Secde Sûresi 5. Ayet

يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ  ٥

Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُدَبِّرُ tedbir eder (indirir) د ب ر
2 الْأَمْرَ emri ا م ر
3 مِنَ -ten
4 السَّمَاءِ gök- س م و
5 إِلَى
6 الْأَرْضِ yere ا ر ض
7 ثُمَّ sonra
8 يَعْرُجُ çıkar ع ر ج
9 إِلَيْهِ O’na
10 فِي içinde
11 يَوْمٍ bir gün ي و م
12 كَانَ ك و ن
13 مِقْدَارُهُ onun süresi ق د ر
14 أَلْفَ bin ا ل ف
15 سَنَةٍ yıldır س ن و
16 مِمَّا
17 تَعُدُّونَ sizin hesabınızca ع د د
 

Düşünenler için gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, kısaca bütün evreni yaratanın Allah olduğunu, O’ndan başka gerçek dost ve hâmi bulunmadığını farketmenin zor olmayacağı ve insanların kendileri bakımından göreceli de olsa bir önemi bulunan zaman kavramını, gerek duyular âleminde gerekse onun ötesinde olup biten her şeyi hakkıyla bilen Allah için düşünmelerinin yanlış olacağı hatırlatılmakta; görebilen gözlerin O’nun yarattıklarındaki eşsiz estetiği kolayca yakalayabileceğine, basit bir maddeden yaratılmış olan insanın asıl değerini âlemlerin rabbinin ona değer vermesinden ve onu duyduklarını anlama, gördüklerinden sonuç çıkarabilme ve idrak kabiliyeti gibi sorumluluk gerektiren melekelerle donatmasından kaynaklandığına dikkat çekilmektedir (“Allah’ın evreni altı günde yaratması”, “arş ve arşa istivâ” hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/54; “Allah katındaki bir günün insanların hesabına göre bin yıl olduğu” ifadesi hakkında açıklama için bk. Hac 22/47; “yüce Allah’ın insana kendi ruhundan üflemesi”nin açıklaması için bk. Hicr 15/29).

Tefsirlerde 4. âyette “Allah’tan başka şefaatçinin bulunmadığı” ifade edilirken özellikle müşriklerin şu anlayışlarının reddedildiği belirtilir: Putperestlerin bir kısmı “Biz göklerin ve yerin bir yaratıcısının bulunduğunu kabul ediyoruz; fakat bu putlar gezegenlerin sûreti (sembolü) olduğundan biz onlardan güç ve destek alıyoruz”; bazıları da “Bunlar meleklerin sûreti olup bize şefaatçi olacaklardır” diyorlardı. Bu iddiaya karşı âyette Allah’tan başka ilâh bulunmadığı gibi Allah’ın izni olmadan kimsenin yardımcı ve şefaatçi de olamayacağı bildirilmektedir (Râzî, XXV, 171). Allah şefaat eden değil, katında şefaat edilendir. Ancak, O’nun katında şefaat edecekler O’na rağmen, O’ndan bağımsız olarak değil, O’nun izin ve rızâsıyla şefaat edebileceklerdir (şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).

7. âyette geçen Cenâb-ı Allah’ın yarattığı her şeyi güzel kıldığına ilişkin ifadeyi Zemahşerî şöyle açıklar: Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. “Güzel yapma”anlamına gelen ahsene fiilinin Arapça’daki bazı özel kullanımlarından hareketle bu cümleyi, “Her bir şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir” şeklinde anlayanlar da olmuştur (III, 219). Bu ifade için yapılan diğer bazı yorumlar şöyledir: a) Allah gerek güzel gerekse çirkin her şeyi yaratmakla mükemmel bir sanat ortaya koymuştur; b) Her şeyi uygun biçimde ve yerli yerince yaratmıştır; c) Yarattığı her şeye, muhtaç olduğu bilgiyi ilham etmiş yani onları fonksiyonlarına uygun biçimde programlamıştır (Taberî, XXI, 94; İbn Ebû Hâtim, IX, 3104).

“... Ve ruhundan ona üflemiş” ifadesinde insana verildiği bildirilen ruha, “Allah’ın ruhu” demek, Kâbe’ye “Allah’ın evi”, kula “Allah’ın kulu” demek gibidir. Bu ifade onların önemli, değerli, özel ve şerefli olduklarını gösterir. Bunların, Allah’ın bir parçası, içinde oturduğu evi, hizmetinde kullandığı kölesi diye anlaşılması O’nun zat ve sıfatları hakkında verdiği bilgilere ters düşer.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 349-350
 

يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

 

Cümle 4. ayette geçen  اَللّٰهُ  lafza-i celâlinin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُدَبِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاَمْرَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru يُدَبِّرُ  fiiline mütealliktir.  اِلَى الْاَرْض  car mecruru يُدَبِّرُ  fiiline mütealliktir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَعْرُجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْهِ  car mecruru  يَعْرُجُ  fiiline mütealliktir. ف۪ي يَوْمٍ  car mecruru  يَعْرُجُ  fiiline mütealliktir.  

كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ  cümlesi,  يَوْمٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

كان  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

مِقْدَارُهُٓ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَلْف  kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  Aynı zamanda muzâftır. سَنَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

ماَ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  اَلْفَ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعُدُّونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تَعُدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُدَبِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi دبر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ 

 

Ayet, önceki ayette mübteda olan lafza-ı celal için diğer bir haberdir. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Sülâsisi دبر  olan  يُدَبِّرُ  fiili, تفعيل  bâbındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam kesrettir.

Düzenlemenin, gökte ve yerde olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.

السَّمَٓاءِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatları vardır.

الْاَمْرَ ’deki elif-lam takısı istiğrak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْاَمْرَ (her işi) ifadesi emredilen yani taatlere ve salih amellere ilişkin emrolunmuş olan hususlar anlamında olup Allah Teâlâ bunları gökten yeryüzüne tedbir edilmiş olarak indirmektedir. Ne var ki onunla amel edilmiyor ve emrolunan bu şey hâlisâne bir şekilde O’nun katına, bizzat O’nun irade ettiği ve razı olduğu şekilde yükselemiyor. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

 

ثُمَّ  atıf harfi ile öncesine atfedilen  ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır.

ثُمَّ  rütbeten terahi içindir. Çünkü eşyanın ondan çıktıktan sonra tekrar O’nun emrine verilmesi daha büyük ve etkileyicidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 ف۪ي اَيَّامٍ  ibaresindeki ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اَيَّامٍ , içine bir şey konulabilen kapalı bir kaba benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gün, hakiki manada zarfiyeye müsait değildir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

يَوْمٍ ‘deki nekrelik cins ve bir manasında adet ifade eder. 

Fasılla gelen  كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ  cümlesi,  يَوْمٍ  için sıfattır. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , başındaki harfi cerle  اَلْفَ سَنَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  تَعُدُّونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Sonra o iş ona çıkar yani ona yükselir ve ilminde mevcut hale gelir süresi sizin saydıklarınızdan bin sene olan bir günde ona yükselir. Uzun bir zaman aralığında demektir. Bundan da idare ile işin gerçeklemesi arasında geçen zamanın uzunluğu kast edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

اَلْفَ - مِقْدَارُ - تَعُدُّونَ  ve  سَنَةٍ - يَوْمٍ   kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bir günde ki bazıları bunu yalnız “urûc”a bağlamışlarsa da tercih edilen hem يُدَبِّرُ  hem  يَعْرُجُ  fiillerinin ikisine birden tenâzu' yoluyla taallukudur. Yani o emrin inmesi ve çıkması öyle bir günde, o kadar bir zamanda olur ki miktarı sizin saydıklarınızdan bin sene eder. Demek ki Allah'ın bir iradesinin hükmü olan bir emir, bir iş, bir olay bazen böyle bin senelik bir devir ile biter. Onun bir günü, böyle büyük bir devir teşkil eder. Onun için “gökleri ve yeri altı günde yarattı” denildiği zaman o günleri rastgele günler zannetmemelidir. Meâric Suresi 4. ayette geleceği üzere bunun elli bin sene edeni de vardır. Demek ki bin sene denilmesi örnek yoluyladır. Yahut bazı tefsircilerin dedikleri gibi “bin” tabiri uzun bir zamandan kinâyedir. Dolayısıyla daha az ve daha çok olmasına engel değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

ألْفَ  kelimesi zor ve çok zamandan kinaye olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)