بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟ ١٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | onlar ki |
|
| 2 | يَتَرَبَّصُونَ | gözetleyip dururlar |
|
| 3 | بِكُمْ | sizi |
|
| 4 | فَإِنْ | eğer |
|
| 5 | كَانَ | (nasib)olursa |
|
| 6 | لَكُمْ | size |
|
| 7 | فَتْحٌ | bir fetih |
|
| 8 | مِنَ |
|
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 10 | قَالُوا | derler |
|
| 11 | أَلَمْ | değil miydik? |
|
| 12 | نَكُنْ | biz de |
|
| 13 | مَعَكُمْ | sizinle beraber |
|
| 14 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 15 | كَانَ | olursa |
|
| 16 | لِلْكَافِرِينَ | kafirlerin |
|
| 17 | نَصِيبٌ | (savaşta) bir payı |
|
| 18 | قَالُوا | derler |
|
| 19 | أَلَمْ |
|
|
| 20 | نَسْتَحْوِذْ | biz üstünlük sağlamadık mı |
|
| 21 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 22 | وَنَمْنَعْكُمْ | ve sizi korumadık mı? |
|
| 23 | مِنَ |
|
|
| 24 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlerden |
|
| 25 | فَاللَّهُ | artık Allah |
|
| 26 | يَحْكُمُ | hükmedecek |
|
| 27 | بَيْنَكُمْ | aranızda |
|
| 28 | يَوْمَ | gününde |
|
| 29 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 30 | وَلَنْ | ve asla |
|
| 31 | يَجْعَلَ | vermeyecektir |
|
| 32 | اللَّهُ | Allah |
|
| 33 | لِلْكَافِرِينَ | kafirlere |
|
| 34 | عَلَى | karşı |
|
| 35 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlere |
|
| 36 | سَبِيلًا | bir yol |
|
Rasûlullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim Teala hazretleri bu isteklerime şöyle cevap verdiler: "Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine "Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helak edecekler."
Ravi: Sevban
Kaynak: Müslim, Fiten 19, (2889); Tirmizi, Fiten 14, (2177); Ebu Davud, Fiten 1, (4252)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Rabesa ربص : İster pahalı ya da ucuz olmasını beklediği bir mal olsun, ister yok olmasını yada meydana gelmesini beklediği bir iş olsun, bir şeyi gözetlemek demektir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ
Cemi müzekker has ismi mevsûl اَلَّذ۪ينَ bundan önce geçen 139. ayetin başındaki, اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ kavlinden bedel veya الْمُنَافِق۪ينَ kelimesinin sıfatı olup mahallen mansubdur. Ya da onlardan zem (yerme) ifadesi olarak mansub kılınmıştır.(Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) İsm-i mevsûlun sılası يَتَرَبَّصُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَرَبَّصُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِكُمْ car mecruru يَتَرَبَّصُونَ fiiline mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَرَبَّصُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ربص ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin dâhil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكُمْ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktıir. فَتْحٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru فَتْحٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ cümlesi şartın cevabıdır.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl اَلَمْ نَكُنْ ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. نَكُنْ ’un ismi müstetir olup takdiri نحن ’dur. مَعَ mekân zarfı نَكُنْ ’un mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْۘ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin dâhil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallik olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. نَص۪يبٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
فَ karînesi olmadan gelen قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ cümlesi şartın cevabıdır.
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
نَسْتَحْوِذْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. عَلَيْكُمْ car mecruru نَسْتَحْوِذْ fiiline mütealliktir. نَمْنَعْكُمْ atıf harfi وَ ’la mekulü’l kavl cümlesine matuftur.
نَمْنَعْكُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru نَمْنَعْكُمْ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.
نَسْتَحْوِذ fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsî fiili حوذ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. للّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَحْكُمُ cümlesi haber olarak mahallen merfûdur.
يَحْكُمُ damme ile merfû muzari fiildir. بَيْنَ mekân zarfı يَحْكُمُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı يَحْكُمُ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl, fail olup damme ile merfûdur. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru يَجْعَلَ fiiline müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru سَب۪يلًا ‘in mahzuf haline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. سَب۪يلًا kelimesi يَجْعَلَ fiilinin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ
ٱلَّذِینَ önceki ayetteki الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ için sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَّذ۪ينَ şeklindeki ism-i mevsûl; muhatabı hatadan kurtarmak, müminlere münafıkların iç yüzünü ayrıntılarıyla haber vermek içindir.
التَّرَبُّصُ hakikatta bir mekânda kalmak demektir. Daha önce يَتَرَبَّصْنَ بِأنْفُسِهِنَّ (Bakara Suresi, 227) ayetinde geçmiştir. Burada beklemek ve hadiseleri gözetmekten mecazdır. Açıklaması da فَإنْ كانَ لَكم فَتْحٌ مِنَ اللَّهِ ayetidir. Kâfirlerden murad, şüphe yok ki Mekke ehli ve gayrısıdır. Nasîb kelimesinden murad ise savaştaki galibiyettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ
فَ istînâfiyyedir. Şart üslubundaki terkipte كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ cümlesi şarttır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَكُمْ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. فَتْحٌ muahhar ismidir. فَتْحٌ ’daki tenvin tazim ve kıllet ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ cümlesi, menfi muzari sıygada nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Hemze takrirî istifham harfi, لَمْ muzariye dahil olup, onu cezm eden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır. لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.
Takrîr; mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrîr; (itirafa zorlama) Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkip, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve takrir anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Müminler, onların neler yaptığından haberdar olduklarından soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
كَانَ - نَكُنْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. مَعَكُمْ mekan zarfı, نَكُنْ ’nun mahzuf haberine mütealliktir. Cümlede îcâz- hazif sanatı vardır.
وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
وَ atıf harfidir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart üslubundaki terkipte كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌ cümlesi şarttır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
كان ’nin muahhar ismi olan نَص۪يبٌ kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve nev ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkip, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve takrir anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kâfirler onların neler yaptığından haberdar olduklarından soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ cümlesi takriri istifhamdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi mekulü’l-kavle temasül sebebiyle atfedilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِلْكَافِر۪ينَ - الْمُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İki şart cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Müminlerin kazancı için فَتْحٌ , kâfirlerin kazancı içinse نَص۪يبٌۙ kelimesi kullanılmıştır. Zira müminlerin bu kazancı fethe götüren bir kazançtır. Bu yüzden kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌ [Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa…] Dikkat edilirse yüce Allah Müslümanların zaferini فَتْحٌ [fetih] olarak isimlendirdi. Maksat Müslümanların şanını yüceltmek ve onlara tazimdir. Çünkü Müslümanların zaferi gerçekten önemli bir olaydır, buna tüm gök kapıları açılmaktadır. Kâfirlerin kazanımı ise نَص۪يبٌ [nasip] ifadesiyle değerlendirildi. Çünkü Rabbimiz böylece onların kazanımların da tıpkı kendileri gibi basit ve önemsiz olduğunu belirtmek istemiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌ [Eğer kâfirler için bir nasip olursa] savaştan, çünkü zafer nöbetledir "üstünlüğünüzü temin etmedik mi?” derler. Yani kâfirlere: Sizi gâlip kılmadık mı, öldürmenizi temin etmedik mi, hayatta kalmanıza sebep olmadık mı, derler? (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
نَسْتَحْوِذْ kelimesinde istiare vardır. اسْتَحْوِذْ; sürücünün hayvanı kontrole alarak istediği yöne sevk etmesidir. O yüzden bu ayete, “Biz sizi kışkırtmadık mı?” ve “Yönlendirmedik mi?” şeklinde değişik manalar verilir. Ayette zarar gibi bir kelime hazfolmuş olabilir.
فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
فَ istînâfiyyedir. Âşûr’a göre ise fasihadır. Kelam, münafıkları uyarır. Münafıkların hile ve uydurmalarına karşı cezalarının Allah Teâlâ’ya emanet edilmiş olmasıyla, müminleri üzüntüden kurtarmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اللّٰهُ mübteda, يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
لَنْ , muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefî harfidir. Fiile, asla manası katarak tekid eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekrar edilen lafza-i celâllerde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
لِلْكَافِر۪ينَ - الْمُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كَانَ - الْمُؤْمِن۪ينَ - لِلْكَافِر۪ينَ - قَالُٓوا kelimelerinin ayette tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
سَب۪يلًا۟ (yol) kelimesinde de istiare vardır. Bu sözcük ayette fırsat ve galip olmak manasında kullanılmıştır. Allah Teâlâ, kâfirlere hiçbir fırsat vermeyecektir.
Buradaki sebilden murad, عَلى harfiyle birlikte gelmesi dolayısıyla galibiyet ve hezimet durumlarında müminlere ulaştıracak yoldur yani onlarla birlikte olmak manasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ ١٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الْمُنَافِقِينَ | iki yüzlüler |
|
| 3 | يُخَادِعُونَ | aldatmağa çalışırlar |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 5 | وَهُوَ | oysa O |
|
| 6 | خَادِعُهُمْ | onları aldatır |
|
| 7 | وَإِذَا | zaman |
|
| 8 | قَامُوا | kalktıkları |
|
| 9 | إِلَى |
|
|
| 10 | الصَّلَاةِ | namaza |
|
| 11 | قَامُوا | kalkarlar |
|
| 12 | كُسَالَىٰ | üşene üşene |
|
| 13 | يُرَاءُونَ | gösteriş yaparlar |
|
| 14 | النَّاسَ | insanlara |
|
| 15 | وَلَا |
|
|
| 16 | يَذْكُرُونَ | anmazlar |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 18 | إِلَّا | ancak |
|
| 19 | قَلِيلًا | biraz |
|
142-143. Ayet tefsirleri;
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/635/142-143-ayet-tefsiri
Munafiklarla ilgili;
http://www.sonpeygamber.info/kararsiz-ve-karaktersiz-insan-munafik
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) münafığın halini şöyle tarif etmiştir:
“Münafık, iki sürü arasında gidip gelen şaşkın koyun gibidir. Kah koşar bu sürüye gelir , kah koşar ötekine gider. Hangi sürüye katılacağını bilmez.”(Müslim, Sıfatül münafikîn,17; nesai, İman 31).
Peygamber Efendimiz (sav) bazı hadislerinde şöyle buyurmuştur:
“Öylesi namaz münafığın namazıdır.Oturup güneşi gözetler. Güneş tam bayacağı sırada kalkar, tavuğun yem yediği gibi dört rekat bir ikindi namazı kılıverir. O namazda Allah’ı pek az zikreder.”
(Müslim,Mesacid 195; Ebu Davud, Salat 5; Tirmizi , Salat 129; Nesai ,Mevakit 9)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الْمُنَافِق۪ينَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. يُخَادِعُونَ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُخَادِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَادِعُهُمْ haber olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخَادِعُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi خدع ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُنَافِق۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
خَادِعُ kelimesi sülâsî mücerredi خدع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ
وَ atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَامُٓوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَامُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الصَّلٰوةِ car mecruru قَامُٓوا fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَامُوا كُسَالٰى ’dır. قَامُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كُسَالٰى hal olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
يُرَٓاؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرَٓاؤُ۫نَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَذْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلًا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; إلا ذكرا قليلا şeklindedir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلًاۘ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْمُنَافِق۪ينَ müsnedün ileyh, يُخَادِعُونَ اللّٰهَ cümlesi müsneddir.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması haşyet uyandırmak içindir
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ خَادِعُهُمْ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan خَادِعُهُمْ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ cümlesiyle وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
خَادِعُهُمْۚ - يُخَادِعُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ [O onları aldatır.] sözünde müşâkele ve istiare sanatları vardır. Allah Teâlâ hile yapmaktan münezzehtir. Bu cümle, “Hilelerinin cezasını verir.” anlamındadır.
Bu sanatlar münafıkların, aldatma işinde, gösterişçilikte çok ileri gittiklerine işaret eder.
İlk cümlede يُخَادِعُونَ ifadesi müsneddir ve muzari fiil olarak gelmiştir. خَادِعُهُمْ ise hal cümlesinin müsnedidir. Kelimenin kök anlamını İsfehânî, “Bir kişiyi peşinde olduğu şeyden, ona gizlediği şeyin tersini göstererek vazgeçirmek” şeklinde açıklamıştır. Önce ana cümlenin müsnedini ele alalım. Muzari fiil olarak teceddüt manasında olması ayette bahsedilen münafıkların aldatmak maksadıyla zaman zaman faaliyette bulunduklarını ve hilekârlıklarını ekrarladıklarını göstermektedir. Buna göre onlar her ne zaman aldatmak için hilekârlık yapsalar Allah, onların bu davranışlarını karşılıksız bırakmaktadır. Hal cümlesinin müsnedini de buna göre düşündüğümüzde onların bu davranışları karşısında Allah’ın onların hilekârlıklarını sürekli olarak boşa çıkaran bir durumda olduğu anlatılmıştır.
Hal cümlesinin müsnedi ise ism-i fail kalıbında isim olarak gelmiştir. Mana
olarak muzari gibi amel etse de aldatma manasındaki خدع kelimesinin bu şekilde
gelmesi teceddüt olmadığını, onların bu davranışları karşısında Allah’ın her zaman bu tür davranışları boşa çıkarmakta olduğunu muhataplara anlatmaktadır. Aslında Allah, bir bakıma bu ifade ile onların ümitlerini kırmak da istemiş, her ne zaman böyle bir davranış için kalkışsalar onların hilekârlıklarını karşılıksız bırakmayacağını hatırlatmıştır. (Ali Karataş, Kur’an’daki Yüklemlerin (Müsnedlerin) İsim Ve Fiil Olarak Kullanımları ve Bazı Meallere Yansıma Sorunu)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ istînâf cümlesinde kötülüklerini ziyadeleştirme manası vardır. اِنَّ gelmesi acayip tavırlarını vurgulamak içindir. Münafıkların aldatıcı yapılarına dair beyan daha önce Bakara Suresi 9. ayette de geçmiştir. Buraya Allah Teâlâ’nın da onlara yaptıklarının misliyle karşılık vermesi eklenmiştir. Allah onlara mühlet vermektedir ve onları müminlere galip getirmeyecektir. Müminleri hileleri konusunda uyarmaktadır ama Allah Teâlâ onların oyunlarına gelmeyeceğini bildirmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الخِداعِ kelimesinin seçiminde istiare-i temsiliyye vardır ve bu kelimenin kullanılmasında müşâkele dolayısıyla bir güzellik vardır. Çünkü müşâkelede bir lafız başka bir mana taşıması dolayısıyla müstear lafza benzese de daha başka münasebetlerin de olması dolayısıyla farklıdır. Müşâkele telmihe dahil olur. Yani
müşâkelede murad edilen mana ile lafzın manası arasında lafzî benzerlikten başka bir alâka olmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart edatı اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَامُوا كُسَالٰى , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ cümlesi قَامُوا fiilinin failinden haldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَامُٓوا fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُخَادِعُونَ ve يُرَٓاؤُ۫نَ fiilleri muzari sıygada gelerek bu işlerin devamlı yapıldığına delalet etmiştir.
Cem’ ma’at-taksim sanatı ile münafıkların halleri anlatılmıştır.
Bu ayetten çıkarılacak derslerden biri şudur: Eğer biz de namaza üşenerek kalkıyor, kısa namazlar kılıyorsak bunun münafıklık özelliği olduğunu bilelim. Bu; bizim münafık olduğumuz göstermez ama bundan kurtulmaya çalışmak gerekir. Namazı vaktinde kılmaya çalışalım. Çünkü geciktikçe onu eda etmek zorlaşır.
Münafıklar namaza kalktıkları zaman tekâsül gösterirler, zoraki kalkıyorlarmış gibi ağır davranırlar ve kendilerini mümin sansınlar diye gösteriş yaparlar.
يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ [İnsanlara gösteriş yaparlar.] cümlesi, ya istînafî beyaniyye olup kelamdan doğan bir sualin, başka bir deyişle “Onların üşenerek kalktıkları namazdan maksatları nedir?” şeklindeki bir sualin cevabıdır ya da önceki cümle ile bağlantılı olup onların halini anlatmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُسَالٰى kelimesi فُعالى vezninde كَسْلانَ kelimesinin çoğuludur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Tezayüf sebebiyle atfedilen cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mef’ûl olan قَل۪يلاً ‘deki nekrelik kıllet ve umum ifade eder.
قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri, ذكرا قليلا (Az bir zikir) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ [İnsanlara gösteriş yaparlar] yani namaz kılarken insanların görmesini ve işitmesini hedeflerler. [Allah’ı pek az anarlar] yani çok az namaz kılarlar, çünkü insanların gözünden uzakta, gösteriş söz konusu olmadığında asla namaz kılmazlar. Gösteriş için kıldıkları namaz da azdır çünkü içlerinde olmayan bir şeyi yapmama fırsatını buldukları sürece bu külfete de katlanmazlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً ١٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مُذَبْذَبِينَ | yalpalayıp dururlar |
|
| 2 | بَيْنَ | arada |
|
| 3 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 4 | لَا | ne |
|
| 5 | إِلَىٰ |
|
|
| 6 | هَٰؤُلَاءِ | bunlara |
|
| 7 | وَلَا | ne de |
|
| 8 | إِلَىٰ |
|
|
| 9 | هَٰؤُلَاءِ | onlara |
|
| 10 | وَمَنْ | ve kimseye |
|
| 11 | يُضْلِلِ | şaşırttığı |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 13 | فَلَنْ |
|
|
| 14 | تَجِدَ | bulamazsın |
|
| 15 | لَهُ | ona |
|
| 16 | سَبِيلًا | bir (çıkar) yol |
|
مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ
مُذَبْذَب۪ينَ kelimesi يُرَٓاؤُ۫نَ ‘deki failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
بَيْنَ mekân zarfı مُذَبْذَب۪ينَ ‘ye mütealliktir. ذا işaret ismi olup sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
لَٓا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ car mecruru مُذَبْذَب۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. هٰٓ tenbih harfidir. ؤُ۬لَٓاءِ işaret ismi kesra üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) مُذَبْذَب۪ينَ kelimesi rubâî mücerred ذبذب olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfu veya mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يُضْلِلِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُ car mecruru تَجِدَ fiiline mütealliktir. سَب۪يلًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يُضْلِلِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ
مُذَبْذَب۪ينَ kelimesi önceki ayetteki يُرَٓاؤُ۫نَ ‘deki failin müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Yani bu halde olmak onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ‘ sız gelir.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ car mecruru مُذَبْذَب۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُذَبْذَب۪ينَ münafıkların dönekliklerini gözler önüne seren tecessüm sanatı ve istiare-i asliyedir. Fikirlerindeki tutarsızlık, din konusundaki tereddütlü halleri, bir o tarafa bir bu tarafa giden kimseye benzetilmiştir. Câmi’, kararsızlıktır. Nasıl ki iki nokta arasında sürekli gidip gelen kişi, oturup bir yerde karar kılmadığı için sabit bir iş yapamaz, münafık da ne kâfirlerden ne müminlerden tam anlamıyla istifade edemez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Ayette kullanılan مُذَبْذَب۪ينَ kelimesinin hece tekrarından ötürü münafıkların içinde bulunduğu iman ve küfür arasında “tekrarlanan-süregelen ikilem” etkisini ek bir unsur olarak değerlendirir. Anlam ve lafızdaki ikilem etkisi, ayetin devamında da sürdürülmekte ve لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ yapısıyla pekiştirilmektedir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Küfür ve imanı işaret eden işaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)
وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’nin tekrarında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Biriyle müminler, diğeriyle kâfirler kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ [Ne onlara] mensupturlar ki mümin olsunlar, وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ [ne de bunlara] mensupturlar ki müşrik diye adlandırılsınlar! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يُضْلِلِ - اَضَلَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
سَب۪يلًا ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. “Hiçbir yol” manasındadır.
يُضْلِلِ اللّٰهُ [Allah’ın saptırdığı] cümlesinde sebebe isnad kabilinden mecaz-ı mürsel vardır. Sapma fiilini kullar tercih etmiş, Allah da sonucu yaratmıştır.
Buradaki hitabın muhatapların her ferdine tevcih edilmesi, bunun imkânsızlığının, tek tek bütün insanlar için geçerli olduğunu zımnen bildirmek içindir. Ayetin manası, “Allah Teâlâ onları imandan saptırınca insanların onları imana girdirmek için bir yol bulabilmeleri imkânsızdır.” şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm, Nisa/88)
سَب۪يلًا۟ kelimesinde istiare vardır. Yol demektir ama cümlede kurtuluş, çare anlamında kullanılmıştır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً ١٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَتَّخِذُوا | edinmeyin |
|
| 6 | الْكَافِرِينَ | kafirleri |
|
| 7 | أَوْلِيَاءَ | dost |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | دُونِ | bırakıp |
|
| 10 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minleri |
|
| 11 | أَتُرِيدُونَ | mi istiyorsunuz? |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | تَجْعَلُوا | vermek |
|
| 14 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 15 | عَلَيْكُمْ | aleyhinizde olacak |
|
| 16 | سُلْطَانًا | bir delil |
|
| 17 | مُبِينًا | apaçık |
|
Çeşitli vesilelerle tekrar edilen “müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmeme, müminleri ihmal ederek kâfirleri dost tutmama” tâlimatı, müminlerle gayri müslimler arasındaki bütün iyi ilişkileri yasaklayan bir hüküm olarak anlaşılmamalıdır. “Müminleri bırakıp” kaydında ısrar edilmesi bu kaydın önemli olduğunu göstermektedir. Müminleri bırakmamak, onları birinci planda dost, veli, taraf saymak şartıyla gayri müslimler ile de, taraflar ve bütün insanlık için hayırlı olacak, faydalar sağlayacak, kötülükleri önleyecek ilişkiler kurmak, anlaşmalar yapmak ve dayanışmalarda bulunmak yasak değildir, hatta teşvik edilmiştir (Âl-i İmrân 3/28; Mümtehine 60/7-8).
Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onlarla düşüp kalkanlar, dinleri ve dindaşları aleyhine de olsa kâfir dostlarının yapıp ettiklerine ses çıkaramayanlar, kâfirlerin kendilerine hâkim olmasına itiraz etmeyenler; bütün bunları –ki hepsi “velâyet, veli edinme” kavramına dahildir– mecbur olmadıkları halde yapanlar, kâfirlere dünyada ve âhirette verilecek cezaya katılmaya lâyık ve müstehak olurlar. Allah vereceği cezaya –âdeti gereği– bu yapılanları gerekçe gösterir.
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 168-169)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ ’dir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonunda zaid, yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
مِنْ دُونِ car mecruru اَوْلِيَٓاءَ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّخِذُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi, sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تُر۪يدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَجْعَلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru تُر۪يدُونَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.
عَلَيْكُمْ car mecruru سُلْطَانًا ’in mahzuf haline mütealliktir. سُلْطَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا kelimesi سُلْطَانًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُر۪يدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. Ayrıca iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Nidanın cevabı olan لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
الْكَافِر۪ينَ - الْمُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Münafıkların hali açıklanırken müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek yasaklanmıştı. Şimdi burada kâfirlerden dost edinmek sarahatle nehyediliyor. Amaç yasaklama ve sakındırmayı kuvvetlendirmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada kâfirler ile kastedilen Medine halkından kitap ehli ve Mekkeli müşriklerdir. Çünkü münafıklar çoğunlukla kitap ehli ile dostluk kuruyorlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp tevbih ve taaccüb amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla soruda tecâhül-i ârif sanatı, Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً cümlesi, masdar teviliyle تُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سُلْطَانًا ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.
مُب۪ينًا۟ kelimesi سُلْطَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
[Apaçık bir yetki] yani düşmanlıkları açıkça ortaya çıkıp da inkârcılık, hainlik ve Müslümanlara zarar verme konusunda gerçek yüzleri belirdiğinden, [kendilerine karşı size] apaçık bir belge, ya da kendileriyle savaşma izni vermemiz hasebiyle apaçık bir tasallut yetkisi [verdik]. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سُلْطَانًا kelimesinin nekreliği efraddan herhangi bir ferdi ifade eder. Sıfat tamlaması keşif ve tekid içindir.
İstifham, tenbih ve uyarı manasında mecaz-ı mürsel olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ ١٤٥
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الْمُنَافِق۪ينَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. فِي الدَّرْكِ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْاَسْفَلِ kelimesi الدَّرْكِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مِنَ النَّارِ car mecruru الدَّرْكِ ’nin mahzuf haline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْاَسْفَلِ kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُنَافِق۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَهُمْ car mecruru نَص۪يرًا ’e mütealliktir. نَص۪يرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فِي الدَّرْكِ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
الدَّرْكِ kelimesi دَرَكَةٍ ‘nin çoğuludur. Zıttı الدَّرَجِ ’dir. الدَّرَجِ kelimesi دَرَجَةٍ ‘nin çoğuludur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dahhâk, "Birşey üst üste yığıldığında, onun her katına "derece" denir. Birşey alt alta (aşağıya doğru) sıralanırsa, onun her katına da درك denilir." demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ izafeti, az sözle çok anlam yanında tahkir de ifade eder.
اِنَّ ’nin haberine matuf olan وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يرًاۙ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.
نَص۪يرًا ’deki tenvin nev ve kıllet ifade eder. “Hiçbir” anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
142. ayet gibi başlamıştır. Dolayısıyla iki ayet arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Gelecekte vaki olacak hadiseler isim cümlesiyle ifade edilmiştir. Bu da kesinlik ve sübut ifade eder. Aynı zamanda tecessüm sanatıdır.
فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ ibaresinde tecrîd vardır. Sanki bu ibareyle “Nâr”ın içinde farklı bir yermiş gibi ifade edilmiştir.
الدَّرْكِ ; aşağı doğru inen, دَرَج; yukarı doğru çıkan basamaklara denir.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً ١٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | ancak hariçtir |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | تَابُوا | tevbe edenler |
|
| 4 | وَأَصْلَحُوا | ve uslananlar |
|
| 5 | وَاعْتَصَمُوا | ve yapışanlar |
|
| 6 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 7 | وَأَخْلَصُوا | ve yapanlar |
|
| 8 | دِينَهُمْ | dinlerini |
|
| 9 | لِلَّهِ | sırf Allah için |
|
| 10 | فَأُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 11 | مَعَ | beraberdir |
|
| 12 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlerle |
|
| 13 | وَسَوْفَ | yakında |
|
| 14 | يُؤْتِ | verecektir |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah da |
|
| 16 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlere |
|
| 17 | أَجْرًا | bir mükafat |
|
| 18 | عَظِيمًا | büyük |
|
İnsanların şuuru yerinde bulunduğu müddetçe tövbe kapısı açıktır. İşlenen günah büyük de olsa, sapılan inkâr ve küfür şirk ve nifak da olsa tövbe kapısı açıktır. Münafıklar durumlarını düzeltir, gücü ve şerefi Allah’ta ve O’nun hak dinine girmekte, müminlerle beraber olmakta arar, dinlerini gösteriş için değil, Allah’a olan iman, sevgi, saygı ve bağlılıklarından dolayı yaşarlarsa müminlerle eşit hale gelirler. Unutmamak gerekir ki Allah müminlere, hayallerin eremediği büyüklük ve çekicilikte nimetler hazırlamıştır.
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 169)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ
اِلَّا istisna harfi olup, munkatı’adır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl olan الَّذ۪ينَ , müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَابُوا۟ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
تَابُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَصْلَحُوا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اَصْلَحُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اعْتَصَمُوا atıf harfi وَ ’la makbline matuftur.
اعْتَصَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اعْتَصَمُوا fiiline mütealliktir. اَخْلَصُوا atıf harfi وَ ’la اعْتَصَمُوا ‘ya matuftur.
اَخْلَصُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. د۪ينَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ car mecruru اَخْلَصُوا fiiline mütealliktir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْلَحُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dir.
اَخْلَصُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلص ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اعْتَصَمُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عصم ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Mekân zarfı مَعَ , mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يُؤْتِ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. اَجْرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ
Ayet, önceki ayette istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan ٱلَّذِینَ ’nin sılası olan تَابُوا۟ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen وَاَصْلَحُوا ve وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ ve وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Bunlar müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için ism-i mevsûlle ifade edilen kişilerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
Cümledeki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır.
تَابُوا [Tövbe edenler] - وَاَصْلَحُوا [Kendilerini düzeltenler] - وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ [Allah’a yapışanlar] (Allah’ın ipine, kitabına yapışanlar) ve وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ [dinlerini sadece Allah’a has kılanlar] arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Sağlam kulpa tutunmuştur] şeklindeki Bakara Suresi 256. ayetinde iktibas vardır. وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ [Allah'a sarılanlar] cümlesi, hem tecessüm hem de istiaredir. Allah Teâlâ’nın dinine tam manasıyla bağlanıp hayata geçirmek, derin karanlık kuyuya düşüp imdat bekleyenin kendisine uzatılan şefkat eline, habl-ül metine (sağlam ip) veya sağlam bir kulpa sıkıca tutunup yapışmasına benzetilmiştir. Kuyudan kurtulup gün yüzüne çıkarak normal hayatına dönen kimse gibi dine tutunan kimse de nefsin, hevânın zindanından kurtulup İslam’ın nurlu hayatına kavuşmuş olur.
وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ [Allah'a sarılmak] vasıtalı kinayedir. Kişi Allah'ın dinini önce fark eder, onun kendini kurtaracak tek çare olduğunu anlar, sonra onu hiç bırakmamak üzere sımsıkı tutunur.
Asame (عصم); tutmak; إعْتِصَام; sımsıkı tutmaktır. عِصَام; kendisiyle korunan yani bağlanılan şeydir. Peygamberlerin ismeti; Allah’ın onların ayaklarını sağlamlaştırmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemu’l Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âsım, mâsum ve ismet'tir. (Kur’an-ı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ
فَ istînâfiyye veya zaiddir. Bu cümlenin الَّذ۪ينَ için haber olduğu da söylenmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَعَ mekân zarfı mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
فَاُو۬لٰٓئِكَ ism-i işareti, onların müsnedün ileyhi takip eden birtakım sıfatların neticesine layık olacakları mükâfata tenbih için gelmiştir.
فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ [Onlar müminlerle beraberdir.] cümlesi; onların dünyada elde edecekleri mükâfata, [Müminlere ecirlerini verecektir.] cümlesi de ahirette elde edecekleri mükâfata işarettir.
[Allah müminlere mükâfatını verecektir.] cümlesinde zamir yerine “Müminler” açık isminin tekrar zikri; zihne yerleştirmek ve mümin olmaya teşvik içindir.
Ayetteki الْمُؤْمِن۪ينَ kelimelerinde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzının dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzının ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Ayette tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlenin tek tek saydığı sınıflar taksim, “Müminlerle beraberlerdir.” ifadesi cem’, “Allah müminlere mükâfatını verecektir.” cümlesi de tetmim kısmıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
“Büyük mükâfat” şeklinde sıfat tamlamasının zikri tazim ve tekid içindir.
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً ١٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا | ne? |
|
| 2 | يَفْعَلُ | yapacak |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | بِعَذَابِكُمْ | size azabetmeyi |
|
| 5 | إِنْ | eğer |
|
| 6 | شَكَرْتُمْ | siz şükreder |
|
| 7 | وَامَنْتُمْ | ve inanırsanız |
|
| 8 | وَكَانَ | ve |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah |
|
| 10 | شَاكِرًا | şükrün karşılığını verendir |
|
| 11 | عَلِيمًا | (herşeyi) bilendir |
|
Allah kullarına lutufta bulunmakla büyümez, ceza vermekle de küçülmez. O, mutlak büyüktür, mutlak kâmildir. O’nun vahiy yoluyla bildirdiği sıfatları ve fiillerine genel bir bakış yapıldığında rahmetinin gazabına galip olduğu, kullarını sevdiği, onlardan iman, ibadet ve güzel davranışlar beklediği, bunlardan hoşnut olduğu, dünyayı imtihan için yarattığından iyilerin mükâfatı, kötülerin ise cezayı hak etmelerinin hikmet gereği bulunduğu, hak edilenin üstündeki lutfu için sınır bulunmamakla beraber azabının, kulların günahlarına ve suçlarına uygun ve bunlarla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilke çerçevesinde iman eden ve verilen imkânları yerinde kullanan, buna ek olarak diliyle de nimetin sahibini zikredip O’na şükranlarını sunan kula rabbi niçin azap etsin? İman yerine küfre, ibadet ve iyilik yerine kötülüğe sapan kimseler, bunların karşılıklarını gördüklerinde kusuru Allah’ta değil, kendilerinde arasınlar!
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 169)
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ
Fiil cümlesidir. مَا istifham ismi, mukaddem mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. يَفْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِعَذَابِكُمْ car mecruru يَفْعَلُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَكَرْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
اٰمَنْتُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; إن شكرتم فما يفعل الله بعذابكم (Şükrederseniz Allah size azab etmez.) şeklindedir.
وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. شَاكِرًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
شَاكِرًا عَل۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek soru kastı taşımayıp taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd, soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ
Fasılla gelen cümle müstenefedir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart cümlesi olan شَكَرْتُمْ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, إن شكرتم فما يفعل الله بعذابكم. [Şükrederseniz Allah size azab etmez.] şeklindedir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayet-i kerimede imandan önce şükür zikredilmiştir. Çünkü şükür imana ulaştıran bir yoldur.
Tövbe ettikleri için şükretmeleri gerekir. Zira bu onlara Allah’ın bir lütfudur.
اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْ [Eğer şükreder ve iman ederseniz] şart fiillerinin muzari yerine mazi gelişi, vukuuna rağbetin izharı içindir. Allah Teâlâ kullarını şükür ve imana teşvik etmektedir.
شَكَرْتُمْ - اٰمَنْتُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Beyzâvî burada şükrün (شَكَرْتُمْ ) imana ( اٰمَنْتُمْ) takdimini son derece ince bir nükteyle şu şekilde izah eder: Ayette, şükrü imandan önce zikredilmesi şundandır: Bakan biri önce nimeti görür ve belli belirsiz bir şekilde şükreder, sonra dikkatli bakar nimet vereni görür (bilir) ve ona iman eder. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Bu ayette şükrün imandan önce getirilmesinin hikmeti:
Ayette, şükrün imandan önce gelmesi hususunda üç izah şekli vardır:
1. Bu ifadede, bir takdim-tehir bulunmaktadır. Bu, “Eğer iman eder ve şükrederseniz…” demektir. Çünkü iman diğer bütün taatlardan önce gelir.
2. Biz, buradaki atıf vavının, tertip (sıra) ifade etmediğini söylersek böyle bir sual ortadan kalkar.
3. Bunun bir üçüncü izahı da şöyledir: İnsan kendisine baktığında, yaratılışında ve düzenlenişinde büyük bir nimetin yatmakta olduğunu görür. Böylece de icmalî (genel) bir şükür ile Allah’a şükreder. Sonra kendisine nimet vereni tanıma hususundaki araştırmasını tamamlayınca O’na iman eder ve tafsilatlı bir şekilde şükreder. Buna göre o genel şükür, imandan önce bulunmuş olur. Bundan dolayı Hakk Teâlâ, şükrü imandan önce zikretmiştir.
Sonra Cenab-ı Hakk, “Allah, şâkir ve alimdir.” buyurmuştur. Çünkü Allah Teâlâ, onlara şükrü emredince o şükrün mükâfatını da istiare yoluyla “şükür” diye ifade etmiştir. Şâkir kelimesi Allah Teâlâ hakkında “şükrün mükafatını veren” manasına; Alîm olması da “O bütün cüziyatı (teferruatı, detayları) bilir, binaenaleyh O’ndan, kesin olarak bir hata sadır olmaz.” manasına gelir. İşte bundan dolayı Hakk Teâlâ, şükredene mükâfat verir, yüz çevireni de cezalandırır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
شَاكِراً عَل۪يماً şeklindeki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında, aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıf olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. O’nun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Haber olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
شَكَرْتُمْ - شَاكِرًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
شَاكِراً ve عَل۪يماً isimlerinin nekre gelişi; tazim ve teksir ifade eder. Yani Allah Teâlâ amellere öyle bir karşılık verir ki künhüne akıl ermesi mümkün değildir. O’nun ilmi öyle muazzamdır ki kimse o ilmi tam anlamıyla ihata etmeye bir yol bulamaz.
Ayetin son cümlesindeki lâzım olan “Allah, Şâkir ve Alîm'dir.” cümlesinin melzûmu; “Amellerinizin karşılığını verir, gerçekten iman edenleri ve şükredip etmeyenleri bilir, imanınızı zayi etmez. Bu nedenle şükredin, iman edin ve hiçbirinin boşa gideceğini düşünmeyin.” şeklindedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) Yani lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Sevgili Nefsim;
Mü’min, her adımını bilinçli atmaya çalışandır. Gözüne ve gönlüne, her hoş gelenin peşinden koşmayacak kadar kıymetlidir. İnsanın nefsi ise Allah katında kendisine biçilmiş değerden habersizdir. Mü’min, Rabbinin her emir ve yasağında bir hikmet olduğuna inanandır. Her kural, kişiyi bildiği veya bilmediği sıkıntılardan korumakta ve nice mükafatlara ulaştırmaktadır. Bazen, insanın nefsi kibirlenir ve der ki: ‘ben kendimi korurum, bazı kurallar var ya, işte onlar zayıflar içindir.’ Gün gelir, zorladığı sınırlardan dolayı ayağı kayar. Aklı varsa, tövbe edip, Hakk’a döner. Yok ise gafletin sıcak yorganına sarılır.
Cahil nefsim, Allah’ın helal kıldıkları, haram kıldıklarından çok daha fazlayken, haram dairesindekilere takılırsın. Yürüyebileceğin alan geniş iken, ısrarla sınırlarda dolanırsın. Fıtratına aykırı olanlara yakın durdukça, mutsuzlukla boğuşursun. Yine de kendine, mutluluğunun orada gizlendiğine inandırırsın. Akılsız nefsim, Rabbinin dost olma dediklerine kalbinle yanaşır, bir de dersin ki: ‘inandığını söyleyip de şöyle şöyle yapandan iyidir.’ Dinini hakkıyla yaşamaya çalışanı aramaktansa, inanmadığını açıkça söyleyende, hangi dostluğu ararsın? Allah’ın rızası dışında, dünyalık sebeplerle kurulan her dostluk, bitmeye mahkumdur. Dostluğu Allah yolunda arayan kul ise, iki cihanda da bütün yalnızlıklardan kurtulandır.
Rabbim! Nefsimin geçici zevkler uğruna, kalıcı saadeti gözden çıkaran halinden Sana sığınırım. Halimin; namaza üşenerek kalkanların, gösteriş yapanların, emirlerin karşısında ukalalık taslayanların ve Seni zikretmeyenlerin hallerine benzemesinden koru. Namazlarımdaki ve diğer ibadetlerimdeki kusurlarımı affet. Doğrusunu öğrendiğim yanlışlarımı düzeltmemde, yanlış yaptıklarımın da doğrusunu öğrenmemde yardımcım ol.
Rabbim! Beni cahilliğime ve aceleciliğime bırakma. Beni, bana terk etme. Beni yanlış kararlarla ve yanlış insanlarla meşgul etme. Nefsimle merhametine ve yardımına muhtacım. En güzel dost Sensin ve benim için en hayırlı olacak dostları da bilensin. İki cihanda da göz aydınlığım olacak, bana Senin rızanı kazanmayı kolaylaştıracak ve beni Sana daha da yaklaştıracak dostlar nasip et.
Hamd olsun, kullarına yeten ve Vekîl olan Rabbe!
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji