Nisâ Sûresi 58. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً  ٥٨

Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 يَأْمُرُكُمْ size emreder ا م ر
4 أَنْ
5 تُؤَدُّوا vermenizi ا د ي
6 الْأَمَانَاتِ emanetleri ا م ن
7 إِلَىٰ
8 أَهْلِهَا ehline ا ه ل
9 وَإِذَا ve zaman
10 حَكَمْتُمْ hükmettiğiniz ح ك م
11 بَيْنَ arasında ب ي ن
12 النَّاسِ insanlar ن و س
13 أَنْ
14 تَحْكُمُوا hükmetmenizi ح ك م
15 بِالْعَدْلِ adaletle ع د ل
16 إِنَّ şüphesiz
17 اللَّهَ Allah
18 نِعِمَّا ne güzel ن ع م
19 يَعِظُكُمْ size öğüt veriyor و ع ظ
20 بِهِ onunla
21 إِنَّ doğrusu
22 اللَّهَ Allah
23 كَانَ ك و ن
24 سَمِيعًا işitendir س م ع
25 بَصِيرًا görendir ب ص ر
 

Emâneti emânet bilmemizi, emâneti sahibine vermemizi, emâ­neti emânetin sahibinin istediği gibi kullanmamızı istiyor Rabbimiz. Emânetle ilişkilerimizi emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlama­mızı istiyor. Allah emânet olarak bize ne vermişse. Akıl mı verdi Allah emânet olarak? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönderdi? İrade mi verdi emânet olarak? Bunların tümünü emânetin sahibinin razı ol­duğu yerlerde kullanarak emânetlerimizi yerine getirmemiz isteniyor. Öyleyse burada anlatılan emâneti iki türlü anlıyoruz:

a- Bu emânet Ahzâb sûresindeki emânettir.

“Doğrusu Biz, emâneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çe­kin-mişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklenmiştir.”

(Ahzâb 72)

Emânet işte bu âyette anlatılan emânettir. Yâni âyetin ifade etti­ğine göre emânet tekâlif-i İlâhiyedir. Dindir, imandır, hidâyettir, Kur’-andır, sünnettir, candır, bedendir, iradedir. Allah’ın bize emânet ettiği şeylerdir. Meâric sûresinin ifadesine göre namazcılar bu emâ­netlere riâyet ederler. Bu emânetlere sahip çıkarlar. Bu emânetlerle ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Bu emânetlere asla hıya­nette bu-lunmazlar. Bunları zayi etmezler.

Bakara emânet size, Âl-i İmrân emânet, Nisâ, Mâide, Zuhruf, Câsiye Hadîd emânet size. Allah için meselâ Câsiye’yi nerede kullan-dınız bugüne kadar? Biliyor musunuz bu sûreyi? Var mı sizin kitapta böyle bir sûre? Zümer’i nerede harcadınız? Yâsîni nereye yerleştirdi-niz? Eh yerinde duruyor işte, emânet sandığına yerleştirdik, elli yıldır bekliyor mu? Eyvah!

b- Bir de emânet, insanların kendi aralarında birbirlerine emâ­net ettiği, emânet verdiği şeylerdir. Hattâ bu mânâda kâfirin emâneti­dir de. İşte buna karşı da riâyetkar davranmamız, nezih davranmamız isteniyor. Emânet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmamamız, hıya­net-te bulunmamamız isteniyor.

Evet emânetlere dikkat edelim inşallah. Bakın A’râf sûresinde Rabbimiz buyurur ki:

“Pek az şükrediyorsunuz”

(A’râf 10)

Ne kadar da az şükrediyorsunuz? Bütün bunları, Allah’ın size verdiği bütün bu emânetleri ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Ne kadar da az yerinde kullanıyorsunuz? diyor Allah. Bugün meselâ sabahtan akşama kadar ağzınızı nerelerde kullandınız? bir düşünün. Ağzınızı hep paradan puldan, işten aştan söz etmede mi kullandınız? Yoksa Allah’ın vahyinin sözcülüğünde mi kullandınız? Kimilerimiz san-ki üzerinde böyle bir ağız nîmeti yok da, tatmış gibi efendim ben nasıl becereyim vahiy anlatmayı? diyor.

Bakın Rasûlullah Efendimiz bana dedi ki: Size de dedi mi? Bil-mem. Çünkü ben gidip sorduğum için bana dedi, siz de gidip sorduy-sanız size de demiştir. Ama ömrünüzde bir defa gitmemişseniz deme-miştir tabii. Kim Kur’ân okurken, Kur’ân anlatırken zorlanırsa ona iki sevap vardır diyor peygamberim. Yâni şimdi sen benim kadar rahat okuyamıyor musun? Veya çocuklarına onu anlatırken benim kadar ra-hat anlatamıyor musun? Al sana iki sevap. Ne kadar güzel değil mi? Birisi okumanın, anlatmanın sevabı, ötekisi de zorlanmanın sevabı. Öyleyse ne duruyoruz? Niye bu emâneti sahibine iade etmeye koş­muyoruz? Neden bu ağızlarımızı vahyin sözcülüğünde kullanarak e-mânetin sahibine teslim etmiyoruz?

İnşallah Allah’ın size verdiği birkaç emânetten daha söz ede­lim, ondan sonra âyetin devamına geçelim. Vakit emâneti ve mal, can emâneti, ömür emâneti, eylem emâneti. Acaba onları ne ettiniz? Ne­relerde tuttunuz? Allah, verdiği tüm emânetler konusunda basîret ver­sin bize, yolunda kullanma imkânı lütfetsin inşallah.

Demek ki aile emânettir, din emânettir, hayat emânettir, mal mülk emânettir, Kur’ân sünnet emânettir ve bunlar ehline verilecek. Emâneti yerinde kullanmak zorundayız.(Besairul Kur’ân-Ali Küçük)

 

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَأْمُرُكُمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. يَأْمُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mukadder  بِ  harfi ceriyle  يَأْمُرُكُمْ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تُؤَدُّوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَمَانَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. اِلٰٓى اَهْلِهَا  car mecruru  تُؤَدُّوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤَدُّوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أدي ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ 


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup mukadder  يأمركم  fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. حَكَمْتُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَكَمْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  بَيْنَ  mekân zarfı  حَكَمْتُمْ  fiiline mütealliktir. النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mukadder fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يأمركم  şeklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَحْكُمُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mansub muzaridir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْعَدْلِ  car mecruru  تَحْكُمُوا  fiiline mütealliktir. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

نِعِمَّا  camid fiil olup medih fiillerindendir.  نِعْمَ ’nin faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا nekra-i mevsûfedir. نِعْمَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri;  نعم الشيء شيء يعظكم  şeklindedir.

يَعِظُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِه۪  car mecruru  يَعِظُكُمْ  fiiline mütealliktir.   

[ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ifadesinde] مَا, ya  يَعِظُكُمْ بِهِ  ile tavsif edilen mansup bir kelimedir ya da ism-i mevsūl olmak üzere merfûdur, sılası da yine  يَعِظُكُمْ بِهِ ’dir. Adeta “Ne güzel şeydir Allah’ın size öğüt verişi!” yahut “Ne güzeldir Allah’ın size öğüt olarak verdiği şey!” buyrulmuş olmaktadır. Medhin mahsusu hazfedilmiş olup şu anlamdadır:  نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ذَاكَ [Allah’ın size verdiği bir öğüt olarak ne güzel bir şeydir bu!] -Yani emanetleri eda etme ve adaletle hükmetme [öğüdü].(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نِعِمَّا  övgü için kullanılan bir kelimedir. Aslı  نِعْمَ مَا  şeklindedir. Daha sonra iki  مَ birbirine idgam edilmiştir. İbn Kesîr, Hafs rivayetine göre Âsım, Verş rivayetine göre Nâfi  ن  ve  ع harflerini kesreyle okumuştur. نِعْمَ ’deki  ن  önceden de kesreliydi. Birinci  مَ ‘in ikincisi ile idgam edilmesinden dolayı iki sâkin harf [ عِ ve idgam edilen مَ ] yan yana gelince  عِ harfinin harekelenmesi gerekmiş ve  ن ’un harekesini [kesre] almıştır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


 اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. سَم۪يعًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. بَص۪يرًا  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.  

سَم۪يعًا - بَص۪يرًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا  cümlesi, masdar teviliyle, mukadder  بِ  harfi ceriyle birlikte  يَأْمُرُكُمْ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu ayette müminlere, bütün işlerde yani ister mezhep ve din işlerinde, isterse dünya ve muamelat hususlarında olsun, emanetlerine riayet edip bihakkın eda etmelerini emretmiştir. Yine Cenab-ı Hak, bir önceki ayette iman edip salih amel işleyenler için büyük bir mükâfaattn bulunduğunu zikredip emanete riayet de salih amellerin en başta gelenlerinden biri olunca, işte muhakkak ki Cenab-ı Hak bu ayette onu emretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Emanet: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimat edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ism-i mef’ûl manasına gelen masdarın ismi olmuştur ki burada emanet bu manadadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah'ın bir emaneti olan şeref ve namus emanetinin korunması emredilmiştir.  İnsan, Allahu Teâlâ'nın emanetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir. Bu sayededir ki insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emaneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah'a ve gerek kullara karşı emanetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emaneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini artırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah'ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hakimiyet şerefini elde etmiş olurlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا  [Muhakkak ki Allah size emanetleri sahibine vermenizi emreder] cümlesi emrin yüceliğini ifade etme ve emre sarılmaya teşvik için haber şeklinde gelmiş bir emirdir ve gerçekleştirilmesi için  اِنَّ  ile tekid edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا  [… emanetleri ehline vermenizi…] hitabı, her tür emanete ilişkin herkesi kapsamaktadır. Ayetin, emanetleri ehline vermeleri ve adaletle hükmetmelerine ilişkin yöneticilere hitap olduğu da söylenmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

تُؤَدُّوا  mecazdır, (الِاعْتِرافِ و) (الوَفاءِ) itiraf ve bir şeye vefa göstermek anlamındadır.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ 

 

وَ  atıf harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

اِذَا ’nın müteallakı olan cevap cümlesi mahzuftur. Takdiri  يأمركم  [size emrediyor] olabilir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ  cümlesi, masdar teviliyle, önceki masdar-ı müevvele matuftur.

Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Emanet, başkasının sende bir hakkı bulunup, senin de o hakkı sahibine vermenden ibarettir. Adaletle hükmetmek ise bir insanın başkası üzerinde bir hakkı olup, senin de, üzerinde hak bulunan kimseye o hakkı sahibine vermesine hükmetmenden ibarettir. Menfaatları celb, zararları def etme hususunda doğru olan sıralama, önce insanın kendisinden başlaması, sonra başkası ile meşgul olması şeklinde olunca, bundan dolayı Cenab-ı Hak önce emanetle ilgili işi zikretmiş, daha sonra da adaletle hükmetmeyi getirmiştir. Bu ne güzel bir tertip! Çünkü Kur'an'ın inceliklerinin çoğu, bağ ve sıralamalar içine yerleştirilmiştir.  (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ   ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlenin müsnedi olan  نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪  cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki  مَّا  nekre-i tam olup, الشيء  manasındadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Medih fiili olan  نِعِمَّ ’nin mahsusu mahzuftur. Takdiri  هو  şeklindedir. 

يَعِظُـكُمْ بِه۪  cümlesi  مَّا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ  [Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor] yani öğüt verdiği şey ne güzeldir.  نِعِمَّا 'nin mahsus bi’l-medhi mahzuftur, o da emanetlerin ödenmesi ve hükümlerde adalet edilmesi gibi emredilen şeylerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪  ifadesinde  مَا, ya  يَعِظُكُمْ بِهِ  ile tavsif edilen mansub bir kelimedir ya da ism-i mevsûl olmak üzere merfûdur, sılası da yine  يَعِظُكُمْ بِهِ ’dir. Adeta “Ne güzel şeydir Allah’ın size öğüt verişi!” yahut “Ne güzeldir Allah’ın size öğüt olarak verdiği şey!” buyrulmuş olmaktadır. Medhin mahsusu hazfedilmiş olup şu anlamdadır:  نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ ذَاكَ [Allah’ın size verdiği bir öğüt olarak ne güzel bir şeydir bu!] -Yani emanetleri eda etme ve adaletle hükmetme [öğüdü]. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نِعِمَّا  isim fili,  (نِعْمَ)  ve  مَا ‘dan oluşmuştur. İki sakin harf yanyana gelince ayın harfi kesre ile harekelenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Müsned olan  كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan  سَم۪يعاً  -  بَص۪يراً  sıfatlarının arasında  و  olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

سَم۪يعاً بَص۪يراً  sıfatları arasında muvazene, mütevazi seci ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Allah, duyulan ve görülen şeyleri en iyi bilip, sizden südur eden şeye göre size karşılığını verecek olandır" demektir. Bu ifadedeki bir başka incelik de şudur: Allah Teâlâ bu ayette, adaletle hükmetmeyi ve emanetleri yerine getirmeyi emredince, "Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitir, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Yani, bu "Adaletle hükmettiğin zaman O, duyulabilen her şeyi duyandır. Senin bu hükmünü de duyar; emaneti yerine getirdiğinde de O, görülebilen her şeyi görendir; bunu da görür!" demektir. Hiç şüphesiz bu da, itaat eden kimse için vaad sebeplerinin; isyan eden kimse için vaîd ve tehdit sebeplerinin en büyüğüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu cümlede önceki ayete uygun olarak ‘emrederiz’ değil de ‘Allah emreder’ buyurulmuştur. Allah isminin zikri mehabetullah içindir.

يَأْمُرُكُمْ  - يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ  ve  بَص۪يرًا - سَم۪يعًا  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

نِعِمَّا  kelimesi  نِعْمَ ما  demektir.  

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)