Konusu Lokmân’ın oğluna öğütlerini içeren âyetlerde özetlenen şirk inancının yasaklanması, ana babaya saygı gösterip meşrû buyruklarına uyma, sorumluluk duygusu, iyilik için çalışma, sabır, tevazu gibi dinî ve ahlâkî ödevlerdir. Daha sonra putperestleri şirkten vazgeçirmeyi ve onlara kurtuluş yolunu göstermeyi amaçlayan bilgiler, kanıtlar ve uyarılara yer verilmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
الٓمٓ۠ ١
الٓمٓ۠
الٓمٓ۠ hurûf-u mukattaâ harfidir.
الٓمٓ۠
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâaet-i istihlâl ve hüsn-i ibtida (duruma göre güzel lafızların seçilmesi) sanatlarının güzel bir örneğidir.
Kur’ân’daki sûrelerin başı öylesine güzeldir ki muhâtabın dikkatini celb edip hemen etkisi altına alır ve devâmını dinlemeye sevk eder.
Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: “Bunlar Allah'ın Kur’an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz.” (Kurtubî, El- Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.
Bu harf, surenin veya Kur'an'ın adıdır. Yahut karşılık vermek anlamında bir emirdir. Yani Kur'an'a amelinle karşılık ver; onun emirlerini yerine getir; yasakladıklarından kaçının ve onun ahlakıyla ahlaklanın. Yahut “Allah doğru söylemiştir” veya “Muhammed doğru söylemiştir” gibi bir kelamın remzidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ ٢
Kitaptan maksat Kur’an-ı Kerîm veya onun, bu sûrenin öncesinde inmiş olan kısmıdır. Kur’an’ın niteliği olarak zikredilen hakîm kelimesi, onun en doğru ve en yararlı bilgiler içerdiğini ifade eder; 3. âyetteki hüdâ ve rahmet kelimeleri de bu anlamı açmaktadır. Kur’an âyetleri insanlık için bir nimet olmakla birlikte onlardan ancak “güzel işler peşinde olanlar” yararlanabileceklerdir. 4. âyette bu kimselerin özellikleri namazı özenle kılmak, zekâtı vermek ve âhirete kesin olarak inanmak şeklinde özetlenirken Allah’a iman şartının açıkça belirtilmesine gerek görülmemiştir, çünkü 3. âyetin sonundaki muhsin kelimesinin masdarı olan ihsan kavramı Allah’a imanı da içermektedir (İbn Âşûr, XXI, 141). Nitekim bir hadiste, “İhsan Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir” buyurulmuştur (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 5-7).
Bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namazın ve zekâtın farz kılınmadığı dikkate alınırsa buradaki namazı umumi mânada Allah’a “ibadet ve dua” veya o dönemdeki şekliyle namaz, zekâtı da bilhassa o sıralarda putperestlerin zulüm ve baskısı altında büyük sıkıntılar yaşayan müslümanlar için özel bir önem taşıyan “malî dayanışma” olarak anlamak yerinde olur.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 331تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اٰيَاتُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْحَك۪يمِ kelimesi الْكِتَابِ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ
Surenin ilk ayeti ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. تِلْكَ ile ayetlere işaret edilmiştir. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
Müsned olan اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ izafeti, hem muzâf hem de muzâfun ileyhin şanı içindir.
Müsnedin izafetle marife olması, az sözle çok anlam amacı taşımasının yanında işaret edilene tazim ifade eder. Çünkü müsnedin tazim ifade eden bir kelimeye muzaf olması müsnedün ileyhe de tazim kazandırır.
الْحَك۪يمِ kelimesi, الْـكِتَابِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Kitap, bir şahıs özelliği olan hikmetli, doğru karar veren anlamında, ism-i fail kalıbındaki الْحَك۪يمِ ile sıfatlanarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
الْحَك۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
ذَ ٰلِكَ ve تِلْكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan Suresi 57, C. 5, s. 190)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Kitap حَك۪يمِ olarak vasıflanmıştır. Bu kelime hem hikmet hem hüküm manasında olabilir. Yani bu kitap hikmet sahibidir ya da bu kitap diğer kitaplara hâkimdir ve onlar üzerinde gözetleyici, denetleyici ve onların gerçek niteliklerini ortaya koyucudur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 2, c. 2, s. 378)
الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ cümlesinde ism-i fail kalıbı, ism-i mef’ûl manasında kullanılmıştır. Yani kendisine bozukluk gelemeyen, yalan ve çelişki arız olmayan [sağlam kitap] demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir,Yunus/1) Fail-mef’ûl alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Bu surede, Kitab'ın, الْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ [Hikmetli kitap] denilerek hikmet vasfıyla nitelenmesi, bu mübarek surenin atmosferine uygundur. Çünkü hikmet konusu, surede tekrarlanmıştır: وَلَقَدۡ ءَاتَیۡنَا لُقۡمَـٰنَ ٱلۡحِكۡمَةَ أَنِ ٱشۡكُرۡ لِلَّهِۚ [Biz Lokman'a hikmet verdik.] buyurulmuş, dolayısıyla Kur'an'ın lafızlarla konular arasında uygunluk sağlama üslubuna göre bu yüce kitabın sıfatları arasından hikmet vasfının seçilmesi uygun düşmüştür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hikmetli kitap, hikmet içeren, içinde hikmet bulunan kitap demektir. Veya kitap mecazî isnadla Allah’ın الْحَك۪يمِۙ sıfatıyla sıfatlanmıştır. Ayrıca الْحَك۪يمِۙ ifadesinin الْحَك۪يمِۙ قَاءلُهُ (söyleyeni hakîm olan kitabın ayetleri) şeklinde olması da caizdir yani muzâf (قَاءلُ) hazf edilmiş ve yerine muzâfun ileyh (هُ) getirilmiştir. Bu muzâfun ileyh, mecrur iken merfûya dönüşmekle (yani fail durumuna gelmekle) sıfat-ı müşebbehe olan حَك۪يمِ kelimesinde gizlenebilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayet-i kerimede geçen اٰيَاتُ الْكِتَابِ arasındaki izafet مِن manasındadır. (Celâleyn Tefsiri)
اٰيَاتُ الْكِتَابِ ifadesi, işaret isminin haberidir. Ayetlerin ism-i işaretle ifade edilmesinde değerini yüceltmek için bir tenbih vardır. Hikmet sahibi, hidayet, rahmet, vesile ve muvaffakiyet olarak nitelendirilen الْكِتَابِ ’a ayetlerin eklenmesi de buna delildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kitabın hikmet vasfıyla nitelenmesi, Lokman’ın (a.s) hikmetinden bahsetmek maksadına dair berâat-i istihlâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ ٣
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ
هُدًى kelimesi, كِتَابِ ’nin hali olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. رَحْمَةً atıf harfi وَ ’la هُدًى ’e matuftur. Mankus isimdir.
لِلْمُحْسِن۪ينَ car mecruru رَحْمَةً ’e müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) مُحْسِن۪ينَۙ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ
Önceki ayetin devamı olan ayette هُدًى ve رَحْمَةً , önceki ayetteki الْكِتَابِ ’nin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
لِلْمُحْسِن۪ينَ car mecruru, وَرَحْمَةً ’e mütealliktir.
هُدًى ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen وَرَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
هُدًى - رَحْمَةً - مُحْسِن۪ينَۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هُدًى ve رَحْمَةً kelimeleri اٰيَاتُ ’den hal olmak üzere mansubdur. Nasb edilmelerindeki amil, تِلْكَ ’deki işaret manasıdır. Haberden sonra haber veya mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere merfû da olabilirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ [Güzel davrananlar için bir hidayet ve bir rahmet…] ifadesinde masdar, mübalağa için kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bakara Suresinde هُدًى لِّلۡمُتَّقِینَ (Takva sahipleri için doğru yolun ta kendisidir) buyurulmuştur. Burada ise هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ (Ki (her biri) ihsan erbabı için bir hidayet ve rahmettir) buyurulmuştur. Rahmet sıfatı ilave edilmiştir. Bakara Suresinde مُتَّقِینَ, burada ise مُحْسِن۪ينَۙ zikredilmiştir. مُتَّقِینَ, kendini koruyan kişidir. مُحْسِن۪ينَۙ ise hem kendisine hem de başkalarına iyilik yapan kişidir. Yani kendisine yaptığı iyilikle yetinmeyen kişidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 379)
Ayetteki لِلْمُحْسِن۪ينَ [iyi davranan] kelimesi, sadece müminlerden övgü ile bahsedilen yerlerde geçmektedir. Kur'an'ın güzel davrananlara hidayet rehberi ve rahmet olarak tahsis edilmesi, onun başkalarını doğru yola iletmediğini göstermektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Muhsinlere (iyilik yapanlara) bu Kur'an'da indirildiği şekilde amelde ihsan yapanlar. Bakara Suresinin başında هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ (Müttakiler için bir hidayettir. (Bakara Suresi, 2)) buyurulmuştu. Burada ise: “İhsanda bulunanlar için bir hidayet ve rahmettir” buyuruluyor. Nişâbûrî tefsirinde der ki: “Burada ‘muhsinin’ (ihsanda bulunanlar) denildiği için bir de rahmet ilave buyurulmuştur. Çünkü ihsan derecesi takvanın üzerindedir. Çünkü Peygamber (s.a.v), “İhsan, Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na ibadet etmendir.” buyurmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ٤
Zekeve زكو :
زَكاةٌ zekat sözcüğü temelde Yüce Allah'ın bereketinden kaynaklanan artıştır. Hem dünyevi hem de uhrevi işler göz önünde bulundurularak kullanılır.
Ekinde bir artış ve bereket meydana geldiğinde زَكا fiili kullanılmaktadır. Buradan hareketle insanların Yüce Allah'ın hakkından fakirlere verdikleri malın adı olan zekat da buradan gelmektedir. Zekatın böyle adlandırılmasının nedeni ya zekattaki bereket beklentisi ya da bu yolla nefsin tezkiyesidir.
İnsanın nefsini tezkiye etmesine gelince iki şekilde olur: Birincisi fiille olur. Bu övgüye değerdir. İkincisi sözle olur. Âdil birinin başkasını tezkiye etmesi yani onun doğru sözlü, güvenilir veya dürüst olduğunu söylemesi gibi.. İnsanın bunu kendisiyle ilgili yapması ise yerilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 59 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri zekat ve tezkiyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ
اَلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki لْمُحْسِن۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُق۪يمُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُق۪يمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ’e matuftur.
يُؤْتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
يُق۪يمُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
يُؤْتُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru يُوقِنُونَۜ fiiline mütealliktir. İkinci munfasıl zamir هُمْ birinciyi te’kid eder. يُوقِنُونَ haber olup, mahallen merfûdur. يُوقِنُونَ fiili نَ’un sübutu ile merfu muzari fiildir, zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُوقِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi يقن ’dir.
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
Önceki ayetteki مُحْسِن۪ينَ için sıfat konumundaki اَلَّذ۪ينَ , bahsi geçenleri tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için gelmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûlun sıla cümlesi olan يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ cümlesi, يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi olan وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru, önemine binaen amili يُوقِنُونَ fiiline takdim edilmiştir.
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ şeklinde car mecrurun, yani mamulun amili olan يُوقِنُونَ takdim edilmesi, fasılaya riayetle birlikte ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Bakara 4)
Tekid amacıyla tekrarlanan هُمْ zamirinde, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُوقِنُونَ , müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
اَلَّذ۪ينَ ’de cem’ edilen inananların özellikleri namazı kılmak, zekatı vermek, ahirete inanmak olarak sayılmıştır. Bu üslup cem' ma’at-taksim sanatıdır.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiştir. Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı 2010, s.190-91)
بِالْاٰخِرَةِ car mecruru fiile takdim edilmiştir. Çünkü ahirete kesin olarak inanmak zor bir şeydir, çaba gerekir. Görünen şeyleri kabullenmek kolaydır. İnsanların bir kısmı Allah'a inanır ama ahirete inanmaz. Rabbimiz bize Mekke kâfirlerinin durumlarından bir çok yerde bahseder.
Takdim edilen bu هُمْ zamiri, ahirete iman ettiği halde bunun gereğine göre amel etmeyen kişilere ta’riz kabilindendir. Sanki ahirete inananlar sadece ayette zikredilen kişilerdir, onların dışındakiler mümin değildir. Aslında burada iki takdim vardır: هُمْ zamiri ve car mecrurdur.
Ayetin takdiri; وَ يُوقِنُونَۜ بِالْاٰخِرَةِ şeklindedir. Ayetteki وَ harfi hal manasında olabilir. Yani ahirete inanır bir haldeyken namazı ikame edip zekatı verenler demektir. Böylece ahirete inanarak namazı ikame ederler ve ahirete inanarak zekatı verirler manasını taşır. Eğer bu takdim olmadan gelseydi bu manayı taşımazdı. Dolayısıyla onların bu amelleri Allah Teâlâ'nın sevabını arzu etmek ve azabından korkmak sebebiyledir. İşte bu nedenle isim cümlesine ilaveten ahiret gününe iman etmenin ne kadar önemli olduğuna delalet etmek üzere هُمْ zamiri tekrarlanmıştır. Çünkü iman olmazsa hiçbirinin faydası yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 387)
Burada ayet-i kerimede وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ [Onlar ahirete yakîn (yani katî iman) hasıl edenlerin de ta kendileridir.] Bakara Suresinde ise aynı mana şöyle ifade edilmiştir: وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ [Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve inan beslerler. (Bakara Suresi, 4)] Lokman Suresindeki ayetin başında fazladan bir هُمْ zamiri mevcuttur. Allahu alem bunun sebebi surede ahiret ve ahiretle ilgili hallerin ve bununla tehdidin çok geçmesidir.Yaklaşık surenin yarısı bu konulardadır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 386)
Eğer bu sevaplardan murad, İslam dininde bilinen meşhur ameller ise bu takdirde ondan sonraki ayet, o amellerin izahı olur; yok eğer sevaplardan bütün sevaplar kastediliyorsa, bu takdirde bütün ameller içinden bu üç amelin zikre tahsis edilmesi, onların, diğer amellerden daha faziletli ve önemli olduklarını göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٥
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ
İsim cümlesidir. İşaret zamiri اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى هُدًى car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Maksur isimdir. مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru هُدًى ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْمُفْلِحُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُفْلِحُونَ haberi olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. هُمُ الْمُفْلِحُونَ cümlesi, işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُفْلِحُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى هُدًى car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyhin, ism-i işaretle marife olması Rabblerinden hidayet üzere olanların mertebelerinin yüceliğini ifade etmektedir.
هُدًى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
مِنْ رَبِّهِمْ car-mecruru, هُدًى ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْ izafetinde, hidayet üzere olanları tazim ve teşrif için Rab ismi onlara muzâf olmuştur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
علي, isti’la manası taşır. Onlar hidayeti kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. Hidayeti bir binek gibi düşünüp bu insanların hidayetin üzerine bindikleri gibi bir mana dile getirilmiştir. Sanki bineğin, yani hidayetin kontrolü onların elindedir. Tersini söyleyerek mübalağa sanatı (kalb) yapılmıştır. (Kalb sanatında deveye havuzu gösterdi yerine, dikkati çekmek için havuza deveyi gösterdi şeklinde mef‘ûllerin yeri değiştirilir.) Burada da sanki öyle yapılmıştır.
وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ [Onlar, ahirete de kesin olarak iman edenlerin ta kendileridir.] اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ [İşte onlar, Rabbleri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredir.] وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ [Onlar, kurtuluşa erenlerdir.] cümlelerinde, zamirin ve işaret isminin tekrarlanmasıyla ıtnâb yapılmıştır. Bu, onlara çok değer verildiğini ve onların çokça övüldüğünü ifade eder. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)
Rab isminin onlara aid هُمُ zamirine muzâf olması onları hidayete erdirenin onların Rabbi olduğuna, bu hidayette ihlas olduğuna, mahza nasihat ve yönlendirme olduğuna delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 388)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İşaret isminin müsnedün ileyh olduğu cümlede هُمُ الْمُفْلِحُونَ cümlesi, müsneddir. Ya da هُمُ fasıl zamiri, الْمُفْلِحُونَ , müsneddir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tazim içindir.
Haberin الْ takısıyla marife gelişi, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Haberin marife gelmesi ve fasıl zamiri olmak üzere iki unsurla tekid edilen isim cümlesinde haberi الْ takısıyla marife gelişi, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Fasıl zamiri de kasr sebebidir. هُمُ mevsûf/maksurun aleyh, الْمُفْلِحُونَ sıfat/ maksur olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kurtulanlar sadece onlardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasırlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan الْمُفْلِحُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki ayetlerde belirtilen kurtuluşa erenlerin özellikleri sayıldıktan sonra felah hükmünde birleştirilmişlerdir. Cem' ma’at-taksim sanatı oluşmuştur.
اُو۬لٰٓئِكَ ’nin hidayet üzere olanların şanının yüceliğini vurgulamak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُفْلِحُونَ kelimesinin marife oluşu ve fasıl zamiri, sadece onların kurtulduğuna delalet eder. Onlardan başka kurtulan yoktur. İnsan bütün işlerinde felaha ermek ister. O halde Rabbinden bir hidayet üzere olmalıdır. Çünkü bunun dışında bir kurtuluş yolu yoktur. Bu; onlardan olması için, hatta başka hiçbir tarafa yönelmemesi için insanlara verilen bir hibedir, bağıştır. Çünkü bunların dışındakiler zarardadır, sadece bunlar kurtulmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 389)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ | ve |
|
| 2 | النَّاسِ | insanlardan |
|
| 3 | مَنْ | kimi |
|
| 4 | يَشْتَرِي | satın alır |
|
| 5 | لَهْوَ | boş |
|
| 6 | الْحَدِيثِ | hadisi (sözü) |
|
| 7 | لِيُضِلَّ | saptırmak için |
|
| 8 | عَنْ | -ndan |
|
| 9 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | بِغَيْرِ | olmaksızın |
|
| 12 | عِلْمٍ | bilgisi |
|
| 13 | وَيَتَّخِذَهَا | ve onu edinmek için |
|
| 14 | هُزُوًا | alay konusu |
|
| 15 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 16 | لَهُمْ | onlara vardır |
|
| 17 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 18 | مُهِينٌ | küçük düşürücü |
|
Dünyada maddî haz ve mutluluktan başka gayeleri olmayan insanlar, başkalarını da bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak, alıkoymak, boş şeylerle uğraşmak maksadıyla akıl ve bilgi temeline dayanmayan anlamsız, içi boş sözlere (veya bir yoruma göre) çalgılı eğlencelere kendilerini kaptırır, hayatın gayesini bunlardan ibaret görür, bunlara para harcar; bunları konuşup bunları dinlerler; Allah’ın hikmetli, anlam yüklü ve dolayısıyla kurtarıcı âyetleri kendilerine okunduğunda ise büyüklenerek bunlara kulak tıkayıp sırt çevirirler. Böylece inançlı ve inkârcı kesimler arasındaki temel bir mantık ve zihniyet farkı ortaya konmaktadır.
“Eğlendirici söz” diye çevirdiğimiz 6. âyetteki lehve’l-hadîs deyimi klasik tefsirlerin çoğunda mûsiki olarak açıklanmış ve bazı tefsirlerde bu âyete dayanılarak şarkı söylemenin, çalgı çalmanın, dinlemenin, bu işin ticaretini yapmanın haram olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu deyimin şirk inancı içeren sözler veya daha genel olarak insanlar için herhangi bir fayda getirmeyen boş ve lüzumsuz konuşmalar olduğu yolunda görüşler de zikredilmektedir (bu görüşler için bk. Taberî, XXI, 60-63). İmam Mâlik bir soru üzerine âyetteki “Allah yolundan saptırmak için” ifadesine dayanarak, “Eğer (müzik) insanı Allah’a karşı görevlerinden alıkoyuyorsa haramdır” demiştir (Kurtubî, XIV, 54). Kurtubî mûsikinin haram olduğu yolunda aktarılan bazı rivayetleri sıraladıktan sonra ünlü fıkıh bilgini Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye (bk. Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1494) dayanarak kendi görüşünü özetle şöyle belirtir: İnsanların kötü duygularını tahrik eden, haramları öven şarkıların haram olduğu açıktır; ancak bu tür sakıncalar taşımayan mûsiki bayram, düğün gibi sevinçli ve mutlu zamanlarda veya dinlenmeye ve rahatlamaya ihtiyaç duyulduğu durumlarda câizdir (XIV, 55-56).
Bize göre –Taberî’nin de belirttiği gibi (XXI, 63)– lehve’l-hadîs deyiminin özel olarak şarkı ve mûsiki anlamına geldiğine dair âyette herhangi bir işaret bulunmadığına göre bu deyimin anlamını mûsiki olarak sınırlamak doğru değildir. Bu iki âyette özetlenen inkârcı psikoloji ve tavır dikkate alındığında bunun, genel olarak müşriklerin, ilâhî mesajın insanlar üzerindeki etkisini kırmak veya onları alay ve eğlence konusu yapmak için ileri sürdükleri içi boş iddialar, laf cambazlıkları şeklinde yorumlanması uygun olur. Nitekim 6. âyetteki “bi-gayri ilm” (bilgisiz olarak) tabiri de bunu desteklemektedir. Eğer mûsiki, şiir vb. etkinlikler böyle bir kötü amaca alet ediliyorsa bunu yapanlar da âyetteki eleştiri kapsamına girer. Ayrıca burada, sadece o dönemdeki inkârcıların söz konusu tutumları değil, hangi dönemde olursa olsun “Allah’ın yolu”nu tıkama amacına yönelik zihniyet ile bunun ürünü olan tavır, tenkit ve faaliyetler de eleştirilmektedir.
“Tür” diye çevirdiğimiz zevc kelimesi, sözlükte “eş, bir şeyin zıt yönden dengi, eşiti, birleşik varlığın her bir ögesi” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî kelimeyi, “varlıklar topluluğunu oluşturan her bir tür” anlamında da açıklamış olup (el-Müfredât, “zvc” md.) meâlde bu açıklama dikkate alınmıştır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 333-334Hadese حدث :
حُدُوثٌ bir âraz ya da cevher olsun, bir şeyin başta yok iken sonradan var olmasıdır. إحْداثٌ ise bir şeyi icad etmektir. Duyarak veya vahy yoluyla insana uyanıkken ya da uykusunda gelen her söze حَدِيثٌ adı verilir.
حادِثَةٌ başa gelen büyük felakettir ve çoğulu حَوادِثٌ olarak gelir. Mufaale ve tefâul babı formlarındaki kullanımları birlikte ya da karşılıklı olarak konuşmak anlamına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 36 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hadis, hâdise, ihdas, havâdis ve muhaddistir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواًۜ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ cümlesine matuftur. مِنَ النَّاسِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشْتَر۪ي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشْتَر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهْوَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَد۪يث muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِ harfi, لِيُضِلَّ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يَشْتَر۪ي fiiline mütealliktir.
يُضِلَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru يُضِلَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِغَيْرِ car mecruru يَشْتَر۪ي ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. عِلْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَ atıf harfidir.
يَتَّخِذ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُزُواً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَشْتَر۪ي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dır.
يَتَّخِذَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُضِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُه۪ينٌ kelimesi عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُه۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنَ النَّاسِ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ cümlesinde istiare sanatı vardır. Zulüm, satın almak manasındaki يَشْتَر۪ي fiiline nisbet edilerek, alınıp satılabilen maddi bir varlığa benzetilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf لَهْوَ الْحَد۪يثِ izafetinde, لَهْوَ sıfat olmasına rağmen الْحَد۪يثِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Eğlencelik asılsız ve faydasız söz’, yerine [sözün faydasızı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
Sebep bildiren cer harfi lâm-ı ta’lilin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, يَشْتَر۪ي fiiline mütealliktir.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzaf olan سَب۪يلِ ’in şanı içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki ayetteki Rab isminden bu ayette, Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ yol demektir (hakiki mana, müstearun minh, yani benzetilen, müşebbehün bih). Ayette din (müstearun leh yani müşebbeh, benzeyen) manasında müstear lafız olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh zikredilmiştir.
وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً cümlesi … لِيُضِلَّ cümlesine atfedilmiştir.. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هُزُواً ’deki nekrelik, tahkir ifade etmektedir.
لَهْوَ ve هُزُواً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
لَهْوَ - هُزُواً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi; hidayete rağbet ettirmek için bahse konu olan kişinin adının zikredilmeyip ismi-i mevsûlle anlatılması için olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ [İnsanlardan öylesi var ki, boş lafı satın alır.] cümlesinde, istiâre-i tasrîhiyye vardır. Bunu yapanların durumu, mal satın alıp zarar eden kimsenin durumuna benzetilmiş ve يَشْتَر۪ي (satın alır) lafzı istiare-i tasrîhiyye yoluyla, يستبدل / değiştirir manasında müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مِنَ النَّاسِ şeklindeki müsnedin takdimi, acayip haberi dinlemeye teşvik içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet لَهْوَ الْحَد۪يثِ yani eğlencenin söze izafe edilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı muzāfı beyan etmek olup مِن manalı (Yani muzāf ile muzâfun ileyh arasında مِن ’in var kabul edildiği izafet türü) bir izafettir. Bu izafet, صُفَّةُ خّزٍ (ipek örtü), بَابُ سجٍ (tahta kapı) sözleri gibi bir şeyin, kendisinden mamul olduğu şeye muzaf olmasıdır. Buna göre mana, مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ مِنَ الْحَد۪يثِ [laftan ibaret bir eğlence satın alan] şeklinde olur; zira eğlence laftan da olur, başka şeyden de olur; burada ‘laf’ diyerek beyan edilmiştir. Laftan maksat da dinen hoş görülmeyen laftır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayette لَهْوَ ve لَهْوَ الْحَد۪يثِ kavramları açıklandıktan sonra ayetin nüzul sebepleri zikredilmektedir. Bu ayet Nadr b. Hâris hakkında nazil olmuştur. Nadr b. Hâris ticaretle uğraşırdı. İran’a gider, acemlerin haberlerini -bazı rivayetlerde acemlerin kitaplarını satın alır ve onları Kureyş’e anlatarak: Muhammed size Ad ve Semud kavmini anlatıyor. Ben de size Rüstem, İsfendiyar ve Kisraların haberlerini anlatıyorum derdi.
Sâmerrâî’ye göre bu ayete her ne kadar nüzul sebebi zikredilmiş olsa da ayetin sadece bu nüzul sebebiyle ve hakkında indiği kişiyle sınırlandırılması doğru değildir. Çünkü ayet, zikredilen vasfı taşıyanların genelini kapsamaktadır. لَهْوَ, iyilikten alıkoyan her batıldır. لَهْوَ الْحَد۪يثِ ise eğlenmek için anlatılan aslı esası olmayan efsaneler, sözler ve hurafelerdir. Şarkı ve kötü söz söylemek de لَهْوَ الْحَد۪يثِ ’ten sayılmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 341)
لَهْوَ الْحَد۪يثِ : Aslı olmayan sözler, boş efsaneler, komik laflar ve anlamsız konuşmalar gibi insanı oyalayan ve işinden alıkoyan şeylerdir.
الْحَد۪يثِ ise az ya da çok söz için kullanılır. Çünkü söz, azar azar oluşur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Taberi, ayet-i kerimede zikredilen “boş söz”den maksadın, kişiyi Allah yolundan alıkoyan ve Allah ve Resulü tarafından yasaklanan her türlü söz olduğunu söylemiş ve ayet-i kerimenin umumî olan ifadesinin bunu gerektirdiğini beyan etmiştir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
اشترى لهوالحديث ifadesinde istiare vardır. Burada satın alma manasındaki إشترى ile kastedilen, bir şeyi diğer bir şeyle değişmektir. Bir şeyi, satmak da böyledir. O da bir şeyi diğeriyle değişmek anlamındadır. Buna göre, bu sözle yerilen şey, sanki eğlendirici sözü (لَهْوَ الْحَد۪يثِ) dinlemeyi, Kur'an dinlemeye, onun adabıyla edeplenmeye, onun sebeplerine yapışmaya tercih etmektir. لَهْوَ الْحَد۪يثِ ifadesinin içine şarkı-türkü dinleme, ahlaksızca sözler, alaycı şakalar ve benzeri davranışlar girer. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan مُه۪ينٌ , mezid افعال babının mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafir ve münafıkların azabını ifade ettiği söylenmiştir. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsm-i fail vezninde gelen مُه۪ينٌ , hor gören, aşağılayan demektir. عَذَابٌ ‘nun مُه۪ينٌ ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ ’daki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen مُه۪ينٌ۟ ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
يَشْتَر۪ي - اُو۬لٰٓئِكَ müfred ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. Ayetin başında bahsi geçenler müfret gaib zamirle anılırken, son cümlede cemî gaib zamire geçilmiştir.
عَذَابٌ - مُه۪ينٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | تُتْلَىٰ | okunduğu |
|
| 3 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 4 | ايَاتُنَا | ayetlerimiz |
|
| 5 | وَلَّىٰ | sırtını döner |
|
| 6 | مُسْتَكْبِرًا | büyüklük taslayarak |
|
| 7 | كَأَنْ | sanki |
|
| 8 | لَمْ |
|
|
| 9 | يَسْمَعْهَا | onları hiç işitmemiş |
|
| 10 | كَأَنَّ | sanki |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | أُذُنَيْهِ | kulaklarında |
|
| 13 | وَقْرًا | ağırlık varmış |
|
| 14 | فَبَشِّرْهُ | ona müjdele |
|
| 15 | بِعَذَابٍ | bir azabı |
|
| 16 | أَلِيمٍ | acıklı |
|
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُتْلٰى elif üzere mukadder damme ile mebni meçhul muzari fiildir. عَلَيْهِ car mecruru تُتْلٰى fiiline mütealliktir. اٰيَاتُنَا naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı وَلّٰى مُسْتَكْبِراً ‘dir.
وَلّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مُسْتَكْبِراً kelimesi وَلّٰى ’daki failin hali olup fetha ile mansubdur. كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا cümlesi, وَلّٰى ’daki failin ikinci hali olarak mahallen mansubdur.
كَاَنْ kelimesi كَاَنَّ ’den muhaffedir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَاَنْ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَمْ يَسْمَعْهَا cümlesi, كَاَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَسْمَعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ cümlesi, كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا ’dan bedel olarak mahallen mansubdur.
كَاَنَّ harfi اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de cümleyi tekid eder.
ف۪ٓي اُذُنَيْهِ car mecruru كَاَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقْراً kelimesi كَاَنَّ ’nin muahhar ismi olup fettha ile mansubdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette birincisi müfred, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلّٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُسْتَكْبِراً ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن جاءك فبشّره (Sana gelirse müjdele) şeklindedir.
بَشِّرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِعَذَابٍ car mecruru بَشِّرْ fiiline mütealliktir. اَل۪يمٍ kelimesi عَذَابٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَشِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَل۪يمٍ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ
Şart üslubunda gelen ayet, önceki ayetteki sıla cümlesi olan …يَشْتَر۪ي لَهْوَ ’ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا , cümleye muzaf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır.
Şart cümlesi olan تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا , aynı zamanda cevap cümlesine müteallık olan اِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُتْلٰى fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naibu faile takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen اٰيَاتُنَا izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan ayetler tazim edilmiştir. Ayetlerin azamet zamirine isnad edilmesi bu ayetlerin bütün kemâl vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır. Onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmiştir.
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
فَ karinesi olmadan gelen وَلّٰى مُسْتَكْبِراً cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُسْتَكْبِراً kelimesi وَلّٰى ’daki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَلّٰى fiilindeki failin hali olan مُسْتَكْبِراً , ism-i fail kalıbında gelerek hudûs ve yenilenme ifade etmiştir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan lafızlardır.
كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا cümlesi وَلّٰى ’daki failin ikinci halidir. كَاَنْ ‘in dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Tekid ve teşbih ifade eden كَاَنْ, muhaffefe كانّ ’dir. İsmi mahzuftur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَمْ يَسْمَعْهَا cümlesi كَاَنْ ’in haberidir. İsminin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Tekid ve teşbih harfi كَاَنَّ ’nin dahil olduğu كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ cümlesi, makablindeki كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا cümlesinden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ٓي اُذُنَيْهِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. وَقْراًۚ muahhar mübtedadır.
وَقْراًۚ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir ifade eder.
كانَّ , çoğunlukla müşâbehet için kullanılır. Bu ayette olduğu gibi bu harfi müşebbeh ve müşebbehün bih takip eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Ayetteki teşbihler, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak bütün çeşitleriyle cüssedeki büyüklüğü ifade eder. Kuvvetli olmak, çokluk, yaşlılık ve ahlaksızlık manasında mecazdır. Hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Kuvvetli olmak; kişideki cüssenin büyüklüğüne benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/217) Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Ayette makam karinesi ile مُسْتَكْبِراً , kibirlenmek anlamındadır.
يَسْمَعْهَا - اُذُنَيْهِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada إنْ değil, اِذَا buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. Dolayısıyla ayet onlara ayetlerin okunduğunu ve onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini ifade eder. تُتْلٰى fiili, muzari olarak gelerek, bu okumanın tekrarlandığına delalet etmiştir. Okumanın tekrarlanması üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ama onlar kibirlenerek yüz çevirmişlerdir.
اٰيَاتُنَا ibaresinde ayetler lafzı, ayetleri yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için Allah'a ait zamire izafe edilmiştir. Sadece yüz çevirdikleri zikredilmemiş, müstekbir oldukları da zikredilmiştir. Bu kelime gelmeseydi büyüklenmeden yüz çevirdikleri ihtimali taşırdı. Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek çirkin bir davranıştır, büyüklenmek de buna eklenince bu çirkinlik artmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 397)
كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراً [Sanki kulaklarında ağırlık vardır.] cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. Teşbih edatı söylenmiş, vech-i şebeh söylenmemiştir. Böylece mürsel mücmel bir teşbih olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet “كَاَنَّ ile başlayan iki cümlenin i‘râbdan mahalli nedir?” dersen şöyle derim: Birinci cümle مُسْتَكْبِراً ’den; ikinci cümle لَمْ يَسْمَعْهَا ’dan haldir. Sözü kesip yeni bir söze başlama (isti’nafiyye) cümleleri olmaları da caizdir. Şeddesiz كَاَنْ ’in aslı كَأنْهُ olup zamir, şan zamiridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri, إن جاءك (Eğer sana gelirse …) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve tahkir manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
عَذَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan بِعَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يمٍۙ ile sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
بِعَذَابٍ ‘in sıfatı olan اَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
عَذَابٍ - اَل۪يمٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir (ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ [Onu, elem verici bir azapla müjdele!] cümlesinde alay üslubu vardır. Çünkü müjde, sadece hayırda olur. Müjdenin şerde kullanılması alay ve istihza ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Azapla müjdelemek ifadesinde istiare vardır. Uyarmak, ikaz etmek; müjdelemeye benzetilmiş, tehekküm ve alay maksadıyla bu istiare yapılmıştır. Câmi’; her ikisinde de sürura kavuşmak olmasıdır. İnzar masdarı tebşir masdarına benzetilmiş, sonra bu masdarlardan fiil türetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Son derece elem veren azap, mutlaka ona erişecektir. Burada müjdeleme ifadesinin kullanılması, onlarla istihza içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
عَذَابٌ عَظ۪يمٌ Azim azab ifadesi 14 kere geçerken عَذَابٌ اَل۪يمٌ ifadesi 46 kere geçmiştir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ ٨
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّع۪يمِۙ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
صَّالِحَاتِ , sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu müsnedün ileyh, لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِ cümlesi müsneddir.
اِنَّ ’nin ismi olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Müsnedün ileyhin, ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek, bahsi geçenleri tazim ve teşvik içindir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ النَّع۪يمِ muahhar mübtedadır.
Ayet-i kerimede لَهُمْ car mecruru, cennetlere takdim edilerek ihtisas ifade edilmiştir. Çünkü naîm cennetleri sadece iman edip salih amel yapanlara mahsustur. Hemen arkasından orada ebedi kalacakları zikredilmiştir. Bu asla değişmeyecek vaattir çünkü Azîz Hakîm Allah'ın vaadidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 399)
Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. , لَهُمْ sıfat/maksurun aleyh, جَنَّاتُ النَّع۪يمِ mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Naim cenneti onlara tahsis edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Az sözle çok anlam ifade eden جَنَّاتُ النَّع۪يمِ izafetinde, sıfatın mevsufuna izafeti söz konusudur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 20, c.7, s.238)
Ayetin metninde ters bir izafe ile جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ [naîm cennetleri] denilmesi, mübalağa içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Denilmiştir ki النَّع۪يمِ (nimet) cenneti, sekiz cennetten biridir. Sözü edilen sekiz cennetin isimleri şöyledir: Dâru'l-Celâl. Dâru's-Selâm, Dâru'l-Karâr, Adn Cenneti, Me'vâ Cenneti, Huld Cenneti, Firdevs Cenneti ve Naîm Cennetidir. Vehb b. Münebbih İbn Abbas'tan bunu böyle rivayet etmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٩
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ
خَالِد۪ينَ önceki ayetteki لَهُمْ zamirinden hal olup, nasb alameti ي ’dir. ف۪يهَا car mecruru خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. وَعْدَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, وعد ( vadetti.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.
حَقاًّ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Öncekini te’kid eder.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) خَالِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ
Ayet, fasılla gelmiştir. خَالِد۪ينَ , önceki ayetteki لَهُمْ zamirinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
ف۪يهَاۜ car-mecruru, ism-i fail veznindeki خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.
وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّ istînâf cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. وَعْدَ , takdiri, وعد الله (Allah vadetti) olan mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf وَعْدَ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan وَعْدَ , şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet, bu vaadin gerçek, mutlak ve mükemmel olduğunu, şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
Müstenefe olarak önceki manayı tekid için gelen ve حَقاًّ kelimesinin işaret ettiği cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
حَقاًّ , takdiri حقّ [Gerçek oldu] olan mahzuf fiilin, mef’ûlu mutlakıdır. Mef’ûlu mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّ [Allah’ın gerçek vaadi olarak] ifadeleri tekid edici iki masdardır; birincisi kendi fiilini, ikincisi başkasını tekid etmektedir; çünkü [onlar için cennetler vardır] sözü, Allah onlara cennetler vadetti, anlamındadır. حَقاًّۜ masdarı ise sebat manasına delalet etmektedir; onunla da vaat manası tekid edilmiş ve (onlar için cennetler vardır) ifadesi her ikisiyle tekid edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Cümle, وَعْدَ اللّٰهِ cümlesine atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ isimleri marife gelmiştir. Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.
Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayet umum ifadesiyle tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu iki sıfat elif-lâm ile marife olarak gelmiş, عَز۪يزُ - حَك۪يمٌ buyurulmamıştır. Böylece bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Nekre olarak gelseydi bu sıfatlarda benzerinin olduğu ihtimalini taşırdı. Bu açıklamadan sonra niçin aynı surede bu iki ismin nekre olarak da geldiği sorulabilir. Lokman Suresi 27. Ayette عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ şeklinde gelmiştir.
Bu soruya ayetlerin siyakının farklı olduğunu söyleyerek cevap verebiliriz. Önceki ayet, Allah'ın ayetlerini alay konusu edinen kibirliler konusunu takiben gelmiştir. Bu kişiler ve dalalete düşürdükleri kişilerin karşılaşacağı cezalarla tehdit ve bu kişilerin dostlarının başına gelmesine sebep oldukları cezalar zikredilmiş ve bu da bu iki sıfatın marife olmasını gerektirmiştir. Çünkü bu sıfatların sahibi olan zat, bu fiilleri yapan her sınıfı cezalandıracak ve kimse O’na engel olamayacaktır. Böylece hiç kimsenin, O’nun yaptıklarına engel olabilecek başka bir عَز۪يزُ ve حَك۪يمُ olduğunu zannetmemesi gerekmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 400)
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
Ayetin bu cümlesi Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Kâfirler için مُه۪ينٌ ve اَل۪يمٍ bir azap olduğu zikredildikten sonra bunların mukabili olan iman edip salih amel yapanlarla mükâfatları olan naîm cennetlerinden bahsedilmiştir. Dalalette olan alaycı kişilerin karşılaştığı مُه۪ينٌ ve اَل۪يمٍ bir azaba mukabil olarak zikredilecek en münasip sıfat naîm cennetleridir. مُه۪ينٌ ve اَل۪يمٍ azabda olanların sahip olduğu hiçbir nimet yoktur. Dolayısıyla bu makamda cennetlerin naîm kelimesine izafe edilmesi çok münasiptir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 399)
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 2 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 3 | بِغَيْرِ | olmadan |
|
| 4 | عَمَدٍ | bir direk |
|
| 5 | تَرَوْنَهَا | görebildiğiniz |
|
| 6 | وَأَلْقَىٰ | ve attı |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْأَرْضِ | yere |
|
| 9 | رَوَاسِيَ | sağlam ve yüksek dağlar |
|
| 10 | أَنْ | diye |
|
| 11 | تَمِيدَ | sarsar |
|
| 12 | بِكُمْ | sizi |
|
| 13 | وَبَثَّ | ve yaydı |
|
| 14 | فِيهَا | orada |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | كُلِّ | her çeşit |
|
| 17 | دَابَّةٍ | canlıyı |
|
| 18 | وَأَنْزَلْنَا | ve indirdik |
|
| 19 | مِنَ | -ten |
|
| 20 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 21 | مَاءً | bir su |
|
| 22 | فَأَنْبَتْنَا | ve bitirdik |
|
| 23 | فِيهَا | orada |
|
| 24 | مِنْ | -ten |
|
| 25 | كُلِّ | her |
|
| 26 | زَوْجٍ | çift- |
|
| 27 | كَرِيمٍ | güzel (bitkiler) |
|
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا
Fiil cümlesidir. خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
بِغَيْرِ car mecruru سَّمٰوَاتِ mahzuf haline mütealliktir. عَمَدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَرَوْنَهَا cümlesi, عَمَدٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
تَرَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Ayet-i kerimede geçen عَمَدٍ lafzı direk manasında olan عِمَاد kelimesinin çoğuludur. (Celâleyn Tefsiri)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru اَلْقٰى fiiline mütealliktir. رَوَاسِيَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, خشية أن تميد (bitip tükenmesinden korkarak) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَم۪يدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى’dir. بِكُمْ car mecruru تَم۪يدَ fiiline mütealliktir. بَثَّ atıf harfi وَ ’la اَلْقٰى fiiline matuftur.
بَثَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يهَا car mecruru بَثَّ fiiline mütealliktir. مِنْ ba’diyyedir. مِنْ كُلِّ car mecruru بَثَّ fiiline mütealliktir. دَٓابَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. 2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. مَٓاءً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْبَتْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru اَنْبَتْنَا fiiline mütealliktir. مِنْ ba’diyyedir. مِنْ كُلِّ car mecruru اَنْبَتْنَا fiiline mütealliktir. زَوْجٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَر۪يمٍ kelimesi زَوْجٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
اَنْبَتْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبت ’dir.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
تَرَوْنَهَا cümlesi, عَمَدٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَمَدٍ’deki nekrelik, nev ifade eder.
تَرَوْنَهَا [Onları görüyorsunuz] cümlesindeki zamir, göklere aittir. Bu, insanların gökyüzünü direksiz görmelerini, [direkler olmaksızın] sözüne delil getirmektir. Nitekim sen, arkadaşına; “Beni görüyorsun, ne kılıcım ne mızrağım var!” dersin. تَرَوْنَهَا [Onları görüyorsunuz] ifadesinin îrabdan mahalli yoktur; çünkü istînâf cümlesidir veya عَمَدٍ kelimesinin sıfatı olarak mahallen mecrur olup, görülen direkler olmaksızın yani “Allah Teâlâ o gökleri görülmeyen direklerle dikti.” demektir. Bu, Allah Teâlâ gökleri kudretiyle tutuyor, demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki تَرَوْنَهَا hususunda şu iki izah yapılmıştır: 1) Buradaki zamir, göklere râcîdir. Buna göre mana, “kendisini” gördüğünüz o gökler bir direk üzerinde değildir. Sizler onları işte böylece direksiz olarak görmektesiniz, şeklindedir.
2) Bu zamir, “direk” kelimesine râcîdir. Buna göre mana, “Görünmeyen direkler olsa bile sizin görebileceğiniz direkler olmaksızın…” şeklindedir. Binaenaleyh bütün bunlar Allahu Teâlâ'nın kudret ve iradesiyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelamın içeriği, Allah'ın, sonsuz kudret demek olan izzetine ve sonsuz olan hikmetine delil gösterilmektedir ve yine bu kelam, tevhid temelini hazırlamaktadır; bunu açıklamaktadır; ortak koşmak fikrini de tamamen çürütmekte ve şirk ehlini susturmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ
Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi وَ ’la …خَلَقَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur فِي الْاَرْضِ , konudaki önemine binaen mef’ûl olan رَوَاسِيَ ’ye takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَم۪يدَ بِكُمْ cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlun lieclih konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la … اَلْقٰى فِي الْاَرْضِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فِي الْاَرْضِ ve ف۪يهَا car-mecrurundaki الْاَرْضَ ’ya aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen dünya, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Yeryüzündeki yaratılmışlar, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Muzafun ileyh olan دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev içindir.
بَثَّ fiiline müteallik مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ ’deki مِنْ , teb’iz manasındadır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
الْاَرْضِ - رَوَاسِيَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ [sizi sarsar diye] ibaresi Allah'ın insan üzerindeki nimetleri ve rahmeti açıklanmak istendiği için zikredilmiştir. Bu, surenin başında zikredilen هدى ورحمة (hidayet ve rahmet) ibaresiyle de irtibatlıdır. Çünkü insanların arzın üzerinde sallanmaması da Allah'ın onlara olan rahmetinin bir göstergesidir.
جِبال yerine رَوَاسِيَ kelimesinin tercih edilmesi, bu kelimenin ifade ettiği sabit olma manası dolayısıyladır. Bu mana جِبال kelimesinde yoktur. Bu dağların kıyamet gününde yıkılıp yok olmasından bahsedilirken de رَوَاسِيَ kelimesi kullanılmamıştır. Aksine böyle yerlerde جِبال kelimesi tercih edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 402)
وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنَ السَّمَٓاءِ , mef’ûl olan مَٓاءً ’e konudaki önemine binaen takdim edilmiştir.
Aynı üslupta gelen فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَنْزَلْنَا - اَنْبَتْنَا fiilleri, azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Burada iltifat yoluyla indirmek fiili أَنْزَلْنَا şeklinde Allah Teâlâ'ya ait zamire isnad edilmiştir. Bu da insan için suyun önemli olması sebebiyledir.
Önceki cümledeki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.
مَٓاءً ’deki nekrelik, kesret ve tazim, زَوْجٍ ’deki nekrelik ise kesret ve nev ifade eder.
زَوْجٍ ‘un sıfatı olan كَر۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
سَّمَٓاءِ - سَّمٰوَاتِ kelimeleri arasında iştikak cinası, سَّمَٓاءِ - مَٓاءً kelimeleri arasında ise cinas-ı nakıs ve bu gruplardaki kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
خَلَقَ (Yarattı) - اَلْقٰى (Attı) - بَثَّ (Yaydı) şeklinde III. şahıs kipi fiillerden sonra (gökten indirdik) şeklinde I. çoğul kipinin kullanılarak III. şahıstan I. şahsa dönüş (iltifat) yapılmıştır. Bu, Allah'ın şanını yüceltmeyi ve nimet elde etme makamının hakkını tam vermeyi ifade eder. Bu da edebî sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Tefsîru'l Kebîr'de şöyle yazılıdır: Suyun indirilmesi her yerde çok görülen ve her zaman tekrarlanan açık bir nimettir. Bu sebeple Allah Teâlâ insanın kendi nimetlerine şükretmesi için ve böylece Allah’ın ona olan rahmetinin artması için, onun dikkatini çekerek bu fiili açıkça kendisine isnad etmiştir.
Âşûr ise şöyle demiştir: Gaibden mütekkellime iltifat, insanlar için çok tekrarlanan bu nimetin önemi sebebiyledir.
Ayetteki مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ [her çeşitten değerli bitkiler] ifadesi “her çeşitten kalitesi üstün, iyiliği ve faydası çok anlamında olup زَوْجٍ lafzı da burada sınıf, cins, çeşit, tür, grup anlamına gelir. Bunu da Allah Teâlâ’nın وَكُنتُمۡ أَزۡوَ ٰجا ثَلَـٰثَة [Sizler üç gruba ayrılmış olacaksınız. (Vakıa Suresi, 7)] وَءَاخَرُ مِن شَكۡلِهِۦۤ أَزۡوَ ٰجٌ [Ve buna benzer başka cinsten (azap). (Sad Suresi, 58)] ayetlerinde dile getirdiğini belirtmektedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 403)
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟ ١١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هَٰذَا | işte bunlar |
|
| 2 | خَلْقُ | yarattıklarıdır |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | فَأَرُونِي | gösterin bana |
|
| 5 | مَاذَا | ne? |
|
| 6 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 7 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 10 | بَلِ | doğrusu |
|
| 11 | الظَّالِمُونَ | o zalimler |
|
| 12 | فِي | içindedirler |
|
| 13 | ضَلَالٍ | bir sapıklık |
|
| 14 | مُبِينٍ | açık |
|
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. خَلْقُ اللّٰهِ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم صادقين في دعواكم عبادة غير الله فأروني (Allah'tan başkasına kulluk etme davanızda sadıksanız bana gösterin) şeklindedir.
اَرُون۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İstifham ismi مَاذَا amili خَلَقَ ’nın mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. خَلَقَ الَّذ۪ينَ cümlesi اَرُون۪ي ’nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِه۪ۜ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَرُون۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), ta’riz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟
İsim cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. الظَّالِمُونَ mübteda olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. ف۪ي ضَلَالٍ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُب۪ينٍ۟ kelimesi ضَلَالٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) الظَّالِمُونَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
مُب۪ينٍ۟ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade etmiştir.
Önceki ayette yaratılanların sıralanmasıyla yapılan taksim هٰذَا ‘da cem edilmiştir.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَا ile Allah’ın yaratıcı kudretine işaret edilmiştir. Allah’ın yaratması, elle tutulur gözle görülür bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Veciz ifade kastına matuf خَلْقُ اللّٰهِ izafetinde Allah lafzına muzaf olması خَلْقُ için tazim ve teşriftir. Müsnedün ism-i celâle muzâf olması, aynı zamanda müsnedün ileyhin de tazimini ifade eder. Yaratmanın bütün kemâl vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden sonra zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için zikredilmesinde, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan خَلْقُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
خَلْقُ ’nun, ism-i mevsûl yerine masdarla gelmesi, masdara isnad alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
Müsnedün ileyhin işaret ismi ile marife olması işaret edileni en güzel şekilde temyiz etmek içindir. Böylece muhatabın zihninde müsnedün ileyh daha iyi yerleşir. Muhatap tarif edilen şeyi daha iyi tasavvur eder, daha iyi tanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdarlarla yapılan niteleme ve betimlemelerin anlamlarında mübalağa vardır. (Şerîf er- Râdî, Kur'an Mecazları)
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ [Bu, Allah'ın yarattığıdır.] cümlesinde, mübalağa ifade etmek için, ism-i mef’ûl yerine masdar kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir)
Burada خلق şeklindeki masdarla ism-i mevsûlun, yani mahlukatın kastedilmiş olması mümkündür. Bu kelimeyle semâvâtta ve başka yerlerde yarattığı zikredilen mahlukata işaret edilmiştir. Bu kelimeyle yaratma fiili de kastedilmiş olabilir, yani işte bu onun sanatıdır, onun fiilidir buyurulmuştur. İşaret ismi onun sanatının eşsizliğini ve fiilinin güzelliğini göstermek içindir. Her iki manayı murad etmek için gelmiş olabilir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 405)
فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , takdiri إن كنتم صادقين في دعواكم عبادة غير الله [Allah'tan başkasına kulluk davanızda doğru söylüyorsanız...] olan mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi olan فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve teheddî manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
İstifham üslubunda talebi inşaî isnad مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ cümlesi, üç mef’ûle müteaddi olan ve burada haber verin manasındaki اَرُون۪ي fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. İstifham harfi مَاذَا mübteda, خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ cümlesi, haberdir. İsim cümlesi formunda gelmesi sübut ve istimrar, haberin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru kastı taşımadığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teala olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
خَلَقَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. Car mecrur مِنْ دُونِه۪ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِه۪ izafetinde دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.
مَاذَا ve هٰذَا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, خَلْقُ - خَلَقَ kelimeleri arasında ise iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, sanatları vardır.
Ayet-i kerimede geçen مَا istifham-ı inkâri olup ذَا mübteda ve الَّذ۪ي manasında olup sılasıyla birlikte haberidir. اَرُون۪ي fiili amelden ta'lik edilmiş olup, mâ-ba’di, iki mef’ûlu yerine kaimdir. (Celâleyn Tefsiri)
دُونِه۪ٓ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)
مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ [Allah'ın dışındakiler ne yarattı?] sorusu, kınama ve susturma ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sadece soru manasının anlaşılması için soru harfi olarak مَا değil مَاذَا gelmiştir. مَا gelseydi hem soru hem de ism-i mevsûl manası anlaşılabilirdi. Soru hem taciz hem de alay içindir. Bu manalar ism-i mevsûlde yoktur. İsm-i mevsûlden bunların yarattığı bir şey varsa bunların görülmesi istenir. Yani onun yarattığı şeyi bana göster demektir. Bu manada şöyle deriz: هذا ما كتبه (Bu, onun yazdığıdır). أرني ما كتب (Onun yazdığını bana göster.) Yani ism-i mevsûl olursa hem onun bir şey yazdığı manası hem de yazdığını kendisine göstermesini isteme manası taşır. Bu manalardan uzaklaşmak ve sadece onların bir şey yarattıklarını sormak, istifham manasını kesinleştirmek, ism-i mevsûlün diğer manasını ortadan kaldırmak için soru harfi olarak مَا değil مَاذَا gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 405)
أرني emir fiili taciz; yani muhatabın emredilen fiili yapmaya kādir olmadığını ifade etmek için gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah, inkârcılara Kur'an’la meydan okumuş ve onları aciz bırakmıştır. Onların, gelen her yeni ayet karşısında aciz kalmaları, Allah’ın kudretinin mükemmelliğini ve insanoğlunun bu kudret karşısındaki acziyetini göstermektedir.Yüce Allah’ın فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ sözü, Allah’ın kudretinin kemâlini ve beşerin acizliğini ortaya koymaktadır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟
İstînâfiyye olan cümlede بَلِ , idrâb harfi, intikal içindir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟ , mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
ضَلَالٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir ifade eder.
ف۪ي ضَلَالٍ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
ضَلَالٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.
ضَلَالٍ için sıfat olan مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَلْ atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
بَلْ harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟ [Bilakis o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedir.] cümlesinde, daha fazla kınamak ve onların son derece zalim ve cahil kişiler olduğunu tescil etmek için, zamir yerine açık isim kullanılmıştır. Bu manalar kastedilmeseydi: هُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟ (Bilakis onlar, apaçık sapıklık içindedir.) denilirdi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
10 ve 12. ayetler:
Bu ayet-i kerimedeki iltifat suyun ve bitkilerin hayatımızdaki önemini ifade etmek üzere gelmiştir. Onlarsız hayat olmaz. Sonra tekrar gaibe dönülmüş ve O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra, telezzüz ve bereketlenme için ism-i celâl gelmiştir. Sonra tekrar mütekellime dönülmüştür. Bunda da tehdit vardır. دُونِه۪ۜ ile yine gaibe dönülmüştür. Allah Teâlâ’nın yaratmasının azametine işaret için iltifat yapılmıştır. Beşer için böylesi bir yaratma mümkün değildir. Bu ayet-i kerimede başka bir iltifat daha vardır. O da ayette yer alan muhatap zamirler nedeniyle ayetin son kısmında أنتم şeklinde gelmesi gereken kelimenin iltifat sanatı sebebiyle الظَّالِمُونَ şeklinde gelmesidir. Bunun da iki sebebi vardır:
a) Ayetteki hitap umumidir. Ama muhatapların hepsi apaçık bir dalalette değildir. Sadece zalimler apaçık dalâlettedir.
b) Zalimlerin tescili içindir. Onlar yani apaçık dalalette olanlar zalim sıfatıyla damgalananlardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Hayır, zalimler apaçık bir sapıklıktadır” onları azarlamaktan hiç kimsenin gözünden kaçmayan sapıklıklarını tescile döndü. Zamir yerine zahir (الظَّالِمُونَ) konulması onların şirk yüzünden zalim olduklarını göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
عَذَابٍ اَل۪يمٍ - جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ - زَوْجٍ كَر۪يمٍ - لْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ gibi ayet sonlarında fasılalara riayet edilmiştir. Edebiyatta bu sanat türüne seci denir. Secinin en üstünü, tarafların birbirine eşit, tekellüf ve tekrardan uzak olmasıdır. Bu, Kur'an-ı Kerim ayetlerinin sonlarında çok bulunur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Eğlenmek kolaydır. Kendini ve başkalarını güldürmek uğruna edebin sınırlarını aşarak eğlendirmek de kolaydır. Edepsizlik, dipsiz kuyuya benzer. Ayağım yere değene kadar ineceğim der ama asla yere değmez. Ne suya ulaşır, ne de bu kadar gelmişken düşüncesiyle yukarı geri çıkmayı göze alır. Deniz altında yazı yazmaya çalışmak gibidir. Elle tutulur hiçbir şey elde etmez. Zira; eğlence uğruna sarfedilen alaycı ve saldırgan sözlerin hiçbir kıymeti yoktur. Etrafında toplanan kişilerden destek alır ve şımarır. Hakikatlerden kaçamadığı güne dek, yaptıklarının boşa gittiğinin; ya farkına varmaz ya da umursamaz. Her şeyi alaya alana ulaşmak zordur. Dinlemeyene söylediklerini duyurmak zordur. Gözlerini kapatana renkleri göstermek zordur.
Ey bize hidayet ve rahmet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i okumayı ve onunla amel etmeye çalışmayı nasip eden Rabbim! Bizi; salih amellerin peşinden gidenlerden eyle. Duygu ve düşüncelerimiz; nefsin ve şeytanın vesveselerinin oyununa gelmesin. Bizi; yalnız Senin rızan için namaz kılanlardan, zekat verenlerden ve ahiret hayatına iman edenlerden eyle. Bedenimizle ve malımızla; Sana kulluk edelim, hamd ile Seni analım ve yaşadığımız her an Senin rızana kavuşmayı umalım. Bizi; kurtuluşa eren kullarının arasına kat. Hayatı eğlenceden ibaret sananlardan uzaklaşalım. Gönlümüzle beraber Senin yolunda koşanlara meyil edelim ve onlarla, Senin rızan için yarışalım.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji