اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْحَمْدُ | hamd olsun |
|
| 2 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 3 | فَاطِرِ | yoktan var eden |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 5 | وَالْأَرْضِ | ve yeri |
|
| 6 | جَاعِلِ | yapan |
|
| 7 | الْمَلَائِكَةِ | melekleri |
|
| 8 | رُسُلًا | elçiler |
|
| 9 | أُولِي | sahibi |
|
| 10 | أَجْنِحَةٍ | kanatlar |
|
| 11 | مَثْنَىٰ | ikişer |
|
| 12 | وَثُلَاثَ | ve üçer |
|
| 13 | وَرُبَاعَ | ve dörder |
|
| 14 | يَزِيدُ | artırır |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | الْخَلْقِ | yaratmada |
|
| 17 | مَا | ne kadar |
|
| 18 | يَشَاءُ | dilerse |
|
| 19 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah |
|
| 21 | عَلَىٰ |
|
|
| 22 | كُلِّ | her |
|
| 23 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 24 | قَدِيرٌ | yapabilendir |
|
Mekke döneminin ilk yıllarında inen sûrenin bu ilk âyetlerinde, tek tanrı inancını zedeleyen telakkilerin yıkılması ve bu konudaki muhâkeme ârızalarının onarılması hedeflenmekte; yüce Allah’ın mutlak kudret ve egemenliği ile ilgili uyarılar yapılmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür: 1. Hamd, evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’a mahsustur (dilimizdeki övme ve teşekkür kelimeleriyle hamd arasındaki farklar için bk. Fâtiha 1/2; Râzî’nin Kur’an’da “el-hamdü lillâh” diye başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 238-239). 2. Melekleri yaratan, onlara dilediği yapıyı veren ve görevlerini belirleyen O’dur. 3. Hayır kapılarını açma ve kapama O’nun irade ve kudretine bağlıdır; kula yaraşan, başkalarından değil yalnız O’nun lutfundan istemektir. 4. Nimetlerin asıl kaynağı O olduğuna göre, şükre lâyık olan da O’dur. 5. Tevhid mücadelesinde en ağır yükleri taşıyan peygamberlerin karşılaştığı ortak tavır, yalancılıkla itham edilmek olmuş, fakat bu önyargılı tutum iman nurunu söndürmeye yetmemiştir. 6. Yüce Allah olup bitenlerden haberdardır; her işin inceden inceye hesabının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir.
“Yoktan var eden” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki fâtır kelimesinin kök anlamı “yaratmak, yoktan var etmek, bir şeyi yapmada ilk olmak, icat etmek”tir. Yüce Allah, evreni ve evrendeki bütün varlıkları ilk olarak yaratması, her varlığa aslî (fıtrî) özelliklerini vermesi sebebiyle kendi zâtını “fâtır” olarak nitelemiştir (Zemahşerî, III, 266).
Âyetin “melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan” şeklinde çevrilen kısmını “ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçiler kılan” şeklinde de tercüme etmek mümkündür (İbn Âşûr, XXII, 249).
Büyük ve küçük melekler, vahyi iletmek, Allah’ın kulları ve evren ile ilgili emirlerini yerine getirmek gibi görevleri sebebiyle O’nun elçileridir.
“Kanatlar” şeklinde çevrilen ecniha kelimesi (tekili: cenâh), bir şeyin kol, kanat gibi cüzlerini veya yönlerini ifade eder. Kanat kelimesinin bu âyette ve Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde hakikat anlamında mı yoksa meleklerin engelleri süratle ve kolayca aşma gücüne sahip olduklarını ifade etmek üzere, mecaz yollu mu kullanılmış olduğunu kesin olarak ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır (İbn Âşûr, XXII, 249). Hakikat anlamında kullanılmış olsa da bunun mahiyet ve biçimini Allah bilir. Tefsirlerde değişik açıklamalar yapılmış olmakla beraber, buradaki sayıların muayyen bir miktar bildirmeyip çokluğu belirttiği söylenebilir. Âyetin devamında Allah Teâlâ’nın yaratma veya yaratılmışlarda dilediği arttırmayı yapma gücüne sahip olduğunun belirtilmesi ve Hz. Peygamber’in Cebrâil’i altı yüz kanatlı olarak gördüğüne dair rivayet bu anlayışı destekleyen delillerdendir (Zemahşerî, III, 266; Elmalılı, VI, 3973).
Âyette, bir yandan meleklere inanmanın İslâm’ın iman esasları arasında önemli bir yer tuttuğuna, diğer yandan da onları yaratan ve görevlendirenin yüce Allah olduğuna, yani bu inancın Allah’a ortak koşma sınırına vardırılmaması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Böylece –özellikle Araplar arasında yaygın bulunan– bazı putları melekleri sembolize eden, melekleri de insanları Allah’a yaklaştırmada aracılık eden varlıklar olarak görme telakkisi eleştirilmiş olmaktadır. Burada şöyle bir inceliğe işaret edildiği söylenebilir: Cenâb-ı Allah’ın bazı işler için melekleri görevlendirmesi veya vasıta kılması, insanların kulluklarını ifa ederken onları aracı kılmasına haklılık kazandırmaz; kulluk yalnız Allah’a yapılır. Meleklerin varlık sebebini de tam olarak yalnız, onları yaratan bilir. Fakat bunun hikmetleri üzerinde İslâm âlimleri bazı açıklamalar yapmaya çalışmışlardır. Bu hikmetlerden, tefsir etmekte olduğumuz âyet kümesi ile yakından ilgili olanı şudur: Melek inancına sahip olan kimse, kendisini iyiliğe çağıran her sese kulak verir; çünkü bunun meleğin sesi olduğuna, –5 ve 6. âyetlerde belirtildiği üzere– kötülüğe çağıran sesin de şeytana ait olduğuna inanır. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Şeytan da melek de insana sokularak kalbine bir şeyler getirir. Şeytanın işi kötülüğü telkin edip hakkı yalanlamaktır. Meleğin işi ise iyiyi tasvip edip hakkı doğrulamaktır. İçinde böyle bir duyguyu bulan kimse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve O’na hamdetsin. Şeytanın telkinini hisseden ise şeytandan korunması için Allah’a sığınsın” (Tirmizî, “Tefsîr”, 3. Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Ahmet Saim Kılavuz, “Melek”, İFAV Ans., III, 187-190).
“O dilediği kadar fazlasını da yaratır” diye çevrilen cümle, “O yarattıklarında dilediği arttırmayı yapar” şeklinde de anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu ifadeyi, Allah Teâlâ’nın meleklerin kanatlarını dilediği kadar arttırabileceği şeklinde açıklamışlardır. Bazılarına göre ise bunu daha genel bir bakışla yorumlamak mümkündür. Onlara göre burada, meleklerle ilgili ifadenin uyandıracağı hayret sebebiyle muhataplara âdeta şöyle denmektedir: Evrende gördüğünüz mükemmel düzen ve denge ilâhî kudretin son sınırı gibi düşünülmemelidir. Allah dilerse müşahede veya tesbit ettiğiniz güzellik ve mükemmelliklerin, akıl, güç, ilim, sanat gibi imkân ve donanımların daha nicelerini yaratır (Zemahşerî, III, 267; Şevkânî, IV, 387).
2. âyetin ilk cümlesinde söz konusu edilen “ilâhî rahmetin kısılması”yla ilgili olarak dua, tövbe, başarı veya hidayetin nasip edilmemesi gibi açıklamalar yapılmışsa da sınırlandırıcı bir yoruma gitmeden, “Allah’ın insanlar için rahmeti açması”nı, O’nun rahmet hazinelerinden değişik nimetler lutfetmesini, “kısması”nı da bu nimetlerden mahrum bırakmasını içine alacak şekilde anlamak uygun olur (Şevkânî, IV, 387). Taberî de âyetin bu kısmını şöyle açıklamıştır: Hayır kapılarının anahtarları da kilitleri de Allah’ın elindedir; onu kime açarsa artık kimse onu kapayamaz, kime de kapatırsa kimsenin onu açmaya gücü yetmez (Taberî, XXII, 115).
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ
İsim cümlesidir. اَلْحَمْدُ mübteda olup lafzen merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Takdiri; ثابت (Sabittir) şeklindedir.
فَاطِرِ kelimesi اللّٰهَ lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
جَاعِلِ kelimesi اللّٰهَ lafza-i celâlin ikinci sıfatı olup mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَلٰٓئِكَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رُسُلاً ism-i fail جَاعِلِ ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
اُو۬ل۪ٓي kelimesi رُسُلاً ‘nin sıfatı olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ي ‘dir. İzafetten dolayı düşmüitür. اَجْنِحَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَثْنٰى kelimesi اَجْنِحَةٍ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Gayri munsariftir. ثُلٰثَ ve رُبَاعَۜ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette üçüde müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdîri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاعِلِ , sülasi mücerredi جعل olan fiilin ism-i failidir.
فَاطِرِ , sülasi mücerredi فطر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi
يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. يَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي الْخَلْقِ car mecruru يَز۪يدُ fiiline mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ‘e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ kelimesi اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ
Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اَلْحَمْدُ ’ün haberi mahzuftur. لِلّٰهِ lafzı, bu mahzuf habere mütealliktir.
Lafza-ı celâle dahil olan ihtisas lamı nedeniyle meydana gelen iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve لِلّٰهِ arasındadır. اَلْحَمْدُ mevsûf/maksur, لِلّٰهِ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Mutlak ve gerçek hamdin yalnızca Allah’a mahsus olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmıştır.
Buradaki ال takısı istiğrak (tamamını kapsama) için değil, cins manası (hamd kavramının kendisi) içindir. Bu sebeple Keşşâf’ın müellifi şöyle demiştir: Birçok kimsenin zannettiği istiğrak burada bir vehimdir. Ancak istiğrak anlamı burada misal yoluyla zaten gerçekleşmiş olur. Çünkü “el-hamd” lafzındaki cins lâmı ve “lillâh” ifadesindeki ihtisas lâmı, hamd cinsinin Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu göstermektedir. Bir cins bir varlığa tahsis edilirse, o cinse ait bütün fertler de ona tahsis edilmiş olur. Zira Allah’tan başkasına yönelik tek bir hamd ferdi bulunsaydı, bu cins o fertte gerçekleşmiş olurdu. Bu durumda ise, Allah lafzına giren ihtisas lâmının ifade ettiği ‘hamdin yalnızca Allah’a ait olması’ manası tam olarak gerçekleşmezdi. Dolayısıyla buradaki tahsis, hakikî değil; iddiaya dayalı bir tahsistir. Bu da, manayı kuvvetlendirmek için yapılan iddiâî kasr hükmündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilmiş فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ izafetleri, اللّٰهَ lafza-i celâli için sıfattır. اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ izafeti, رُسُلاً için, مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ kelimeleri ise اَجْنِحَةٍ için sıfattır.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ ’a tezat nedeniyle atfedilen الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
الْاَرْضِ - السَّمٰوَاتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
جَاعِلِ ‘nin mef’ûlü olan رُسُلاً ‘deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. İsm-i fail vezninde gelmesi جَاعِلِ ’nin mef’ûl almasına olanak sağlamıştır.
فَاطِرِ ve جَاعِلِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin mevsuftaki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَجْنِحَةٍ ‘deki nekrelik, kesret ifade eder.
مَثْنٰى - ثُلٰثَ - رُبَاعَۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, ثُلٰثَ - رُبَاعَۜ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
Göklerin ve yerlerin mahlukatı içerisinden meleklerin seçilip zikredilmesi, onların göklerin sakinleri olması hasebiyle kendilerinde var olan şeref ve hilkatlarındaki azametlerinden dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Gök ve yerlerin geçmişte yaratılmış olması karinesiyle ayette فَاطِرِ ism-i faili geçmiş zamana delalet etmektedir. جاء الضارب زيدٌ أمْسي (Dün Zeyd’i döven geldi.) örneğinde ism-i failin geçmiş zamana delaleti, diğer zamanlara delaletinde olduğu gibi karineler ile olmaktadır. (Hasan Duran, Kur’ân-I Kerîm’de Teceddüt Ve Sübût Manasi İçin Yapilan ‘udûl Çeşitleri)
En'am Suresi'nde de geçtiği üzere, فَاطِرِ aslında ‘yarmak’ manasındadır. Rağıb, ‘uzunluğuna yarmak’ der. Bundan daha önce örneği geçmeksizin ilk olarak ‘yaratmak’ manasında meşhur olmuştur. Bu manaya göre "Fatır" ilk yaratmaya göredir. Ve di'li geçmiş zaman manasına olacağı için, izafet-i maneviye olarak marife olup Allah kelimesine sıfat olmuştur. Bu şekilde ahirete, ikinci yaratılmaya işareti, intikalî ve istidlalî olmuş olur. Bununla birlikte bazı tefsir bilginlerinin dediği gibi, yarmak manasından ism-i fail olması da mümkündür. Bu şekilde biz bundan "Gök yarıldığı zaman" (İnfitar, 82/1) ifadesindeki "İnfitar"ı (yarılmayı) da anlamak isteriz ki, bu durumda ahiret yaratılması dahi açıklanmış olur. Ancak yaratacak demek olan bu mana gelecek zamana ait olduğu için, "Fatır" dilbilgisi açısından amil (başka kelimelerde amel eden) olarak "lafzî izafet" olacağından marifelik kazanmaz ve Allah ismine sıfat olmaması gerekir. O halde iki ihtimal kalır: Birisi bedel yapılmak, birisi de "Din gününün sahibi." (Fatiha, 1/3) gibi süreklilik ve sebat kast olunarak geçmiş zaman ve gelecek zaman, kapsamaktır. En uygunu da budur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayette اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ (kanatlı) anlamındadır. اُو۬ل۪ٓي kelimesi, ذُو (sahip) kelimesinin çoğul ismidir; nitekim أوﻻء de ذا َ(bu) kelimesinin çoğul ismidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَجْنِحَةٍ ifadesi, mahiyetini yalnızca Allah Teâlâ’nın bildiği, semavi ufku yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya delip geçici bir kuvvet manasına istiare de olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَثْنٰى ve ثُلٰثَ ve رُبَاعَۜ (ikişer, üçer, dörder) kelimeleri اَجْنِحَةٍ (kanatlar) isminin sıfatıdır. Bu kelimelerin munsarif olmamasının sebebi, bunlarda birden çok sıyga değişikliği gerçekleşmesindendir. Çünkü bu kelimeler, kelimesi آمر ’dan, حذام de حذيمة ’den dönüştürüldüğü gibi, sayı lafızlarından; birtakım sıygalardan farklı başka sıygalara aktarılmış, tekrar edile edile tekrar edilmez hale gelmişlerdir. Vasfiyet özelliğine gelince, kendisinden dönüştürülen kalıp ile dönüştürüldüğü kalıp arasında durum değişmez. Dikkat edersen, bir yolcu مَرَرْتُ بِنِسْوةٍ أرْبَعٍ وَ بِرِجَالٍ ثلاثَةٍ (Dört kadının, üç erkeğin yanından geçtim.) dediğinde buna bakılmıyor. Anlam şöyledir: Öyle melekler vardır ki kanatları iki tanedir, yani her biri iki kanatlıdır; öyle melekler vardır ki kanatları üç tanedir; öyle melekler vardır ki kanatları dört tanedir. (Aboubacar Mohamadou, İbn Âşûr’ûn Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Adli Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihleri)
Zikrolunan sayılar tam sayıyı belirleme ve sadece bu kadar olduğunu ifade etmek (tahsis) için değil, çokluğu beyan etmek içindir. Buna göre dörtten yukarı kanadı olan melek yok demek değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
İbni Mes'ud hazretlerinden rivayet etmişlerdir ki, Resulullah (s.a.v) Cebrail'i altı yüz kanatla görmüştür. Tirmizî'nin Hz. Aişe'den rivayetine göre de Resulullah (s.a.v) Cebrail'i kendi şekliyle ancak iki kez görmüştür. Bir kere Sidre-i Müntehâ'nın yanında, bir kez de Ciyad (atlar) içinde ki altı yüz kanadı vardı, ufku kapatmıştı. Gerçekten dörtten fazla olabileceğini de anlatmak için buyuruluyor ki yaratmada dilediği kadar artırır. Dolayısıyla meleklerin kanatlarını daha çok yapabileceği gibi, diğer yaratıklarında da dilediği artırmayı yapabilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette berâat-i istihlâl sanatı vardır.
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
الحمد lafzındaki ال hakkında alimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Zemahşerî ال ‘ın cins için olup, herkes tarafından bilinen hamd anlamına işaret ettiğini söyler. Ona göre ال ‘ın istiğrak için olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Ne var ki konuyla ilgili bir açıklama yapmamıştır. Fakat Semîn Hâlebî, Zemahşeri'nin itiraz nedenini açıklamaya çalışmış ve şöyle demiştir: "Hiç şüphesiz kuldan istenen şey Allah'a hamd etmesidir. Kulun var olan bütün hamdleri teker teker yerine getirmesi elbette mümkün olmayacaktır. Oysa ال cins için olduğunda böyle bir sorun meydana gelmemiş olacaktır. Yani gerçeğe daha uygun olacaktır.”
Kadı Beyzâvî, Zemahşeri'nin aksine ال ‘ın istiğrak için olabileceğini, zira bütün hamdlerin Allah'a ait olduğunu, hayır namına ne varsa ister bir vasıta aracıyla olsun ister vasıtasız olsun verenin Allah olduğunu belirtmiştir.
Öte yandan İbni Âşûr her iki görüşü de içerisine alan şöyle bir görüş ortaya koymuştur: الحمد ‘ deki ال her ne kadar cins için olmuş olsa da اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümle olarak istiğrak ifade etmektedir. Çünkü لِلّٰهِ lafzında yer alan ل ihtisas için olduğundan hamdın bütün efradı Allah'a has kılınmış olur; bu suretle istiğrak manası zımnen ifade edilmiş olur. Nitekim hamd, cinsinin Allah'a has kılınması aynı zamanda onun efradının da Allah'a has kılınması anlamına gelmektedir. Daha çok sûfiler tarafından dile getirilen görüşe göre ise الحمد lafzındaki ال ‘in ahdiye için olduğudur. Şöyle ki; Allah Teâlâ zat-ı celâline yapılması gereken ezelî bir hamdin kullar tarafından idrak edilip yerine getirilemeyeceğini bildiğinden, kendince malum olan hamde ahdiye için gelen ال ile işaret etmiştir. (Murat Ataman/Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili)
يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur فِي الْخَلْقِ , ihtimam için mef’ûl olan مَا يَشَٓاءُ ’ya takdim edilmiştir.
فِي الْخَلْقِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yaratma fiili, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْخَلْقِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
فَاطِرِ - الْخَلْقِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
يَز۪يدُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir. يَشَٓاءُۜ fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. ( (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
يَزِيدُ في الخَلْقِ ما يَشاءُ cümlesi istînâfi beyanîyyedir. Çünkü meleklerin bu zikredilen vasıflarından her biri, dinleyicinin hayretini celbeden ve bu şaşırılacak sıfatların mahiyetine dair birbirlerine sorular yöneltecekleri niteliktedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ [O, yaratmada dilediği kadar arttırır.]: Kanat yaratma ve diğer hususlarda irade ve hikmetinin gerektirdiği şekilde arttırır. Aslolan, iki kanattır; çünkü onlar iki el mesabesindedir. Üç ve dört kanat asla ziyadedir. Bu da uçma konusunda daha çok kuvvet veren ve uçmaya daha çok yardımcı olan bir durumdur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğuna, kudret gücünün umuma şamil olduğuna, mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Cümlede müsned olan, Allah Teâlâ'nın kādir sıfatının, ayetin içeriğiyle uyumu açısından mükemmel bir tercih olduğu aşikardır. Bu uyum bedî’ sanatlardan teşâbüh-i etrâftır.
Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli geldi. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)