بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ١٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَاوَزْنَا | ve geçirdik |
|
| 2 | بِبَنِي | oğullarını |
|
| 3 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 4 | الْبَحْرَ | denizden |
|
| 5 | فَأَتَوْا | rastladılar |
|
| 6 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 7 | قَوْمٍ | bir kavim |
|
| 8 | يَعْكُفُونَ | tapan |
|
| 9 | عَلَىٰ |
|
|
| 10 | أَصْنَامٍ | putlara |
|
| 11 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 12 | قَالُوا | dediler |
|
| 13 | يَا مُوسَى | Musa |
|
| 14 | اجْعَلْ | yap |
|
| 15 | لَنَا | bize de |
|
| 16 | إِلَٰهًا | bir ilah |
|
| 17 | كَمَا | gibi |
|
| 18 | لَهُمْ | bunların |
|
| 19 | الِهَةٌ | ilahları |
|
| 20 | قَالَ | dedi |
|
| 21 | إِنَّكُمْ | siz gerçekten |
|
| 22 | قَوْمٌ | bir toplumsunuz |
|
| 23 | تَجْهَلُونَ | cahil |
|
Müfessirler, 138. âyette sözü edilen putperest toplumun kimliği konusunda farklı bilgiler vermişlerdir. Bir görüşe göre bu toplum, Lahm kabilesinin bir boyu olup sığır heykellerine taparlardı. Diğer bir görüşe göre bunlar, Araplar’ın Amâlika dedikleri ve Baal (sahip, efendi) adlı boğa heykeline tapan Ken‘ânîler’dir. İsrâiloğulları da zaman zaman Baal’e tapmışlardır (meselâ bk. Hâkimler, 2/11-13; I. Krallar, 16/30-33). Mevdûdî ise söz konusu putperest toplumun, Sînâ yarımadasında, Mafka denilen askerî bir garnizonda yaşayan Mısırlılar olması ihtimali üzerinde durmuştur. Mafka’ya yakın başka bir yerde Sâmî kavimlerinin inancındaki ay tanrısına tahsis edilmiş başka bir tapınak bulunuyordu. Belki de İsrâiloğulları’nın ilgisini çeken topluluk bu tapınaktaki putlara tapıyordu (II, 85).
Hz. Mûsâ kavmini Kızıldeniz’den sağ salim geçirince karşılaştıkları bu toplumun putperestlik uygulamaları İsrâiloğulları’nın hoşlarına gitti ve Mûsâ’dan, kendi dinlerinde de böyle bir gelenek başlatmasını istediler. İbn Atıyye onların bu isteklerinin, Allah’ı inkâr ederek O’nun yerine bu putları tanrı tanımaları anlamına gelmediğini, sadece Allah’a yakınlaşmak için putları aracı olarak kullanma maksadı taşıdığını belirtir (VII, 149). Fahreddin er-Râzî de, onların bu tutumlarını “cehalet” ve “irtidad” olarak değerlendirdikten sonra, İbn Atıyye’nin görüşünü tekrar eder. Râzî ayrıca, Allah’tan başka bir varlığa tapmanın, –ister o varlığı evrenin yaratıcısı kabul ederek olsun, isterse ona ibadet etmenin Allah’a yaklaştıracağı düşüncesiyle olsun– Allah’tan başka mâbudlar ve putlar ihdas etmenin küfür olduğunu ifade eder. Çünkü ibadet en büyük saygıdır ve böyle bir saygı ancak, en büyük nimet ve lutufların sahibi Allah’a yapılır (XIV, 222-223). Bu sebeple Hz. Mûsâ, böyle bir teklifte bulunanları “Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz!” diyerek suçlamış; ayrıca özendikleri kavmin bu temelsiz din ve inançlarının, bütün benzerleri gibi yıkılmaya mahkûm olduğunu, kezâ dinî ibadet ve uygulamalarının da asılsız ve geçersiz olduğunu ifade ederek böyle bir kavme özenmenin cahillikten başka bir şey olmadığını bildirmiştir.
Şu halde takarrub (Allah’a yakınlaşma) maksadıyla da olsa, putlar türetip onlara tapanlar, zamanla bu önemsiz varlıkları gerçek tanrı yerine koyup Allah’ı unutacak ve inkâr edeceklerdir. Nitekim tarihteki birçok benzerleri gibi Câhiliye Arapları da “Biz putlara, sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer 39/3) demelerine rağmen gerçekte Allah’ı unutmuşlar, O’nun yerine putları koymuşlardı. Bazı gelişmemiş toplumlarda görülen ve cismanî olmayan varlığı somutlaştırarak algılama eğiliminin bir neticesi olan inkârcılık ve müşriklik şeklindeki bu tür sapmalara, farklı biçimlerde de olsa, günümüzün gelişmiş toplumlarında bile rastlanabilmektedir.
İsrâiloğulları’nın, tevhid inancının hâkim olduğu İbrâhim milletine mensup olmalarına rağmen, böyle bir teklifte bulunmalarının, yüzyıllar boyunca putperest bir dinî geleneğin hüküm sürdüğü Mısır kültürüyle dejenere olmalarından kaynaklandığı düşünülebilir. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes’te de bu duruma işaret edilmektedir (Yeşû, 24/14-15). Burada Hz. Mûsâ’nın ilk halefi olan Yeşû (Yûşa‘), İsrâiloğulları’na Allah’tan korkmalarını ve yalnız O’na kulluk etmelerini, “ırmağın öte tarafında ve Mısır’da” atalarının taptığı ilâhları bırakmalarını emretmekte; “… Kime kulluk edeceğinizi bugün seçin; fakat ben ve evim halkı, biz rabbe kulluk edeceğiz” demektedir. İlginçtir ki, Yûşa‘ peygamber bu konuşmayı Mısır’dan çıkıştan yetmiş yıl sonra yapmıştır ve bu konuşma, İsrâiloğulları’nın “ırmağın ötesindeki” putperest tesirlerden, yetmiş yıl sonra bile hâlâ kurtulamadıklarını göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 581-582
جوز Ceveze : جاوَزَ fiili yolun ortasını geçmek demektir. جَوْزُ الطَّرِيقِ yolun ortası, جَوْزُ السَّماءِ. semanın ortasıdır. مَجازٌ Mecaz sözcüğü ise temelde kendisi için va’z edilmiş olan manayı aşıp ötesine geçen tecavüz anlamına gelir. Zıddı olan حَقِيقَةٌ hakikat ise kendisi için konulmuş manayı asmamış olan demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki mezid fiil kalıbında toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cevâz, câiz, mecaz, mütecâviz, icaz, icâzet ve tecavüzdür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
عكف Akefe : عُكُوفٌ Bir şeye yönelmek, sıkıca yapışmak ve tazim yollu ona kendini hasretmektir. İtikaf إعْتِكافٌ sözcüğü şer’i literatürde Allah’a yaklaşma maksadıyla kendini mescide kapatmak anlamına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Âkif vr i’tikâftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. جَاوَزْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِبَن۪ٓي car mecruru جَاوَزْنَا fiiline mütealliktir.
بَن۪ٓي cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. الْبَحْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قَوْمٍ car mecruru اَتَوْا fiiline mütealliktir. يَعْكُفُونَ cümlesi, قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَعْكُفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَصْنَامٍ car mecruru يَعْكُفُونَ fiiline mütealliktir. لَهُمْ car mecruru اَصْنَامٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاوَزْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جوز ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, يَا مُوسٰٓى ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. مُوسٰٓى münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً ‘dir.
اجْعَلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. لَـنَٓا car mecruru اجْعَلْ fiiline mütealliktir. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَ harf-i cerdir. مَا müşterek ism-i mevsûl كَ harfi ceriyle اِلٰهاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. لَهُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. İbn-i Hişam‘a göre bu car mecrur mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri; الأصنام kelimesine ait olan هي zamiridir. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
اٰلِهَةٌ kelimesi mahzuf sılanın bedelidir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَوْمٌ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. تَجْهَلُونَ cümlesi, قَوْمٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْهَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Burada deniz için اليم değil الْبَحْرَ kelimesi kullanılmıştır. Bu deniz bugün Kızıldeniz adıyla bilinen denizdir. Önceki ayetlerde اليَمِّ şeklinde ifade edilen denizdir. الْبَحْرَ şeklinde marife gelişi ahd-i hudûrî manası dolayısıyladır. Daha önce marife olarak zikredildiği için yine marife olarak gelmiştir. Tekrardan kaçınmak için farklı kelimeler kullanılmıştır. Mana şöyledir: Onlar denizi geçip doğu kıyısasına çıktılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَتَى fiili ‘gelmek’ manasındadır. Bu ayette olduğu gibi عَلٰى harfiyle kullanıldığında karşılaşmak anlamına gelir. Fiilin harf-i cerle yeni bir anlam kazanması, tazmin sanatıdır.
يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْ cümlesi, قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَوْمٍ ’deki nekrelik ‘herhangi bir’ anlamında adet ifade eder.
عكف ; kendini ibadete adamak demektir. اعتكاف (İtikaf) sözü de bu kökten gelir.
اَصْنَامٍ ‘deki nekrelik kesret ve tahkir ifade eder. Putlar demektir, tekili صنم kelimesidir.
لَهُمْۚ car-mecruru, اَصْنَامٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Burada İsrâiloğullarının Firavunun hakimiyetinden kurtulduktan sonra Allah'a karşı verdikleri sözü nasıl nakzettikleri, oysa onların şükrü gerektiren Allah'ın ne büyük nimetlerine mazhar oldukları anlatılıyor ve aynı zamanda bir yandan Resulullah (s.a.v) teselli edilirken diğer yandan da müminler nefis muhasebesinden ve davranış murakabesinden gafil olmamaları için ikaz ediliyor.
جَاوَزَ kelimesi lügatte ‘mesafe katetmek, geçmek’ anlamına gelir. جَاوَزْنَا fiili, "onlar için denizi kat ettik" manasına teşdîd ile جَوَّزْنَا şeklinde de okunmuştur. Rivâyete göre Allah Teâlâ aşûra günü Musa (a.s) ile kavmini denizden geçirdi; Firavun ile maiyetini de helak etti. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
يَعْكُفُونَ kelimesine Zeccâc, "Putlara tapmaya devam ediyorlar ve bunu hiç bırakmıyorlar" manasını vermiştir. Mescidden ayrılmayan kimseye de "mu'tekif" adının verilmesi bundandır. Katâde ise şöyle demektedir: "Bu topluluk, Lahm kabilesinden idi ve köyde oturuyorlardı." İbn Cüreyc de, o putların sığır şeklinde olduklarını söylemiştir. Bu, buzağı kıssasının ilk defa beyan edildiği yerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا۟ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَـنَٓا , ihtimam için mef’ûl olan اِلٰهاً ‘e takdim edilmiştir.
اِلٰهاً kelimesindeki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
Teşbih harfi ك sebebiyle mecrur mahaldeki مَا masdar harfi ve sılası, masdar tevilinde, اِلٰهاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası mahzuftur. لَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. اٰلِهَةٌ , mahzuf sıladaki gizli zamirden haldir. Bu hazifler, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette teşbih sanatı vardır. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmel teşbihtir.
اِلٰهاً - اٰلِهَةٌ kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
[Nasıl bunların birtakım tanrıları varsa] tapındıkları putları varsa, [bize de bir tanrı] yani put [yap] da ona tapalım. Buradaki مَا ismi كَ harfinin amelini engelleyen mâ-i kâffe’dir, bu yüzden cümle onun devamında gelmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَصْنَامٍ - يَعْكُفُونَ - اِلٰهاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cenab-ı Hak, o İsrailoğullarının, "Ey Musa, onların nasıl putları varsa, sen de bize öyle bir tanrı yap" dediklerini nakletmiştir. Bil ki bir kimsenin, Hz. Musa'ya "Onların nasıl putları varsa, sen de bize öyle bir tanrı, yaratıcı ve bir müdebbir yap!" demesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğu hususunda şüphe eden kimsenin aklı tam olamaz. Halbuki bu hususta doğruya en yakın olan şudur: Onlar Hz. Musa'dan, dua ve ibadetlerinde karşılarına alacakları, birtakım putlar ve heykeller belirlemesini, tespit etmesini istemişlerdir. İşte bu söz, Allah Teâlâ'nın, putperestlerden nakletmiş olduğu sözün aynısıdır. Çünkü onlar: "Biz, bunlara sırf bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (Zümer. 3) demişlerdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
تَجْهَلُونَ cümlesi قَوْمٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
تَجْهَلُونَ ; muzari fiil olarak gelmiş, ‘’hep yapıyordunuz, hala da yapıyorsunuz’’ manasını ifade etmiştir. (Bahrul Muhit - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Musa’nın kavmine olan bu sözü bizzat yaşadıkları mucizelerden sonraki bu taleplerine hayret ve şaşma ifade eder.
قَالَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَوْمٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ [Siz gerçekten cahil bir topluluksunuz!] Bu, onların, içlerinde en büyük mucize de olmak üzere o kadar büyük mucizeler gördükten sonra söyledikleri bu söz karşısında duyulan hayretin ifadesidir. Musa (a.s) onları mutlak manada cahillikle nitelemiş ve bunu tekitli, vurgulu bir şekilde söylemiştir. Çünkü onun onlardan gördüğü bu davranıştan daha büyük ve çirkin bir cehalet yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bu ifadede bahsedilen "cehalet"in izahı şu husustur: İbadet, tazimin en son noktasıdır. Dolayısıyla ibadet, ancak kendisinden en büyük in'am ve nimetlerin sadır olduğu kimseye uygun düşer. Bu en büyük in'am da maddenin, hayatın, şehvetin, kudretin, aklın ve istifade edilen her türlü nimetin yaratılmasıyla olur. Halbuki bu tür şeylere kādir olan, ancak Allah Teâlâ'dır. Öyleyse ibadetin de ancak O'na yapılması yakışır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَوْمٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٣٩
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ işaret ismi, اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُتَبَّرٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا ism-i mef’ûl مُتَبَّرٌ ‘un naib-i faili olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ ف۪يهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. بَاطِلٌ atıf harfi وَ ’la مُتَبَّرٌ ‘a matuftur. مَا ve masdar-ı müevvel, ism-i fail بَاطِلٌ ‘un faili olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ismi failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. Ayette haber şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsm-i mef’ûlün fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.
6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. İsm-i mef’ûl, türediği fiilin meçhulü gibi amel eder. Yani kendisinden sonra naib-i fail alır. Ondan sonra gelenler de meful olur. Ayette haber şeklindedir.( (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَاطِلٌ kelimesi sülâsî mücerredi بطل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُتَبَّرٌ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ta’liliye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekid edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi habere dikkat çekmenin yanında işaret edilene tahkir anlamı taşır.
مَا , ism-i mef’ûlu, fiil gibi amel eden مُتَبَّرٌ ‘un naib-i failidir. مَا ‘nın sıla cümlesi olan هُمْ ف۪يهِ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. ف۪يهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
İsm-i fail vezninde gelerek istimrar ve istikrar ifade eden بَاطِلٌ , haber olan مُتَبَّرٌ ‘a atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.
Masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, fiil gibi amel eden بَاطِلٌ ‘un faili konumundadır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’ nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
كَان ’ nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s.103)
مَا ‘nın tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Leys şöyle demiştir: تبار kelimesi, helak olmak demektir. تتبير kelimesi ise imha etmek, yok etmek anlamındadır. Yine, külçe altına da تِبر denilmektedir. (Fahreddin er Râzî)
مُتَبَّرٌ halin fesat olması manasında müstear lafızdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بُطْلان , "bir şeyin, ya zatının yok olması, yahut da fayda ve maksadının yok olması sebebiyle, yok olmasıdır" şeklinde tarif edilmiştir. Onların amellerinin batıl olmasından murad ise "Onlara bu amellerinden, ne bir faydanın, ne de bir zararı def etme imkânının hasıl olmamasıdır." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ifadesinin اِنَّ ’nin ismi olarak gelmesi ve اِنَّ ’nin haberi olan cümle içerisinde mübtedanın haberin önüne geçmiş olmasıyla, putlara kulluk edenler ‘yok edilmeye mahkum kimseler’ olarak damgalanmakta, bu durumun onlar için kaçınılmaz olduğu bildirilmektedir. Böylece İsrailoğulları, istedikleri şeyin sonu bildirilerek uyarılmış; sevdikleri şey kendilerine kötü gösterilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ١٤٠
Bir görüşe göre İsrâiloğulları’nın “âlemlere üstün kılınması” içlerinden birçok peygamber çıkmasından ileri geliyordu (İbn Atıyye, VII, 151; Râzî, XIV, 225; İbn Âşûr, IX, 84). Daha ağırlıklı olan başka bir yoruma göre ise buradaki üstünlük, İsrâiloğulları’nın peygamberlerine ve onların tebliği olan hak dine inanıp düzgün ve erdemli bir yaşayışa sahip oldukları dönemlerde küfür ve dalâlet içinde yaşayan milletlere karşı sahip oldukları üstünlüktür. Buna karşılık, yine Kur’an’ın açıklamasına göre anılan özelliklerini kaybettikleri dönemlerde “alçaklık ve âcizlikle damgalanmışlar”; türlü yıkımlara mâruz kalmışlardır (ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/61; İsrâ 17/4-8). Esasen konumuz olan âyette de dolaylı olarak onlara, üstünlüklerinin tevhid geleneğine sahip olmalarından ileri geldiğine, eğer putperestlik gibi bâtıl inançlara saparlarsa bu üstünlüklerini kaybedeceklerine bir işaret vardır. Nitekim Kur’an’da müslümanlar için “en hayırlı ümmet” tabiri kullanıldığı halde (Âl-i İmrân 3/110), bunun da onların –ne yaparlarsa yapsınlar– hiç değişmeden hep böyle değerli sayılacakları anlamına gelmediğini gösteren yüzlerce âyet ve hadis vardır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 582-583
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. غَيْرَ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda istisna harfidir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَبْغ۪يكُمْ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰهاً kelimesi غَيْرَ ‘nın temyizi olup fetha ile mansubdur.
هُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ cümlesi, lafza-i celâlin veya cemi muhatap zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. فَضَّلَكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
فَضَّلَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْعَالَم۪ينَ car mecruru فَضَّلَكُمْ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
Melhuz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhuz mümeyyez denir. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرَ nahiv alimlerinin çoğunluğuna göre اِلَّا gibi istisna olarak kullanılmaktadır. Ancak غَيْرَ ’nın اِلَّا ’dan farkı, cümledeki konumuna göre irab almasıdır.
اِلَّا edatından sonra gelen müstesna için zikredilen kuralların tamamı غَيْرُ için de geçerlidir. Yalnız اِلَّا ’dan sonra gelen müstesnanın alması gereken irabı غَيْرُ edatının kendisi alır. Yani اِلَّا’dan sonraki müstesna, mansub ise غَيْرُ da mansub, merfû ise غَيْرُ da merfû, mecrur ise غَيْرُ da mecrur olur. Bu edat isim olduğundan dolayı muzaftır. Bundan sonra gelen kelime muzâfun ileyhtir ve daima mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَضَّلَكُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهاً cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelen bu cümle soru manasından çıkıp, inkâr, kınama ve taaccüb anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiil sıygasında gelerek, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَبْغ۪يكُمْ fiilinin mef’ûlü konumundaki غَيْرَ اللّٰهِ izafeti, ihtimam için, amiline takdim edilmiştir.
غَيْرَ اللّٰهِ izafeti غَيْرَ ’nın tahkiri içindir. غَيْرَ istisna harfidir. Mana [Allah’ın dışında veya yanında] şeklindedir.
اِلٰهاً kelimesi temyiz veya haldir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
اِلٰهاً ’deki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.
Burada ibadetin yalnız Allah'a tahsisi gerektiği beyan edildikten sonra onların istedikleri şeye ibadetin kesinlikle batıl olduğu bildiriliyor ve bu gerçek bir inkârî istifham ile vurgulanıyor. Bu inkârî istifham hem hayret ve ibret (ta'cib), hem de kınama (tevbih) ihtiva ediyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
عَلَى الْعَالَم۪ينَ “çok büyük insan topluluklarına” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlenin müsnedinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Allah her peygamber ümmetini, yaşadığı çağa üstün kılmıştır.
Bundan maksat, "Allah Teâlâ onları, kendi zamanlarındaki âlemlere üstün kılmıştır" şeklindedir.
Allah Teâlâ, bu kesin mucizeleri onlara mahsus kılmıştır. Her ne kadar başkalarına başka hasletler tahsis ederek onları yüceltmiş ise de, böylesi mucizeler başka hiç kimse için meydana gelmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ١٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | أَنْجَيْنَاكُمْ | biz sizi kurtarmıştık |
|
| 3 | مِنْ | -nden |
|
| 4 | الِ | ailesi- |
|
| 5 | فِرْعَوْنَ | Fir’avn |
|
| 6 | يَسُومُونَكُمْ | onlar size yapıyorlardı |
|
| 7 | سُوءَ | en kötüsünü |
|
| 8 | الْعَذَابِ | azabın |
|
| 9 | يُقَتِّلُونَ | öldürüyorlardı |
|
| 10 | أَبْنَاءَكُمْ | oğullarınızı |
|
| 11 | وَيَسْتَحْيُونَ | ve sağ bırakıyorlardı |
|
| 12 | نِسَاءَكُمْ | kadınlarınızı |
|
| 13 | وَفِي | ve vardı |
|
| 14 | ذَٰلِكُمْ | bunda size |
|
| 15 | بَلَاءٌ | bir imtihan |
|
| 16 | مِنْ | tarafından |
|
| 17 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 18 | عَظِيمٌ | büyük bir |
|
Firavun yönetimi İsrâiloğulları’nı çok çeşitli sıkıntılara mâruz bırakmakla birlikte, erkek çocukların öldürülüp kız çocukların sağ bırakılması şeklindeki zulümleri âyette özellikle zikredilmiştir (aynı bilgiler Tevrat’ta da verilmektedir, bk. Çıkış, 1/16). Zira İsrâiloğulları bu suretle hem bir tür katliamla hem de nesillerinin tüketilmesini hedefleyen korkunç bir planla karşı karşıya kalmışlardır. Âyette, Allah Teâlâ’nın onları, bu son derece tehlikeli planla yok edilmekten kurtardığı hatırlatılarak bunu şükürle karşılayacakları yerde başları selâmete çıkar çıkmaz putperestliğe özenmelerinin ağır bir suç ve nankörlük olduğuna işaret edilmektedir (“nisâ” kelimesinin “kadınlar” yerine “kızlar” şeklinde çevrilmesi hakkında bk. 127. âyetin tefsiri).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 583
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. اَنْجَيْنَاكُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْجَيْنَاكُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اٰلِ car mecruru اَنْجَيْنَاكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. يَسُومُونَكُمْ cümlesi, فِرْعَوْنَ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur.
يَسُومُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُٓوءَ ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَاكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ cümlesi, يَسُومُونَكُمْ cümlesinden bedel olarak mahallen mansubdur.
يُقَتِّلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءَكُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ile يُقَتِّلُونَ ‘ye matuftur.
يَسْتَحْيُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِسَٓاءَكُمْۜ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَتِّلُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَحْيُونَ fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حيي ’dir.
Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ف۪ي ذٰلِكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ ise muhatap zamiridir.
بَلَٓاءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بَلَٓاءٌ ‘a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَظ۪يمٌ kelimesi بَلَٓاءٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ۟ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ
وَ , istinafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكروا (Hatırlayın) olan müteallakı mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَنْجَيْنَاكُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Zaman ismi olan اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ cümlesi فِرْعَوْنَ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سُٓوءَ الْعَذَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir.
Burada ُسؤء kelimesi ile “çirkin” anlamı kastedilir. سؤء العذاب ifadesindeki سؤء kelimesi ise azabın en şiddetlisi ve fenasıdır.
Burada önce Firavun’un İsrailoğullarına yapmış olduğu işkenceden kapalı bir şekilde bahsedilmiş, ardından bu işkencenin erkek çocuklarını kesmek olduğu ifade edilerek bu kapalılık giderilmiştir. Eğer araya atıf harfi girseydi cümle bu anlamı vermezdi. O takdirde يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ işkencenin bir türü olurken يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ başka bir türü olurdu.
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ [Sizi azaba tabi tutuyorlardı.] demektir. Buradaki يَسُومُونَ fiili, satış için malı arz etmek manasına olup müstear olarak kullanılmıştır. Yüce Allah bu azabı "erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı" şeklinde açıklamıştır. Bu cümle bir öncekinin tefsiri olup onun üzerine atfedilmiş, eklenmiş bir cümle değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
Fasılla gelen cümle, يَسُومُونَكُمْ cümlesinden bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.
Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması “bedel” ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ cümlesinde kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
نِسَٓاءَكُمْ [kadınlarınızda] da cümlesinde kevn-i lâhık alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Hatırlarsak kevn-i lâhıkta bir şeyin gelecekte alacağı şeklin adı şimdiki zamanda kullanılıyordu. Ayette kız çocukları kastedilerek ‘kadınlarınız’ denmiştir.
Azabın en kötüsü ifadesinden sonra, azap türlerinin sıralanması cem mea-t taksim sanatıdır.
Ayette leff ve neşr sanatı vardır.
Bu sanatta önce zikredilen leff’te nefis, daha sonra zikredilecek şeylere bir nevi hazırlanmış olur. Böylece zikredilen hükümler nefiste daha iyi yerleşir. Dolayısıyla belâgattaki amaç olan en iyi etki sağlanmış olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedii İlmi)
يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ cümlesiyle, یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَنْجَيْنَاكُمْ - يُقَتِّلُونَ ve يُقَتِّلُونَ - يَسْتَحْيُونَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, اَبْنَٓاءَكُمْ - نِسَٓاءَكُمْ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
الْعَذَابِۚ - بَلَٓاءٌ - سُٓوءَ ve اَنْجَيْنَاكُمْ - يَسْتَحْيُونَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ف - ر - عَ : Firavun, Mısır’da Amalika hükümdarının lakabıdır. Firavun da çok adam öldürdüğü için ona bu ünvan verilmiştir. Kişi adı değildir. İşârî olarak nefsi ifade eder.
Üç cahiliyye dönemi vardır:
1-Firavun’un erkek çocukları öldürmesi.
2-Lût (a.s) döneminde kadınlar yerine erkeklere gidilmesi.
3-Arap toplumunda kız çocuklarının diri diri gömülmesi. Aslında Musa (a.s) zamanında birden çok kez erkek çocukları öldürme durumu olmuştur. Sayıca çoğaldıkları zaman ve bunlardan bazıları da Musa (a.s) doğunca ve Peygamber oluncadır.
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَلَٓاءٌ , muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ رَبِّكُمْ car-mecruru بَلَٓاءٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin İsrailoğullarına ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
ذٰلِكُمْ ile olaylara işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır.
İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
بَلَٓاءٌ için ikinci sıfat olan عَظ۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
بَلَٓاءٌ ve عَظ۪يمٌ kelimeleri, musibetin büyüklüğünü ve şiddetini göstermek için nekre getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/49)
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِـعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ١٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَوَاعَدْنَا | ve sözleştik |
|
| 2 | مُوسَىٰ | Musa ile |
|
| 3 | ثَلَاثِينَ | otuz |
|
| 4 | لَيْلَةً | gece |
|
| 5 | وَأَتْمَمْنَاهَا | ve buna kattık |
|
| 6 | بِعَشْرٍ | on (gece daha) |
|
| 7 | فَتَمَّ | böylece tamamlandı |
|
| 8 | مِيقَاتُ | tayin ettiği vakit |
|
| 9 | رَبِّهِ | Rabbinin |
|
| 10 | أَرْبَعِينَ | kırk |
|
| 11 | لَيْلَةً | geceye |
|
| 12 | وَقَالَ | dedi ki |
|
| 13 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 14 | لِأَخِيهِ | kardeşi |
|
| 15 | هَارُونَ | Harun’a |
|
| 16 | اخْلُفْنِي | benim yerime geç |
|
| 17 | فِي | içinde |
|
| 18 | قَوْمِي | kavmim |
|
| 19 | وَأَصْلِحْ | ve ıslah et |
|
| 20 | وَلَا | ve |
|
| 21 | تَتَّبِعْ | uyma |
|
| 22 | سَبِيلَ | yoluna |
|
| 23 | الْمُفْسِدِينَ | bozguncuların |
|
İsrâil halkı, Mısır esaretinden kurtulup Sînâ çölüne geçtikten sonra bu çölde kırk yıl boyunca evsiz barksız dolaştılar. Bu yüzden Sînâ çölü “şaşkın vaziyette dolaşmak” anlamına gelen Tîh adıyla da anılır. Tûrisînâ, bu çölün ve yarımadanın güneyinde bulunmaktadır. Yüce Allah, esaretten kurtulan kavme şeriatını bildirmek üzere Mûsâ’ya Tûrisînâ’ya gelmesini emretti. Mûsâ, yerine kardeşi Hârûn’u bırakarak ondan sulh ve sükûnu korumasını, bozgunculuk çıkarabileceklere karşı dikkatli olmasını istedi. Bu tedbirleri aldıktan sonra Allah’ın emrine uyarak Tûr’a gitti.
Araplar genellikle gün yerine gece kelimesini kullandıklarından; ayrıca ibadet, zikir, dua gibi dinî faaliyetler için gündüze nisbetle gecenin sükûneti daha elverişli olduğundan âyette Mûsâ’nın Tûr’da geçirdiği süre hakkında gün yerine gece kelimesi zikredilmiştir. Bakara sûresinde (2/51) bu buluşma süresi sadece “kırk gece” kaydıyla anılırken burada söz konusu sürenin otuz ve on gece olarak iki bölümde anılması ve böylece Bakara sûresindeki âyete bir ayrıntı ilâve edilmesi çeşitli şekillerde yorumlanmış olup (bk. İbn Atıyye, VII, 152-153; Râzî, XIV, 226), muhtemelen bu iki farklı süre, Hz. Mûsâ’nın kırk gece içinde kaydettiği iki ruhî ve mânevî gelişmeye işaret etmektedir. Otuz gecenin ibadet süresi, on gecenin ise Tevrat’ın inzâl edildiği süre olduğu da düşünülebilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 585-586
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وٰعَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftır.
ثَلٰث۪ينَ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; تمام ثلاثين şeklindedir. لَيْلَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتْمَمْنَاهَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِعَشْرٍ car mecruru اَتْمَمْنَاهَا fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَمَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. م۪يقَاتُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّه۪ٓ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَرْبَع۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. لَيْلَةًۚ temyiz olup fetha ile mansubdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
Melhuz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhuz mümeyyez denir. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. 11’den 99 ‘a kadar olan sayıların temyizi müfred mansub gelir (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وٰعَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi وعد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتْمَمْنَاهَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi تمم ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِـعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. لِاَخ۪يهِ car mecruru قَالَ fiiline müteallik olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هٰرُونَ kelimesi لِاَخ۪يهِ ‘den bedel veya atfı beyan olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Mekulü’l-kavli اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اخْلُفْن۪ي sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
ف۪ي قَوْم۪ي car mecruru اخْلُفْن۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَصْلِحْ atıf harfi وَ ile اخْلُفْن۪ي ‘ye matuftur.
اَصْلِحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَا تَتَّبِـعْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّبِعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. سَب۪يلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُفْسِد۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّبِـعْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَصْلِحْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صلح ‘dır.
الْمُفْسِد۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
ثَلٰث۪ينَ ikinci mef’ûlun bihtir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; تمام ثلاثين şeklindedir.
Aynı üsluptaki وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ cümlesiyle, فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ cümlesi, …وَوٰعَدْنَا مُوسٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebepleri, hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وٰعَدْنَا ve اَتْمَمْنَاهَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması ه۪ٓ zamirine, yine Rab ismine muzâf olması م۪يقَاتُ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Cümlede temyiz konumundaki لَيْلَةً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnab sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
ثَلٰث۪ينَ - اَرْبَع۪ينَ - بِعَشْرٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَتْمَمْنَاهَا - فَتَمَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mîkat ile vakt arasındaki fark şudur: "Mîkat, içinde herhangi bir işin yapılmasının belirlenmiş olduğu muayyen vakittir, randevudur. Vakit ise ta baştan bir kimsenin bir şey için bir zaman tayin etmesi işidir.." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayeti kerimede gündüz yerine önemi ve faziletine binaen gece zikredilmiştir. Burada gece ön plandadır, ibadette gecenin önemi vardır. Efendimize de gece namazı farz idi.
Bir hadis-i şerifte gece namazının Allah’a yaklaştırdığı, günahlara kefaret olduğu, günahlardan uzaklaştırdığı ve bedendeki hastalıklara şifa olduğu buyurulmuştur.
Rivayet olunduğuna göre, Musa (a.s) Mısır'da iken İsrailoğullarına, Allah düşmanlarını helak ederse kendilerine bir kitap getireceğini vadetmiş ve Firavun helak olunca Musa, o vadolunan kitabı Allah'tan niyaz eylemiş, Allah Teâlâ da otuz gün oruç tutmasını emreylemiş idi ki o ay Zilkade idi ve Zilhicce'den tutulacak on günle kırk güne erişiyordu. Öyle anlaşılıyor ki ilk otuz gün tutulan oruçla ve daha başka Allah'a yaklaştırıcı ibadetlerle bir özel arınma ve bir riyazet olmuş ve sonraki on günde de Tevrat'ın nüzulü ve kelam olayı meydana gelmiştir. Bu kırkın gündüzleri de mîkate dahil bulunduğu halde, yalnızca gecenin zikri, gök ayının geceden başlaması ve bundan dolayı da kırk gece hesabıyla tamam olması hikmetine bağlı olduğunu tefsir alimleri beyan etmişlerdir. Bundan özellikle şunu anlayabiliriz ki, Allah ehlinin büyük bir aydınlığa ve tecelli sabahına erebilmeleri için geceler kadar karanlık ıstırap saatleri ile çile doldurmaları gerekmektedir. İlâhi feyizler daha ziyade geceleri vaki olur. Ve bütün başarı sabahları, ıstırap gecelerinin seherlerini izleyerek meydana çıkar. Hz Musa'nın bu çilesinde kırk sanki tek başına tam bir gece, son on da onun seher vakti gibidir. Bazı rivayetlerde dahi yer aldığı üzere bu seherin fecr-i sadık (doğru sabah) saatlerini andıran sonlarına doğru Hz. Musa, Allah Teâlâ'nın kelamına mazhar olmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِـعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ
وَ , istinafiyyedir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ف۪ي قَوْم۪ي ibaresindeki فِي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. فِي harfinin ilavesiyle kavim, mazruf mesabesinde konmuştur. Çünkü قَوْم۪ , zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Kavim, girilebilen bir mekana benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
Aynı üsluptaki وَاَصْلِحْ cümlesi, mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Yine mekulü’l-kavle hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiş olan وَلَا تَتَّبِـعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Musa (a.s)’ın kardeşinden istediklerinin, “bana halife ol, ıslah et ve müfsitlere uyma” şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
"Onların içinde, benim halefim ve halifem ol!"; ifadesi de, "ıslah edici ol" veya "İsrailoğullarının içlerinden, ıslah edilmesi gerekenleri ıslah et ve onlardan, seni fesatçılığa çağıran kimselere uyma ve onlara itaat etme!" anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ifadesinde istiare vardır. Müfsidlerin dini manasında kullanılmıştır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
لِاَخ۪يهِ ’den bedel veya atf-ı beyan olan هٰرُونَ kelimesiyle ıtnâb yapılmıştır.
مُوسٰى - هٰرُونَ isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مُوسٰى kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ١٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَ | gelip de |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِمِيقَاتِنَا | tayin ettiğimiz vakitte |
|
| 5 | وَكَلَّمَهُ | ve ona konuşunca |
|
| 6 | رَبُّهُ | Rabbi |
|
| 7 | قَالَ | dedi |
|
| 8 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 9 | أَرِنِي | bana görün |
|
| 10 | أَنْظُرْ | bakayım |
|
| 11 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 12 | قَالَ | dedi ki |
|
| 13 | لَنْ |
|
|
| 14 | تَرَانِي | sen beni göremezsin |
|
| 15 | وَلَٰكِنِ | fakat |
|
| 16 | انْظُرْ | bak |
|
| 17 | إِلَى |
|
|
| 18 | الْجَبَلِ | dağa |
|
| 19 | فَإِنِ | eğer |
|
| 20 | اسْتَقَرَّ | durursa |
|
| 21 | مَكَانَهُ | yerinde |
|
| 22 | فَسَوْفَ | o zaman |
|
| 23 | تَرَانِي | sen de beni göreceksin |
|
| 24 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 25 | تَجَلَّىٰ | görününce |
|
| 26 | رَبُّهُ | Rabbi |
|
| 27 | لِلْجَبَلِ | dağa |
|
| 28 | جَعَلَهُ | onu etti |
|
| 29 | دَكًّا | darmadağın |
|
| 30 | وَخَرَّ | ve bayılarak |
|
| 31 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 32 | صَعِقًا | düştü |
|
| 33 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 34 | أَفَاقَ | ayılınca |
|
| 35 | قَالَ | dedi |
|
| 36 | سُبْحَانَكَ | Sen yücesin |
|
| 37 | تُبْتُ | tevbe ettim |
|
| 38 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 39 | وَأَنَا | ve ben |
|
| 40 | أَوَّلُ | ilkiyim |
|
| 41 | الْمُؤْمِنِينَ | inananların |
|
Hz. Mûsâ, Tûr’daki bu olağan üstü buluşma sırasında, üç vahiy şeklinden biri olan vasıtasız vahiy ile yüce Allah’ın kelâmını alırken, aynı zamanda, kendisiyle konuşma lutfunda bulunan Allah’ı müşahede etmeyi, O’nu beden gözüyle görmeyi de diledi. Allah Teâlâ’nın, kullarına âhirette yüce zâtını göstereceği sahih hadislerle sabit olmakla birlikte (aş. bk.), Hz. Mûsâ bunun dünyada da mümkün olduğunu zannederek böyle bir dilekte bulundu. Fakat Allah, “Beni asla göremezsin” buyurarak bunun (dünyada) imkânsız olduğuna işaret buyurdu.
Âyette, itikadî mezhepler arasındaki önemli tartışmalara sebep olan kelâm (Allah’ın konuşması) ve rü’yetullah (Allah’ın beden gözüyle görülmesi) söz konusu edilmiş; Allah’ın Mûsâ’ya konuştuğu; Mûsâ’nın O’nu görmek istemesi üzerine bunun asla mümkün olmadığı belirtilmiştir. Buna göre Allah konuşur ve O’nun seçkin kulları (peygamberler) bu konuşmayı işitebilir; fakat Allah asla görülmez. Âyetten çıkan bu açık bilgiye rağmen İslâm âlimleri hem kelâm sıfatını hem de rü’yet konusunu uzun uzun tartışmışlardır. Selef diye anılan ilk kelâmcılar ve onları takip eden sonraki Selefîler Allah’ın, –insanların kullandıklarına benzemeyen– harflerle ve sesle konuştuğunu ileri sürerken diğer kelâmcılar O’nun harfler ve sesler gibi konuşma araçlarına muhtaç olmadan konuştuğunu savunmuşlardır. Öte yandan, bütün İslâm bilginleri Allah’ın dünyada görülmesinin mümkün olmadığını kabul ederler. Sünnî âlimler, bir şeyin görülebilir olmasını onun var olma şartına bağlayarak varlığında şüphe bulunmayan Allah’ın âhirette görülmesinin aklen mümkün olduğunu ve mümin kullarına görüneceğini kabul ederken Mu‘tezile âlimleri aksini savunurlar (konu hakkındaki kelâmî tartışmalarla ilgili geniş bilgi için bk. Râzî, XIV, 229-234).
İbn Atıyye, “Rabbi onunla konuştu” ifadesini “Yani Allah Mûsâ’da bir idrak yarattı ve o bu idrakle Allah’ın zâtî bir sıfatı olan kelâmını işitti” şeklinde yorumlar. Kanaatimize göre bu, Allah’ın kelâmına ilişkin oldukça mâkul bir açıklamadır. Zira yine İbn Atıyye’nin belirttiği üzere, Allah’ın kelâmı hiçbir şekilde yaratılmışların sıfatına, yaratılmışlık özellikleri taşıyan hiçbir kelâma benzemez (ayrıca bk. Bakara 2/253).
Aynı müfessir Allah’ın görülmesiyle ilgili Ehl-i sünnet görüşünü de şöyle özetler: Allah’ın görülmesi aklen câizdir; çünkü O’nun, var olması itibariyle görülmesi mümkündür. Bir varlığın görülebilir olmasının yegâne şartı var olmaktır. Ancak dinî kaynaklar O’nun dünyada değil, âhirette görüleceğini bildirmiştir. Sonuç olarak Mûsâ, “Rabbim! Bana görün, sana bakayım” derken imkânsız olanı değil, câiz olanı istemiştir. Böyle olunca da, “Sen beni asla göremezsin” şeklindeki ilâhî cevap, mutlak olarak imkânsız olan bir isteği red anlamı taşımayıp, sadece Allah’ın dünyada görülemeyeceğini bildirir. Buna karşılık birçok hadiste Allah’ın âhirette mümin kulları tarafından görüleceği haber verilmiştir (Buhârî, “Mevâkıt”, 16, 26; “Ezân”, 129; “Tefsîr”, 50/2; “Rikåk”, 52; “Tevhîd”, 24; Müslim, “Fiten”, 95; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 20; Tirmizî, “Cennet”, 16; Müsned, III, 16; IV, 11, 12).
Allah’ın dağa tecelli etmesiyle ilgili olarak tefsirlerde farklı açıklamalar yapılmıştır (bk. İbn Atıyye, VII, 154-156). Sözlükte tecellî “perdenin veya örtünün açılması üzerine bir şeyin bütün gerçekliğiyle ortaya çıkması” demektir. İbn Âşûr’a göre (IX, 93) âyetteki bu kısım mecazi bir ifade olup muhtemelen bununla, dünya varlıkları ile aşkın güçler arasına Allah tarafından konulmuş bulunan perdelerin kaldırılması kastedilmiştir. Bu perdeler veya engeller kalkınca rabbânî güç ile dağ arasında bir ilişki doğmuş ve dağ paramparça olmuş; Allah’ın bir şekilde kendisini göstermesi veya kendisinden bir görüntüyü dağa yansıtması şeklinde cereyan eden bu olağanüstü olayı gören Hz. Mûsâ dehşete kapılarak kendinden geçip yere yığılmıştır. Ayılınca anlamıştır ki böyle bir tecelli kendisini bu kadar sarstığına göre, bu dünyanın şartları içinde, bu bedenî, hissî ve psikolojik yapısıyla Allah’ı görmeye asla tahammül edemeyecekti. Ayrıca, dağın bir bakıma denek olarak kullanıldığı bu tecrübe kendisi üzerinde gerçekleşseydi mahvolacaktı. Sonuç olarak Allah’tan, genel anlamda mümkün, fakat bu dünyada imkânsız olan bir şeyi istediği için tövbe etti ve kendi halkı veya o dönemdeki insanlar içinde ilk mümin kişinin kendisi olduğunu belirterek bir kez daha imanını Allah’a arzetti.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 586-588
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. لِم۪يقَاتِنَا car mecruru جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَلَّمَهُ رَبُّهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la جَٓاءَ fiiline matuftur.
كَلَّمَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَلَّمَهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ
Cümle şartın cevabıdır. Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, nida cümlesi ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اَرِن۪ٓي ‘dir. اَرِن۪ٓي dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir zamir أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Takdiri; فإن فعلت أو تمّ ذلك أنظر إليك (Bunu yaparsan veya tamamlarsan sana bakayım.) şeklindedir.
اَنْظُرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اَنْظُرْ fiiline mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرِن۪ٓي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, لَنْ تَرٰين۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَرٰين۪ي elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنِ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلَى الْجَبَلِ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنِ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَقَرَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَكَانَهُ mekân zarfı, اسْتَقَرَّ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
تَرٰين۪ي elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir zamir أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَقَرَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi قرر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ
فَ atıf harfidir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. تَجَلّٰى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَجَلّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. رَبُّهُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْجَبَلِ car mecruru تَجَلّٰى fiiline mütealliktir. Şartın cevabı جَعَلَهُ دَكاًّ ‘dır.
جَعَلَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. دَكاًّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. خَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. صَعِقاً hal olup fetha ile mansubtur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَجَلّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi جلل ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
صَعِقاًۚ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
فَ atıf harfidir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَفَاقَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَفَاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Şartın cevabı قَالَ سُبْحَانَكَ ‘dir.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, تُبْتُ اِلَيْكَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
سُبْحَانَكَ mahzuf bir fiilin mef'ûlu mutlakı olarak fetha ile mansubdur.Takdiri, نسبّح şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُبْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru تُبْتُ fiiline müteallıktır.
وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَوَّلُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَفَاقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فوق ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ
و atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا şart cümlesi olup aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
لِم۪يقَاتِنَا car- mecruru, جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Veciz ifade kastına matuf bu izafette, azamet zamirine muzâf olan م۪يقَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Aynı üslupla gelen وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ cümlesi, جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لِم۪يقَاتِنَا ’daki azamet zamirinden, كَلَّمَهُ رَبُّهُ ifadesinde gaib zamire iltifat edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُۙ izafetinde, Hz. Musa’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
رَبِّ izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur.
فَ karînesi olmadan gelen اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, فإن فعلت (Bunu yaparsan…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) âyeti buna misaldir. Bu âyette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)
اَرِن۪ٓي - اَنْظُرْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لِم۪يقَاتِنَا ’daki lam, ihtisas anlamı verir; adeta “Hususi olarak bizim belirlediğimiz vakitte geldi” denilmiş olmaktadır. رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ [Bana göster de Sana bakayım.] ifadesinde اَرِي fiilinin ikinci mef‘ûlü mahzuftur; “Bana kendini göster de Sana bakayım.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنْ تَرٰين۪ي cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
لَنْ , muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefî harfidir. Fiile, asla manası katarak tekid eder.
İstidrak harfi لٰكِنِ ’in dahil olduğu انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ cümlesi atıf harfi وَ ’la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Makabline وَ ‘la atfedilen وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ cümlesi, istidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mekulü’l kavle dahil olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)
اَنْظُرْ - تَرٰين۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَرِن۪ٓي - لَنْ تَرٰين۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Sana bakayım] sözüne karşılık, ‘Bana bakamazsın’ değil de [Beni asla göremezsin] demiştir? [Kendini bana göster] ifadesi “Bana tecellî ederek, beni Seni görebilir, algılayabilir kıl!” anlamında olduğu için talep edilen şeyin, idrakin söz konusu olmadığı bir bakış değil, [idraki içeren] görme olduğu anlaşılmış olmaktadır. Bu yüzden, “Bana bakamazsın” yerine [Beni göremezsin.] denilmiştir. لَنْ (asla) edatının anlamı, لا ’nın verdiği olumsuzluk anlamının tekid edilmesidir. Zira لا, gelecek zamanda bir işin olmayacağı anlamına gelir. Mesela, لاافعل غدا (yarın yapmayacağım) dersin, bu cümledeki olumsuzluğu tekid ettiğin zaman ise لن افعل غدا (yarın asla yapmayacağım) dersin. Bu durumda mana, “Bunu yapmak bana aykırıdır.” şeklinde olur. Nitekim ُ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ [Allah’tan başka taptığınız şeyler bir araya gelse asla bir sinek bile yaratamazlar. (Hac Suresi, 73)] ayetinde de لَنْ edatı bu manada kullanılmıştır. لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ [Gözler onu idrak edemez. (Enam Suresi, 103)] ayeti, Allah’ın görülmesinin gelecekte söz konusu olmayacağının ifadesi, لَنْ تَرٰين۪ي “Beni asla göremezsin!” ise bunun tekid ve beyanıdır. Çünkü olumsuzlanan şey [yani görülme] Yüce Allah’ın sıfatlarına aykırıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَنْ تَرٰين۪ي [Sen beni asla göremezsin] sözü Musa’nın Allah Teâlâyı görebilecek bir istidadı olmadığını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ
فَ , atıf harfidir. Cümle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mekulü’l-kavle dahil olan cümle, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan اِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karinesiyle gelen, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan فَسَوْفَ تَرٰين۪ي cümlesi şartın cevabıdır. Cümle istikbal harfi سَوْفَ ile tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَرٰين۪يۚ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Şayet olduğu yerde kalırsa] yani daha önce olduğu gibi sabit kalırsa dört bir tarafıyla aynı yerde kalmaya devam ederse “Sen de Beni göreceksin.” Bu ifadede, “görülme” dağın -Allah onu un ufak edip yerle bir ettiği sırada- yerinde durabilmesine yani vaki olmayan bir şeye bağlanmıştır. Bu, muhteşem bir üslupla ve harika bir tarzla söylenmiş son derece mütenasip bir ifadedir. Dikkat edersen, Allah Teâlâ “ama” buyurarak [zatına] “bakma”dan dağa “bakma”ya geçmiş; sonra “zatına] bakma” talepleri yüzünden zangır zangır sarsılacaklarına yönelik tehdidini, “görmenin varlığının kendisine bağlandığı şey”in üzerine kurmuştur. “Dağ yerinde durursa sen de beni göreceksin.” ifadesini kastediyorum. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
“Vaktaki Musa, kardeşini yerine halef bırakıp mîkatımıza, tayin ettiğimiz özel vakitte geldi ve Rabbi kelamıyla onu muradına erdirdi. Meleklere olan kelamı gibi aracısız fakat perde arkasından ona söz söyledi, onu, özel konuşmak için yaklaştırdık.” (Meryem Suresi, 52) ilâhî sözü delalet eder ki bu kelam “necvâ” idi. Musa (a.s) ilâhî kelamı her cihetten işitiyordu, diye bir rivayet vardır. Bu da gösterir ki Allah’ın kelamını işitmek, mahlukatın kelamını işitmek gibi değildir. Rabbi onu, doğrudan doğruya fakat perde arkasından kelamıyla mutlu edip kelîm kılınca Allah kelamının şevk ve neşesiyle Musa’da Allah’ı görme arzusu uyandı ve galeyana geldi de “Ey Rabbim, bana göster kendini, bakıp göreyim Seni!” dedi. Yani “Perdeyi kaldır, bana bizzat tecelli et de didarını görmeyi nasip eyle.” diye yalvardı. Rabbi ona dedi ki: “Beni katiyen göremeyeceksin, velakin dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de Beni göreceksin.’’ Bunun üzerine Rabbi, dağa tecelli edince ki bu bir izafî tecellidir yani zatındaki bütün azamet ve kudret-i mutlakası ile değil, azamet ve kudretinden bir lemha zuhur, emir ve iradesinden bir parçasının dağa çarpmasıyla onu hurdahaş eyledi, unufak yapıp yerle bir etti. Hamze, Kisaî, Halef-i Âşir kıraatlerinde okunduğuna göre “dümdüz ediverdi” yani dağ gidip yeri dümdüz oluverdi, hörgüçsüz bir deve gibi oluverdi.
دَكاًّ : Bir şeyi ezip un ufak etmek manasına masdar olup bunun ismi mef’ûlü olan مدكوك manasına da gelir ki burada mana böyledir, hörgüçsüz deve veya tepe ve sırt demektir. Birinci manaya göre dağ hiç kalmamış, ikincisine göre de küçük bir sırt, küçücük bir tepe haline gelmiş demek olur. Meşhur olan kavle göre bu dağ Tûr-ı Sina idi, fakat diğer bir dağ olduğu da nakledilmiştir. Bunun Zebiyr Dağı veya Medyen'deki Erriyn Dağı veya büsbütün yok olup gitmiş olan bir başka dağ olduğu da söylenmiştir ki; Hz Musa’nın üzerinde bulunduğu dağ değil, karşıdan baktığı bir dağ demek olur.
Hasılı Rabbinin tecellisine dağ dayanamadı دَكاًّ oldu, Musa da şiddetle baygın düştü. Söz konusu bu tecelli ile iki olay meydana geldi: Biri dağın parçalanıp ufalanması, diğeri de Musa’nın bayılıp yere düşmesi. Demek ki Musa, dağ dolayısıyla olan bir izafi tecelliye bile dayanamayıp bayıldı, tam ve mutlak bir zatî tecelli olsaydı, bütün dünya ve muhtemelen bütün kâinat bir anda yok olacaktı. İşte “Sen Beni katiyen göremeyeceksin.” buyurulmasının esas hikmeti de bu idi. Yoksa haddizatında Allah tecelliden kaçınmış ve lütufta cimrilik etmiş değildir, hâşâ, O’nda buhul ve cimrilik yoktur, mesele tecelliye tahammüldedir. Bu fena âleminde O’nu görmeye tahammül olunamaz. O halde bu ilâhî kelamdan, ölüm ve fena âleminin sona erdiği beka âleminde yani ahirette dahi Allah’ı görmenin mümkün olmadığını anlamaya kalkışmak doğru değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ
Cümle önceki şart cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُۙ izafetinde, Hz. Musa’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
Zamir makamında Rab isminin, rububiyet vasfını vurgulamak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı da vardır.
تَجَلّٰى - لِلْجَبَلِ - جَعَلَهُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, الْجَبَلِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan جَعَلَهُ دَكاًّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci mef’ûl olan دَكاًّ ’ deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ cümlesi atıf harfi وَ ’ la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
صَعِقاًۚ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Cümle, önceki şart cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَفَاقَ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
Fiille mef’ûlü arasına giren itiraz cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ [münezzeh] kelimesi mastardır, bu kelimenin fiili mahzuftur. Takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. Tesbih’in manası “takdis ve tenzih etmek”tir.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
O'nun azametini, rububiyetinin izzetini ve uluhiyetinin celâlini canlandırmadıkça kulluk olmaz. Kalpte bu manaların canlandırılması, kulun Rabbi hakkındaki marifetinin derecesine ve yakınlığına göredir. Dolayısıyla ne kadar insan varsa o kadar da farklı mana söz konusudur.
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan تُبْتُ اِلَيْكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin izafet terkibinde olması, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.
الْمُؤْمِن۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خَرَّ - اَفَاقَ ve اَفَاقَ - صَعِقاًۚ gruplarındaki kelimeler arasında tıbakı hafîy sanatı vardır.
قَالَ - فَلَمَّٓا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
خَرَّ - صَعِقاًۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Senin iznin olmadan seni görme isteğinden tövbe edip Sana yöneldim, Senin, dünyada iken görülmeyeceğine inanıp iman edenlerin ilki benim” veya “Senin iznin olmadan senden bir şey istemenin uygun olmadığına inananların ilki benim.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
[Ayılınca] yani baygınlığı geçince [dedi ki]: Senin hakkında caiz olmayan görme ve benzeri şeylerden [Seni tenzih ederim!] Senin görülmez ve hiçbir duyu ile idrak edilmez olduğuna [inananların ilki olarak] Seni görme talebimden dolayı [Sana tövbe ediyorum.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hayat; bir kitabı, üzerine notlar alarak okumak gibidir. Kiminin kitabı kısa sürede biter, kiminin ki yıllarca sürer. Kimi kitabın kalınlığını görünce, kim bilir neler var dersin ama açıp baksan, verimsiz boşa gitmiş bir hayat serilir gözlerinin önüne. Kiminin ki dışarıdan bakıldığında ince durur, hemen bitiririm diye düşünürsün ama öyle şeylerle doludur ki aynı kelimeyi defalarca okursun, bitmek bilmez. Kimi kitabı okuduğunda okumasam olurmuş dersin. Kimisini okuduğunda ise kalbini öyle derinden etkiler ki bitirdiğinde aklın takılı kalır, günlerce.
Her uyandığımız gün yeni bir sayfa açmak gibidir. Bazı günler gelir, hiç düzenin bozulmadan çevirirsin sayfaları, sahip olduğun düzene şükür etmek gelmez bile aklına. Bazı günler gelir, olacakları bilmeden bambaşka hayal ve düşüncelerle açarsın gözlerini. Ve o gün yaşadıkların, sıradaki sayfaların akışını tamamen değiştirir. Zamanında şükür etmediklerinin değerini anlarsın. Allah’a teslim olmanın ve tevekkül etmenin lezzetine kavuştuğun gün, sayfalarının akışı tekrar değişir.
Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Her güne Allah’ın adıyla başlayıp bitirenlerden,
Hayatı okumaya değer olanlardan,
Kitabını hayırlarla dolduranlardan,
Kaybetmeden şükredenlerden,
Yanlışlarından vazgeçenlerden,
Rabbine tevekkül edenlerden,
Her an O’na teslim olanlardan ve kurtuluşa erenlerden olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji