يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | قُوا | koruyun |
|
| 5 | أَنْفُسَكُمْ | kendinizi |
|
| 6 | وَأَهْلِيكُمْ | ve ailenizi |
|
| 7 | نَارًا | bir ateşten |
|
| 8 | وَقُودُهَا | onun yakıtı ise |
|
| 9 | النَّاسُ | insanlardır |
|
| 10 | وَالْحِجَارَةُ | ve taşlardır |
|
| 11 | عَلَيْهَا | onun başında |
|
| 12 | مَلَائِكَةٌ | melekler vardır |
|
| 13 | غِلَاظٌ | gayet katı |
|
| 14 | شِدَادٌ | şiddetli |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يَعْصُونَ | karşı gelmeyen |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah’ın |
|
| 18 | مَا | şeye |
|
| 19 | أَمَرَهُمْ | kendilerine buyurduğu |
|
| 20 | وَيَفْعَلُونَ | ve yapan |
|
| 21 | مَا | şeyi |
|
| 22 | يُؤْمَرُونَ | emredildikleri |
|
Yukarıda belirtildiği üzere Hz. Peygamber’in özel hayatından verilen örnek ışığında müminlerin aile sorumluluğuyla ilgili bir uyarı yapılmaktadır. Aile kavramının kapsamı sosyal yapıya göre farklılıklar taşısa da buradaki ana fikir, bir müslümanın mânevî mesuliyetinin sırf kişisel hayatıyla sınırlı olmadığına dikkat etmesinin gerekliliğidir. Böyle bir sorumluluk anlayışının sadece mânevî hedeflerle sınırlı kalmayan, sağlam bağlarla birbirine raptedilmiş bir aile yapısı ortaya çıkarması tabiidir (İslâm’ın aile telakkisi, aile fertlerine ve özellikle aile reisine yüklediği sorumluluk hakkında bilgi için bk. Mehmet Akif Aydın, “Aile”, DİA, II, 196-200; Mustafa Çağrıcı-Hamza Aktan, “Aile”, İFAV Ans., I, 78-87). Âyette zikredilen ateşten maksat cehennem ateşidir (bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu hakkında açıklama için bk. Bakara 2/24).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 409-410يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı قُٓوا اَنْفُسَكُمْ ’dır.
قُٓوا fiili ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَهْل۪يكُمْ atıf harfi و ‘la makabline matuftur. نَاراً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ cümlesi, نَاراً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَقُودُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّاسُ haber olup damme ile merfûdur. الْحِجَارَةُ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ cümlesi نَاراً ‘in ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. عَلَيْهَا car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مَلٰٓئِكَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. غِلَاظٌ ve شِدَادٌ kelimeleri مَلٰٓئِكَةٌ ‘un ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur. لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ cümlesi مَلٰٓئِكَةٌ ‘un üçüncü sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْصُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا masdariyyedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel lafza-i celâlden bedel olarak mahallen mansubdur.
اَمَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَفْعَلُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْمَرُونَ۟ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يُؤْمَرُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar!” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
Nidanın cevap cümlesi olan قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
نَاراً kelimesindeki nekrelik tazim içindir. (Âşûr)
Bu inşâ cümlesi irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir.
Nâr’dan korunmak mecaz veya istiare yoluyla öğüt ve uyarı şeklinde gelmiştir. İstiare düşünülürse mübalağa yoluyla öğüt, nâr’dan korunmaya benzetilmiştir. عَلى harfi de yerleştirmek manasında müsteardır. (Âşûr)
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ cümlesi نَاراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. وَقُودُهَا mübtedadır, وَالْحِجَارَةُ kelimesi haber olan النَّاسُ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezâyüftür.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, sahip olduğu özelliğin kemâline işaret eder.
Burada zikr-i müsebbeb irâde-i sebep vardır. Yani Cehennemden değil, Cehenneme girmenize sebep olacak günahlardan uzak durun demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi ve Safvetü’t Tefâsir)
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ cümlesi نَاراً için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur عَلَيْهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَلٰٓئِكَةٌ , muahhar mübtedadır.
Cümlede müsnedün ileyh olan مَلٰٓئِكَةٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir.
غِلَاظٌ ve شِدَادٌ kelimeleri مَلٰٓئِكَةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ cümlesi, مَلٰٓئِكَةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Masdar harfi مَا ‘nın akabindeki اَمَرَهُمْ cümlesi, masdar tevilinde, lafza-ı celâlden bedel konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ cümlesi, …لَا يَعْصُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan يُؤْمَرُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Meleklerin özellikleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ cümlesiyle وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ cümlesi arasında tefennün ve mukabele sanatları vardır.
اَمَرَ - يُؤْمَرُونَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نَاراً - قُودُهَا ve غِلَاظٌ - شِدَادٌ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
النَّاسُ - مَلٰٓئِكَةٌ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
عَلَيْهَا (onun üzerinde) yani ateşle ilgili vazifeleri, bilhassa içindekilere azap etme işini üstlenen, cisimlerinde haşinlik ve şiddet bulunan -yani kaba saba ve güçlü-kuvvetli- yahut fiillerinde kabalık ve katılık bulunan “haşin ve sert melekler” ondokuz zebani -ve yardımcıları- “vardır;” yani Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’nun gazabı ve düşmanlarını cezalandırması hususunda hiç acımaları tutmayan melekler... (Keşşâf)
Bu ayetin sonunda meleklere ait olarak iki özellik zikredilmektedir:
1. Allah'ın emirlerine karşı gelmemeleri.
2. Kendilerine emredileni yapmaları.
Birincisi yani Allah'ın emrettiği şeylere karşı gelmemelerinin manası emrettiği şeyleri yapmaları demektir. Bu da ikinci cümlenin manasıyla örtüşmektedir. İkincisi yani Allah'ın emrettiği şeyleri yapmaları da O'na karşı gelmemeleri manasında olup bu da birinci cümlenin manasıyla örtüşmektedir. (Ali Bulut/Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ۟ [Ve emrolundukları şeyi yaparlar.] ifadesi itaat ve idare gibi manaları taşır. Bunda meleklerin de mükellef olduklarına ve korku ile ümit arasında döndüklerine delil vardır. (Beyzâvî, Nahl/50)
İbn Abbas (ra), ayetteki الْحِجَارَةُ ifadesine “kükürt taşları” manasını vermiştir. Çünkü bunlar, yakıldığında alabildiğine sıcaklık veren taşlardır. (Fahreddin er-Râzî)