بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟ ١٧١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 2 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | تَغْلُوا | taşkınlık etmeyin |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | دِينِكُمْ | dininizde |
|
| 7 | وَلَا |
|
|
| 8 | تَقُولُوا | ve söylemeyin |
|
| 9 | عَلَى | hakkında |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah |
|
| 11 | إِلَّا | dışında |
|
| 12 | الْحَقَّ | gerçek |
|
| 13 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 14 | الْمَسِيحُ | Mesih |
|
| 15 | عِيسَى | Îsa |
|
| 16 | ابْنُ | oğlu |
|
| 17 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 18 | رَسُولُ | elçisidir |
|
| 19 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 20 | وَكَلِمَتُهُ | ve O’nun kelimesidir |
|
| 21 | أَلْقَاهَا | attığı |
|
| 22 | إِلَىٰ |
|
|
| 23 | مَرْيَمَ | Meryem’e |
|
| 24 | وَرُوحٌ | ve bir ruhtur |
|
| 25 | مِنْهُ | O’ndan |
|
| 26 | فَامِنُوا | inanın |
|
| 27 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 28 | وَرُسُلِهِ | ve elçilerine |
|
| 29 | وَلَا |
|
|
| 30 | تَقُولُوا | demeyin |
|
| 31 | ثَلَاثَةٌ | (Allah) "Üçtür" |
|
| 32 | انْتَهُوا | buna son verin |
|
| 33 | خَيْرًا | yararınıza olarak |
|
| 34 | لَكُمْ | kendi |
|
| 35 | إِنَّمَا | çünkü |
|
| 36 | اللَّهُ | Allah |
|
| 37 | إِلَٰهٌ | ilahtır |
|
| 38 | وَاحِدٌ | bir tek |
|
| 39 | سُبْحَانَهُ | O yücedir |
|
| 40 | أَنْ |
|
|
| 41 | يَكُونَ | olmaktan |
|
| 42 | لَهُ | kendisi |
|
| 43 | وَلَدٌ | çocuk sahibi |
|
| 44 | لَهُ | O’nundur |
|
| 45 | مَا | olanlar |
|
| 46 | فِي |
|
|
| 47 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 48 | وَمَا | ve olanlar |
|
| 49 | فِي |
|
|
| 50 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 51 | وَكَفَىٰ | ve yeter |
|
| 52 | بِاللَّهِ | Allah |
|
| 53 | وَكِيلًا | vekil olarak |
|
Detaylı tefsir için:
https://Kur’ân.diyanet.gov.tr/tefsir/Nisâ-suresi/664/171-ayet-tefsiri
Bir adam Rasûl-i Ekrem sallallahubaleyhi veselleme:
“Ey Muhammed! Ey Efendimiz ve Efendimizin oğlu!
En hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu!”
diye hitab edince, Allah’ın elçisi şunları söyledi;
“Ey insanlar! Allah’tan korkunuz, şeytan sizi baştan çıkarmasın.Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im.Allah’ın kulu ve Rasûlüyüm.Allah Teala’nın beni yerleştirdiği yerden daha yükseğine çıkarmanızı istemem.”
(Ahmed bin hambel, Müsned III, 153,249; Elbani, Sildiletü’l-ehadisi’s-sahiha,IV, 101, nr. 1572).
Yine bir adam Peygamber Efendimize: “Ey insanların en hayırlısı!” diye hitab edince, Allah’ın Elçisi: “O İbrahim alehisselamdır” buyurdu. (Müslim, Fezl 150; Ebu Davud, Sünnet 13; Tırmızı, Tefsir 87)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Riyazus Salihin, 413 Nolu Hadis
Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim, Allah’dan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır, şeriki yoktur; Muhammed, Allah’ın kulu ve rasûlüdür. İsâ da Allah’ın kulu ve elçisi, Meryem’e bıraktığı kelimesi ve Allah tarafından (hayat verilen) bir ruhtur. Cennet, haktır ve gerçektir, cehennem de haktır ve gerçektir” diye şehâdet ederse, Allah o kimseyi, ameli ne olursa olsun, cennete koyar”.
Buhârî, Enbiyâ 47; Müslim, Îmân 46
Müslim’in bir başka rivâyetinde (Îmân 47);
“Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın rasûlüdür” diye şehâdet eden kimseye Allah cehennemi haram kılar” buyurulmaktadır.
نهي Bir şeyi yapmaya engel olmak, ondan menetmek demektir. Anlam bakımından bunun sözle ya da başka bir şeyle olması arasında herhangi bir fark yoktur. ألإنْتِهاء; kişinin nehyedildiği şeyi yapmaktan imtina etmesi, kaçınması ve sakınmasıdır. إنْهاء sözcüğü temelde nehyi ulaştırmak, yetiştirmek ya da bildirmek anlamındadır. Daha sonra literatürde her türlü bildirme için kullanılır olmuştur. النُّهْيَة çirkinlik ve fenalıklardan nehy eden akıl manasındadır. Çoğulu النُّهَى şeklinde Kurân'ı Kerim'de geçmektedir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 56 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nehy, nihayet, intiha, münteha, namütenahi, nihai, (ila) nihaye ve menhiyyattır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzaf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ ’dur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغْلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ف۪ي د۪ينِكُمْ car mecruru تَغْلُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ cümlesi atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَى اللّٰهِ car mecruru الْحَقَّ ’nın mahzuf haline mütealliktir. Takdiri موقوفا أو منطبقا على الله (Allaha bağlı olarak) şeklindedir. اِلَّا hasr edatıdır. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ
İsim cümlesidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
الْمَس۪يحُ mübteda olup damme ile merfûdur. ع۪يسَى kelimesi الْمَس۪يحُ ’den bedel olup gayri munsariftir. ابْنُ kelimesi ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
رَسُولُ اللّٰهِ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَلِمَتُهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ
Cümle, mukadder قدْ ile كَلِمَتُهُۚ ‘nün hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. اَلْقٰيهَٓا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى مَرْيَمَ car mecruru اَلْقٰيهَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. رُوحٌ atıf harfi وَ ’la رَسُولُ ’e matuftur. مِنْهُ car mecruru رُوحٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; ان صدّقتم ذلك فآمنوا (Bunu tasdik ediyorsanız iman edin) şeklindedir.
اٰمِنُوا fiili, نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. رُسُلِه۪ kelimesi atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْقٰيهَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, ثَلٰثَةٌ ’dur. تَقُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ثَلٰثَةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الآلهة (ilahlar)şeklindedir.
اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ
Fiil cümlesidir. اِنْتَهُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَيْرًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, انتهوا انتهاء خيرًا لكم (Sizin için hayırlı olacak şekilde buna son verin) şeklindedir. لَكُمْ car mecruru خَيْرًا ’e mütealliktir.
اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘ nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اِلٰهٌ haber olup damme ile merfûdur. وَاحِدٌ kelimesi اِلٰهٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْتَهُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ
سُبْحَانَهُٓ takdiri, نُسَبِّحُ (Tesbih ederiz.) olan mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf عن harfi ceriyle سُبْحَانَهُٓ ’ye mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَهُ car mecruru يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. وَلَدٌۢ kelimesi يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.
بِ harf-i ceri zaiddir. اللّٰهِ lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.
وَك۪يلًا hal veya temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ [Ey kitap ehli] nidasıyla umum zikredilmiş, husus kastedilmiştir. Yani burada ehl-i kitaptan maksat sadece Hristiyanlardır.
لَا تَغْلُوا ; aşırı gitmeyin, demektir. Türkçede kullandığımız galeyan kelimesi bu kökün türevidir.
ف۪ي د۪ينِكُمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
Cenab-ı Allah, Yahudilerin Mesih’i ta’n etme hususunda ileri gittiklerini nakletmişti. İşte Hristiyanlar da ona tazim ve saygı hususunda ileri gidiyorlar. Her iki tarafın maksatları da kınanmış ve mezmumdur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, Hristiyanlara, [Dininiz hususunda haddi aşmayın.] demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada, hitap yalnız Hristiyanlara tahsis edilmiştir. Maksat, onları içinde bulundukları küfür ve dalâletten men etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ cümlesi atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nehiy harfi ve istisna harfiyle oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille mef’ûlü arasındadır. Bu durumda kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vâki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah’ı kendisi hakkında imkânsız olan hulûl (başkasının varlığında görünmek), ittihat (başkasının varlığıyla birleşmek) ve eş, çocuk edinmek gibi vasıflarla vasıflandırmayın. O’nu bütün bunlardan tenzih edin! (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
ولا تَقُولُوا عَلى اللَّهِ إلّا الحَقَّ sözü çirkin iftirayı nefyetmek için hususun umuma atfı babındandır. القَوْلِ kelimesi عَلى ile müteaddi olduğunda zikredilen sözün harften sonra gelen şeye nisbetinin yalan olduğuna delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ
Cümle, beyanî istînâf veya الْحَقَّ ’nın mazmunu için tefsiriye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّمَٓا kasır edatı, الْمَس۪يحُ mübteda, رَسُولُ اللّٰهِ haberdir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kasr konusu tabiri olarak mevsuf denilen ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ , sıfat olan الْمَس۪يحُ ’e kasredilmiştir. Kasr-ı izafi ve ifrad kasrıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ yani maksûr/mevsuf, الْمَس۪يحُ ’e yani maksûrun aleyhe/sıfata tahsis edilmiştir.
Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade eder. Ama bu sıfat, başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ, mübteda olan الْمَس۪يحُ için bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
Müsned az sözle çok anlam ifade etme yollarından olan izafetle gelmiştir.
رَسُولُ اللّٰهِ ve كَلِمَتُهُ izafetlerinde Allah ismine ve Allah’a ait zamire muzâf olan رَسُولُ ve كَلِمَتُ , şan ve şeref kazanmıştır.
مَرْيَمَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ cümlesi قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَرُوحٌ مِنْهُ ifadesi كَلِمَتُهُ ‘ye matuftur.
[Allah’ın emri ve kelimesi ile vücut bulmuştur.] demektir. Bu Cenab-ı Hakk’ın tıpkı, [Gerçekten Allah katında İsa’nın durumu Adem’in hali gibidir. Allah onu (Adem’i) topraktan yarattı. Sonra ona, “ol” dedi, o da oluverdi. (Âl-i İmran Suresi, 59)] ayetinde bahsettiği husus gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَرُوحٌ مِنْهُ [O, Allah tarafından (gelen) bir ruhtur] buyruğuna gelince bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
a.) Bir şeyi, son derece temiz ve nezih olmakla vasfettikleri zaman insanların âdeti, “O, bir ruhtur.” demek şeklinde cereyan etmektedir. Binaenaleyh Hz. İsa, babanın nutfesinden tekevvün etmeyip Cebrail’in (a.s.) üflemesinden meydana gelince haliyle o, “ruh” olarak vasfedilmiştir.
مِنْهُ sözünden maksat ise ona bir şeref ve üstünlük kazandırmaktır. Bu tıpkı, “Bu, Allah tarafından gönderilen bir nimettir.” denilmesi gibidir ki bundan maksat da o nimetin tam ve kusursuz, şerefli olduğunu beyan etmektir.
b.) Hz. İsa, dini hayatları bakımından insanların hayat bulmalarının sebebidir. Böyle olan herkes, “Ruh” diye vasfedilir. (Şûra Suresi, 52)
c.) [O, Allah’tan bir rahmettir.] demektir.
d.) Arapça’da “ruh” kelimesi, üflemek manasına gelir. Ruh ile rîh (rüzgâr), birbirlerine yakın olan iki kelimedir. Buna göre “ruh”, Hz. Cebrail’in üflemesinden ibaret olup مِنْهُ sözü de Cebrail (a.s.) tarafından yapılan bu üflemenin, Allah’ın emri ve müsadesiyle olduğunu gösterir.
e.) Ruh kelimesi, tenvinli (nekre) olup buradaki tenvin tazim ifade eder. Buna göre mana, [Kudsî, yüce ve şerefli ruhlardan bir ruh] şeklinde olur. مِنْهُ sözü ise onu teşrif ve tazim için o ruhu kendisine izafe etmeyi ifade etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada “Meryem oğlu İsa” kimliğinin açıkça söylenmesi, onu Allah Teâlâ’nın oğlu şeklinde tavsifin batıl olduğunu belirtmek içindir.
Bu istînâf cümlesi, o batıl sözün neden men edildiğini açıklar. Bu da onun zıddı olan hak emridir. Yani, İsa’nın (a.s.) mertebesi risaletle sınırlıdır; bunu geçmez. مِنْه kelimesindeki من harfi, ibtidâ ve gaye manası vermek içindir. Yani o ruhun başlangıcı Allah Teâlâ’dır; son ulaştığı yer de Meryem’dir. Hristiyanların iddia ettiği gibi ba’diyet değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette, İsa’nın (a.s.) Allah’ın resulü sıfatının, vücuda gelmesinden ve Allah Teâlâ’nın kelimesi ve ruhu olmasından önce zikredilmesi, işin başında, tevile yer vermeyen kesin bir ifade ile hakkı tespit ve tayin etmek ve batıl tevil kapısını önceden kapatmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, ان صدّقتم ذلك فآمنوا (Bunu tasdik ediyorsanız iman edin.) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
رُسُلِه۪ۚ - رَسُولُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
Makabline tezat sebebiyle atfedilmiş olan وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. لَا تَقُولُوا fiilinin mekulü’l-kavlinde icâzı hazif vardır. Takdiri, الآلهة (İlahlar) olan mübteda mahzuftur.
ثَلٰثَةٌ ifadesi, mahzuf bir mübtedanın haberidir. Takdiri, وَلَا تَقُولُوا الْاَقَانِيمُ ثَلٰثَة (Asıllar “(ekânîm) üçtür” demeyiniz) şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
خَيْرًا kelimesi mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.
اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّمَا edatı ile yapılan kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Mevsuf olan اللّٰهُ lafzı, sıfat olan اِلٰهٌ kelimesine kasredilmiştir.
وَاحِدٌ , haber olan اِلٰهٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌ cümlesindeki kasr, kasr-ı mevsuf ale’s sıfattır. Burada kasr-ı izafidir. Allah üç değildir demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen عن harfi ile سُبْحَانَهُٓ ’ya mütealliktir. Masdar-ı müevvel, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Car mecrur لَهُ , nakıs fiil كاَنَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. وَلَدٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismidir. Kelimedeki tenvin tahkir ve kıllet ifade eder.
سُبْحَانَهُ , Allah’ı her türlü eksiklikten uzak tutarım ve bütün kemâl vasıfların O’na ait olduğunu itiraf ederim, manasındadır.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)
Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl وَمَا فِي الْاَرْضِ , birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ ibaresindeki فِي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمٰوَاتِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü semavat zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
[Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.] ifadesi, kendisine yakıştırılandan son derece uzak olduğunu beyan etmektedir yani göklerde ve yerde bulunan her şey O’nun mahlûku ve raiyetidir. O’nun hakimiyeti altındaki herhangi bir şey nasıl olur da O’ndan bir parça olabilir!? Üstelik parça ancak cisimler için söz konusudur. Allah ise cisim ve arazların niteliklerinden son derece yücedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetin manası,“Göklerin ve yerin ve bu ikisinde bulunan şeylerin maliki olan bir kimse İsa ve Meryem’in de malikidir. Çünkü İsa ile Meryem de göklerde ve yerde bulunanlar cümlesindendir. İsa ve Meryem, gerek zat gerekse sıfatları bakımından kendileri dışında kalanlardan daha büyük değillerdir. Binaenaleyh O, İsa ve Meryem’den daha büyük olanların maliki olunca İsa ve Meryem’in de maliki olur. İsa ve Meryem, O’nun mülkü, memlûkü olunca daha nasıl İsa ve Meryem’in Allah’ın oğlu ve zevcesi oldukları düşünülebilir?” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
بِاللّٰهِ ’deki ب harfi zaiddir. Tekid ifade eder. اللّٰهِ , lafzen mecrur mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.
Umum ifadesi için كَفٰى fiilinin mef’ûlu mahzuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır. وَكَفٰى بِاللّٰهِ sözünde zamir yerine Allah ismi gelmiştir. Lafza-i celâlin tekrarlanması, zatının yüceliğine tenbih, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
وَك۪يلًا۟ temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ [Allah yeter], [Rabbin yeter] ayetlerindeki بِ harf-i ceri, Kur’an’ın her yerinde zaiddir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bütün varlıkların, tüm işlerinde güvenip dayanacağı bir “Vekil olarak da Allah yeter.” Çünkü onlar O’na muhtaçken O’nun onlara hiçbir ihtiyacı yoktur. Mütekellimin Allah Teâlâ olmasına rağmen lafza-i celâlin zikredilmesinde tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’ t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
‘’Allah’ın vekil olarak kâfi olduğu’’ sözünde tağlîb vardır. Allah sadece vekil olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter.
إِنَّمَا - تَقُولُوا۟ - رُسُلِ - ٱللَّهِ - لَّهُ - مَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَلَدٌۢ - ابْنُ ve وَاحِدٌ - ثَلٰثَةٌۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً ١٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَنْ |
|
|
| 2 | يَسْتَنْكِفَ | çekinmez |
|
| 3 | الْمَسِيحُ | Mesih |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَكُونَ | olmaktan |
|
| 6 | عَبْدًا | kul |
|
| 7 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 8 | وَلَا |
|
|
| 9 | الْمَلَائِكَةُ | ve melekler de |
|
| 10 | الْمُقَرَّبُونَ | (Allah’a) yaklaştırılmış |
|
| 11 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 12 | يَسْتَنْكِفْ | çekinirse |
|
| 13 | عَنْ |
|
|
| 14 | عِبَادَتِهِ | O’na kulluktan |
|
| 15 | وَيَسْتَكْبِرْ | ve büyüklük taslarsa |
|
| 16 | فَسَيَحْشُرُهُمْ | bilsin ki O toplayacaktır |
|
| 17 | إِلَيْهِ | kendi huzuruna |
|
| 18 | جَمِيعًا | onların hepsini |
|
Müşrikler, “melekler Allah’ın kızlarıdır” diyorlar (Nahl 16/57), hıristiyanlar da Îsâ Mesîh’in Allah’ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu iki iddianın reddinde kullanılan delil, meleklerin ve Îsâ’nın davranışlarından hareket eden vâkıa delilidir; çünkü gerçekte olan, fiilen gerçekleşen şey, gerek meleklerin ve gerekse Hz. Îsâ’nın Allah’a kulluk ve ibadet ettikleridir. Melekler bunun için var edilmişlerdir, Hz. Îsâ’nın Allah’a kulluk ve ibadetle ömrünü geçirdiği ise yalnızca Kur’ân’ın nakli ile değil, İncil’deki açıklamalarıyla da sabittir (meselâ bk. Matta, 4/8-10). Allah ibadet eden değil, kendisine ibadet edilendir; melekler ve Hz. Îsâ da Allah’a ibadet ettiklerine göre bunların ne tanrı ne de O’nun oğlu veya kızı olmaları mümkündür.
Allah’a ibadetten geri duranlar ikiye ayrılır;
Bir kısmı bilgisizlik, tembellik, imkânsızlık gibi sebeplerle ibadet edemeyenler, diğerleri ise bildikleri ve imkân buldukları halde büyüklendikleri, Allah’a kulluğu içlerine sindiremedikleri için ibadetten geri duranlar. Birinci gruba girenler, ya iyilikleri kötülüklerine, sevapları ibadet eksiklerine ve günahlarına galip geldiğinden veya Allah’ın lutfundan affedilebilirler.
İkinci gruba girenler ise –kendileri bunu istemedikleri halde– zorla Allah’ın huzuruna getirilecekler, elleri kelepçeli sanık ve tutukluların mahkeme huzuruna celbedildikleri gibi Allah’ın huzuruna çıkarılınca âcizliklerini anlayacaklar, büyüklenmelerinin anlamsızlığı ortaya çıkacaktır. Ceza ve mükâfat konusundaki ilâhî kural ise şudur: Birinci kısım olarak tanımlanan kusurlular affedilmedikleri takdirde yalnızca günahları kadar ve ağır olmayan bir ceza göreceklerdir; bunlar için, Allah izin verdiği takdirde, şefaat kapısı da açık olacaktır. İkinci gruba girenlerin cezası –günahları ölçüsünde– ağır ve şiddetli olacak, ayrıca Allah’tan başka ne bir dost ne de yardımcı bulabileceklerdir. Sığınabilecekleri yegâne merci olarak, sadece Allah kalacak, ancak dünya hayatında O’na karşı büyüklendikleri ve kendisine kul olmayı reddettikleri için O’ndan yardım beklemeye de yüzleri olmayacaktır. Dünyada Allah’a kulluktan geri durmayan, ömrünü Allah’a kulluk, ibadet ve güzel işler, iyi davranışlarla geçiren müminlere gelince Allah, onlara ibadetlerinin ve güzel davranışlarının karşılığını verdikten sonra lutfundan bir de fazlasını ihsan edecek, onları hak ettiklerinin üstünde ödüllendirecektir. Cezada denge adalet gereği olup bunun bozulması haksızlıktır. Hak edilenin üstünde ödüllendirme ise adalete aykırı olmayıp ödüllendirenin lutuf, cömertlik ve kereminin eseridir. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 188-194)
لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ
Fiil cümlesidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَسْتَنْكِفَ fetha ile mansub muzari fiildir. الْمَس۪يحُ fail olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf عن harfi ceriyle يَسْتَنْكِفَ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَبْدًا kelimesi يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ car mecruru عَبْدًا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْمَلٰٓئِكَةُ atıf harfi وَ ’la الْمَس۪يحُ ’ye matuftur. الْمُقَرَّبُونَ kelimesi الْمَلٰٓئِكَةُ ‘nun sıfatı olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَنْكِفَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, نكف ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. الْمُقَرَّبُونَۜ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَنْكِفْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْ عِبَادَتِه۪ car mecruru يَسْتَنْكِفْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَكْبِرْ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
يَسْتَكْبِرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَحْشُرُ damme ile merfû muzâri fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَيْهِ car mecruru سَيَحْشُرُهُمْ fiiline mütealliktir. جَم۪يعًا kelimesi سَيَحْشُرُهُمْ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يَسْتَكْبِرْ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, كبر ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ
İstînâf cümlesidir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
لَنْ ve zaid لَا olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَكُونَ عَبْدًا لِلّٰهِ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen عن harfi ile يَسْتَنْكِفَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَا الْمَلٰٓئِكَةُ tezâyüf sebebiyle الْمَس۪يحُ ’ya matuftur. Kelimeye dahil olan لَا, olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
الْمُقَرَّبُونَ kelimesi الْمَلٰٓئِكَةُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَسْتَنْكِفْ fiili يَسْتَكْبِرْ kelimesinden daha şiddetlidir. İstinkâf: Tenezzül etmemek, hor görmek, küçük görmek anlamındadır.
يَسْتَنْكِفْ fiilinin tekrarı dolayısıyla reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Böylece bu mana yerleştirilir.
Cenab-ı Hak, İsa’nın (a.s.) Allah’ın kulu olduğuna kesin delil getirip onun Allah’ın oğlu olması inancı caiz olmayınca işte bundan sonra Cenab-ı Hak, onların şüphelerini hem nakletmeye hem de bu şüpheleri cevaplamaya işaret etmiştir. Çünkü onların, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu ispat hususunda ileri sürdükleri delilleri; onun gaybdan haber vermiş olması, ölüleri diriltmesi, hastaları iyileştirmesi gibi harikulade şeyler yapmış olmasıdır. Buna göre Cenab-ı Hakk sanki: “Mesih, bu kadar ilim ve bu kadar kudret ile Allah’ın kulu olmaktan katiyetle istinkâf edip kaçınmaz. Çünkü mukarreb melekler, gerek gaybı bilme ve gerekse kudret bakımından İsa’dan daha üstündürler. Çünkü onlar, Levh-i Mahfuz’a muttalidirler. Ve yine onlardan sekiz tanesi, o muazzam büyüklükteki arşı taşımaktadırlar. Sonra melekler, gerek ilimleri gerekse kudretleri bakımından bu kadar mükemmel olmalarına rağmen kesinlikle Allah’a kulluktan kaçınmamış, istinkâf etmemiş iken nasıl olur da Mesih, bu kadar az ilmi ve kudretiyle Allah’a kulluk arz etmekten istinkâf edebilir?” demek istemiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet, yalnız Hristiyanlar için değil aynı zamanda meleklere tapanların da inançlarını reddetmek amacına matuftur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah’ın oğlu olduğu konusundaki bütün iddiaları saymak kastıyla yapılmış bir idmâcdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayetin, Hristiyanların iddialarını reddetmeye mahsus olduğu kabul edilirse burada meleklerin İsa’ya (a.s.) atfından maksat:
Teksir ve tafsil itibariyle olan mübalâğadır; yoksa tekbir ve tafdîl itibariyle olan mübalağa değildir.
1-Eğer tafdîl kastedildiği kabul edilirse bu ifade olsa olsa mukarrabîn meleklerin yani arşın etrafında bulunan kurbiyyun meleklerin veya mertebece daha yüksek meleklerin, Mesih peygamberlerden daha üstün olduklarına delalet eder. Bundan da mutlak olarak bir cinsin (meleklerin) diğer cinse (peygamberlere) üstünlüğü lazım gelmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَبْدًا لِلَّه - 2 ifadesinde izafetten vazgeçilerek izafette takdir edilen لِ harfi açıkça zikredilmiştir. Çünkü burada nekrelik, ubudiyeti ifade açısından daha açıktır. Yani abd, abdler arasından biridir. Burada عَبْدَ اللَّهِ buyurulsaydı izafet manası olduğu vehmedilebillirdi ve özel bir abd olduğu veya bu ifadenin onun özel ismi olduğu anlaşılabilirdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً
وَ atıf , مَنْ şartiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Aynı üslupta gelen وَيَسْتَكْبِرْ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la şart cümlesine atfedilmiştir.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً , istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَنْ يَسْتَنْكِفَ - يَسْتَنْكِفْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يَسْتَنْكِفْ ile يَسْتَكْبِرْ arasında mürâât-ı nazir ve muvazene sanatları vardır.
عَبْدًا - عِبَادَتِه۪ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
جَم۪يعًا kelimesi manevi tekid olarak gelmiştir, haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Tağlîb sanatı vardır. Allah sadece onları değil, hepimizi toplayacaktır. Burada ‘’toplar’’ sözünde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. ‘’Toplar’’ yani cezasını verir demektir.
Allah Teâlâ, o istinkâf edip büyüklenenleri haşredeceğini söyleyip ama onlara ne yapacağını söylemeyerek aksine ilk önce itaatkâr müminlerin mükâfatından bahsedip فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ buyurmuş, sonunda da istinkâf edip tekebbür edenlerin cezasına yer vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada ibadetten maksat, Allah Teâlâ’ya itaattir. Bu itibarla bütün kâfirleri kapsar. Çünkü onların Allah Teâlâ’ya gerçek itaati yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İstikbâr (kibir, büyüklük taslamak), istihkakı (liyakati) olmadığı halde nefsinde büyüklük görme isteğidir. Bu, kendi nefsini büyük sayıp öyle inanmak demektir. Bunun isteğe delalet eden bir kelime ile ifade edilmesi, netice olarak bir istekten ibaret kaldığını, matlûbun hasıl olamayacağını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Eğer “Niçin ayette, onların Allah Teâlâ’ya itaatsizliği, istinkâf (çekinmek, kaçınmak, ar duymak) şeklinde ifade edilmiş? Oysa onların bu inançları istinkâf yoluyla değil, bunun Allah Teâlâ tarafından olduğunu inkâr yoluyla idi.” denirse cevap olarak deriz ki:
“Onlar, Resulullah’a itaatten istinkâf ediyorlardı. Bu ise Allah’a itaatten istinkâf etmekten başka bir şey değildir. Çünkü [Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. (Nisa Suresi, 80)] ayetinde açıkça belirtildiği gibi Peygamber yalnız Allah’ın emirlerini dile getirmiştir.
İstikbâr kelimesi, istinkâftan daha hafif bir vasıf belirtir. Zira istinkâf, istinkâf edilen şeyden ar ve nakısa bulaşmak vehmini de kapsar.
Ayetin başında ne Mesih ne de mukarrabin meleklerin, Allah Teâlâ’ya kul olmaktan istinkâf etmedikleri zikredildiği halde tafsilat bölümünde (Kim O’na kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa) o iki fırkadan birinin zikredilmemesi, tafsilatın iki fırka hakkında olduğunun bilinmesi ve bir fırkanın haşrinin (diğerinin de haşrini gerektirdiği içindir. Zira hasrın, bütün insanlar için olduğu, zorunlu olarak kabul edilen bir gerçektir. Nitekim [Allah'a iman edip de...(Nisa Suresi, 175)] ayetinde ki tafsilattan önceki hitap umumi olup iki fırkayı da kapsar. Fakat tafsilatta iki fırka da zikredilmemiştir. Bunun sebebi iki fırkadan birinin mükâfatlandırılmasını, diğerinin cezalandırılmasını gerektirdiği içindir. Zira cezanın (amellerin karşılığının verilmesinin) hepsine şümulü zaruridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً ١٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَمَّا | gelince |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 4 | وَعَمِلُوا | ve yapanlara |
|
| 5 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 6 | فَيُوَفِّيهِمْ | eksiksiz ödeyecektir |
|
| 7 | أُجُورَهُمْ | mükafatlarını |
|
| 8 | وَيَزِيدُهُمْ | ve daha fazlasını da verecektir |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | فَضْلِهِ | lutfundan |
|
| 11 | وَأَمَّا | gelince |
|
| 12 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 13 | اسْتَنْكَفُوا | çekinen(lere) |
|
| 14 | وَاسْتَكْبَرُوا | ve büyüklük taslayanlara |
|
| 15 | فَيُعَذِّبُهُمْ | azabedecektir |
|
| 16 | عَذَابًا | bir azapla |
|
| 17 | أَلِيمًا | acıklı |
|
| 18 | وَلَا |
|
|
| 19 | يَجِدُونَ | ve onlar bulamayacaklardır |
|
| 20 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 21 | مِنْ |
|
|
| 22 | دُونِ | başka |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 24 | وَلِيًّا | bir dost |
|
| 25 | وَلَا |
|
|
| 26 | نَصِيرًا | ve bir yardımcı |
|
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
فَ atıf harfi, tefri’iyyedir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّا tafsil manasında şart harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Aslında أعمالا (Ameller) şeklindeki mahzuf mef'ûlün bihinin sıfatıdır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
ف şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يُوَفّ۪يهِمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُوَفّ۪يهِمْ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُجُورَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
يَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ فَضْلِه۪ car mecruru يَز۪يدُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُوَفّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّا tafsil manasında şart harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَنْكَفُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اسْتَنْكَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اسْتَكْبَرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اسْتَكْبَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
ف şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
يُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُعَذِّبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابًا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اَل۪يمًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَنْكَفُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi نكف ’dir.
اسْتَكْبَرُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ‘dır.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
يُعَذِّبُهُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَل۪يمًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
وَ atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ car mecruru يَجِدُونَ fiiline mütealliktir. مِنْ دُونِ car mecruru وَلِيًّا ‘in mahzuf haline mütealliktir. للّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَلِيًّا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرًا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
Ayet, 172. ayetteki مَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir.
اَمَّا harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra فَ harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tazim ve teşvik ifade eder.
Aynı üsluptaki وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi sılaya hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ cümlesi اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir.
Aynı üsluptaki müteakip cümle وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ , tezâyüf sebebiyle makabline atfedilmiştir.
فَضْلِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması فَضْل kelimesine tazim kazandırmıştır.
يُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ [Onlara ücretleri tastamam ödenecektir.] cümlesinde istiare vardır. İman edip salih amel işleyen kimseler ücret karşılığı çalışan kişilere benzetilmiştir.
الصَّالِحَاتِ kelimesindeki elif-lam ahd-i harici, cins ve hakiki istiğrak içindir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu kelam, daha önceki icmâli ifadede maksûd olan fırkanın halini beyan eder.
Bu fırkanın, makabline ve mâba’dine (sonrasına) münasip olan adem-i istinkâf vasfıyla zikredilmeyip iman ve salih amel vasfıyla zikredilmesi, akabinde zikredilen sevabı gerektiren unsurların bunlar olduğuna dikkat çekmek içindir.
Allah Teâlâ, iman ve salih amel sahiplerinin mükâfatlarını kat kat artıracak ve onlara, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insan aklının hayal edemediği büyük mükâfatlar bahşedecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ
Önceki cümleye matuf olan bu cümledeki, اَمَّا tekid ve şart edatıdır. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Sılası olan اسْتَنْكَفُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَاسْتَكْبَرُوا cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle sılaya atfedilmiştir.
Şart cümlesinde müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
فَ karinesiyle gelen اَمَّا ’nın cevap cümlesi فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا şeklinde müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
يُعَذِّبُ fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla kullanılanı kesrettir.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. ((Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
اَل۪يماً kelimesi عَذَاباً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اسْتَنْكَفُوا - اسْتَكْبَرُوا arasında mürâât-ı nazir ve muvazene sanatları vardır.
يُعَذِّبُهُمْ - عَذَابًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَذَابًا ’deki tenvin nev ve kesret içindir. Tahayyül edemeyeceğimiz evsafta bir azap olduğunu ifade eder.
اسْتَكْبَرُوا - اٰمَنُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ cümlesiyle, وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اسْتَنْكَفُوا fiili Kur’an’da sadece bu iki ayette 3 kere geçmiştir. Bu tekrarda reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
Cümle, atıf harfi وَ ’la فَيُعَذِّبُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezâyüftür. Cümle menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car-mecruru, وَلِياًّ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah'la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
Mef’ûl olan وَلِياًّ ve نَص۪يراً kelimelerindeki tenvin, kıllet ve nev ifade eder. “Hiçbir” anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.
وَلِيًّا - نَص۪يرًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.
Nefy siyakında nekre, umum ve şumûle delalet eder. (Dr. Salâh Abdu'l-Fettâh el-Hâlidî, Vakafât Düşündüren ayetler, s. 78)
Olumsuz bir cümlede gelen zaid مِنْ harfi tekid ifade eder.
وَلَا نَص۪يراً ’de, nefy harfi لَا ’nın tekrarı olumsuzluğu tekid için yapılan ıtnâbdır.
Cenab-ı Hak müminlerin mükâfatını, istinkâf edip büyüklenenlerin cezasından önce zikretmiştir. Çünkü onlar, önce Allah’a itaat edenlerin mükâfatını görüp bundan sonra da kendilerinin ikab ve cezalarını görünce, bu onlar için son derece şiddetli bir acı ve hasret sebebi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً ١٧٤
Arapça karşılığı burhan olan “kesin delil”den maksat akıldır ve aklın yürüyerek imanın ve hidayetin sınırına kadar gelmesini sağlayan işaret taşlarıdır; yani insanın kendi iç ve dış, maddî ve mânevî varlığı ile onu çepeçevre saran kâinatta sergilenmiş olan alâmetler, deliller, yol bulduran izlerdir. “Apaçık nur” ise “indirdik” yükleminin de delâletiyle Kur’ân’dır (burhanın terim olarak anlamı için bk. Bakara 2/111). Burada tekrar bütün insanlara hitap edilmekte, akıllarını doğru kullanarak, kendilerini ve kainatı doğru gözlemleyip, okuyup yorumlayarak Allah’a inanmaları, bu imandan sonra Hz. Peygamber, onun gösterdiği mûcizeler ve özellikle getirip tebliğ ettiği kitap üzerinde doğru ve yeterli düşünerek Rasûlullah’a ve Kur’ân’a iman etmeleri; putlara, kendileri gibi beşer oldukları halde tanrılaştırdıkları insanlara, hayvanlara, hatta imanı dışlayan akla (sakat düşünce) sarılmak yerine Allah’a sarılmaları, O’nun gönderdiği dine sımsıkı tutunmaları istenmektedir. Bu imana kavuşan ve rehbere sarılanlar için üç mükâfat vaad edilmekte, başka bir deyişle üç güzel sonuç müjdelenmektedir:
1. Allah’ın rahmet deryasına dalmak.
2. O’nun lutfuna mazhar olmak.
3. Hidayet; yani insanı dosdoğru Allah’a, O’na kul olma devletine, rızâsına erme nimetine götüren ilâhî rehberlik. Dünya hayatında kul, bu üç değerli ödülden daha büyüğünü bulamaz ve elde edemez; bütün nimetler, mükâfatlar ve ecirler bu üç ödülün içindedir. İnsanlar Allah’ın rahmetiyle esirgenir, lutfuyla gönenir, hidayetiyle doğruyu, güzeli ve iyiyi bulurlar, bilirler ve yaşarlar. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 195-196)
برهان Burhan; hücceti, delili açıklamak demektir. Burhan delillerin en güçlüsüdür ve mutlaka kaçınılmaz bir surette daimi doğruluğu gerektirir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli burhandır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ ‘dir.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بُرْهَانٌ fail olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بُرْهَانٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.
اَنْزَلْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكُمْ car mecruru اَنْزَلْنَٓا fiiline mütealliktir. نُورًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا kelimesi نُورًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesi, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ [Ey insanlar] nidasıyla başlamıştır. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.
Ayet-i kerime dikkat çekmek için nidayla başlamıştır.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بُرْهَانٌ kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَنْزَلْـنَٓا fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
مُب۪ينًا kelimesi نُورًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Burada vahiy بُرْهَانٌ olarak isimlendirilmiştir. جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ [Burhan geldi] ifadesinde vahiy canlı bir varlığa benzetilmiştir. İstiare ve tecessüm sanatı sanatı vardır.
بُرْهَانٌ kelimesi nekre olarak gelerek tazim ifade etmiştir. مِنْ رَبِّكُمْ ile bu tazim arttırılmıştır.
مِنْ رَبِّكُمْ ‘ den sonra gelen اَنْزَلْنَٓا fiilinde iltifat vardır.
رَبِّكُمْ izafeti, muzâfun ileyhin şanı içindir.
بُرْهَانٌ ‘dan sonra zikredilen نُورًا kelimesinde tecrîd vardır.
نُورًا kelimesi de nekre gelerek tazim ifade etmiştir. مُب۪ينًا sıfatıyla bu mana da tekid edilmiştir.
بُرْهَانٌ , نُورًا , مُب۪ينًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İnsanlara; artık karanlıktan, kibirden, istinkâftan vazgeçin, der.
Burhan, Hz. Muhammed’dir. (s.a.v) Allah, bu ayette O’nu, “Burhan” diye nitelendirmiştir, çünkü hakkın hak, batılın batıl olduğunu göstermek üzere burhan (delil) ortaya koymak O’nun sanatıdır. Ayette geçen نُورًا مُب۪ينًا (apaçık bir nur) Kur’an-ı Kerim’dir. Allah Teâlâ, Kur’an’ı, kalbe iman nurunun düşmesine sebep olduğu için “Nur” diye isimlendirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kâfirlerin içinde bulunduğu her çeşit küfür ve dalalet ortaya konduktan; onlar sağır dağların bile karşısında secdeye kapandığı kesin delillerle ilzam edildikten; boş şüpheleri apaçık delillerle giderildikten sonra burada hitap bütün mükellef insanlara tevcih edilmiş ve artık onlar için hüccet tamamlanmış; ileri sürülebilecek hiçbir mazeret kalmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesinde جَٓاءَ fiili Kur’an’a izafe edilmiştir
Bu, Kur’an’ın son derece kuvvetli bir burhan olduğunu belirtmek içindir. Sanki Kur’an, kendiliğinden gelip kendi hükümlerini ispat ve kâfirlerin şüphelerini iptal etmiştir.
وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا cümlesinde Kur’an için أنزل fiili kullanılması onun nur vasfına en münasip olan fiildir. Böylece ayette Kur’an’ın her vasfına uygun bir fiil kullanılmıştır.
Kur’an hakkında iltifat yoluyla اَنْزَلْنَٓا buyrulması Kur’an’a şeref kazandırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu iki cümle arasında atıf harfi olmasına rağmen aralarında bir farklılık yoktur. Halbuki atıf cümleleri arasında farklılık (mugayeret) olması gerekir. Ancak bu ayette iki cümle arasında Kur’ana yönelik zatî ve vasfî farklılık mülahaza edildiği için bu üslup kullanılmıştır.
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۜ ١٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَمَّا | gelince |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 4 | بِاللَّهِ | Alah’a |
|
| 5 | وَاعْتَصَمُوا | ve yapışanlara |
|
| 6 | بِهِ | O’na |
|
| 7 | فَسَيُدْخِلُهُمْ | sokacaktır |
|
| 8 | فِي | -in içine |
|
| 9 | رَحْمَةٍ | bir rahmet- |
|
| 10 | مِنْهُ | kendinden |
|
| 11 | وَفَضْلٍ | ve lutfun |
|
| 12 | وَيَهْدِيهِمْ | ve onları iletecektir |
|
| 13 | إِلَيْهِ | kendisine varan |
|
| 14 | صِرَاطًا | bir yola |
|
| 15 | مُسْتَقِيمًا | doğru |
|
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ
فَ istînâfiyyedir. اَمَّا tafsil manasında şart harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. اعْتَصَمُوا بِه۪ cümlesi, atıf harfi و ’la sıla cümlesine matuftur.
اعْتَصَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اعْتَصَمُوا fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
سَيُدْخِلُهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَيُدْخِلُهُمْ damme ile merfû muzâri fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي رَحْمَةٍ car mecruru سَيُدْخِلُهُمْ fiiline mütealliktir. مِنْهُ car mecruru رَحْمَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. فَضْلٍ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
يُدْخِلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اعْتَصَمُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi عصم ’dir.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَهْد۪يهِمْ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ car mecruru صِرَاطًا ’in mahzuf haline mütealliktir.
صِرَاطًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُسْتَق۪يمًا kelimesi صِرَاطًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَق۪يمًا sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۜ
فَ istînâfiyyedir.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu, Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedadır. Sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tazim ve teşvik ifade eder.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
Aynı üsluptaki وَاعْتَصَمُوا بِه۪ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle sılaya atfedilmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ cümlesi اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayların, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayların ifade edilmesi için kullanıldığı belirtilmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği konunun daha iyi kavranmasını sağlar.
Aynı üsluptaki müteakip cümle وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا , makabline tezâyüf sebebiyle atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُسْتَق۪يمًا kelimesi صِرَاطًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطًا - مُسْتَق۪يمًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا [Dosdoğru bir yol ibaresi] de nekre (belirsiz) gelerek yolun ne kadar doğru olduğuna işaret etmiştir. Bu ibarede istiare vardır. İslâmiyet kastedilmiştir.
Sırat, üzerinde ne kadar insan olursa olsun hepsini içine alabilen, duruma göre genişleyebilen ve insanı hedefe götüren yol demektir. Sebil ise yolun kolaylığını vurgular. ( سبيل الله ) Tarik de yol demektir. Tarikat kelimesi bu kelimenin türevidir. Şeriat kelimesi de yol manasındadır.
Peygamber (s.a.v) buyuruyor ki: “Allah Teâlâ, bildikleriyle amel eden kimseyi bilmediği ilimlere de varis kılar.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki الصِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. Sâd harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. Ra ve tı harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. Tı, ra ve kâf harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
Sırât kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.
Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok mânâda deyim olarak kullanılır. Yol mânâsında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır.
Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. Tarîk; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur (et-Tahkîk).
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Dİn manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
اَنْزَلْنَٓا ‘ daki نَٓا zamirinden sonra gelen Allah ismi dolayısıyla iltifat ve tecrîd vardır.
Allah’a yapışmak; O’nun dinine, kitabına bağlı olarak, itaat ederek yaşamak manasında istiaredir.
رَحْمَةٍ kelimesinde hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Cennetin içine girenlere rahmet gelir.
ف۪ي رَحْمَةٍ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla rahmete mazhar olmak, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü rahmet içinde bulunma durumu zarfiyet özelliği taşımaz. Ancak Allah’ın rahmetine kavuşmanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
اعْتَصَمُوا kelimesini Türkçede masum şeklinde kullanıyoruz. عْصَمُ kelimesi ‘başkent’ demektir. İyi korunan yer, demektir. Allah’a iman eden ve onunla korunan kişi şeklinde düşünebiliriz. İftial babı, tedricilik ifade eder. Allah’a bağlılık arttıkça yavaş yavaş Allah ile her şeyden korunuruz.
Fazlından vermek, fazladan vermek gibidir. Aynı kökten gelir.
رَحْمَةٍ - فَضْلٍۙ kelimeleri nekre gelerek tazim ve teksir ifade etmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kur’an-ı Kerim’in bu sayfasında bütün ayetlerin son kelimelerinde tesis edilmiş seci sanatı dikkat çekicidir.
Allah’a imandan maksat, Allah’ın varlığına (zatına), sıfatlarına, fiillerine, hükümlerine ve isimlerine imandır. “O’na sarılmak”tan murad, “imanda kendilerini sebat ettirmesi, şeytanın yoldan çıkarmasına karşı kendilerini koruması, kendilerini ilahî rahmet ve fazlına girdirmesi ve sırat-ı müstakime iletmesi hususlarında Allah’a sarılmaları, güvenmeleridir. Böylece Cenab-ı Hakk, onlara şu üç şeyi yani rahmet, fazI ve hidayetini vadetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Gerçekleşmedeki sıraya göre hidayet, cennete girmekten önce geldiği halde ayette, bu sıranın aksine cennet vaadinin hidayetten önce zikredilmesi, müjdelemekte acele edilmesindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Yolcunun, yoldan habersiz olduğu ve yolun da, yolcunun haline şaşırdığı günlerden birinde. Adalet, sürgün anılarından birini daha anlatıyordu;
Kasabada bir adam vardı. Dünya hayatından uzaklaşmış, kendi halinde yaşıyordu. Kimsesi yoktu, kasabadakiler de kendisini pek tanımıyor gibiydi. İlim meclislerini kaçırmaz, sessizce gelir, sessizce giderdi. Kendisiyle ilgili ilk dikkatimi çeken; sol eli hep yumruk halindeydi. Merak bu ya işte, bir mikrop gibi zihnime yerleşmişti. Yenemiyordum çünkü hali bir başkaydı. Herkesin hastalığa yorduğu bu yumruğun ardında, başka bir şeyin yattığından emindim. Belki sohbetleri dinlerken, halinin değişmesinden. Belki de gözlerinde yakaladığım pırıltılardandı. Cahil muamelesi yapılan bu adam, yalnızlığında bir çok bilgi gizliyordu. Ve gün geçtikçe, hiç konuşmamamıza rağmen bir dostluk biriktiriyorduk.
Bir gün ders bittiğinde, yanıma geldi. Gitmeden önce elini kalbine koyarak, selam verip teşekkür etmeyi adet haline getirmişti. Çocuksu merakıma yenik düştüğüm anlardan birine yine yakalandım ve gözlerim sol eline kaydı. Hemen geri çektim ama geç kalmıştım. Göz göze geldik. Gülümsedi. Arkasına dönüp baktı, herkesin çıktığından emin oldu. ‘Hocam.’ dedi. Sessizliğine o kadar alışmıştım ki, sesini duyduğuma şaşırmıştım. ‘Hocam, benim sol yumrukla ilgili çok iddia var, biliyorum. Kimselere anlatmayacağınıza güvenerek, size gerçeği söyleyeceğim.’ Başımı ‘tabii ki’ manasında salladım.
Yumruğunu azıcık açtı. Avucunda, ufak bir taş duruyordu. Geri kapattı. ‘Hocam, bu taşın, maddi değeri yok ama amacı büyük. Yıllar önce, Allah affetsin, bir yanlışın peşine düşmüştüm. Kötü alışkanlığımın beni yutmasına razı olmuş, sonrasında ise işin içinden çıkamamıştım. Öyle ki evimi kaybetmiştim. Eşim ise dayanamayıp beni terketmişti. Bir gece gölün kenarında oturmuş, kaybettiklerime ağlıyordum. Bir ses duydum: ‘Rabbine yapışmak yerine, geçici dünyaya sarılarak kaybettiklerin gibi, ahiretini de mi kaybetmeyi bekleyeceksin?’ Korkudan ne yapacağımı bilememiş, öyle hareketsiz kalmıştım. Ki küçük bir kuş, avucuma bu taşı bıraktı ve gitti. Sanki, o cümle bu taşa işlendi. Ahiretimi kaybetmek istemediğime karar verdim. O anı, hiç unutmamak için de bu taşı elimden bırakmadım. İnsanların tepkileriyle, nefsim uyanır korkusuyla da kimselere anlatmadım.’
Ey Vekîl olarak yeten Rabbim! Yalnız, Sana dayanır ve yalnız Sana güveniriz. Bizi, bize Seni hatırlatacak ve Sana yaklaştıracak işlerle meşgul et ve kişilerle karşılaştır. Seni unutturacak canlı cansız her hali gönlümüzden uzaklaştır. Bizi rahmetin ve lutfun içine daldır. Sana ulaştıran dosdoğru yola ilet. Allahım, bizi affet. Bizden razı ol. Ve bizi cennetinde razı olduklarınla buluştur.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji