بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً ١٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا |
|
|
| 2 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | الْجَهْرَ | açıkça |
|
| 5 | بِالسُّوءِ | kötü |
|
| 6 | مِنَ |
|
|
| 7 | الْقَوْلِ | söz söylenmesini |
|
| 8 | إِلَّا | dışında |
|
| 9 | مَنْ | kendisine |
|
| 10 | ظُلِمَ | haksızlık edilen |
|
| 11 | وَكَانَ |
|
|
| 12 | اللَّهُ | doğrusu Allah |
|
| 13 | سَمِيعًا | işitendir |
|
| 14 | عَلِيمًا | bilendir |
|
Yaşlandığı için evinde namaz kılmak ve yakınlarına da kıldırmak isteyen birisi Hz. Peygamber’i, bir kere olsun evinde namaz kılması için ve onun kıldığı yeri, evin namazgâhı (mescid) haline getirmek maksadıyla davet etmişti. Kabul buyurdular, namazı kıldıktan sonra ev sahibi ikramda bulundu. Oradakilerden birisi, komşulardan Mâlik b. Duhşüm isimli kişiyi sordu, bir diğeri de “O münafıktır, Allah’ı ve rasûlünü sevmez” dedi. Hz. Peygamber, “Böyle söyleme, görmüyor musun ki o, yönünü Allah’a çevirerek (samimi olarak) lâ ilâhe illallah diyor” buyurdu. Adam, “Allah ve rasûlü daha iyi bilir. Biz onun yönünü münafıklara çevirdiği, onlarla samimiyet kurduğu kanaatinde olduğumuz için böyle söyledik” deyince de “Allah rızâsını dileyerek, samimi olarak ‘lâ ilâhe illallah’ diyen kimseye Allah cehennemi haram kılmıştır (onu cehenneme sokmaz)” buyurdu (Buhârî, “Salât”, 46; “Et‘ime”, 15). İbn Âşûr gibi, bu olayla âyet arasında, haklı olarak ilgi Kur’ânlar olmuştur. Bir kimse hakkında başkalarına kötü, o kişinin aleyhinde, incitici bir söz söylemek kaide olarak câiz değildir. Âyete göre bunun istisnası haksızlığa uğrayan kimsedir; böyle bir kimse uğradığı haksızlığı, kendisine yapılan kötülüğü açıklamak, ilgililere duyurmak mecburiyetindedir.
Aslında bu da “vuran, kıran, çalan, çarpan, yalan söyleyen, sözünde durmayan...” bir kimse hakkında kötü söz söylemektir. Ancak bundan zarar gören kimse için bunları açıkça söylemek, başkalarına duyurmak câiz görülmüş, Allah tarafından izin verilmiştir. Bir kimseye karşı haksızlık yapan ve zarar veren kimsenin yaptığı kötülüğü açıklamak câiz olunca, zulmü ve kötülüğü, bireyi aşarak bir gruba veya topluma zarar veren kimsenin durumunu açıklamak elbette câiz olacaktır. Açıklamanın ötesinde beddua etmenin de câiz olduğu ifade edilmiştir. Daha ileri giderek gıybet, iftira, küfür derecelerine varan aleyhte konuşma ise câiz görülmemiştir.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 170
Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
Bir adam:
−Ey Allah’ın! Rasûlü benim bir komşum var ve bana eziyet ediyor! diye şikayet dedi.
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
−“Git, sabret!”
−Adam ikinci veya üçüncü kez şikayete geldiğinde, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o adama dedi:
−“Git, eşyanı yola çıkar!”
Adam gidip eşyasını çıkardı. Bundan dolayı insanlar çevresine toplandı.
Onlar:
−Senin bu halin nedir? dediler.
O adam da şöyle dedi:
−Benim bir komşum var ve bana eziyet ediyor! (Durumu) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e anlattım (Bunun üzerine bana) şöyle buyurdu:
−“Git, eşyanı yola çıkar!”
İnsanlar şöyle demeğe başladılar:
Ey Allah’ım! Ona lanet et. Ey Allah’ım! Onu perişan et.
Bu (olup bitenler) ona (kötü komşuya) ulaştı. Komşusuna geldi de şöyle dedi:
−Evine dön! Allah’a yemin ederim ki, sana bir daha eziyet etmeyeceğim!
Ebu Davud 5153, Buhari Edebu’l-Müfred 124
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Riyazus Salihin, 1565 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Birbirine söven iki kişinin söylediklerinin günahı, mazlum olan haddi tecâvüz etmedikçe, sövüşmeyi ilk başlatana yazılır."
Müslim, Birr 68. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 39; Tirmizî, Birr 51
Cehera جهر: Bir nesnenin görme ya da işitme duyusunun algılamasına ifrat derecesinde açık olması ya da açık hale gelmesi anlamında kullanılır. Cevher sözcüğü de bu kökten gelir. Duyunun algılamasına açık olması sebebiyle böyle adlandırılmıştır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cehren, cehrî, cevher, mücevher ve cevahirdir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْجَهْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بِالسُّٓوءِ car mecruru الْجَهْرَ kelimesine mütealliktir. مِنَ الْقَوْلِ car mecruru السُّٓوءِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.
اِلَّا istisna harfidir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ sözünden istisna-i muttasıl olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, إلا جهر من ظلم (Zulme uğrayan kişinin açıkça konuşması hariç) şeklindedir. İsmi mevsûlun sılası ظُلِمَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir هو ’dir.
ظُلِمَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. سَم۪يعًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
سَم۪يعًا - عَل۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hudûs, teceddüt ve hükmü takviye ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini etkiler.
اِلَّا istisna edatıdır. مَنْ müşterek ism-i mevsûlu, الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ lafzından istisna-i muttasıldır. Sılası olan ظُلِمَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
ظُلِمَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayet, haber şeklinde gelmiş bir inşa cümlesidir. Mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Kötü konuşulmasını yasaklar.
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ [Allah sevmez] ibaresinde müşâkele vardır. Kinaye de denebilir.
Bu ayetin sebebi nüzulünde deniliyor ki, bir gün Peygamberin huzurunda bir adam Hz Ebû Bekir'in yüzüne karşı küfretmiş, o da birkaç kere sustuktan sonra sonuçta karşılık vermişti. Karşılık verince Peygamberimiz meclisten kalkıverdi. Hz Ebû Bekir: "O bana söverken oturuyordunuz, ben karşılık verince kalktınız" dedi. Resulullah da: "Bir melek senin tarafından cevap veriyordu, sen karşılık verince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım" buyurdu ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Bir rivayete göre de, bir topluluğa bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikayet etmiş, şikayetinden dolayı da azarlanmış, bunun üzerine bu ayet inmiş, hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlumlar arasında bulunduğu ve şikayete hakkı olduğu açıklanmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Allah Teâlâ'nın bir şeyi sevmemesi ona buğzetmesinden kinayedir. Allah (c.c) hiç kimsenin herhangi bir kötü söz söylemesinden hoşlanmaz. Ancak zulme uğrayan kimsenin, zalime beddua etmesine veya kendisine yapılan zulümden yakınmasına ve o zalimin kötülüklerini anlatmasına bir engel yoktur.
Bir diğer görüşe göre de, kendisine hakaret edene hakaretle karşılık vermek bu istisnanın şumûlü içindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلَّا مَنْ ظُلِمَ şeklindeki istisnanın hem munkatı’, hem de muttasıl olma ihtimali vardır. Muttasıl olursa; zulme uğrayan kimsenin alenen söylemesi müstesna şeklinde anlaşılır. Munkatı’ olursa; Allah Teâlâ, kötü sözün alenen söylenmesini sevmez ama zulme uğrayan kimse kendisine yapılan zulmü söyleyebilir demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Allah'ın سَم۪يعًا , عَل۪يمًا sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir.
Haber olan iki vasfın aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Allah Tela’nın bildirmeden, hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el- İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً ١٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | eğer |
|
| 2 | تُبْدُوا | açığa vurursanız |
|
| 3 | خَيْرًا | bir iyiliği |
|
| 4 | أَوْ | veya |
|
| 5 | تُخْفُوهُ | onu gizlerseniz |
|
| 6 | أَوْ | yahut |
|
| 7 | تَعْفُوا | affederseniz |
|
| 8 | عَنْ |
|
|
| 9 | سُوءٍ | bir kötülüğü |
|
| 10 | فَإِنَّ | (bilin ki) şüphesiz |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah da |
|
| 12 | كَانَ |
|
|
| 13 | عَفُوًّا | affedicidir |
|
| 14 | قَدِيرًا | güçlüdür |
|
Kişilere kendilerini koruma, bunun için kötülük yapandan, hakka tecavüz edenden şikâyetçi olma, onun durumunu başkalarına açıklama imkânı verilmekle beraber, bu hukuka uygun davranıştan önce ahlâk ve fazilete daha uygun bulunan bir başka davranış tavsiye edilmektedir: 1. Taraflar için daha hayırlı olacaksa kötülüğü bağışlamak, üstünü örtmek, onu başkalarının duymasına imkân vermemek. 2. Duruma göre iyiliği açıklamak veya gizlemek
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 171)
Riyazus Salihin, 557 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sadaka vermek malı eksiltmez. Kul başkalarının hatalarını bağışladıkca Allah da onun şerefini arttırır. Kim Allah için alçak gönüllü davranırsa, Allah da onu yükseltir.”
Müslim, Birr 69. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 82
18)
اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْدُوا şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. خَيْرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُخْفُوهُ atıf harfi اَوْ ile تُبْدُوا fiiline matuftur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تَعْفُوا şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سُٓوءٍ car mecruru تَعْفُوا fiiline mütealliktir.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
تُخْفُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi خفي ‘dır.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfi veya ta’liliyyedir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فالعفو أولى لكم. şeklindedir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَفُوًّا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَفُورًا ikinci haber olup fetha ile mansubdur.
عَفُوًّا - قَد۪يرًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart cümlesi olan تُبْدُوا خَيْرًا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üsluptaki müteakip iki cümle اَوْ atıf harfiyle istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi ilk cümlede tezat, ikincide tezayüftür.
تُبْدُوا - تُخْفُوهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, سُٓوءٍ - خَيْرًا arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
خَيْرًا ‘daki tenvin tazim ve nev ifade eder.
تُبْدُوا خَيْرًا cümlesiyle, تُخْفُوهُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bir suçu affetmek, bir hayrı açıklamaya ve gizlemeye dahil iken ayrıca zikredilmesinin sebebi, asıl amacın o olmasıdır. Hayrı açıklamak ve gizlemek, onun sebepleri olduğu için zikredilmişlerdir. Nitekim "şüphesiz Allah da her zaman fazlasıyla affedicidir" cümlesi de, bunu bildirir. Bu cümlenin, şartın cevabı olarak zikri, asıl umdenin, kudreti olduğu halde affetmek olduğuna delalet eder. Hülâsa Allah Teâlâ, muahaze kudreti olduğu halde ziyadesiyle affedicidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayısı çok olmasına rağmen hayırlar, bilhassa şu iki noktada toplanır:
1) Hakka karşı doğru olmak;
2) Halka karşı güzel ahlâklı olmak...
Halka karşı olan hayırlar da bilhassa şu iki noktada toplanmıştır:
a) Halka faydalı olmak.
b) Onlardan zararı gidermek... Buna göre ayetteki, "Eğer bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz" (yani açıktan veya gizli olarak yaparsanız) buyruğu halka faydalı olma hususuna; "yahut fenalığı affederseniz" ifadesi de, onlardan zararı giderme hususuna işarettir. Binaenaleyh bütün hayırlar ve iyi işler bu iki ifadenin içine girmektedir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır. فَ ’nin istînâfiyye, şartın cevabının mahzuf olduğu da söylenmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit ve içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı, tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi olan عَفُواًّ قَد۪يراً kelimeleri mübalağa kalıbındadır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
عَفُوًّا - تَعْفُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Ayetlerin sonunda gelen esma-i hüsna bazen harf-i tarifle bazen de tenvinle gelir.
Nekre gelişi tazime, elif-lam’lı gelişi de kemâlata delalet eder. Burada nekre gelmiştir. Onun affedici ve bağışlayıcı oluşunun bir şeref olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemâlat anlamı ve tazim vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.
“Yani intikam almaya gücü yettiği halde (iyiliği açığa çıkarma gibi) günahları affetmeye devam eder. O halde O’nun kanunlarına boyun eğmeniz gerekir.” Bu ayet-i kerimede hem kötülüğü açığa çıkarma gibi iyilik kabilinden amelleri, hem de iyiliği ortaya dökme gibi kusur kabul edilen birtakım fiiliyattan bahsedildikten sonra, af ve kudret sıfatlarının zikredilmesi manidardır. Zira kullarının ufak olsun büyük olsun gizlediği her kötü ameli affedecek olan yine onları yaratan Allahtır. Ancak O, sonsuz affının yanı sıra (sevap ve ceza kabilinden her şeye) gücü yetendir. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ ١٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | okimseler ki |
|
| 3 | يَكْفُرُونَ | inkar ederler |
|
| 4 | بِاللَّهِ | Allah’ı |
|
| 5 | وَرُسُلِهِ | ve elçilerini |
|
| 6 | وَيُرِيدُونَ | ve isterler |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | يُفَرِّقُوا | ayırmak |
|
| 9 | بَيْنَ | arasını |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah |
|
| 11 | وَرُسُلِهِ | ile elçilerinin |
|
| 12 | وَيَقُولُونَ | ve derler |
|
| 13 | نُؤْمِنُ | inanırız |
|
| 14 | بِبَعْضٍ | kimine |
|
| 15 | وَنَكْفُرُ | ve inkar ederiz |
|
| 16 | بِبَعْضٍ | kimini |
|
| 17 | وَيُرِيدُونَ | ve isterler |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | يَتَّخِذُوا | tutmak |
|
| 20 | بَيْنَ | arasında |
|
| 21 | ذَٰلِكَ | bunun (ikisinin) |
|
| 22 | سَبِيلًا | bir yol |
|
İlâhî dinlerin tamamı Allah’ın vahiy yoluyla peygamberlerine gerekli bilgiyi göndermesi, onların da ümmetlerine bunları iletmeleri, uygulamada örneklik etmeleri suretiyle oluşmuştur. Vahiy tek kaynaktan geldiği için bu dinler arasında çelişki bulunması mümkün değildir; farklılıklar ise dinin, dünya hayatını düzenleyen kurallarının, medenî ve zihnî seviyeye uymak durumunda olmasından kaynaklanmıştır. Bu dinlerin her biri, daha önce gelmiş ve peygamberine bildirilmiş bulunan dinleri onaylar, onların da hak dinler olduklarını kabul ederler.
Bu cümleden olarak müslümanlar, Hz. Âdem’den Rasûl-i Ekrem’e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara inanırlar. Yahudilerin ve hıristiyanların da –vahye dayalı, ilâhî dinlerin mensupları oldukları için– böyle davranmaları gerekirken yahudiler Hz. Îsâ’yı ve Hz. Muhammed’i, hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i inkâr etmişler, bunların peygamber olduklarına ve getirdikleri kitapların da Allah’tan geldiğine inanmamışlardır. 150. âyetin tamamı, hak dinlerin ve peygamberlerin bir kısmına inanmayanlara yönelik kabul edilirse mâna şudur: Allah’ın gönderdiği peygamberlerin bir kısmına inanırken diğer kısmını inkâr edenler, iman bakımından O’nunla peygamberlerini ayırmaktadırlar. Çünkü kâmil bir iman hem Allah’a hem de O’nun bütün peygamberlerine inanmakla gerçekleşir. Allah’ın bazı peygamberlerine ve bu arada son peygambere inanmayanlar –ellerindeki kitapları bozulduğu ve peygamberleri de vefat etmiş bulunduğu için– doğru bir Allah inancına da sahip olamazlar.
Şu halde bunlar, son peygamberi inkâr etmekle Allah’a iman bakımından da inkâra sapmış, dinli olmakla kâfir olmak arasında bir yol tutmuşlardır. Bir şeye din diye inandıkları için imanlıdırlar, imanları içerik bakımından düzgün ve tam olmadığı için kâfirdirler.
Bazı tefsircilerin yaptıkları gibi âyetin dört parçasının dört ayrı inanç grubunu tanımladığı kabul edilirse mâna şöyle olur: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler” müşrikler, ateistler ve benzerleridir; “Allah ile peygamberlerini birbirinden ayıranlar”, Allah’a inanan ama peygamberleri inkâr edenlerdir; “ bir kısmına inanırken bir kısmını inkâr edenler” yahudiler, hıristiyanlar ve benzerleridir; “bunlar arasında bir yol tutanlar” ise münafıklardır. Bunların tamamı inkârcıdırlar, kâfirdirler, Allah Teâlâ’nın murat ettiği, hoşnut olduğu bir dinden, bir inanç düzeninden uzaklaşmışlardır. Muteber, geçerli, kurtarıcı iman, İslâm’ın âmentüsünde ifadesini bulmuş olan imandır, 152. âyette özetlenen inançtır (ayrıca bk. Bakara 2/62).
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 172-173)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَكْفُرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَكْفُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. رُسُلِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel يُر۪يدُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُفَرِّقُوا fiili ن ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı يُفَرِّقُوا fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
رُسُلِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُفَرِّقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرق ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl, نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ ’dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
نُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. بِبَعْضٍ car mecruru نُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. نَكْفُرُ بِبَعْضٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ ’e matuftur.
نَكْفُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. بِبَعْضٍۙ car mecruru نَكْفُرُ fiiline mütealliktir.
نُؤْمِنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَتَّخِذُوا fiili ن ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَتَّخِذُوا değiştirme anlamında kalp fiillerindendir.
بَيْنَ mekân zarfı يَتَّخِذُوا fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlune mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni olup mahallen mecrur, muzâfun ileyhdir. ل harfi buûd yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
سَب۪يلًا birinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أن يتّخذوا مذهبا وسيطا بين الإيمان والكفر (İman ile küfür arasında yol seçmek isterlerse) şeklindedir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsul, اِنَّ ’nin ismi, 151. ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّاۚ cümlesi, haberidir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُر۪يدُونَ cümlesi atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir.Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
رُسُلِه۪ izafeti, muzâfın şanı içindir. Bu izafetin ve اللّٰهِ isminin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ [Allah ve resulünün arasını ayırırlar] tabirinde temsilî istiare vardır.
وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la يُر۪يدُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ cümlesi tezat sebebiyle mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Müspet muzarii fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ cümlesiyle نَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
نَكْفُرُ - نُؤْمِنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, بِبَعْضٍۙ kelimeleri arasında ise tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ
Hükümde ortaklık sebebiyle önceki يُر۪يدُونَ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İki cümle arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاً cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Küfür ve imanı işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılan ذٰلِكَ ile bu cümlede duruma işaret edilmiştir. Aklî olan hissî olana benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
سَب۪يلًا ’deki tenvin tahkir ifade eder.
سَب۪يلًا kelimesi tutum, davranış manasında istiare olarak gelmiştir.
‘Bazısına inanırız’ ifadesi hakkında umumi, geniş kapsamlı düşünebiliriz. Peygamberlerin bazıları, kitapların bazıları, bir kitabın bazı yerleri gibi.
Bu gruplar şöyle tarif edilebilir:
Allah’ı ve peygamberleri inkâr edenler: müşrikler, kâfirler, ateistler;
Allah ile peygamberlerinin aralarını ayırmak isteyenler: deistler;
“biz bazısına inanırız, bazısını da inkar ederiz” diyenler: Yahudiler ve Hristiyanlar; bunun arasında bir yol edinmek isteyenler; münafıklar.
Allah Teâlâ, münafıkların yollarından ve metotlarından bahsedince, sözü yahudi ve hristiyanların yollarına ve onların biribirleriyle olan muhalefetlerine getirerek, bu surenin sonunda, bu hususlarda birçok şeyden bahsetmiştir.
Onların batıl yollarından birincisi; peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamalarıdır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler..." buyurmuştur. Çünkü Yahudiler, Hz Musa ile Tevrat'a inanır, Hz İsa ile İncil'i inkâr ederler. Hristiyanlar ise, Hz İsa ile İncil'e inanır, Hazret-i Muhammed ile Kur'an'ı inkâr ederler ve "Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler..." Yani onlar, Allah'a iman ile peygamberlerine imanı biribirinden ayırmak isterler "ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmayı murad ederler." Yani, hepsine birden iman ile hepsini birden inkâr arası orta bir yol tutmayı isterler. O yol da, peygamberlerin bir kısmına iman edip, bir kısmını inkâr etmektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً ١٥١
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ
Ayet, 150.ayetteki اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْكَافِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
حَقًّا mahzuf fiilin mef’ûlu mutlaktır. Takdiri; حق ذلك حقا (Bu gerçek oldu) şeklindedir.
Zamiru’l Fasl (ضَمِيرُ الفَصْلِ Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَافِرُونَ kelimesi, sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline müteallik olup cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
عَذَابًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُه۪ينًا kelimesi عَذَابًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur..
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُه۪ينًا kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ
150. ayetteki اِنَّ ’nin haberi olan cümle fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ifade eder.
Fasıl zamiri, müsnedin الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan الْكَافِرُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekrar eden هُمْ zamirlerinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَقاًّ kelimesi; mahzuf fiilin, önceki manayı tekid eden mef’ûlu mutlakıdır. Mef’ûlu mutlakların amillerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
حَقًّا kelimesi; ya cümlenin manasını tekid eder (onların tam kâfir oldukları bir gerçektir), ya da kâfirler kelimesinin masdarı olan küfrün sıfatıdır. (Onlar gerçekten küfre düşmüşlerdir, bu şeksiz şüphesiz sabittir) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
وَ istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَعْتَدْنَا fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِلْكَافِر۪ينَ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için عَذَاباً ’e takdim edilmiştir.
اَعْتَدْنَا fiilinde gaibden mütekellime iltifat vardır. Azabın özel olarak hazırlandığını vurgular.
نَا [Biz] azamet zamiridir. Allah Teala yaptığı işin büyüklüğüne dikkat çekmek istediği zaman kendisi için bu zamiri kullanır.
Önceki ayette Allah ismi gelmişti. Burada biz zamiri geldiği için iltifat sanatı olmuştur.
Azabın nekre gelişi ve مُه۪ينًا olmakla vasıflanması, bilmeyeceğimiz kadar zor olduğunu ifade eder. Hor-hakir eden azap ibaresinde sebebe isnad şeklinde mecaz-ı mürsel vardır. Azaba giren bu hale düşer.
عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
مُه۪يناً kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Bu sayılanlar kâfirlerin özelliğidir. O halde bunlardan kurtulmalıyız.
Cehennem kâfirin tabiatına, cennet de müminin tabiatına uygun bir karşılıktır. Burada zamir makamında zahir isim (nankörler) kullanılması bize zımnen şunları bildirir: Bu vasıflara sahip kimse, Allahu Teâlâ'nın nimetlerine nankörlük etmiştir. O'nun nimetlerine nankörlük edenler de, cimri davranmak ve nimetleri gizlemek suretiyle nimete ihanet etmiştir. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zamir makamında ‘kâfirler’ kelimesinin zahir olarak kullanılması, onları zemmetmek ve onların vasfını hatırlatmak içindir. Yahut bu zemm ve hatırlatma bütün kâfirler içindir ve onlar da öncelikle buna dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
Hor-hakir eden azap ibaresinde sebebe isnad şeklinde mecaz-ı mürsel vardır.
Burada zamir makamında zahir isim (nankörler) kullanılması bize zımnen şunları bildirir: Bu vasıflara sahip kimse, Allah Teâlâ'nın nimetlerine nankörlük etmiştir. O'nun nimetlerine nankörlük edenler de, cimri davranmak ve nimetleri gizlemek suretiyle nimete ihanet etmiştir. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kâfirler başlıca üç kısımdır.
Birincisi: Ne Allah, ne peygamber tanımayan, hiç birine iman etmeyenler.
İkincisi: İmanda Allah ile peygamberi birbirinden ayıranlar. Yani Allah'a iman iddiasında bulunup da Allah'ın gönderdiği peygamberlere inanmayanlar. Üçüncüsü: Peygamberlerin bazısını tanıyıp da bazısını tanımayanlardır ki, kitap ehlinden yahudi ve hristiyanlar bu kısımdadır. Ve bu ayet doğrudan doğruya bunlar hakkında inmiş, iman ile küfür arasında orta bir derece, bir yol bulunmadığı ve peygamberlerden bazısını tanımamak, hepsini tanımamak ve hepsini tanımamak Allah'ı da tanımamak demek olduğunu göstermiştir. Yani Allah'a ve peygamberlerine küfreden (inkâr eden)ler, fakat bunu açıklayarak değil, fikir ve mezhepleri bu küfrü gerektiren, ve Allah ile peygamberleri arasını imanda ayırdetmek isteyenler, hatta bunu da genel olarak ve umumi şekilde açıklamayıp sözleri bunu gerektiren, biz bazısına inanırız ve bazısına inanmayız diyenler, mesela "Mûsa, Üzeyr filan ve filan peygamberlere ve Tevrat'a inanırız, fakat İsa'ya ve Muhammed'e, İncil'e ve Kur'an'a inanmayız" diyen Yahudiler; aynı şekilde, "Mûsa'ya ve İsa'ya, Tevrat'a ve İncil'e inanırız ama, Kur'ân'a ve Muhammed'e inanmayız" diyen Hristiyanlar ve aynı şekilde yahudiler arasında "Muhammed bir peygamberdir ama, bizim peygamberimiz değildir" diye kaçamak yapan ve bu şekilde iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler, işte bütün bunlar muhakkak kâfirdirler ve küfürleri açıkça sabittir. Zira iman ile küfür, hak ile batıl arasında bir mertebe yoktur. Bir peygambere küfretmek, peygamberliğe küfretmektir. Peygamberliğe küfretmek, bütün peygamberlere küfretmektir ve bütün peygamberlere küfretmek, Allah'a küfretmektir. Çünkü Allah'ın bir emrine küfretmek, genel olarak, Allah'a küfretmektir. Biz de üstün kudret ve büyüklüğümüzle bütün kâfirlere alçaltıcı, ihanetli, aşağılatıcı bir azap hazırlamışızdır, sırası gelince tadacaklardır. Şu halde vadedilen af ve mükâfat böyle inkâr ve küfür sahiplerine değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟ ١٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve onlar ki |
|
| 2 | امَنُوا | inandılar |
|
| 3 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 4 | وَرُسُلِهِ | ve elçilerine |
|
| 5 | وَلَمْ | ve |
|
| 6 | يُفَرِّقُوا | ayırım yapmadılar |
|
| 7 | بَيْنَ | arasında |
|
| 8 | أَحَدٍ | hiçbiri |
|
| 9 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 10 | أُولَٰئِكَ | işte (Allah) |
|
| 11 | سَوْفَ | pek yakında |
|
| 12 | يُؤْتِيهِمْ | verecektir |
|
| 13 | أُجُورَهُمْ | onların da mükafatlarını |
|
| 14 | وَكَانَ | ve |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
| 17 | رَحِيمًا | çok esirgeyendir |
|
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. رُسُلِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُفَرِّقُوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ mekân zarfı يُفَرِّقُوا fiiline mütealliktir. اَحَدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru اَحَدٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يُؤْت۪يهِمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُجُورَهُمْ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurudur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
يُؤْت۪يهِمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُفَرِّقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرق ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُورًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا۟ kelimesi كَانَ ’nin ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُورًا - رَح۪يمًا۟ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ
Ayet 150. ayetteki istînâfa matuftur. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu müsnedün ileyh, اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ cümlesi müsneddir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin ismi, has ismi mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu cümlede istiare-i temsiliyye vardır. Benzetme heyettedir. Aklî olan bir durum, aklî olan bir duruma benzetilmiştir. Teşbihteki maksat da müşebbehteki bozulmayı ifade etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir, muhatabı ikaz eder ve akıbeti bildirir.
سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği konunun daha iyi kavranmasını sağlar.
اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْ [onlara ecirlerini vereceğiz] sözünde istiare vardır. Allah ve resulüne iman edip aralarını ayırmayanlar, ücretle çalışan işçilere benzetilmiştir. Câmi’, yaptığının karşılığının verilmesidir.
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
غَفُورًا رَح۪يمًا۟ şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
غَفُورًا , رَح۪يمًا۟ sıfatları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
كَان fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde غَفُوراً ve رَح۪يماً olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. ((Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Cenab-ı Hakk'ın "Allah, onların mükâfatını kendilerine verecektir" ifadesinin manası, "Her ne kadar geri bırakılmış ise de, Allah'ın vermesi mutlaka tahakkuk edecektir" şeklindedir. Bundan maksat, vaadi tekid edip, onun muhakkak olacağını bildirmektir; yoksa onun sonraya kalacağı hususu değildir.
Daha sonra Cenab-ı Hak, "Allah gafûr ve rahîmdir" buyurmuştur. Bundan murad şudur: Allah Teâlâ onlara, mükâfat vereceğini vadetmiş, bundan sonra da onlara, günahlarından vazgeçip, onları affederek bağışlayacağını haber vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً ١٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُكَ | senden istiyorlar |
|
| 2 | أَهْلُ | ehli |
|
| 3 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | تُنَزِّلَ | indirmeni |
|
| 6 | عَلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 7 | كِتَابًا | bir Kitap |
|
| 8 | مِنَ | -ten |
|
| 9 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 10 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 11 | سَأَلُوا | istemişler |
|
| 12 | مُوسَىٰ | Musa’dan |
|
| 13 | أَكْبَرَ | daha büyüğünü |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | ذَٰلِكَ | bundan |
|
| 16 | فَقَالُوا | demişlerdi |
|
| 17 | أَرِنَا | bize göster |
|
| 18 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 19 | جَهْرَةً | açıkça |
|
| 20 | فَأَخَذَتْهُمُ | derhal onları yakalamıştı |
|
| 21 | الصَّاعِقَةُ | yıldırım gürültüsü |
|
| 22 | بِظُلْمِهِمْ | haksızlıklarından dolayı |
|
| 23 | ثُمَّ | sonra |
|
| 24 | اتَّخَذُوا | tutmuşlardı |
|
| 25 | الْعِجْلَ | buzağıyı (tanrı) |
|
| 26 | مِنْ |
|
|
| 27 | بَعْدِ | sonra |
|
| 28 | مَا |
|
|
| 29 | جَاءَتْهُمُ | kendilerine geldikken |
|
| 30 | الْبَيِّنَاتُ | açık deliller |
|
| 31 | فَعَفَوْنَا | vazgeçtik |
|
| 32 | عَنْ |
|
|
| 33 | ذَٰلِكَ | bundan da |
|
| 34 | وَاتَيْنَا | ve verdik |
|
| 35 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 36 | سُلْطَانًا | bir yetki |
|
| 37 | مُبِينًا | açık |
|
Peygamberleri inkâr edenler, onları yalancılıkla suçlayanlar mûcize istediklerinde genellikle bundan maksatları o mûcizeyi görüp imana gelmek değildir; asıl gayeleri peygamberleri güç duruma düşürmek, mûcize gösterememeleri halinde yalancı olduklarını ortaya çıkarmaktır. Ancak inkârcılara –beklediklerinin aksine– mûcizeler geldiğinde de iman etmek yerine çeşitli bahaneler ileri sürmüşler, mûcizeyi sihir olarak değerlendirmişler ve daima bir başkasını, daha büyüğünü, daha zorunu istemişlerdir. Hz. Peygamber’e en büyük ve en anlamlı mûcize olan Kur’ân-ı Kerîm gelip dururken gerek müşriklerin (Yûnus 10/20; İsrâ 17/93) ve gerekse burada ifade edildiği üzere Ehl-i kitabın “ona gökten bir kitap gelmesini” istemeleri bu isteklerinde samimi olmadıklarını, inkâr ve inatları sebebiyle böyle davrandıklarını göstermektedir.
(Diyanet Kur’ân Yolu Tefsiri)
يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ
Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُكَ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلُ fail ol
فَ ta’liliyyedir. Mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfi olması da caizdir. Takdiri إن استكبرت ما سألوا فقد سألوا موسى (İstedikleri şeyi büyük gördüysen muhakkak ki Musa’dan da…… istediler) şeklindedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
سَاَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰٓى mef’ûlu bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اَكْبَرَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ ذٰلِكَ car mecruru اَكْبَرَ ’ye mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
اَكْبَرَ ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl, اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَرِنَا illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهَ lafza-i celâl ikinci mef’ûun bih olup fetha ile mansubdur. جَهْرَةً masdardan naib, mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. اَخَذَتْهُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mukaddem mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الصَّاعِقَةُ fail olup damme ile merfûdur.
بِظُلْمِهِمْ car mecruru اَخَذَتْهُمُ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرِنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّخَذُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعِجْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, إلها şeklindedir. مِنْ بَعْدِ car mecruru اتَّخَذُوا fiiline mütealliktir. مَا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَاۤءَتۡ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡبَیِّنَـٰتُ fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. عَفَوْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
عَنْ ذٰلِكَ car mecruru عَفَوْنَا fiiline mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى mef‘ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
سُلْطَانًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا kelimesi سُلْطَانًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi, masdar teviliyle يَسْـَٔلُكَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
كِتَابًا ve الْكِتَابِ kelimeleri arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet, kâfirlerin tutarsız isteklerine cevap veren mantık yollu kelamdır.
Ayetin başında geçen kitabın nekre gelme nedenleri arasında özel bir nev’ ifade etme manası da vardır. Yani, Kur’an’ı beğenmiyor ve kendilerine mahsus özel bir kitap istiyorlar.
"Eğer sen, Allah katından gönderilen bir peygamber isen, tıpkı Musa'nın, levhaları getirdiği gibi, sen de bize gökten bir kitap getir..." Onların şöyle talepte bulundukları da rivayet edilmiştir: Onlar Hz Peygamber (s.a.v)'den, kendilerine, gökten falancaya ve filancaya, kendisinin Allah'ın Resulü olduğuna dair bir kitap indirmesini istemişlerdir. Yine, "İnerken, kendisini bizzat görebileceğimiz bir kitap indir" şeklinde talepte bulundukları da rivayet edilmiştir. Onlar bu tür mucizeleri, Hz Peygamber'i zor durumda bırakmak için istemişlerdir. Çünkü Hz Peygamber'in mucizeleri daha önce tahakkuk etmiş ve gerçekleşmişti. Binaenaleyh fazlasını istemek, işi yokuşa sürmek manasına gelirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ
فَ nehiy için ta’lîliyyedir. Cümle, لا تبال بسؤالهم (Onların isteklerine aldırma) takdirindeki cümle için, beyanî istînaf veya ta’lîliyyedir.
قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Hz. Peygamberden istenen şeylere işaret eden, ذٰلِكَ ’de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cenab-ı Hak, "Nitekim onlar Musa'dan daha büyüğünü istemişler..." buyurmuştur. Cenab-ı Hak, her ne kadar bu istek Hz. Musa zamanında onların ecdatlarından sâdır olmuşsa da (ki bu talepte bulunanlar yetmiş kişiden meydana gelen temsilciler (nakibler) idiler), bu istekte bulunmayı Hz. Muhammed (sav) zamanında bulunan yahudilere nispet etmiştir. Çünkü bunlar da onların yolundan gidiyor, onların bu tür isteklerini kabulleniyor ve Hz. Muhammed'i güç durumda bırakma hususunda, onların adeta aynı tutumunu takınıyorlardı. Bu ayetten maksat, onların huy edinmiş oldukları, peygamberleri zora sokma, sıkıntıya düçar etme ve hakkı kabul etmeme gibi huylarını ortaya koymaktır. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Hz. Musa'ya gökten bir kitap inince, onlar bu kadarıyla yetinmemiş, aksine Hz. Musa'dan, bizzat o kitabın inişini görmeyi istemişlerdi. Bu da, onların kendilerine kitap indirilmesini istemelerinin, doğruya ulaşıp hakkı bulmak maksadıyla değil, aksine sırf inatları yüzünden olduğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile …فَقَدْ سَاَلُوا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ cümlesi temasül dolayısıyla atıf harfi فَ ile قَالُٓوا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِظُلْمِهِمْ ‘deki بِ harfi sebebiyyedir.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ [Yıldırım yakaladı] ifadesinde mef’ûle isnad vardır. Yakalayan ve cezalandıran Allah Teâlâ’dır. Mecaz-ı mürseldir.
الصَّاعِقَة ’dan maksat, ölümdür. Başka bir yoruma göre bu, gökten gelip onları yakan bir ateştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl,Bakara/55)
ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ
Cümle ثُمَّ ile, فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ cümlesine ثُمَّ ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ cümlesi masdar tevilinde, اتَّخَذُوا fiiline müteallik olan مِنْ بَعْدِ ‘nin muzafun ileyhidir
Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اتَّخَذُوا - اَخَذَتْهُمُ ve سَاَلُوا - يَسْـَٔلُكَ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Buzağıyı değil, buzağı heykelini ilâh edinmişlerdir. Bunun için hazif vardır, yani hükmî mecazdır. Ya da buzağı kelimesi buzağı heykeli manasında kullanılmıştır. İstiare vardır.
Cenab-ı Hak, "Bilahare kendilerine bunca açık ayetler ve deliller geldikten sonra da, buzağıyı (Tanrı) edinmişlerdi" buyurmuştur. Bunun manası onların alabildiğine cahil olduklarını ve küfürde diretip ısrar ettiklerini beyan etmektir. Çünkü onlar, kendilerine Tevrat indirildikten sonra, Allah'ı açıkça görme talebiyle yetinmemiş, bilakis buna buzağıya tapma cürmünü de katmışlardır ki işte bu onların, hakkı ve dini talep etmekten son derece uzak olduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً
Atıf harfi فَ ile …ثُمَّ اتَّخَذُوا cümlesine atfedilen bu cümle de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Yahudilerin buzağıyı ilâh edinmelerine işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سُلْطَانًا ’deki tenvin, tazim ve nev ifade eder.
مُب۪ينًا۟ kelimesi سُلْطَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Musa'nın (a.s) getirdiği delile سُلْطَانًا denmesi; muhatabı boyun eğmeye mecbur bırakması dolayısıyladır.
Cenab-ı Hak, 'Biz onların, buzağıya tapmalarından dolayı köklerini kazımayıp, bilakis onları affettik ve Musa 'ya da apaçık bir hüccet verdik" buyurmuştur. Yani, "Hz Musa'nın kavmi, her ne kadar karşı koymuş ve inatlaşmada ileri gitmişlerse de, biz o Musa'ya yardım ettik ve O'nu kuvvetlendirdik. Böylece Musa'nın nübüvvet davası büyüyüp gelişti, hasmı ise gücünü ve kuvvetini kaybetti" demektir. İşte bu ifadede Hz Peygamber (s.a.v)'e, o kâfirlerin her ne kadar kendisine karşı inat edip direnseler bile sonunda O'nun onlara hükümran olup, onları ezeceğine dikkat çekme ve işaret etme yoluyla bir müjde vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً ١٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَرَفَعْنَا | ve kaldırdık |
|
| 2 | فَوْقَهُمُ | üzerlerine |
|
| 3 | الطُّورَ | Tur’u |
|
| 4 | بِمِيثَاقِهِمْ | söz vermeleri için |
|
| 5 | وَقُلْنَا | ve dedik |
|
| 6 | لَهُمُ | onlara |
|
| 7 | ادْخُلُوا | girin |
|
| 8 | الْبَابَ | kapıdan |
|
| 9 | سُجَّدًا | secde ederek |
|
| 10 | وَقُلْنَا | ve dedik |
|
| 11 | لَهُمْ | onlara |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | تَعْدُوا | çiğnemeyin |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | السَّبْتِ | cumartesi(yasakları)nı |
|
| 16 | وَأَخَذْنَا | ve aldık |
|
| 17 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 18 | مِيثَاقًا | bir söz |
|
| 19 | غَلِيظًا | sağlam |
|
Allah peygamberini teselli etmek üzere İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya yaptıklarını hatırlatmaktadır. Onlar peygamberlerinden –gökten kitap gelmesine nisbetle– daha büyük ve imkânsız olan bir şey istemişler, “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. İsrâiloğulları’nın bu ve benzeri talepleri, sayısız haksızlıkları, azgınlık, şımarıklık ve taşkınlıkları sebebiyle Allah, onları yola getirmek için birçok mûcize göndermiş, zaman zaman da kendilerini cezalandırmış, yoldan çıkmamaları için yemin ettirip söz (mîsâk) almış, gerektikçe bunu kendilerine hatırlatmıştı, ancak onlar yola gelecek ve doğru yolda ilerleyecek yerde azgınlık, taşkınlık ve sapkınlıklarına devam etmişler, altından bir buzağıyı tanrı yerine koymuşlardı. Allah bu kadar büyük bir mânevî suçu ve günahı da bağışlamış, böylece ıslah olmaları için peygamberine yetki ve delil vermişti. Hz. Mûsâ, geçmişte yaptıklarını ve Allah’ın onlara büyük lutuflarını hatırlatarak davet ve eğitme vazifesine devam etmişti. Şu halde Allah’ın son elçisi de böyle yapmalı, müşriklerin ve Ehl-i kitabın bu saçma sapan istekleri karşısında yılmamalı, vazifesine devam etmeli idi (İsrâiloğulları’nın ardı arkası gelmez istekleri ve bunlara karşı Allah Teâlâ’nın mukabelesiyle onlardan alınan sözün mahiyeti ve Tûr dağının kaldırılmasının mânası için bk. Bakara 2/54-56, 63, 93; A‘râf 7/155).
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 175-176)
Ğaleza غلظ: İncelik, zerafet ya da nezaket anlamına gelen rikkat sözcüğünün zıddıdır. Kalınlık, büyüklük, kabalık, sertlik ya da haşinlik anlamlarında kullanılır. إستَغْلَظَ kalın,sert, kaba vs. olmaya hazırlandı ya da bu hale geldi manasında kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli galizdir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَفَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَهُمُ mekân zarfı رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الطُّورَ kelimesi mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. بِم۪يثَاقِهِمْ car mecruru رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. بِ harfi ceri sebebiyyedir. Yani; بسبب نقض ميثاقهم ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ادْخُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavl لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّبْتِ car mecruru تَعْدُوا fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru اَخَذْنَا fiiline mütealliktir.
م۪يثَاقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَل۪يظًا kelimesi م۪يثَاقًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَل۪يظًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَانًا مُب۪ينًا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَقُلْنَا لَهُمُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Atıf sebebi temasüldür. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavl cümlesi olan ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ‘daki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Atıf harfi وَ ‘ la gelen ikinci قُلْنَا لَهُمْ cümlesinin mekulü’l-kavli olan لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu iki cümle temasül dolayısıyla birbirine atfedilmiştir. Bu iki cümlenin arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
تَعْدُوا , düşman olmak, koşmak demektir. Haddi aşmak şeklinde bir ortak noktaları olabilir.
الطُّورَ aslında “dağ” demektir, özel bir isim değildir. Galatı meşhur olarak ''Tur Dağı'' denir.
Cumhurun görüşü, dağın gerçekten onların üzerine kalkmış olmasıdır. Mecazî olarak da; dağı şahit tutarak söz almak manasını taşır.
Secde burada boyun eğmek anlamında kullanılmıştır. Yani tevazu ile acziyetinizi bilerek, itaat ederek girin, bu anlaşmanın şartlarını kabul edin, cumartesi günü yasağını aşmayın demektir.
م۪يثَاقِ kelimesi güvenmek anlamındaki وثق fiilinden türemiştir. ‘Güvenilen şey’ demektir. Türkçedeki vesika, misak-ı milli ibareleri bu köktendir.
Cenâb-ı Hak, onların diğer cahilliklerini ve bâtıl fikirlerindeki ısrarlarını nakletmiştir. Bunların birincisi şudur: Allah Teâlâ, onlardan almış olduğu "ahd" sebebiyle, Tûr'u (dağı) onların üzerine kaldırmıştır. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır.
Bunların ikincisi, Cenab-ı Hakk'ın, onlara, "o kapıdan, hepiniz secdeye kapanır halde girin" dedik" ifadesidir.
Üçüncüsü ise, O'nun "Cumartesi günü hakkında da, "(Av yaparak) haddi aşmayın" (diye) söylemiş, kendilerinden (bu hususlarda) ağır teminat almıştık" ifadesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘la وَقُلْنَا لَهُمُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
م۪يثَاقًا ’daki tenvin tazim içindir. Car mecrurun mef’ûle takdimi söz konusudur.
غَل۪يظاً kelimesi, م۪يثَاقاً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
م۪يثَاقاً غَل۪يظاً [Katı bir söz] ifadesinde istiare vardır. Yüce Allah, maddî şeylerin özelliği olan katılık manasındaki غَل۪يظ kelimesini, ahde saygıyı, onun büyüklüğünü ve ağırlığını açıklamak gibi manevî bir şeyde müsteâr olarak kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir,Nisa/21)
م۪يثَاقًا kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Sıfat olarak gelen غَل۪يظًا kelimesi somut şeyler için kullanılan şiddetli, ağır, kaba, sert demektir. Aklî bir mananın sıfatı olduğu için cezanın ağırlığı manasında istiaredir.
Mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için onlardan kesin ve ağır bir söz de aldık. Bu söz, Allah Teâlâ'nın, Tevrat'ta kendilerinden aldığı ahittir.
Bir görüşe göre onlar, dinden döndükleri takdirde Allah Teâlâ'nın dilediği gibi kendilerini azaba uğratması konusunda mîsak vermişlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Şimdi diyorlar ki, küfürlü konuşanlar daha dürüst, daha açık sözlü ve içi dışı birmiş. İnsanlar sevindiklerini, üzüldüklerini ve sinirlendiklerini küfürle ifade eder olmuş. Esprilerin en sağlamı, içinde küfür barındıranmış. Başkalarının hatta kendilerinin sevdiklerine, ebeveynlerine, eşlerine, çocuklarına küfür etmekten çekinmezlermiş.
Dinimizde küfür etmenin yanlış olduğunu öğrenerek büyüdüm. Arkadaşlarımı kibar seçtim. Cümle içinde küfür duyduğumda irkildim. İnternet ortamında cümlelerin devamında küfür varsa, gözlerimle es geçmeye çalıştım. Küfürle kendini ifade edenleri ciddiye alamadım. Sözle ve hareketle küfür eden çocuklara ve bunu komik bulanlara üzüldüm. İç sesimi küfür etmekten men ettim çünkü içimde söylemeye alışıp ağzımdan kaçırmaktan korktum. Davasını küfürle savunanların, kelime dağarcığının yetersiz kaldığını ve neyi savunduğunu net bilmediğini düşündüm. Davası haksa, öyle bir adam tarafından savunulduğuna üzüldüm.
"Bir kişi Hz. Ebubekir'e küfretti. Hz. Ebubekir susarak dinliyordu. Hz. Ebubekir adama karşılık vermeye başlayınca Peygamberimiz ayağa kalkıp yürüdü. Hz. Ebubekir, Peygamberimize 'O bana küfrettiği zaman sen susmuş dinliyordun. Ben ona karşılık verince kalkıp gidiyorsun!' dedi. Hz. Muhammed (s.a.v) ona şöyle cevap verdi: Çünkü sen sustuğun zaman, bir melek senin yerine ona cevap veriyordu. Sen konuştuğun zaman melek gitti, şeytan geldi. Ben, içinde şeytan bulunan bir mecliste oturmam." Ebu Davud
Rabbim; günümüzde her yerde edilen küfürlere gönlümün ve zihnimin alışmasına izin verme. Zamanında iç sesimin ağzından kaçırdığı, hava veya şaka yapayım diye söylediklerimi de affet. Dili yüzünden cehenneme yüz üstü atılanlardan olmaktan koru. Dilim yalnız hakkı söylesin. Yalandan, küfürden, gıybetten, iftiradan, laf taşımadan, bilmişlikten, yapmacıklıktan, kalbimde hissetmediğimi gösteriş için söylemekten koru. Dilimi terbiye etmem için yardım et.
“Gezdim Halep ile Şam’ı,
Eyledim ilim talep,
Meğer ilim bir hiçmiş,
İllâ edep, illâ edep.
Girdim ilim meclisine,
Eyledim kıldım talep,
Dediler ilim geride,
İllâ edep, illâ edep” Yunus Emre
Edepli yaşayanlardan, edepli çalışanlardan ve edepli ölenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Farklı ortamlarda insanı tanımak için sorulan meşhur bir soru vardır: ‘Kendinizde neyi değiştirmek istersiniz?’ diye. Cevapların arasında, genellikle bedensel ya da karakter özellikleri yer alır.
Belki de, aynı soruyu, bir müslüman zaman zaman kendisine sormalıdır. Nefsini ve hayatını gözden geçirip eksikliklerini farkederek gidermek ya da aşırıya kaçtığı yerleri görerek orta yolu tutturmak için.
Bunları belirledikten sonra harekete geçtiğinden emin olmak ve değişim yollarını hesaplayarak ilk adımı atmak için bir soru daha sormak gerekir. ‘Gerçekten değiştirmeyi istiyor musun?’
Zira, nefse bu tür değişimler zor gelir çünkü mücadele şarttır. Cimrinin malından harcamasını, yemeği sevenin az yemesini ya da dedikoducunun susmasını söylemek uygulamaktan kolaydır.
Derinlerde, insanı beslediğini ya da koruduğunu iddia ederek değişimden kaçan dünyaya düşkün bir taraf bulunur. Dünyalık menfaatleri elinden alınan nefis, küçük bir çocuk gibi ikna edilmelidir.
Bu değişimleri hedefleyen ve Allah’ın rızasını kazanmayı hayatının merkezine oturtmaya çalışan bir müslüman; doğru bilgileri öğrenir, doğru insanlarla konuşur, doğru mekanlarda bulunur ve doğru gereçleri kullanır.
Zira, inanmak için çeşitli şartlar öne sürdükten sonra gelen mucizeleri beğenmeyenlerin bahanelerini, kendi hayatına yansıtınca şunu görür: değişimin anahtarı, kendisinde saklıdır.
Kısacası; Allah için değişmek niyetiyle harekete geçen bir kula, nice kapılar açılır. Zorlandığı zamanlarda, yardım yetişir. Her şeyden öte, doğru değişimin getirdiği tatlı bir huzur gelir ve benliğine yerleşir.
Ey Allahım! Senin katında daha iyi bir kul, yaşadığımız toplumda daha iyi bir insan ve aile-arkadaş ilişkilerinde daha iyi bir yoldaş olmamız için yar ve yardımcımız ol. Bizi, yanlış değişimlere uğratacak yollardan, işlerden ve dostluklardan muhafaza buyur. Bizi, Sana yaklaştıracak doğru değişimlerin farkına varanlardan ve elinden geleni yaparak Senin rızana uygun şekilde değişenlerden eyle. Rahmetin ve kudretin ile niyetlerimizi samimileştirerek, emeklerimizi bereketlendirerek ve işlerimizi kolaylaştırarak; nice hayırlarla hedeflerimize ulaştır ve her şeyin sonunda bizi, Sana kavuştur.
Amin.