazar ile methetmek üzere doğrudan doğruya Allah (c.c) tarafından zikredilmiştir. Yine bu cümle, ilimde râsih olanların müteşabih ayetlerin teviline ehil olmak için nasıl hazırlandıklarına da işaret eder ki o da aklın önündeki hissiyat perdelerini sıyırıp atmaktır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 8. Ayet

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ  ٨


(Onlar şöyle yakarırlar): “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
2 لَا
3 تُزِغْ eğriltme ز ي غ
4 قُلُوبَنَا kalblerimizi ق ل ب
5 بَعْدَ sonra ب ع د
6 إِذْ
7 هَدَيْتَنَا bizi doğru yola ilettikten ه د ي
8 وَهَبْ ve ver و ه ب
9 لَنَا bize
10 مِنْ
11 لَدُنْكَ katından ل د ن
12 رَحْمَةً bir rahmet ر ح م
13 إِنَّكَ kuşkusuz sen
14 أَنْتَ yalnız sen
15 الْوَهَّابُ çok bağış yapansın و ه ب

Râsihûne kelimesinin kökü رسخ olup bir şeyin sağlam bir şekilde yerleşmesi demektir. Ağır bir şeyin bir çukura yerleşmesi gibidir. (Yağmurun yağıp da yerin içine girmesi için de bu kelime kullanılır./Nouman Ali Khan) Bu kelime Kur’ân’ı Kerim’de yalnızca iki defa zikredilmiş olup ikisinde de ilimde râsih olma olarak geçmiştir. (Diğeri Nisa/162) Yani bu kimseler öyle ilim sahipleri ki ilimde kök salmışlar, çok derinleşmişler anlamındadır. (Müfredat - Sâbunî)

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ

 

Ayet, mahzuf fiilin mekulü’l kavl cümlesidir. Takdiri; قالوا أو قولوا (Dediler veya deyin) şeklindedir. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا ’ dır.

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تُزِغْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  قُلُوبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَعۡدَ  zaman zarfı, تُزِغْ  fiiline mütealliktir. اِذْ  zaman zarfı, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هَدَيْتَنَا  cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

هَدَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَبْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir.  لَنَا  car mecruru  هَبْ  fiiline mütealliktir.  مِنْ لَدُنْكَ  car mecruru  هَبْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَحْمَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُزِغْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ  fasıl zamiridir.  الْوَهَّابُ  kelimesi  اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْوَهَّابُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ

Fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Takdiri  قالوا  olan fiilin mekulü’l-kavli olan  رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا  terkibi, nida üslubunda talebî inşâi isnaddır. 

Nida harfinin mütekellimin münadaya yakın olma isteği sebebiyle hazfedilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  هَدَيْتَنَا  cümlesi, بَعْدَ ’ nin muzâfun ileyhi olan zaman zarfı  اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. İzafet az sözle çok anlam ifade etme gayesiyle gelmiştir. 

Emir üslubunda gelmiş talebî inşâî isnad olan  وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ  cümlesi, وَ ’ la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

Nidanın cevabını oluşturan bu iki cümle, nehiy ve emir üslubunda olmasına rağmen vaz edildikleri anlamdan çıkarak dua manasına gelmeleri nedeniyle mecazı mürsel mürekkebdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  هَبْ  fiiline müteallik olan  لَنَا  ve  مِنْ لَدُنْكَ  car-mecrurları, konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  رَحْمَةًۚ ’ e takdim edilmiştir.

رَحْمَةًۚ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

رَحْمَةًۚ - هَدَيْتَنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَبْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

لَدُنْكَ   izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لَدُنْ  şeref kazanmıştır.

لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا [Kalplerimizi kaydırma] ifadesinde hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Kalp değil iman, düşünce vs kastedilmiştir.


اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

 

Nidanın cevabına dahil olan ta’lil cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ , fasıl zamiri ve haberin marife gelmesiyle tekid edilmiş cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. كَ  maksûr/mevsûf,  الْوَهَّابُ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Bu kasır mübalağa içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Dua edenlerin, muhatap Allah Teâlâ olduğu halde sözlerini birden fazla unsurla tekid ederek söylemeleri, onların imanının kuvvetine ve Allah Teâlâ’nın Vehhâb sıfatına duydukları iştiyakın derecesine işarettir. 

هَبْ - الْوَهَّابُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَحْمَةًۚ  ve  الْوَهَّابُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Âl-i İmrân Sûresi 9. Ayet

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟  ٩


“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
2 إِنَّكَ sen mutlaka
3 جَامِعُ toplayacaksın ج م ع
4 النَّاسِ insanları ن و س
5 لِيَوْمٍ bir günde ي و م
6 لَا
7 رَيْبَ asla şüphe olmayan ر ي ب
8 فِيهِ kendisinde
9 إِنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah
11 لَا
12 يُخْلِفُ dönmez خ ل ف
13 الْمِيعَادَ sözünden و ع د

  Ledene لدن :

  Ledun لَدُن kelimesi yanında sözcüğünden daha etkili ve özel bir anlam taşır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli ledûn (ilmi)dur.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)


رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ 

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ ’ dır.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَامِعُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لِيَوْمٍ  car mecruru ism-i fail   جَامِعُ ’ a mütealliktir. لَا رَيْبَ ف۪يهِ  cümlesi, يَوْمٍ ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.  

رَيْبَ  kelimesi  لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  ف۪يهِ  car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَامِعُ ; sülâsi mücerredi  جمع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُخْلِفُ  cümlesi,  اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُخْلِفُ   damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir.  الْم۪يعَادَ۟  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

يُخْلِفُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ 

Ayet, istifhamı tekit için fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Ayet, nida üslubunda talebî inşâi isnaddır. 

Nida harfinin mütekellimin münadaya yakın olma isteği sebebiyle hazfedilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Nidanın cevabı olan  اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ  cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  جَامِعُ  kelimesi ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Müsned izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

جَامِعُ ’ a müteallik olan car-mecrur  لِيَوْمٍ ’ deki nekrelik tazim ifade eder.

Ayet, haber cümlesi formunda geldiği halde vaz edildiği anlamın dışına çıkarak dua manası kazandığı için mukteza-i zahirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cinsini nefyeden  لَا ’ nın dahil olduğu  لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ  cümlesi  لِيَوْمٍ  için sıfattır. Mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪يهِ  car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.  لَا ’ nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ [Gün için toplayacak] ifadesinde hüsn-ü ta’lil (Güzel sebep gösterme) sanatı vardır. Allah Teâlâ insanları gün için değil, hesap sormak için toplayacaktır.

Bu kelimeden önce muzâfın hazfedildiği de söylenir. Yani, ‘’kıyamet gününde mahlukatı dirilterek hesap için toplayacak olan sensin.’’ Kıyamet, gerçekleşmesinde kuşku olmayan bir gündür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi) ’t - tefsîr)

رَبَّنَا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيه  buyruğunun takdiri;  جَامِعُ النَّاسِ لِلْجَزَاءِ فِى يَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ "İnsanları hakkında şüphe olmayan bir günde hesaba çekmek, cezalandırmak için toplayacak olansın” şeklindedir. Buna göre bu ifadeden maksat açık olduğu için لِلْجَزَاءِ  kelimesi hazfedilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

 

Fasılla gelen bu cümle istînâfiyye veya  اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ  cümlesinden bedeldir.  Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Önceki cümledeki gaib zamirden, bu cümlede lafza-ı celâle yani zahir isme iltifat sanatı vardır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlenin bedel olması durumunda cümle lazım-ı faide-i haber olur. 

Bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlin müsnedün ileyh konumunda gelmesi telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu durumda lafza-i celâlde tecrîd sanatı söz konusu olur.

Müsned olan  لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

İsm-i mekan olan  الْم۪يعَادَ۟ , vaad manasındaki  الوعد  masdarına delalet eder. (https://tafsir.app/3/9)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟ [Şüphesiz ki Allah asla sözünden dönmez.] Yani Allah, dua edenlere icabet eder, itaat edenlere sevap verir. Bir ihtimalle bu ifade ilimde derinlik sahibi olanların sözünün devamı olabilir. Başka bir ihtimale göre yeni bir sözün başlangıcı, Allah Teâlâ’nın bir haberidir. Ayrıca burada kastedilen Allah’ın kıyameti hazırlama konusundaki vaadine muhalefet etmemesi veya umumi olarak her türlü vaadini tutması olabilir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Cenabı Hak Teâlâ’nın bu surenin sonunda müminlerden naklettiği: رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمٖيعَادَ [Ey Rabbimiz, peygamberlerinin lisanı ile bize vaad etmiş olduğun şeyleri ver bize... Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkarma. Şüphe yok ki sen, sözünden asla dönmezsin.] (Âl-i imran, 194) ayeti gibidir.” Bazı alimler, bunun gaipten muhataba geçilmek suretiyle bir iltifat olduğunu söylemişlerdir. 

Bu ayet (Al-i imran/9) heybet ve tazim makamında getirilmiştir. Yani ulûhiyyet, mazlumun hakkını zalimden almak için haşr ve neşrin (ölümden sonra diriltilmenin) bulunmasını gerektirir. Buna göre O’nu burada İsm-i Âzam ile zikretmek, daha muvafık ve evladır. Ama Âl-i İmran 194’deki,  اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمٖيعَادَ  buyruğuna gelince, bu makam, kulun Rabbinden kendisine lütfuyla in’amda bulunmasını ve günahlarını bağışlamasını istediği makamdır. Buna göre bu makam heybet makamı değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu son iki ayet çok güzel bir duadır. Ezberleyip namazlarımızda okuyabiliriz.

Günün Mesajı
Muhkem, anlamı açık, ifade ettiği mana kesin olup, izahı için başka delile ihtiyaç bulunmayan demektir. Müteşabih, birden fazla manaya ihtimali bulunduğundan, anlaşılması için başka delile ihtiyaç hissettiren ayettir. Müteşabih, şibh (benzeme) kökünden gelir ve manalar birbirine benzeyip iç içe girdiğinden, değişik ihtimallere kapı açmayı ifade eder. Zamanın ilerlemesini, şartların değişmesini, zamanın ilerlemesiyle birlikte insan bilgisinin, kavrayış ve anlayış ufkunun artmasını, ayrıca insanlar arasındaki adeta insanlar sayısınca farklı idrak seviyelerini ve insan aklı ve duyularının sınırlı olduğunu nazara alırsak, bu konumdaki bir varlık türüne hitap eden İlâhi Kelâm'ın müteşabihler ihtiva etmesindeki sebep ve önemi kısmen de olsa idrak edebiliriz. Cenab-ı Allah (c.c.), insanlara tamamını kavrayamayacakları meseleleri teşbih, temsil, istiare, mecaz ihtiva eden müteşabih lâfızlarla anlatır ve her dönemde her farklı anlayış ve idrak seviyesine hitap eder. Müteşabihlerdeki bu izafilik özelliği, Din'in değişmez gerçeklerine zarar vermez. Zira Allah (c.c.), sabit gerçekler olarak biz mükelleflerden istediği akaid, ibadet, ahlâk ve muamelâta dair esasları muhkem ayetlerde bildirmiştir. Müteşabihlerde ise genellikle, temelleri muhkemlerde yatan nisbi/izafi hakikatler yer alır, Gerçek ilim imana götürür ve iman sahiplerinin yaşayışında etkisi ortaya çıkar. 8-9. ayetler çok güzel bir duadır. Ezberleyip namazlarımızda okuyabiliriz.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Her insanın gönlüne gizlenmiş, bir bahçesi varmış. Kimininki aydınlıkta, kimininki karanlıkta kalmış. Her gönül bahçesinin, diğer gönüllere açılan kapıları olurmuş. Kimisinde yanlış kapı, kimisinde de doğrusu açıkmış. Yanlışı açık tutan aydınlık bahçeler kararabilirken, doğru kapıyı açan karanlık bahçeler de aydınlanabilirmiş. Belki de insan, bu seçimlerine göre kazanır veya kaybedermiş.

Hayat yolunda yürürken, aydınlık bir bahçeye düşmüşüm. Dünyanın bütün renkleri toplanmış. Güneşin ışıklarına sarılarak, çiçeklerle dans edermiş. Kuşlar, her ritimde zikredermiş. Kalbin yolları huzurla dolarmış. Allah’a teslim olanlar, İslam Sancağı altında bir araya gelmiş. Herkes kendi lisanıyla, İslam’ın dilinde buluşarak Allah’a yakarırmış.

Ey bizlere hidayeti nasip eden Rabbim.  Yüreklerimiz, Senin yolunda coşar. Dillerimiz, Senin adını anar. Gözyaşlarımız, Senin için akar. Bedenlerimiz, Senin rızanı umarak çalışır.

Bize imanı ve ibadeti nasip eden, Rahman ve Rahim olan Allahım. Bu alemde, Senin imanınla dolmaktan ve Sana ibadet etmekten, daha güzeli var mı? Hakikat yoluna ilet bizi. Sabit kıl ayaklarımızı. Şaşırmaktan koru kalplerimizi. Aydınlat ve genişlet, gönüllerimizi. Ve daim kıl, bu halimizi.

Rabbine tam anlamıyla teslim olan. Yolunda kalmak için daima Rabbinden yardım isteyen. Gönül bahçesi aydınlanan ve etrafını da aydınlatabilen. Muhkem veya müteşabih, her ayeti için ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ diyen. Son nefesi dahil, her nefesinde imanı sağlam kalan kullarından olmak duasıyla.

Rabbim, en güzel dualar, Senin bize gönderdikerindir: 

“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”

 

***

Anlamaya çalışmak ile anladığını sanmak ve istediğini kabul etmek ile emredilene teslim olmak arasında net bir sınır vardır. İman edilmesi gereken her ayeti, insanın sahip olduğu sınırlı mantığına oturtmak için zorlaması ile Allah’ın indirdiği ayetlerine, ayırmadan inanarak, itaat etmesi ve Allah’ın nasip ettiği kadarıyla -hakikatten sapmadan- mantığına sindirdikten sonra gerisini Allah’a bırakması arasında dağlar kadar fark vardır. Her şeyi anladığını ya da anlaması gerektiğini savunan bir nefis; kendisi ve başkaları için tehlikelidir. Biri nefsani bir hale bürünmek, diğeri ise Allah’a kulluktur.

Herkesin mantık kapasitesi kendisine özeldir ve dolayısı ile sınırlıdır çünkü kişinin kültürü, tecrübeleri, yaşam tarzı, öğrendikleri, kelime dağarcığı ve hatta meşgul olduğu işleri gibi kapasitesini şekillendiren birçok etken vardır. Bu yüzden hakiki kaynaklardan uzaklaşarak, kendi mantığına uyanın yani nefsinin peşinden gitmek risklidir. Zira, devamlı nefsini dinleyen ve heveslerine göre yaşayan kişinin kulakları tıkalı ve gözleri buğuludur. Böylece karanlığında derinleşir ve manası net bilinen ayetlerin anlamlarını da nefsine uydurmaya kalkışır. Bunun sonucunda da, hakikati işitmek ve görmek yerine; nefsine hizmet edecek ve onu sadece dünyalıklara kavuşturacak batıllarla meşgul olur.

Ey kullarını uyaran Allahım! Ayetlerini inkar edenleri uğratacağın azabından, Sana sığınırız. Ey yarattıklarına dilediği şekli veren Allahım! Biz, kalplerinin halini Sana emanet edenlerdeniz. Her türlü nefsani şüpheden arındırmanı, hakikat ile meşgul etmeni, imanımızdaki eksikliği rahmetin ile gidermeni ve İslam yolunda, Senin rızana uygun şekilde, sağlam adımlarla ilerlememiz için yardım etmeni isteyenlerdeniz.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji