27 Ekim 2022
İbrahim Sûresi 34-42 (259. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İbrahim Sûresi 34. Ayet

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟  ...


O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.

حصي Hasaye : ألإحْصاءُ sayarak elde edilen bilgidir. Bu kökten fiil olarak if’al babındaki أحْصَى formu kullanılır ve saymak manasına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir.  اٰتٰيكُمْ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.

Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  اٰتٰيكُمْ  fiiline müteallıktır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  سَاَلْتُمُوهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

سَاَلْتُمُوهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.   سَاَلْتُمُوهُ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.


اٰتٰيكُمْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.   

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder. 

تَعُدُّوا  şart fiili olup  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

نِعْمَتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اللّٰهِ  lafza-i celâli, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا تُحْصُوهَا  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تُحْصُوهَا  şartın cevabı olduğu için  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.


 اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الْاِنْسَانَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  ظَلُومٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.

كَفَّارٌ  kelimesi ise  اِنَّ ’nin ikinci haberi olup lafzen merfûdur.


ظَلُومٌ  -  كَفَّارٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ

 

Ayet  وَ ’la 32. ayetteki sılaya matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası  سَاَلْتُمُوهُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ  ibaresi, insanların hayatlarında ihtiyaç duydukları yiyecek ve içeceği, onlara hayatlarında verilmiş her türlü ihtiyacın karşılığı, isteseler de istemeseler de, güneş, hava, gündüz, gece…. vs hepsini kapsar. Bu, Allah Teâlâ’nın, onların dünya hayatındaki ihtiyaçlarının hepsini onlar için yaratmasından kinayedir. (Sâbûnî, İbdâ-ul Beyan)

Bu ifadede, mef’ûl mahzuf olup, takdiri “İstediğiniz her şeyden…” şeklindedir. Bundaki  مِنْ كُلِّ  ifadesi tenvinle okunmuş,  مَا سَاَلْتُمُوهُ  ifadesi de hal olmak üzere mahallen mansub menfi bir cümle sayılmıştır. Yani, “O size, istemediğiniz halde herseyden vermiştir” demektir. Buradaki  مَا  edatının ism-i mevsûl olması da caizdir. Buna göre kelamın takdiri, “O size ihtiyaç duyduğunuz her şeyi ve ancak kendisi ile hallerinizin ve geçiminizin uygun hale geldiği şeyleri vermiştir” şeklindedir. Buna göre sanki, “İstediğiniz ve lisan-ı haliniz ile arzu ettiğiniz her şeyi verdi” denilmektedir.

Vahidî şöyle der: “Bu ifadedeki “nimet” kelimesi masdar yerini tutan bir isimdir. Nitekim Arapça’da, “Allah ona nimet in’âm etti” denilir. Burada “nimet” kelimesi, “İn’âm” masdarı yerine kullanılmıştır. İşte bundan ötürü bu kelime masdar manasında oluğu için cemi olarak getirilmemiştir. Binaenaleyh, bu cümle “Çok olduğu için Allah’ın bütün nimetlerini saymaya güç yetiremezsiniz” manasınadır.

Cenab-ı Hak, “Gerçekten insan çok zalim ve çok nankördür” buyurmuştur. Bunun, “İnsan, bu nimetlerin şükrünü yerine getirmemek suretiyle zalim olmuş ve bu nimetlere karşı alabildiğine nankörlük ettiği için de keffâr (çok nankör) olmuştur” manasında olduğu söylenmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu cümlenin takdiri şöyledir. İstediğiniz ve istemediğiniz her şeyden size veririz. (Fahreddin er-Râzî)


 وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. Cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

ف۪  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  لَا تُحْصُوهَاۜ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

نِعْمَتَ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, nimetin tazimine işaret eder.

وَاِنْ تَعُدُّوا  … cümlesinin aynısı Nahl Sûre’si 18. ayette de tekrarlanmıştır. Fakat arkasından gelen cümle iki ayette farklı olarak gelmiştir. Bu iki suredeki benzer ayetlerin son bölümlerinin farklı olması üzerinde düşünülürse, Kur’an’ın fasılalarda ayetin manasını gözettiği anlaşılır. Bu suredeki ayette Allah’ın nimetleri karşısında insanların hali göz önüne alınmıştır ki bu hal zalim ve inkârcı oluşlarıdır. İkinci ayette ise kıymet bilmeme, zulüm ve nimete küfür gibi hallere Allah’ın gufran ve rahmetle karşılık verdiği zikredilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın durumundan haber verilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

تَعُدُّوا - تُحْصُوهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  تَعُدُّوا - لَا تُحْصُوهَاۜ  arasında ise tıbâk-ı selb sanatları vardır.


 اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ظَلُومٌ - كَفَّارٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah Teâlâ’nın insanlara bu kadar nimeti sayıldıktan sonra insanın zalim ve keffâr oluş özelliğinin (nedeni belirtilmeden) zikredilmesiyle bu nimetlere şükretmediği, nankörlük ettiği anlaşılmaktadır. Bu ayette Allah Teâlâ’nın ”insan zalim ve keffârdır” ifadesiyle tarizde bulunduğunu, bundan maksadın insanı bu konuda uyarmak olduğunu görmekteyiz.

İbrahim Suresindeki siyak, insan ve sıfatlarıyla ilgili olduğu için ayet insanın bir sıfatıyla son bulmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Ta‘bîru’l-Kur’ânî, s. 220)

ظَلُومٌ كَفَّارٌ  (Çok zulmeden çok inkâr eden) kelimeleri mübalağa ifade eder. Çünkü     فَعُولٌ  ve  فَعَّالٌ  mübâlağa ifade eden kalıplardır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)

İnsan şiddet (bela-musibet) esnasında şikayet edip, feryad-ü figânı bastığı için, zalim; nimetleri toplayıp başkasına vermediği için de keffârdır (nankör)” manasında olduğu söylenmiştir. Buradaki  الْاِنْسَانَ  lafzı ile, belli bir kimse değil, bütün insan cinsi kastedilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir: “Pek çok nimet mevcut olup, sen o nimetleri aldığında ve onları veren ben olduğumda, onu alırken sende şu iki vasıf meydana gelir; yani zalûm (çok zalim) ve keffâr (çok nankör) olman; onları verirken bende de şu iki vasıf meydana gelir, Gafûr ve Rahim olmam.” Buna göre Allah Teâlâ sanki, “Sen zalûm olsan da ben Gafûrum; sen keffâr (nankör) olsan da ben Rahîm’im. Senin aciz olduğunu ve kusur edeceğini biliyorum. Senin kusurlarına bol bol vererek, kabalığına da tastamam vererek karşılık veririm” demek istemiştir.(Fahreddin er-Râzî)

Bu cümle nimetin küfre dönüştüğü manasında gelmiş olan inkâri istifham manasını tekid eder. (Âşûr)
İbrahim Sûresi 35. Ayet

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ  ...


Hani İbrahim demişti ki: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِذْ  zaman zarfı, mahzuf olan  اذكر  fiiline müteallıktır.

قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

إِذْ : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a. إِذْ  mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b. إِذْ ‘den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c. بَيْنَا  ve  بَيْنَمَا ‘dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d. Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ   fetha üzere mebni mazi fiildir.  اِبْرٰه۪يمُ   kelimesi  قَالَ  fiilinin failidir. Gayri munsariftir. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Mekulü’l-kavl,  رَبِّ اجْعَلْ  cümlesidir.  قَالَ  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi ve muzâfun ileyh mahzuftur.  رَبِّ  kelimesinin sonundaki esre, mütekellim zamirinden ivazdır.

Nidanın cevabı  اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً ‘dir. 

اجْعَلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Fail ise müstetir zamir  أنت ‘dir.

İşaret ismi olan  هٰذَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَلَدَ  kelimesi  هٰذَا ‘dan bedel veya atf-ı beyan olup mahallen mansubdur. 

اٰمِناً  kelimesi ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ

 

وَ  atıf harfidir.  اجْنُبْن۪ي  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili ise müstetir zamir  أنت ‘dir.

Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamir  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بَنِيَّ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la mef’ûlun bih olan mütekellim zamirine matuf olup  cemi müzekkere mülhak olduğu için nasb alameti  ي ‘dır. Aynı zamanda muzâftır.

Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf harfi ceriyle birlikte  اجْنُبْن۪ي  fiiline müteallıktır.

نَعْبُدَ  mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.  الْاَصْنَامَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ ‘in, takdiri  اذكر (Zikret, düşün.) olan müteallakının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Muzâfun ileyh olan  قَالَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi ve mütekellime ait zamir mahzuftur. Münada olan  رَبِّ  kelimesinin sonundaki esre, mütekellim zamirinden ivazdır. Bu hazif mütekellimin, münadaya yakın olma isteğine işarettir.

وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ  cümlesi nidanın cevabıdır, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmesine karşın, cümle emir anlamından çıkarak dua manasına gelmiştir. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Beldenin işaret ismi  هٰذَا  ile işaret edilmesi onu tazim içindir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ  cümlesi, muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu şehri emniyetli kıl manasındaki  رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا  [Bu şehri emniyetli kıl] cümlede  اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً  cümlesinde şehir manasına gelen  الْبَلَدَ  kelimesinin marife, Bakara/126 ‘da, اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً [bunu emniyetli bir şehir kıl] şeklinde nekre getirilmesinin hikmeti şudur: Bakara Suresindeki dua, şehir kurulmadan önce yapılmıştır. Hz. İbrahim Yüce Allah’tan orayı bir şehir yapmasını ve bu şehrin emniyetli bir şehir olmasını istemişti. İbrahim suresinde ise şehir kurulduktan sonra dua etmiş ve Allah’tan buranın emniyetli ve istikrarlı bir şehir olmasını istemiştir. (Safvetü’t Tefasir, Sâvi Hâşiyesi, 2/286)

Zemahşerî,  وَاجْنُبْن۪ي  kelimesinin  جنِّبني  ve  اجنِبني  şeklinde de okunduğunu ve mananın “beni ve oğullarımı putlara tapmaktan kaçınmakta sabit ve daim kıl” şeklinde olduğunu ifade eder. (Zemahşerî, C. III, s. 383; Ayrıca bkz. Râzî, C. IX, s. 134-135; Beydâvî, C. III, s. 200; Âlûsî, C. XIII, s. 233-234; İbn Âşûr, C. XIII, s. 237-239)

هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً  ibaresinde güvenlik içinde olması istenen belde değil beldedeki insanlardır.

”Rabbim bu beldeyi güvenli kıl” cümlesinde bazı müfessirler aklî mecaz vardır demişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

الْبَلَدَ  kelimesi; Allah’ın haram beyti orada olduğu için orayı enbiyanın babası inşa ettiği için ümmül beled olduğu için Allah Teâlâ’nın şereflendirdiği Mekke şehrinden kinayedir. (Sâbûnî, İbdâ-ul Beyan)

بَنِيَّ  [Oğullarım] sözüyle ”zürriyetim” manası kastedilmiştir. Tağlîb sanatıdır.
İbrahim Sûresi 36. Ayet

رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ...


“Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.”

رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ

 

Nida harfi mahzuftur.  رَبِّ  münada olup mahallen mansubdur. Mahzuf olan mütekellim  ي ‘sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  رَبِّ  kelimesinin sonundaki esre, mütekellim zamirinden ivazdır.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzâf, 3) Nekre-i gayrı maksude. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُنَّ  muttasıl  zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَضْلَلْنَ  fiili  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَضْلَلْنَ  fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir.  Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.

كَث۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru  كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır.   


 فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ

 

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.  مَنْ  şart ismi iki fiili cezm eder. Mübteda olarak mahallen merfûdur.

تَبِعَن۪ي  şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  نَ  vikayedir. Mütekellim zamiri ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.Aynı zamanda  مَنْ ‘in haberidir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ‘nin  ismi olarak mahallen mansubdur.  مِنّ۪ي  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallıktır. 


 وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  şart ismi iki fiili cezm eder. Mübteda olarak mahallen merfûdur.

عَصَان۪ي  şart fiili olup mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  نَ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda  مَنْ ‘in haberidir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl  zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

غَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.   رَح۪يمٌ  kelimesi ise  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.

رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ

 

İtiraziyye olan  رَبِّ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Nida harfi, mütekellim zamiri ve nidanın cevabı mahzuftur. 

رَبِّ  kelimesinden önceki nida harfi mahzuftur. Münada mütekellim zamirine muzafsa nida hazf edilebilir. Mütekellim  ي ’sı kesra şeklinde yazılır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi  اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ  kaçınma, uzak durma talebinin sebebi olarak gelmiştir. Sübut ifade eder. Faide-i lazım-ı haber inkârî kelamdır.

Cümle haber üslubunda geldiği halde, dua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)

Hz İbrahim, Allah’ın bilgisi dahilndeki bir haberi verirken  اِنّ۪ٓ  tekid edatı kullanmış ve muktezâ-i zâhirin hilafına bir üslup tercih etmiştir. Ancak Hz. İbrahim’in haberi tekid edatıyla pekiştirerek vermesi, verdiği haberin kendi ruhunda bıraktığı üzüntüyü ve taaccübü belirtmek üzere içinde bulunduğu ruh halinin yansımasıdır. Bu yönüyle haber muktezâ-i zâhirden çıksa da muktezâ-i hale muğayir değildir. 

Mef’ûl olan  كَث۪يراً ‘deki tenkir, kesret ve tahkir ifade eder.

İbrahim (as)’ın  اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ  sözü lâzım-ı faidei haberdir. Cümlenin müsnedinin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hükmü takviye ve  اِنَّ  ile tekid içermesi muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Bu, İbrahim (as)’ın, putlar sebebiyle insanların dalalete düşmüş olmalarından çok müteessir olduğunun ve üzüldüğünün göstergesidir.

اضلا الاصنام  ibaresi istiaredir. Çünkü gerçekte putlar kimseyi saptırmaz; sadece akıl noksanlığından ve şüphe yoğunluğundan dolayı o putlar yüzünden insanlar saparlar. Ancak sapma putlar yüzünden olduğu için saptırmanın onlara isnad edilmesi caiz olmuştur. Bu tıpkı  فتنني جمال فلالنة (Falanca kadının güzelliği beni fitneye düşürdü [avladı]) diyenin sözüne benzer. Gerçekte onun güzelliği yüzünden fitneye düşen şahsın kendisidir. Onun güzelliği yüzünden fitne meydana geldiği için fitneye düşürme eyleminin güzelliğe nispet edilmesi güzel olmuştur.  (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Bu ifadeler, eylemlerin gerçek öznelere değil de sebeplere isnad edilmesine (sebebiyye alakası) dayalı akli/isnadi mecaza ilişkin isabetli açıklamalardır.

Bütün mezhepler, buradaki  اَضْلَلْنَ “Baştan çıkardılar, saptırdılar” ifadesinin, mecazî bir ifade olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü putlar cansız varlıklardır. Cansızlar ise hiçbirşey yapamazlar. Fakat onlara tapmada bir saptırma (dalalet) söz konusu olduğu için bu saptırma işi mecazen onlara nispet edilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu kelam, İbrahim'in (as) duasının illeti mahiyetindedir. Başında nidanın gelmesi, ona itina gösterildiğini ve kabule icabet isteğini izhar etmek içindir. (Ebüssuûd)


 فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ 

 

فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.  مَنْ  şart ismidir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. 

Şart cümlesi olan  مَنْ تَبِعَن۪ي , faide-i haber ibtidaî kelam isim cümlesidir. Müspet muzari fiil sıygasındaki  تَبِعَن۪ي  cümlesi  مَنْ ’in haberidir. 

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  مِنّ۪ي  car-mecruru,  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallıktır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي  [Kim bana tabi olursa bendendir kim asi olursa…] sözünün devamında beklenen ifade söylenmeden rabbin Gafûr ve Rahîm olduğu dile getirilmiştir. Bu üslup bedî’ sanatlarından ihtibâktır.

İhtibâk bir belâgat terimi olarak; “İkinci cümlede benzeri zikredilen kelime veya ifadenin birinci cümleden, birinci cümlede benzeri zikredilenin de ikinci cümleden hazf edilmesi” şeklinde tanımlanır. Buna göre ihtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831; Hacımüftüoğlu, İ’câz ve Belâgat Deyimleri, s. 82.)


 وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

وَ  atıf harfidir.  مَنْ  şart ismidir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi مَنْ عَصَان۪ي , isim cümlesi formunda, faide-i haber talebî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  عَصَان۪ي  cümlesi  مَنْ ’in haberidir.

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah’ın  رَح۪يمٌ  ve غَفُورٌ şeklindeki sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın arasında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ  -  رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağa sıygasındadır.

مَنْ تَبِعَن۪ي  cümlesiyle,  مَنْ عَصَان۪ي  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

عَصَان۪ي - تَبِعَن۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَضْلَلْنَ - عَصَان۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

İbrahim'in (as) kendisine uymamayı kendisine karşı gelmek olarak ifade etmesi, bu davetinin sürekli olacağını ve kendisine uymayanların isyanlarından dolayı uymadıklarını, yoksa onlara davet erişmediğinden olmadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd)


İbrahim Sûresi 37. Ayet

رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ  ...


“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.”

رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ 

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي ’dır.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

ي  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَسْكَنْتُ  fiili,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَسْكَنْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  car mecruru  mahzuf mef’ûlun mahzuf sıfatına müteallıktır. Takdiri; بعضا من ذريتيّ (Zürriyetimden bazısı) şeklindedir.

Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِوَادٍ  car mecruru  اَسْكَنْتُ  fiiline müteallıktır.  وَادٍ  mahzuf  ى  üzerine mukadder kesra ile mecrurdur. 

وَادٍ  kelimesi ism-i mankustur.

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a) Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksûr isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَيْرِ  kelimesi  وَادٍ ‘in sıfatıdır.  ذ۪ي  muzâfun ileyh olup harfle îrab olan beş isimden biridir. Cer alameti  ى  harfidir.

زَرْعٍ   muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عِنْدَ  mekân zarfı,  وَادٍ ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır.

بَيْتِكَ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْمُحَرَّمِ  kelimesi  بَيْتِكَ ‘nin sıfatıdır.

الْمُحَرَّمِ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.

      

رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ 

 

Cümle itiraziyyedir.  Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  يُق۪يمُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfi ile birlikte اَسْكَنْتُ  fiiline müteallıktır.

يُق۪يمُوا  fiili  نْ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَ   mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن تكرمهم فاجعل  şeklindedir.

اجْعَلْ  sükun  üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

اَفْـِٔدَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru  اَفْـِٔدَةً ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır.

تَهْو۪ٓي  fiili, اجْعَلْ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

تَهْو۪ٓي  fiili,  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

اِلَيْهِمْ  car mecruru  تَهْو۪ٓي  fiiline müteallıktır.

وَ  atıf  harfidir.  ارْزُقْهُمْ  sükun  üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنَ الثَّمَرَاتِ  car  mecruru  ارْزُقْهُمْ  fiiline müteallıktır.  الثَّمَرَاتِ  kelimesi  kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.

 لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

يَشْكُرُونَ  fiili  لَعَلَّ ‘nin haberi olup mahallen merfûdur.

يَشْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un subutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Yeni bir dua bölümünün başlangıcıdır. Nida üslubu; yalvarma manasını kuvvetlendirmek içindir. Önceki cümleyle aynı şekilde başlaması şeklinde o cümleyi tekid etmiştir. Ondan farklı olarak burada Rabb ismine çoğul mütekellim zamiri izafe edilmiştir. (Âşûr)

رَبَّـنَٓا  kelimesinden önceki nida harfi mahzuftur. Münada mütekellim zamirine muzâf olduğunda nida hazf edilebilir. 

Nidanın cevabı ise  اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  şeklindeki  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesidir, sübut ifade eder. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümle haber üslubunda geldiği halde, dua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)

مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  ibaresindeki  مِنْ , ba’z içindir. Mef’ûl hazf edilmiştir. Îcâz-ı hazif sanatı vardır.

بَيْتِكَ  izafetinde muzâfın şanı söz konusudur.

رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  [Ey Rabbimiz, ben, zürriyetimden bazısını yerleştirdim] ibaresi,  بعض ذُرِّيَّت۪ي  yahut  ذريتا من ذُرِّيَّت۪ي  demektir ki mef’ûl hazf edilmiştir, o da İsmail ile ondan olanlardır. Çünkü onun yerleştirilmesi onların da yerleştirilmesidir.

بَيْتِكَ  için sıfat olan  الْمُحَرَّمِۙ  dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ  ifadesinde isnadın  بِوَادٍ  olması aklî mecazdır.

Burada Hz İbrahim’den aktarılan seslenişte, Allah’a yaptığı işi haber verirken  اِنّ۪ٓ tekid edatını kullanmış ve muktezâ-i zâhire muğayir bir üslup tercih etmiştir. Ancak Hz. İbrahim’in haberi tekid edatıyla pekiştirerek vermesi muhatapta gördüğü bir şüphe sebebiyle değil, çocuklarını ıssız bir vadide terk etmenin kendi ruhunda bıraktığı üzüntüyü belirtmek üzere içinde bulunduğu ruh halinin ifadelerine yansımasıdır. Bu yönüyle haber muktezâ-i zâhirden çıksa da muktezâ-i hale muğayir değildir. (Nida Sultan Çelikkaya ,Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Cümlenin başında nidanın tekrar edilmesi ve vasıta kılınması, namazın edasına son derece önem verildiğini, onların o susuz ve bitkisiz vadiye iskân edilmelerinden nihaî amacın bu üstün maksat ve talep olduğunu belirtmek içindir. Bütün bunlar da ancak bu şekilde hasıl olabilen duasının icabetine ve dileğinin verilmesine zemin hazırlamak içindir.(Ebüssuûd)


رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ 

 

Cümle tekid için gelmiş, itiraz cümlesidir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif  sanatı vardır. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Çeşitligayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin ana cümlenin anlamına tesiri yoktur.

Nida harfi ve nidanın cevabı mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder. Sebep bildiren harf-i cer  لِ nin gizli  أنْ le masdar yaptığı   لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ  cümlesi, mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte  اَسْكَنْتُ  fiiline müteallıktır. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu ifadede masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi; açık masdarın, olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Oysa bu isteğin, bir kere gerçekleşmesi manası murad edilmemiştir. Bu yüzden de teceddüt ve devama delalet eden fiil getirilmiştir. 

Takdiri  … إن تكرمهم  [Onlara ikram etmek istersen ….yap ] olan, mahzuf şartın cevap cümlesidir.  ف۪  karinesiyle gelen cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle emir üslubunda geldiği halde dua manası taşıyarak vaz edildiği anlamın dışında anlam yüklenmiştir. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

رَبَّـنَا  sözünün tekrarı yalvarışı tekid etmektedir.

رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ [Rabbimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye] ifadesindeki  لِ  harfi,  كي manasınadır, o da  اَسْكَنْتُ ‘ ye müteallıktır yani onları bu kıraç, ihtiyaç görecek hiçbir şeyi olmayan vadiye sırf Beyt’inin yanında namaz kılsınlar diye yerleştirdim. Nidanın tekrar edilmesi, oraya yerleştirilmelerinden tek maksadın bu olmasındandır. Duadan kastedilen de ona muvaffak kılınmalarıdır. Allah’tan onları buna (namaza) muvaffak kılmasını istedi. (Beyzâvi, Âşûr)

اَفْـِٔدَةً ’deki tenvin tazim içindir.

Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

الثَّمَرَاتِ - زَرْعٍ - ارْزُقْهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  رَبَّـنَا  sözünün tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

هَوَى , aslında yıldızın düşmesi için kullanılır. Burada hızla yönelmek manasında müstear olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

 فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ  (Bir kısım insanların kalplerini onlara meylettir) cümlesi hakkında Şerîf er-Radî şöyle der: Bu, güzel istiarelerdendir.  اَلْهُوِيَ  kelimesinin aslı,   هُبوط  gibi, üstten aşağıya inmektir. Bundan maksat şudur: Kalpler onlara şevkle koşar ve sevgiyle uçar. Eğer  تحسن إليهم  [ onlara sevgi duyar.]  deseydi, bu  تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ ‘in ifade ettiği manayı vermezdi. Çünkü bu fiilin ifade ettiği şefkat, bir yerde ikâmet eden kimseden de meydana gelebilir. (Safvetü't Tefasir)


 لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir.  اِنّ۪ٓ ’nin kardeşlerinden olan  لَعَلَّ ’nin dahil olduğu cümle, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Cümle inşâî formda geldiği halde haber manası taşımaktadır. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. Haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

‘Umulur ki’ anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyh de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724);  لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad takvalı olmaya teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)


İbrahim Sûresi 38. Ayet

رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ  ...


“Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ 

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي ’dır.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  تَعْلَمُ  fiili,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

تَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نُخْف۪ي ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

نُخْف۪ي  fiili,  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur.

وَمَا نُعْلِنُ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 


 وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ

 

Cümle hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَخْفٰى  fiili, elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. 

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَخْفٰى   fiiline müteallıktır.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur,  يَخْفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  شَيْءٍ ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır.

لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.

فِي السَّمَٓاءِ  kelimesi  atıf harfi  وَ ‘la  فِي الْاَرْضِ ‘ye matuftur.  

رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ 

 

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif  sanatı vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder. 

Nidanın cevabı ise  اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi olan  اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي , sübut ifade eder. Lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs ve teceddüt anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Tekid, bazen mütekellimin habere olan kesin inancını ifade etmek üzere gelir; ayette Hz. İbrahim'in Rabbine seslenişi aktarılmaktadır. Bu ifadesinde İbrahim Peygamber, her şeyden haberdar olan Rabbine hitap ederken durum zahiren ibtidaî haberi gerektirdiği halde tekid edatı kullanmış, haberi talebî formda aktarmıştır. Ancak söz konusu ifadede tekid, muhatabı ikna etmek üzere değil mütekellimin bu husustaki inancının kesinliğini yansıtmak üzere gelmiştir. Bu anlamda muktezâ-yı zâhire uygun gelmeyen haber, muktezâ-yı hale uygun olmaktadır.  (Nida Sultan Çelikkaya ,Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Ayette, "gizlediğimizi" kelimesinin, "açıkladığımızı" kelimesinden önce zikredilmesi, Allah'ın (cc) ilmine göre ikisinin bir olduğunu en anlamlı veçhile tespit etmek içindir. Sanki Allah'ın (cc) ilmi, açıktan önce gizliye taalluk etmektedir. Yahut sır ve gizlilik mertebesi, açık mertebesinden önce olduğu için gizli, önce zikredilmiştir. Zira açığa vurulacak her şey, mutlaka ondan önce gizlidir. Bu itibarla Allah'ın (cc) ilminin birinci haline taalluk etmesi, ikinci haline taalluk etmesinden öncedir. (Ebüssuûd)


 وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ

 

Hal konumundaki  وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ  cümlesi, menfi muzari fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümle, hâl-i müekkide olarak ıtnâbtır. Bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

İstiğrak harfi  مِنْ ’in dahil olduğu  شَيْءٍ ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. Kelimeye “hiçbir” manası katmıştır. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre umum ifade eder.

وَلَا فِي السَّمَٓاءِ  nefî harfinin tekrar edilmesi hiç bir şeyin hiç bir yerde gizli kalmayacağını tekit etmektedir.

اِنَّكَ تَعْلَمُ  ile  اللّٰهِ  arasında muhataptan gâibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı İltifat Sanatı)

نُخْف۪ي  ile  نُعْلِنُ  lafızları arasında tıbâk-ı îcab,  الْاَرْضِ  ile  السَّمَٓاءِ  lafızları arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

Bu, “Gaybın alimi olan Allah’a, herhangi bir yerde herhangi bir şey saklı kalmaz” demektir. مِنْ شَيْءٍ ’in…. Ifadesindeki  مِنْ , istiğrak ifade edip, buna göre sanki, “Allah’a, hiçbir şey saklı kalmaz” denilmek istenmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

تَعْلَمُ - مَا يَخْفٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

Yerin, gökten önce zikredilmesi, bize yakınlık itibarıyladır ki, bu, bizim ilmimize göre farklılık gerektirmektedir. (Ebüssuûd)


İbrahim Sûresi 39. Ayet

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ  ...


“Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.”

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَلْحَمْدُ  mübteda olup lafzen merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallıktır.

Müfret müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

وَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

عَلَى الْكِبَرِ  car mecruru  وَهَبَ  fiiline müteallıktır.  اِسْمٰع۪يلَ  mef’ûlun bih olup kelime gayri munsarif olup tenvin almaz.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِسْحٰقَ  kelimesi atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 


اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبّ۪ي  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup sonuna mütekellim ya’sı geldiği için takdiren mansubdur. Mütekellim  zamir ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır.

سَم۪يعُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup lafzen merfûdur.  الدُّعَٓاءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

سَم۪يعُ  ismi mübalağa sıygasındadır. 

Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ 

 

Ayetin ilk cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hz. İbrahim’in duasının devamıdır. Sübut ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَلْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere müteallıktır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur.

(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Allah isminin zikri tecrîd sanatıdır. 

لِلّٰهِ  için sıfat konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sıygasında gelmesi sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

[Bana ihtiyarlığıma rağmen bağışlayan Allah’a hamd olsun] yani ben yaşlanmışken ve çocuktan ümit kesmişken bana veren Allah’a demektir. Bağışı yaşlılıkla kayıtlaması nimeti büyütmek ve ondaki mucizeyi ön plana çıkarmak içindir.

اَلْحَمْدُ - الدُّعَٓاءِ - وَهَبَ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada ihtiyarlık kaydının zikredilmesi nimeti tazim, etmek ve şükrünü izhar etmek içindir. (Ebüssuûd)

Burada gelen ism-i mevsûlde hamdin kime yapılması gerektiğine ima vardır.  عَلَى الْكِبَرِ  ifadesindeki  عَلى  harfi mecazî istila ifade eder,  مَعَ  manasındadır. Yani hali buna uygun olmamasına rağmen Allah vermiştir, manasındadır. (Âşûr)


اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ

 

İstînâfiyye olarak gelmiştir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelam olan isim cümlesidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin Rabb ismiyle gelmesi, Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarma  kastına matuftur.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rabb isminde tecrîd sanatı vardır. 

Allah ve Rabb isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ  [Şüphesiz Rabbim elbette duayı işitendir] yani kabul edendir,  لَسَم۪يعُ  kelimesi fiil gibi amel eden mübalağa kalıbındandır, mef’ûlüne yahut failine muzâftır. (Beyzâvî) 

عَلَى الْكِبَرِ  (ihtiyarlığıma rağmen) ifadesindeki  عَلَى  harfi ‘ile’ manasındadır. İbrahim (as) o duayı açık ve net olarak değil de kapalı ve rumuzlu bir biçimde yapınca, [Çünkü benim Rabbim, duayı elbette işitir] demiştir. Yani, “O, ister ben onu açıkça belirteyim isterse belirtmeyeyim maksadımı bilendir” demektir. “Duayı işitendir” ifadesi, melik, bir kimsenin sözüne değer verip onu kabul ettiği zaman söylenilen “Kral, falancanın sözünü duydu, dinledi” deyiminden alınmıştır. “Allah, kendisine hamdedeni duydu, (kabul etti)” ifadesi de böyledir. (Fahreddin er-Râzî)

Hibe edilenlerin İshak ve İsmail olarak sayılması taksim sanatıdır. Bu iki kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

السَّمِيعُ  kelimesi kinaye olarak istenen şeyi kabul etti demektir. Mübalağa veya sıfat-ı müşebbehe sıygasında gelerek O’nun şanının bu olduğuna ve bunun çok tekrarlandığına delalet etmiştir. Bunun Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatı olduğunu ifade eder. (Âşûr)


İbrahim Sûresi 40. Ayet

رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ  ...


“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.”

رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ 

 

Nida harfi mahzuftur.  رَبِّ  münada olup mahallen mansubdur. Mahzuf olan mütekellim  ي ‘sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Nidanın cevabı   اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ ‘dir.

اجْعَلْن۪ي  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili ise müstetir zamir  أنت ‘dir.

Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamir  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مُق۪يمَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الصَّلٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  atıf harfi  وَ ‘la  اجْعَلْن۪ي ‘deki mütekellim zamirine müteallıktır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  تَقَبَّلْ مِنَّا  cümlesidir.

تَقَبَّلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. 

دُعَٓاءِ  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Hazf edilen  ي  ise muzâfun ileyhtir .

Burada bir  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için kelimenin sonunda bulunan harfin harekesi esre gelmiştir.

مُق۪يمَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَقَبَّلْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  قبل ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin ve mütekellim zamirinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan  اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İtiraziyye olan  رَبِّ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Nida harfi ve mütekellim zamiri mahzuftur. 

Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder. 

Nidanın cevabına matuf olan  وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ  cümlesi de aynı üsluptadır. Cümleler arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır. Atıf  sebebi hükümde ortaklıktır.

Ayetteki iki cümle de emir üslubunda olmasına karşın, emir anlamından çıkarak dua manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

دُعَٓاءِ  kelimesinin sonundaki kesra, mahzuf muzafun ileyhten ivazdır.

Ayette duaya geri dönüş vardır. Bu şekilde önceki konuya geri dönüş üslubuna istidrat sanatı denir.

Ayetin başındaki ifadenin takdiri, “Ya Rabbi, zürriyetimin bir kısmını da böyle yap” şeklindedir. Çünkü  …مِنْ ذُرِّيَّت۪ي  ifadesindeki  مِنْ , kısmîlik içindir. Hz.İbrahim, bu kısmîliği ve ba’ziyeti, Cenab-ı Hakk’ın ona zürriyeti içinde bir grup kâfirin bulunacağını bildirmesiyle öğrenmişti ki bu da Cenab-ı Hakk’ın, “Zalimler ahdime eremez” (Bakara, 124) buyruğudur. (Fahreddin er-Râzî ve Beyzâvî)

وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ  [Zürriyetimden de] sözü  اجْعَلْن۪ي deki mansub zamire matuftur. (Beyzâvî)

رَبِّ  ile başlayan duanın  رَبَّـنَا  ile devam etmesi iltifat sanatıdır.

Buradaki emir fiiller  تَقَبَّلْ  [Kabul et] ve  اجْعَلْن۪ي  [Ver] dua manasındadırlar. (Ebüssuûd İrşad, V,45)

Ayette, "رَبِّ" denilmesi, bu konuda asıl önderin kendisi olduğunu, neslinin ise kendisinin tabileri olduklarını ve onların zikrinin kendisinin münasebetiyle olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd)

 
İbrahim Sûresi 41. Ayet

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟  ...


“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla.”

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Nidanın cevabı  اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ ‘dir.

اغْفِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  ل۪ي  car mecruru  اغْفِرْ  fiiline müteallıktır.

لِوَالِدَيَّ  car mecruru  اغْفِرْ  fiiline müteallıktır. Mütekellim zamiri  يَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car  mecruru  اغْفِرْ  fiiline müteallıktır.  اَ لْمُؤْمِن۪ينَ ‘nin cer alameti  ى  harfidir. Çünkü cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.

يَوْمَ   zaman zarfı, اغْفِرْ  fiiline müteallıktır.

يَقُومُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَقُومُ  merfû muzari fiildir.  الْحِسَابُ  fail olup lafzen merfûdur.

اَ لْمُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hz. İbrahim’in duasının devamıdır. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan  اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmesine karşın, cümle emir anlamından çıkarak dua manasına gelmiştir. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

يَوْمَ  zaman zarfı  اغْفِرْ  fiiline müteallıktır. 

Muzâfun ileyh olarak cer mahallindeki  يَقُومُ الْحِسَابُ۟  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hz. İbrahim’in mağfiret edilmesini istediği kişileri, kendisi, ana-babası ve müminler şeklinde sayması taksim sanatıdır. 

İbrahim (as)’ın, يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟  [hesabın görüleceği gün] sözüyle ilgili olarak da şu iki açıklama yapılmıştır:

1) Bu ifadedeki  يَقُومُ  kelimesi “Bir kimsenin ayakları üzere durması, kaim olması” ifadesinden alınmıştır. Bunun böyle olduğunun delili, Arapların “Savaş, bacakları üzere kalktı, başladı ve kızıştı” deyimidir. Bunun bir benzeri de Arapların,   قامَتْ اَلْحَرْبُ عَلَى سَاقِهَا (Aydınlattı, ışığı sabitleşti.) manasında olmak üzere, denilmesidir. Buna göre sanki güneş, ayağı üzerine kalkmış ve dikilmiş demektir.

2) الْحِسَابُ۟  kelimesinin,  يَقُومُ  fiilinin faili olması mecazî olup, esasen hesap verecek olan kimselerin kıyamı ve ayağa kalkması kastedilmiştir. Bu “şehre sor” (Yusuf. 82) ayeti gibidir. Yani, “Oranın halkına sor” demektir. Allah en iyisini bilendir. (Beyzâvî, Keşşâf II. 567 ve Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı, Kurtubî)

Daha çok dua maksadıyla okunan bu ayette, özelden genele doğru bir akış görülmektedir. Dua eden kişi, ilk olarak Allah’tan kendisinin, sonra ana-babasının ve arkasından bütün müminlerin hesap gününde affedilip bağışlanmalarını ister. Oysa ki ayetteki ‘’bütün müminler’’ ifadesi tek tek zikredilenlerin hepsini kapsamaktadır. Demek oluyor ki bunda başka bir amaç vardır. Dua edenin amacı salt sözü uzatmak (ıtnâb) değil, bu yolla Allah huzurunda daha uzun bir süre durmak ve bundan manevi bir zevk almaktır. (Ebüssuûd İrşad V, 54)

يَقُومُ الحِسابُ  sözü  يَثْبُتُ /sabit olur demektir. Kıyam; sübut manasında müsteardır. Hesap yapmak, ayakta duran bir insana benzetilmiştir.  Çünkü kıyam hali insanın bir iş yaparkenki en kuvvetli halidir. (Âşûr)


İbrahim Sûresi 42. Ayet

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ  ...


Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.

شخص Şehase : شَخْصٌ Ayakta duran bir insanın uzaktan görülen karaltısıdır. Kuran-ı Kerim’de de geçen ismi faili شَاخِصَةٌ kelimesi ise hareketsiz/sabit/dona kalan demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şahıs, eşhas, şahsiyet, teşhis ve müşahhastır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اللّٰهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  غَافِلاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûlu,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte  غَافِلاً ‘e müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْمَلُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَعْمَلُ  merfû muzari fiildir.  الظَّالِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

غَافِلاً  kelimesi sülâsî mücerred olan  غفل  fiilinin ism-i failidir.

الظَّالِمُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  ظلم  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ

 

اِنَّمَا , kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir.  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

يُؤَخِّرُهُمْ  merfû muzari fiildir.  Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  لِيَوْمٍ  car mecruru  يُؤَخِّرُ  fiiline müteallıktır.

تَشْخَصُ ف۪يهِ  cümlesi  يَوْمٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

تَشْخَصُ  merfû muzari fiildir.  ف۪يهِ  car mecruru  تَشْخَصُ  fiiline müteallıktır.  الْاَبْصَارُ  fail olup lafzen merfûdur.

يُؤَخِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  أخر ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl,  غَافِلاً ‘e müteallıktır. Sılası olan  يَعْمَلُ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Mef’ûl olan  غَافِلاً  kelimesindeki tenvin, tahkir ve nev ifade eder.

غَافِلاً -  تَحْسَبَنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bu söz, zahiri itibarıyla Hazret-i Peygamber’e yöneltilmiş bir hitap ise de, gerçekte ümmetine yapılmış olan bir hitaptır. Süfyân İbn Uyeyne’nin: “Bu, mazlum için bir teselli, zalim içinse bir tehdittir” dediği rivayet edilmiştir. (Fahreddin er-Râzî)

Bu ayet, Resulullah (sav) için teselli, kuvvetli bir vaat ve kâfirlerle diğer zalimler için de pek ağır bir ceza vaîdidir. (Ebüssuûd)

Bu nehiy yasaklanan şeyin zıddını doğrulamak manasında kinayedir. Çünkü onlara mühlet vermek ve cezalarını geciktirmek, insanların yaptıklarından habersiz birinin durumuna benzer. (Âşûr)


 اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilen cümle faide-i haber inkârî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasındaki cümle, kasr edatıyla tekid edilmiştir. 

Kasr, fiille mecruru arasındadır.  يُؤَخِّرُهُمْ , maksûr/sıfat,  لِيَوْمٍ , maksûrun aleyh/mevsuftur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf: sıfat denilen vasfın, mevsuftan başkasında bulunmamasıdır. Yani, onların ertelenmesi sadece o gün içindir. Başka hiçbir şey için değildir.

لِيَوْمٍ ’in tenvinle gelişi, tazim ifade eder. O günü yüceltmek içindir. 

تَشْخَصُ  kelimesi  يَوْمٍ  için sıfat cümlesidir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sıfat cümlesinde car mecrurun takdimi söz konusudur.  ف۪يهِ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

İbn Abbâs der ki: O gün insanların gözleri aşırı hayret ve şaşkınlıktan dolayı havaya (boşluğa) doğru bakacaklar ve keskin bir bakış ile bakamayacaklardır. (Kurtubî)

الأبْصارِ  kelimesindeki elif-lam umum içindir. İnsanların gözleri, gördüklerinin dehşetinden ona bakar ve zalimlerin korkunç hallerine şahit olurlar. (Âşûr)
Günün Mesajı
Bu sayfadaki 35-41 ayetleri Hz. İbrahim'in as dualarıdır. Bu güzel dua ayetlerini ezberleyip namazlarımızda veya namazlarımızdan sonra dua olarak okuyalım.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Celalettin Vatandaş: Hz. Muhammed (sav)’in Hayatı ve İslam Daveti kitabından alıntı:

[[Ayetlerde namaz emri verilirken veya namaz kılanlar övülürken ‘salat edin/edenler’ değil, ‘salatı ikame edin/edenler’ ifadesi geçmektedir. Bu iki ifade arasında önemli anlam farklılığı vardır. ‘Kılmak’ emredilen, isteneni yapmak manasına gelirken, ‘ikame etmek’ o ibadetle amaçlananları gerçekleştirmek manasındadır. İkame etmek, maddi ve manevi, bireysel ve toplumsal hedeflerin gözetilmesini ve gereklerinin yerine getirilmesini kapsamaktadır. Namazın ikame edilmesi iki temel özelliğin yerine getirilmesini gerektirmektedir. Birincisi; namazın doğrudan biçimiyle ilgili yani vakit, temizlik, örtünmek, kıble, niyet, tekbir, kıyam, kıraat, rükû, sücût, secde gibi ‘kılınış’ şartlarına uymayı ifade etmektedir. Ancak bu namazın ikamesinin sadece bir kısmıdır. Namazın ikâme edilmesinin gerektirdiği ikinci kısmı ise tevhidî anlamıyla, manevi derinliğiyle, ahlaki boyutuyla ilgilidir. Bu özellikler yerine gelirse ancak o zaman namaz ikame edilmiş olur.”]]

Ey gizlediğimizi de, açıkladığımızı da bilen Allahım! Bizi hz. İbrahim (as)’ın duasına kat.

“Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!”

Ey Kabe’nin sahibi olan Allahım! Bizi namazın kıymetini bilenlerden, namazı sevenlerden ve severek ikame edenlerden eyle. Namazın yalnız görünen şartlarına değil, görünmeyen şartlarına da özen gösterenlerden olmamızı nasip et.

Ey bize sayısız nimetler veren Allahım! Namazın kendisinde gizlenmiş her güzelliğine, her nimetine kavuşmamızda yardımcımız ol. Bizi; namazı, Senin huzurunda olduğunu idrak ederek ikame edenlerden eyle. Namaz; evimizin bereketi, gönlümüzün huzuru, gözümüzün nuru, yüzümüzün güzelliği ve maddi manevi her türlü şifamız olsun.

Ey Rabbimiz! Dualarımızı ve namazlarımızı kabul et!

Amin.

***

İstediklerine kavuşmak lezzetlidir. Kavuşana kadar geçen süre çetrefillidir. Beklemek bazen kısa, bazen ise uzun sürelidir. Bu süreçte olasılıklar hesaplanır, bilinmezliklerden korkulur ve çeşitli sözler verilir. Allah’a müteşekkir bir kul olacaktır.

Ancak insan nankördür. Elindeki nimetin nereden geldiğini yani her şeyin asıl sahibini unutur. Belki şeytan, belki de nefsinin vesveselerine dalarak aklını karıştırır. Sevdiği nimetin karşısına oturur: ‘beni seçtiğin için teşekkür ederim!’ der. 

Ancak insan kibirlidir. İstediğine kavuştuğu zaman gözlerinde bir gurur pırıltısı yeşerir. ‘Nasıl yaptın?’ sorusu soruldukça sadece kendi başarısı olduğuna inanır. ‘Ben yaptım’ havasına bürünür ve anlattıkça anlatır. Artık sadece sebeplerle meşguldur.

Allah’a iman ile aydınlanan kul ise durur. İstediğine; eşine, işine, çocuğuna, dostuna, sağlığına yani aklına gelecek herhangi bir güzelliğe kavuştuğunda düşünür. Kendisinin ve nimetlerin asıl sahibi olan Allah’ı şükür ile zikreder.

Nimeti veren ve sebepleri vesile kılan Allah’a hamd ile meşgul olur. Ben’likten ve nimete aşırı bağlılıktan uzaklaşarak Allah’ın izniyle zorlukları kolaylaştıran -Allah’ın sınırlarını ihlal etmeyen- sebeplerin bilgisini başkalarına yardımcı olmak umuduyla paylaşır. 

Ey Allahım! Dualarımızı işitensin, gönüllerimizi ferahlatansın ve istediklerimizi verensin. Kalbimizi, zihnimizi, uzuvlarımızı ve amellerimizi; inkar ve kibir hastalıklarından muhafaza buyur. Bizi istediklerine kavuştuğunda şükür etmesini ve kavuşmadığında Sana güvenmesini bilenlerden eyle. Umduğuna kavuştuğunda; kendinden, verilen nimetten ve vesile kılınan sebeplerden önce Seni hatırlayanlardan ve Sana koşanlardan eyle. Korkusu, hüznü, kızgınlığı gibi mutluluğunu da Seninle paylaşanlardan eyle. Bedeniyle ve kalbiyle Sana secde edenlerden ve yine samimi bir secde halindeyken canını teslim edip Senin rahmetine kavuşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji